Monday, July 20, 2026

Cumhuriyet - Deniz Tansi - 20 Temmuz 2026 - Harekatın 52nci yıldönümünde Kıbrıs odaklı senaryolar

 

Harekatın 52. yıldönümünde Kıbrıs odaklı senaryolar

20.07.2026 04:00
Güncellenme:

Öncelikle 20 Temmuz ve 14 Ağustos 1974’te iki aşamalı gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatımızı kutluyorum. Şehit ve gazilerimizi minnetle anıyorum.  Harekatın Başbakanı, CHP lideri Bülent Ecevit, 20 Temmuz’u dünya kamuoyuna şu sözlerle duyurmuştu. 

"Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma hareketi başlamış bulunuyor. Allah; milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. 

Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.”  Ecevit’in barış söylemi, bir taktik olmaktan öte, 1963-1974 arası, Kıbrıs Türklerine yönelik, etnik temizlik yapan, gasp edilmiş Kıbrıs Cumhuriyeti unvanını kullanan Rum yönetiminin Türk varlığını sona erdirme planını durdurmayı ortaya koymaktadır. Aynı zamanda Sampson-Makarios grupları arasında da iç savaş vardır, harekat bunu da kapsamaktadır.  İşin tarihi-yapısal boyutunu çözümlediğimizde, dediklerimiz daha açık hale gelebilir.


Sultan II. Abdülhamit döneminde İngilizlere 1878’de kiralanan Kıbrıs adası, 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na girerken, “taç kolonisi” olarak İngilizler tarafından ilhak edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası, İngiltere “dekolonizasyon siyasası” çerçevesinde, Hindistan, Filistin ve Kıbrıs’tan çekilme kararı aldığında, Hindistan’dan Pakistan 1940’ların sonunda ayrıldı, Pakistan’dan da Bangladeş 1970’lerde koptu. Filistin’de İsrail’e devlet, Filistinlilere “devletsizlik”, BM Genel Kurulu’nun 29 Kasım 1947 tarihli, 181 sayılı kararı zemininde “taksim planına” rağmen gerçekleşti. Kıbrıs’ta Yunanistan, iç savaş bittikten sonra, Mareşal Papagos liderliğinde, BM Güvenlik Konseyi’ne “Rum çoğunluğa” dayanarak, “self determinasyon” istedi. 1950’lerin başında Makarios, sadece dini lider değil aynı zamanda fiilen Rum toplumunun lideri olarak seçildi. Başpiskopos kendini ENOSİS yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi sözde kutsal ülküsüne adadı. 1955’te İngiltere, Londra Konferansı’nı topladığında, Türkiye’yi de davet ederek, Türkiye’nin uzun bir aradan sonra adada yeniden muhatap olarak söz hakkını içeren zemini ortaya koydu. O dönem, gücünü yitiren sömürgeci güç, Doğu Akdeniz’de Rumların kültürel yakınlığı bağlamında, SSCB’nin nüfuzundan kaygılanıyordu. Londra Konferansı beklenen sonucu vermedi, 6-7 Eylül Gladio tezgahı, Türkiye’yi masada zayıflattı.  1959’da hem İngiltere, hem de ABD’nin baskılarıyla,  Zürih ve Londra antlaşmaları imzalanarak, 16 Ağustos 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti olarak kuruldu. 1950’lerin birikimi ağırdı, 1 Nisan 1955’te, Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla Eoka terör örgütü kurulmuştu, 1958’de Türkiye’nin de desteğiyle Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), Rauf Denktaş’ın öncülüğünde teşkil edilmişti. Bu süreçte Dr. Fazıl Küçük, Kıbrıs Türkleri’nin siyasal mücadelesinin lideri olarak yer almıştı. Fatin Rüştü Zorlu’nun Dışişleri Bakanlığı’nda 1955 Londra Konferansı, ilk hamleyken, değindiğimiz antlaşmalarla, sorunun çözümünde önemli bir aşamaydı. Kıbrıs Cumhuriyeti sui generis bir devletti. Kotalı bir rejim öngörülmüştü. Cumhurbaşkanı Makarios, yardımcısı Dr. Fazıl Küçük oldu. Türk ve Rumlara meclis, hükümet, belediyeler, ordu ve polis teşkilatında, 70/30 kotalar verildi. Makarios bu antlaşmalara kerhen razı olmuştu. Kasım 1963’teki “anayasa reformu” ile, Türkler, tüm saydığımız kurumlardan atıldı, haymatlos yani vatansız konumuna getirildi. Bu hem darbe, hem de anayasası uluslararası antlaşma olan bir yapının, uluslararası hukuku çiğnemesiydi. Akabinde Aralık 1963’te Kanlı Noel olayları başladı, Lefkoşa’ya “yeşil hat” o zaman çizildi. Mücahitler TMT çerçevesinde direnirken, Türkiye 1960’larda silahlı desteğini, üstü örtülü olarak arttırmaya başlamıştı. Kanlı Noel olayları, Türk jetlerinin alçaktan uçuşuyla engellendi, 1964 Haziran’ında, Türkiye adaya çıkartma harekatı düşündüyse de, ABD Başkanı Johnson’ın Cisco tarafından kaleme alınan Johnson Mektubu ile sadece harekat planlarını ertelemedi, ABD ile müttefikliğin kırılganlığını toplumsal düzey ve siyasal elitler arasında gördü. (Bu arada 1964 Ağustos ayında Türk uçakları Erenköy direnişine bizzat destek verdi, Rum mevzileri bombalandı, yüzbaşı Cengiz Topel şehit oldu) Anti Amerikanizm Johnson mektubu sonrası yükselmeye başladı. Johnson Mektubu’nda NATO silahlarının Kıbrıs’ta kullanılamayacağı, SSCB eğer Türkiye’ye Kıbrıs’tan dolayı saldırırsa, Washington Antlaşması’nın 5. maddesini ifade eden kolektif savunmanın uygulanmayabileceğini söylemişti. Ne kadar tuhaf, 2026 NATO Ankara Zirvesi’nde, “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” diyen NATO, Soğuk Savaş döneminde Türkiye gibi bir müttefikini, NATO’nun en güçlü devletinin telkiniyle, SSCB ile baş başa bırakmayı göze almıştı. 1967’de Demirel’in başbakanlığı sürecinde, binlerce Yunan askeri, diplomatik girişimlerle adayı terk etmeye , Türkiye ise bu tarihten itibaren çıkarma gemileri imal etmeye, paraşüt satın almaya başlamıştır.

15 Temmuz 1974 ise sözün bittiği yerdir. EOKA B terör örgütünün başı Nikos Sampson, 1967’de Yunanistan’da darbeyle gelen cuntanın desteğiyle adada darbe yapmış, Enosis için son adımı, yeni bir tedhiş harekatı ile bir an önce bitirmeyi tasarlamıştı. Türkiye için oyalanacak zaman yoktu, Başbakan Ecevit, önce İngiltere’ye gitti, ilginçtir, 15 Temmuz’da yarım bırakmak zorunda kaldığı miting, “haşhaş ekimi yasağını kaldırma”yı içeren bir toplantıydı. Türk ordusu 5 günde hazır hale getirildi. Türkiye 19 Temmuz’u 20 Temmuz’a bağlayan gece, Johnson Mektubu’nu kaleme alan Cisco’ya harekatı başlama haberini, başbakanın ağzından duyurarak, tarihi rövanşı aldı. İlk harekatta Girne-Beşparmak  Dağları arasına sıkışan Türk ordusu, Cenevre Görüşmeleri’nde sonuç alınamaması üzerine, 14 Ağustos 1974’te ikinci harekatı, “Parola Zafer, işareti Şahin hattı” parolası ile tamamladı. Adanın %35’i Kıbrıs Türkünün egemenliğine geçti. Adada federasyonu isteyen taraf aslında Türkiye oldu. Cenevre görüşmelerindeki “kantonal” ya da “iki yapı”ya dayanan öneriler, 1975’te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti bu adımlarla ilgiliydi. Yıllardan beri süren müzakereler sonuç vermeyince, 15 Kasım 1983’te büyük lider Rauf Denktaş’ın liderliğinde Cumhuriyet Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC)  bağımsızlığını ilan etti. 43 yıldan beri, KKTC neden sadece Türkiye tarafından tanındı, diğer ülkeler tarafından tanınmadı? 1990’larda Rum Kesimi gasp ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti statüsüyle AB’ye giriş yolunda adımlar atarken, Türkiye neden itiraz hakkını kullanmadı? 2002 Aralık ayında bugünkü siyasal iktidar, AB’den “müzakere tarihi“ almak uğruna, 2003’te Bürgenstock görüşmelerinde, Rauf Denktaş’a masada neden yeterli desteği vermedi? 24 Nisan 2004’te Annan Planı referandumu ile, yine AB süreci başlığında, Kıbrıs Türkü neden “yes be annem” sarmalına girmek durumunda kaldı? Bu referandumun ardından AB, neden söz verdiği gibi Kıbrıs Türkü’ne yönelik izolasyonları kaldırmadı. 2005 Ek Protokolü zemininde, Ankara Anlaşması, yeni 10 üyeye de yayılmıştı, bu ülkelerden biri Kıbrıs Cumhuriyeti unvanını kullanan Rum yönetimiydi. 2006’dan beri, deniz ve hava limanlarını Rum yönetimine açmadığı için, Türkiye ile müzakere başlıkları, AB tarafından donduruldu. AB sürecini ilk yıllarında ısrar savunan iktidar, 2020’de Ersin Tatar’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle sahiplendiği “iki devletli çözüm” başlığında, Annan Planı hakkında geçmişe yönelik bir açıklama, neden yapmadı?

Sorular çoğaltılabilir. Bugüne geldiğimizde, daha 30 Haziran-1 Temmuz arasında, Türkiye’nin de dahil olduğu, Trump’ın kurduğu Gazze Barış Kurulu toplantısını Güney Kıbrıs’ta yaptı.[1] Asıl kaygılandıran konu ise, BM Genel Sekreteri  Antonio Guterres’in Kıbrıs kişisel temsilcisi   Maria Angela Holguin Cuellar’ın hazırladığı yeni planda gözüküyor.[2] KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın danışmanı Sabahattin İsmail’in aktardığı zeminde, iki kurucu yapı başlığı Annan Planı’na benzerken,  aşamalı çözüm modeli (phased approach) kapsamında, 1-2 yıllık bir geçiş dönemi öngörülüyor. Çok çok gevşek federasyon (very very loose federation) ifadesiyle, Kıbrıs Türkleri’nin endişeleri giderilmeye çalışılsa da, dışişleri, savunma, ekonomi, ortak merkez bankası, hatta içişleri yetkilerinin merkezde kalma durumu var. Maraş ile birlikte Güzelyurt ve Meserya’nın Rumlara verildiği bu planda, Türk askerinin varlığı ve Türkiye’nin garantörlüğü sona eriyor.[3] Güzelyurt ve Meserya ovasını vermek demek, Kıbrıs Türkünü tarımdan koparmak, işsizliğe ve açlığa mahkum etmek demektir. İlk Annan Planı döneminde de “bağışçılar konferansı” toplanıp, Güzelyurt’tan koparılacak Kıbrıs Türklerini sosyal konutlara yerleştirip, rehabilite etme programından söz ediliyordu.[4] Bu arada AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Başkan Yardımcısı Raffaele Fitto'yu Kıbrıs Özel Temsilcisi olarak ataması, AB’nin süreçle ilgili yeni bir inisiyatife hazırlandığını gösteriyor.[5]

Bu arada, Mavi Vatan söyleminin eski tonlarla vurgulanmadığı, sondaj gemilerinin pek görülmediği bir ortamda, Gazze Barış Kurulu Güney Kıbrıs’ta toplansa da, her fırsatta İsrail karşıtlığını ifade eden siyasal iktidar, Güney Kıbrıs’ta gün geçtikçe artan İsrail askeri tahkimatı hakkında ne önlemler alıyor? Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail askeri işbirliği, Doğu Akdeniz’de hasım bir cephenin gün geçtikçe güçlendirildiğini bizlere göstermiyor mu? Tam da bu aşamada, 27-28 Temmuz’da Kıbrıs’a gelerek,[6] Türk ve Rum liderlerle görüşmeyi programına koyan BM Genel Sekreteri  Guterres, görevden ayrılmadan önce bir Guterres Planı ile anılmak, Kıbrıs’ta kalıcı iz bırakan bir uluslararası görevli olarak mı tarihe geçmek istiyor?

Kıbrıs’ta Türklerin tasfiye edileceği, Türk ordusunun var olmayacağı bir formül, ABD deyince hemen kavranamıyor, İsrail’in bu bölgede Doğu Akdeniz egemenliğini ilan etmesi demektir. İsrail askeri yapılanması, Ege adalarına da yansımaktadır. Türkiye-KKTC ekseni budanırsa, Suriye’nin yeni yönetimi, bu aşamada bile Rum idaresi ile yakın çalışmayı, enerji dahil olmak üzere, iş birliklerini geliştirmeyi programlamıştır. [7]

Kıbrıs odaklı senaryoların son zamanlardaki yansımalarında, İsrail’in Hindistan’dan başlattığı Hindistan-Ortadoğu koridoru (IMEC)[8], Süveyş Kanalı’na alternatif, Akabe Körfezi’nden Gazze’ye uzanacak Ben Gurion Kanalı vardır.[9] NATO’ya ev sahipliği yapmak güzel olsa da, ABD, AB, Yunanistan, İsrail ve Körfez ülkelerinin içinde yer aldığı ABD ekseninde, Doğu Akdeniz’den dışlanmaya çalışılan bir düzlemde, Türkiye her zamankinden çok dikkatli olmak durumundadır. İşte bu sürecin başlangıcı da, sonu da Kıbrıs üzerinden geçmektedir.

Yeniden bir “yes be annem”e tahammülümüz yoktur. KKTC vardır, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği, self determinasyon hakkı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adadaki varlığı, Türkiye’nin etkin garantörlüğü olmazsa olmazdır. Atatürk’ün mirası Cumhuriyetimiz, Yunanistan’dan Güney Kıbrıs ve İsrail’e, oradan Körfez’e ve Hindistan’a uzanan, ABD menşeli bir bölgesel ittifaklar ekseninin çevrelemesine maruz kalmamalıdır.

BM planı başlığında, yeni Zihni Sinir projeleri, hem tehlikeli, hem de patinajdan öte bir anlam ifade etmemektedir. 

-

[1] https://www.aljazeera.com/news/2026/7/1/secretive-gaza-meetings-in-cyprus-as-plan-to-isolate-hamas-gathers-pace

[2] https://cyprus-mail.com/2026/07/13/uk-paper-claims-un-envoy-exploring-new-cyprus-settlement-plan

[3] https://x.com/sabahatinismail/status/2070881423305908710

[4] http://arsiv.ntv.com.tr/news/265968.asp

[5] https://www.eunews.it/en/2026/07/13/fitto-appointed-as-the-eu-commissions-special-representative-for-cyprus/

[6] https://www.ekathimerini.com/politics/foreign-policy/1309785/un-secretary-general-planning-cyprus-visit/

[7] https://sana.sy/en/presidency/2312533/

[8] https://www.jpost.com/international/article-900285

[9] https://www.eurasiareview.com/17112023-the-ben-gurion-canal-israels-potential-revolutionary-alternative-to-suez-analysis/

No comments:

Post a Comment