Friday, September 28, 2018

Atatürk - general McArthur görüşmesi 27 Eylul 1932

Atatürk – general McArthur görüşmesi 86 yıl önce bugün
( 27 Eylul 1932) İstanbul'da gerçekleşti.
27 Eylul 1932’de Dolmabahçe sarayında gerçekleştirilen ve şimdiye kadar detaylarının tam olarak bilinmediği görüşmede, Atatürk’ün sadece 2. Dünya Savaşı’nı ve galiplerini tahmin etmekle kalmayıp, 11 Eylül Saldırılarına kadar gidecek tarihsel olaylarla ilgili öngörülerde bulunduğu ve ABD Generaline nasihat verdiği ortaya çıktı.
Princeton Üniversitesi’nden araştırmacı Dr. Adam H. Karray’in 2013 yılında yayınladığı akademik makale ile Atatürk – general McArthur görüşmesinin detayları gün yüzüne çıktı. MacArthur’un Güney Doğu Asya ülkelerindeki çalışmalarını araştırmakta olan siyaset bilimci Karray’ın, ABD’nin Virginia eyaletinde Norfolk kentindeki MacArthur Memorial’in (MacArthur Vakfı) yürüttüğü araştırmalar ve arşiv çalışmaları doğrultusunda Filipinler’in başkenti Manila’da MacArthur’un kaybolan günlüklerini bulmasıyla birlikte 1932’de gerçekleştirilen Atatürk ve MacArthur görüşmesinin detayları da ortaya çıkmış oldu.
Karray’in makalesine göre Atatürk, söz konusu görüşmede sadece Avrupa’daki vaziyetlere değil, MacArthur’a Asya ve Amerika’daki vaziyetlere ilişkin öngörülerini de aktarıyordu.
Uluslararası Politika ve terörizm dersi niteliğindeki bu tarihi görüşmede Atatürk, gelişmekte olan Sovyet Rusya’nın ideolojisini yayma politikası gereği ve ilerleyebilmesi için sonraki dönemlerde Afganistan’a saldırısının muhakkak olduğunu, ABD’nin bu gelişmeye kayıtsız kalmamak için her türlü tedbiri alacağını ve birçok bölgede olduğu gibi burada da Afganistan’daki yerel ve dağınık grupların desteklenmesi ve kışkırtılması şeklinde bir politika uygulanması durumunda Afganistan’da küçük oluşumlar halinde bulunan radikal islamcıların güçlenebileceği ve bu durumun sonrasında ABD ve dünya barışı için çok daha sıkıntılı ortam yaratabileceğini ifade ediyor.
MacArthur 2. Dünya Savaşı’ndan sonra 1951’de hayranı olduğu Atatürk’ün öngörülerini yayınlamış ve tüm dünyanın Atatürk’ün ileri görüşlülüğünden haberdar olmasını sağlamıştı. Ancak MacArthur, Atatürk’ün Afganistan’la ilgili nasihatlerini gerçekçi bulmayarak bu bölümleri gün yüzüne çıkarmamıştı. Atatürk’ün söylemeye çalıştıkları ve ileri görüşlülüğü ancak 2000’lerde, 11 Eylül terör eylemlerinden sonra anlaşılacaktı.
Söz konusu görüşme 27 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda saat 17.00’de gerçekleşmiştir. Öncelikle MacArthur, Türkiye’de gördüğü iyi kabulden dolayı teşekkür etmiş ve Amerika Başkanının selamlarını kendisine iletmiştir. Mustafa Kemal Atatürk de Amerika Başkanına mukabil selamlarının bildirilmesini söylemiştir. General, Ankara ziyaretinde beğendiği başkent Ankara’yı överek zamanla burasının çok önemli bir şehir haline geleceğini söylemiş, Ankara’da gördüğü çiftlik ve içinde bulunan Marmara Köşkünü çok beğendiğini söylemiştir. Mustafa Kemal Atatürk, çiftliğin yedi sene önce çıplak ve batak bir yer olduğunu, işe bir aygır ve iki küçük traktörle başlanılmış olduğunu ve bu işi Ankara’da yerleşmenin mümkün olduğunu ispat maksadı ile yaptığını söylemiştir.
General, dünya ekonomik buhranından dolayı Amerika’da şartların zorluğundan ve çok sayıda işsiz bulunduğundan bahsederek Türkiye’nin ziraat memleketi olmasından dolayı ekonomik buhranın Türkiye’de yok denecek kadar hafif olduğunu vurgulamıştır. Mustafa Kemal Atatürk, cevap olarak; dünyanın ekonomik krizden kurtulmasının ilim, fen ve çalışma sayesinde olacağını ve vaziyetin normale doğru gideceğini ümit ettiğini ve Türkiye’nin ekonomik buhrandan daha fazla etkilenme riskine sebep olsa da gelişmiş bir sanayi hedeflediklerini söylemiştir.
“Avrupa’nın vaziyeti hakkında” ne düşündüğünü soran MacArthur’a Atatürk şu karşılığı verir:
“Dün olduğu gibi yarın da Avrupa’nın mukadderatı Almanya’nın alacağı vaziyete bağlı bulunacaktır. Fevkalade bir dinamizme malik olan bu 70 milyonluk çalışkan ve disiplinli millet, üstelik milli ihtiraslarını kamçılayabilecek siyasi bir cereyana kendisini kaptırdı mı, ergeç Versailles Muahedesinin tasfiyesine girişecektir”
Atatürk, Almanya’nın İngiltere ve Rusya hariç olmak üzere bütün Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir orduyu kısa zamanda teşkil edebileceğini, harbin 1940-45 seneleri arasında başlayacağını, Fransa’nın kuvvetli bir ordu yaratmak için lazım gelen özellikleri artık kaybettiğini, İngiltere’nin adalarını muhafaza etmek için bundan sonra Fransa’ya güvenemeyeceğini söyler. İtalya’ nın Mussolini yönetiminde kalkındığına ancak İtalyan liderin Sezar rolünü oynamaya kalkışabileceğine dikkat çeken Atatürk sözü Sovyetler’e getirir:
“Avrupa’da vukubulacak bir harbin başlıca galibi ne İngiltere ne Fransa ne de Almanya’dır, sadece Bolşevizmdir. Rusya’nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok harp etmiş bir millete olarak, biz Türkler orada cereyan eden hadiseleri yakından takib ediyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan şart milletlerinin zihniyetlerini mükemmelen istismar eden, onların milli ihtiraslarını okşayan ve kinleri tahrik etmesini bilen Bolşevikler yalnız Avrupa’yı değil, Asya’yı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almışlardır.”
Sözün Asya’ya gelmesi üzerine General MacArthur söz alır[12]:
“Avrupa’da başlayacak bir harp behemahal Asya’ya da sirayet edecektir. Büyük devletlerin Avrupa’daki meşguliyetlerini Japonya, Asya’daki emellerini tahakkuk ettirebilmek için bir fırsat addedecektir. Amerika buna şüphesiz bigane kalamayacaktır….Rusya ile mütefiken yapacağımız bir harp Avrupa meselelerini olduğu gibi Asya meselelerini de halletmekten çok uzak kalacaktır…. Asya Rusya’nın nüfuzu altına girdiği gün, dava Bolşevizm için halledilmiş olacaktır. Ruslar, Asya’da büyük bir faaliyet gösteriyorlar. Bugün Çin’in mühim bir kısmı komünist ajanların kontrolü altında bulunmaktadır.
Daha sonra resmi kaynaklarda görüşme tutanakları ve kayıtları MacArthur’un da anıları doğrultusunda şu şekilde aktarılmaktadır[13]:
Bugün içinde bulunduğumuz barış dönemi sadece “silahları bırakma” olmuştur. Eğer, siz Amerikalılar. Avrupa işleriyle uğraşmaktan caymasaydınız ve Wilson’un programını uygulamakta kararlı olsaydınız, bu “silahları bırakma” dönemi uzar ve bir gün barışa varılabilirdi.
Bence dün olduğu gibi yarın da, Avrupa’nın geleceği, Almanya’nın davranışlarına bağlı görünüyor. Büyük bir dinamizme sahip, 70 milyonluk çalışkan ve disiplinli bir millet, ulusal tutkularını kamçılayacak bir siyasal akıma kendini kaptıracak olursa, Wereailles Sözleşmesi’ni ortadan kaldıracaktır.
Atatürk, Almanya’nın çok kısa sürede, İngiltere ve Rusya dışında bütün Avrupa’yı egemenliği altına alacak güçte ordu kurabileceğini, savaşın en geç 1940-45 yıllarında patlayacağını, Fransa’nın güçlü ordu kurma yeteneğini yitirdiğini ve İngiltere’nin adalarını korumak için Fransa’ya güvenemeyeceğini söylemiştir.
Atatürk’ün İtalya konusundaki görüşü de şöyledir:
“İtalya, Mussolini’nin yönetiminde unutulmayacak aşamalar yapmıştır. Eğer, Mussolini, gelecekteki savaşın dışında kalabilmek başarısını gösterebilirse, barış masasına güçlü bir devlet olarak oturabilir. Ama korkarım ki, İtalya’nın bugünkü lideri Sezar rolünü oynamaktan kendini alamayacaktır. Bu da İtalya’nın askerî bir gücü olmadığını hemen ortaya çıkaracaktır.”
Atatürk, daha sonra, Amerika’nın geçen savaşta olduğu gibi tarafsız kalamayacağını ve savaşa katılmasıyla Almanya’nın yenileceğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
Avrupa da çıkacak savaşı kazanan ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya olacaktır. Savaşı Bolşevik Rusya kazanacaktır. Rusya’nın yakın komşusu ve onlarla en çok savaşmış bir ulus olarak biz Türkler, oradaki olayları yakından izliyoruz. Tehlikeyi bütün açıklığıyla görüyoruz. Uyanan Doğu halklarının duygularını pek güzel kullanan, onları okşayan ve kinlerini dile getirmesini bilen Bolşevikler, yalnız Avrupa’yı değil, Asya’ya da gözdağı veren bir güç haline gelmektedir.”
Avrupa devlet adamları başlıca anlaşmazlık konularını her türlü bencillikten uzak yalnızca genel çıkarlar yönünden ele almazlarsa, korkarım ki, felâket önlenemeyecektir. Avrupa’nın sorunu artık İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık değildir.
Bugün Avrupa’nın doğusunda bütün uygarlığı, üstelik insanlığı tehdit eden yeni bir güç belirmiştir. Bütün maddî ve manevî olanaklarını topluca, bir dünya devrimi için seferber eden bu korkunç güç, üstelik Avrupa ve Amerikalıların bilmedikleri yepyeni politika yöntemleri uygulamakta ve karşıtlarının en küçük hatalarından bile yararlanmaktadır.
Tartışma konusu Asya’ya gelince McArthur da şöyle konuşmuştur:
“- Görüşlerinizi tümüyle destekliyorum. Avrupa ve Amerikalı devlet adamlarının gerçek tehlikeyi görmedikleri konusunda sizinle aynı düşünüyorum. Hepimizi korkutan ve tek bir düşmanın kazanç sağlayacağı bir savaşa kayıyoruz. Avrupa’da patlayacak bir savaşın alevleri kısa zamanda Asya’yı da içine alacaktır. Özellikle Japonya, Asya’daki çıkarları açısından kışkırtılacak ve Amerika doğal olarak buna ilgisiz kalamayacaktır. Rusya, hemen Asya’daki etki alanını genişletmeye çalışacaktır. Eğer bizim diplomatlarımız Sovyet desteğine karşı toprak ödünü vermek gibi ağır bir yük altına girmezlerse, bu çok iyi olacaktır. Aksi halde bir tehlikeyi önlenmeye çalışılırken daha büyük tehlike yaratılmış olacaktır. Sovyetler’le birlikte yapacağımız savaş, Asya ve Avrupa’daki sorunları çözemeyecektir. Büyük doğal kaynaklara sahip olan ve Avrupa - Amerika piyasalarına görev sunan Asya, Rusya’nın etkisine girerse sorun, Bolşeviklerin çıkarlarına göre çözülmüş olur. Rusya, daha şimdiden Asya’da çoğu kez gözümüzden kaçan uğraşılar içindedir.
Bugün Çin’in önemli bir bölümü komünist ajanların denetimi altındadır. Eğer Avrupa ve Amerikalı devlet adamları Çin’e gerekli önemi vermezler, Çin’deki anti-komünistleri desteklemezlerse, Japonya’nın yenilgisi, Çin’de komünizmin zaferine yol açacaktır.
Bu; Mançurya, Kore, Hindistan, Çin Hindi ve Birmanya için de geçerlidir. Sonuç olarak, dünyanın geleceği bence Avrupa’da değil, Asya’daki olaylara bağlıdır.”
MacArthur’u dikkatle dinleyen Atatürk, Asya ile ilgili olarak Sovyet Rusya’nın politikaları doğrultusunda asıl dikkat etmesi gereken ülkenin ABD olacağını gülümseyerek ifade eder. ABD’nin Sovyet Rusya ile mücadelesinde komşu ülkelere yayılma politikasını engellemek için farklı grupları destekleme ve kışkırtma stratejisinin ileride kendisine çok daha büyük zararlar verebileceğini siyasi tarih ve terörizm dersi verirmişcesine anlatır ve sonunda ABD Generaline nasihat vermeyi ihmal etmez.[14]
İki devlet adamı arasındaki söz konusu görüşmede şimdiye kadar Atatürk’ün, Avrupa’nın geleceğinin Almanya’nın tutumuna bağlı olduğunu ifade ettiğini, Almanya’nın çok kısa sürede, İngiltere ve Rusya dışında bütün Avrupa’yı egemenliği altına alacak güçte ordu kurabileceğini ve 2. Dünya Savaşı’nın en geç 1940-45 yılları arasında patlayacağını tahmin ettiğini biliyorduk.
Ancak söz konusu görüşmede General MacArthur’un günlüklerine yazdığı ancak kimseye ifade etmediği metinlerde görüşmenin sadece Avrupa ile ilgili vaziyette kalmadığı, gelişmekte olan Sovyet Rusya’nın sonraki süreçte ABD’ye yol açacağı belalar ve ABD’nin sonraki yüzyılda başetmek durumunda kalacağı öngörüler de yer alıyordu. Karray, söz konusu görüşlerin, ifadeden çok ABD Generaline bir nasihat niteliği taşıdığı için, General MacArthur’un bu ifadeleri açıklamadığını düşünüyor.
Atatürk, meslektaşına savaş sonrasında gelip gelecek Bolşevik Rusya’nın, komünist ideallerini yaymak ve genişlemek için Asya kıtasına ilerleyeceğini, İngiltere’den yeni bağımsızlığını almış ve karışık durumda yer alan Afganistan’ın ise ne zaman olacağı belli olmasa da Sovyet Rusya’nın hedefi olacağını belirtmiş. Ancak asıl ilgi çeken konuşma ise, Sovyetlerin tutumundan çok ABD’nin tutumuna ilişkin olarak belirtiliyor. Atatürk, ABD’nin Sovyet tehlikesine karşı komşu olan ülkelerdeki grupların desteklenmesi ve kışkırtılması politikasının Afganistan’da yeni yeni türemeye başlayan radikal islamcı grupların desteklenmesi şeklinde olması durumunda, bu grupların sonrasında ABD için çok daha tehlikeli sonuçlar yaratabileceğini ve güçlenip palazlanmaları durumunda ABD’yi kalbinden vurabileceğini belirtmiş.[15] Yıllar boyunca ne söylemeye çalıştığı anlaşılmayan ve bu nedenle hemen 9 yıl sonrasında çıkan 2. Dünya Savaşı’na ilişkin görüşleri hep ön planda tutulan bu konuşmada aslında Atatürk, 69 yıl öncesinden ABD’ye 11 Eylül 2011 Terör Eylemleri’nin haberini vermiş. Atatürk’ün o yıllarda söyledikleri ABD Kara Kuvvetleri Komutanı MacArthur tarafından dikkate alınıp ABD Hükümeti’ne iletilmiş olsa, belki de ABD, Sovyet Rusya tehlikesine karşı Afganistan’daki radikal islamcı grupları desteklemeyecek ve El Kaide benzeri örgütlerin oluşmasını engelleyecek, hatta 11 Eylül saldırılaını hiçbir zaman yaşamayacaktı.
Söz konusu tarihi görüşme Atatürk’ün şu sözleriyle sona erer:
“Ümit edelim ki, bizler yanılalım ve dünyanın geleceğini ellerinde tutanlar doğru yolda olsunlar.”
(İnternet'teki kaynaklardan derlendi.)

Thursday, September 27, 2018

Trump's Nineteenth Century Grand Strategy

Trump’s Nineteenth-Century Grand Strategy
The Themes of His UN General Assembly Speech Have Deep Roots in U.S. History
Charles A. Kupchan
CHARLES A. KUPCHAN is Professor of International Affairs at Georgetown University and a Senior Fellow at the Council on Foreign Relations.


When U.S. President Donald Trump spoke to the United Nations General Assembly yesterday, he deliberately signaled a definitive break with the internationalist consensus that has guided U.S. grand strategy since World War II. “We will never surrender America’s sovereignty to an unelected, unaccountable global bureaucracy,” he proclaimed. “Sovereign and independent nations are the only vehicle where freedom has ever survived, democracy has ever endured, or peace has ever prospered. And so we must protect our sovereignty and our cherished independence above all.” He was dumping cold war water on multilateralism and global governance—and the commentary that followed duly noted just how sharply his message diverged from those of his predecessors.

But Trump’s brand of statecraft is not in fact out of step with much of U..S. history. Rather, he is discarding the key tenets of U.S. foreign policy since World War II in favor of an older strain of thinking about the United States’ role in the world. As I argued in the March/April 2018 issue of this magazine (“The Clash of Exceptionalisms [1]”), “America first” has deep roots in the United States’ past. It’s a callback to a time before World War II—to an earlier iteration of American exceptionalism and an older brand of statecraft. The hostility to U.S. participation in international pacts, the economic protectionism, the aversion to democracy promotion, the racially tinged nationalism, the isolationist temptation—these aspects of Trump’s “America first” approach are right out of the playbook that anchored foreign policy for most of U.S. history prior to the Japanese attack on Pearl Harbor.

Since Trump is not known for the depth and breadth of his historical knowledge, he is most likely not basing his foreign policy on a close reading of the United States’ past. But he does seem to have an uncanny ability to play to a heartland base that feels disadvantaged by globalization, immigration, and an expansive conception of international obligations—and which therefore yearns for the United States of yesteryear.
In his speech before the General Assembly, Trump attacked the multilateralism of the postwar era and emphasized that his top priority is to reclaim national sovereignty. He went on to aim one salvo after another at international institutions, including the International Criminal Court, the Global Compact for Migration, and the United Nations Human Rights Council. In his speech to the same body last year, his theme was the same: he repeatedly called for a world of “strong, sovereign nations,” each striving to put itself first.

Trump has backed this rhetoric with action. He has pulled out of one pact after another, from the Paris agreement to the Iran nuclear deal. He has appointed a national security adviser, John Bolton, well-known for his hostility to compacts that infringe on U.S. sovereignty. Trump is hostile even to institutions of which the United States is not a member: he supports the United Kingdom’s withdrawal from the European Union and aligns himself with populist governments in Italy, Poland, and Hungary that are hostile to the project of European integration.
Trump’s unilateralism is a sharp break with most of the recent past, but that doesn’t make it new. Until World War II, the United States preferred to go it alone, shunning one international pact after another—including the League of Nations, a brainchild of U.S. President Woodrow Wilson. As George Washington put it in his Farewell Address, “The great rule of conduct for us in regard to foreign nations is in extending our commercial relations, to have with them as little political connection as possible.”

Trump indeed focuses on the nation’s commercial relations, but he prefers protectionism and reciprocity to free trade. At the UN yesterday, he insisted that trade must be “fair and reciprocal.” Trump has triggered a slew of trade wars by slapping tariffs on imports to protect U.S. manufacturers, and he wants trading partners to provide greater access to U.S. goods.
This too is nothing new. The Model Treaty, drafted primarily by John Adams and approved by the Continental Congress on September 17, 1776, called for reciprocal, not free, trade with other nations. And tariffs protected the United States’ growing industrial base from the founding era right through the nation’s emergence as a great power.
Trump’s view of democracy promotion, too, resembles that of an earlier era more than it does the post-World War II consensus. He has backed away from this kind of engagement and called for individual nations to chart their own political course. As he put it yesterday at the UN, “I honor the right of every nation in this room to pursue its own customs, beliefs, and traditions. The United States will not tell you how to live or work or worship. We only ask that you honor our sovereignty in return.” Trump even seems to have a certain affection for autocracy, preferring Russian President Vladimir Putin and North Korean Supreme Leader Kim Jong Un to democratic allies such as German Chancellor Angela Merkel and Canadian Prime Minister Justin Trudeau.

The founders shared none of Trump’s fondness for autocracy. But they did share his skepticism toward interference in the domestic affairs of other nations: the United States would be a beacon of democracy, but not a crusader. Whether in Latin America in the 1820s or Europe in the 1840s, the United States passed up one opportunity after another to intervene in support of liberal causes. The rationale behind this was clear. Interfering in the affairs of others was inconsistent with U.S. values and risked miring the United States in complicated, distant conflicts. Trump would agree wholeheartedly.
Trump’s racially tinged conception of American identity and hostility to nonwhite immigrants has similarly deep roots in U.S. history. From the Revolutionary War through the era of Reconstruction, the United States made repeated attempts to annex Canada (all of which failed) in part because it was populated primarily by whites. But during the same decades, Congress turned back one attempt after another to extend the nation’s southward reach—for example, to Santo Domingo, Haiti, or Cuba—in no small part because it recoiled at the prospect of integrating “inferior peoples” into the body politic. Immigration policy followed suit.

The founders’ isolationism—their belief that the United States was best served by avoiding foreign entantlement—was of a piece with their vision of the United States as an exceptional nation. Preserving the nation’s security and protecting its unique democratic experiment required standing aloof from a dangerous world. Trump has by no means returned the nation to an isolationist posture. The United States has retained a global range of strategic commitments during his watch. But Trump’s instincts—and he does govern by instinct—are unmistakably isolationist. He constantly complains that allies are taking advantage of the United States. He has expressed his desire to pull out of NATO, South Korea, Afghanistan, and Syria. He has made good on none of these pledges—apparently his advisers convinced him that the costs of bringing the troops home outweigh the benefits. But Trump has proved pretty reliable when it comes to delivering on his promises. Let’s see what the rest of his presidency brings.

Trump’s political ascent clearly rests on his deft ability to appeal to a disaffected electorate by promising to turn back the clock to a more sovereign, whiter, more industrialized, and more geopolitically detached United States. Nonetheless, his effort to reorient U.S. strategy using an earlier version of exceptionalism is destined to fail. His isolationist instincts and his attack on multilateralism, globalization, democracy promotion, and immigration have provoked passionate opposition at home and abroad. And for good reason. A grand strategy crafted for the nineteenth century is ill-suited for the twenty-first.
Trump has opened an important debate about the United States’ role in the world. But the answer is not to go backwards. 

What the United States needs is an updated version of exceptionalism for the new times—and a grand strategy to match.

Tuesday, September 25, 2018

The EU Salzburg Summit


Fondation Robert Schuman  Policy Paper
European issues n°485
 24th September 2018
The Salzburg Summit: A Salutary Shock?
Sir Michael LEIGH

The European Union’s incoming Austrian Presidency of the Council announced in March that there would be a special summit on 20 September dedicated to security, in line with the Presidency’s overall theme: “a Europe which protects.” The pièce de résistance at the Salzburg summit was intended to be the fight against illegal migration. However this was over-taken by the decision of the British Prime minister, Theresa May, to address the informal summit on Brexit. She hoped for a more favourable hearing from European leaders for her “Chequers” exit plan than from the European Union’s chief negotiator, Michel Barnier.

 It did not turn out that way. European Union leaders took her short, late-night intervention, and subsequent remarks, as truculent and inflexible. The Prime minister, and Britain’s predominantly eurosceptic press, saw the European Union’s response as rigid and disrespectful. All this spread distrust between Brussels and London, creating further uncertainty about the outcome of the negotiations, as the date for Brexit, 29 March 2019, now enshrined in British law , approaches. Still, optimists asked whether Salzburg could turn out to be the salutary shock needed to shake the negotiations out of their present torpor.

But the odds on Britain making a smooth exit from the European Union next 29 March have fallen since the Salzburg summit and now stand at around sixty per cent. The British Prime minister’s appeal to the 27 leaders failed to move the other Member States, several of whose leaders ruled out her convoluted Chequers plan. The European Council president, Donald Tusk declared himself “sceptical and critical” about key aspects of the plan, while recognizing that it showed movement in the UK’s negotiating position. Statements by other European Union leaders, particularly French president Emmanuel Macron, suggested a hardening of the European Union’s position. Theresa May received support from the Hungarian Prime minister, Viktor Orbán, though this was cold comfort in light of the recent European Parliament vote in favour of pursuing his country for the violation of fundamental EU principles.

Theresa May and European Union’s leaders miscalculated the other side’s willingness to compromise on how to reach their shared goal of avoiding a hard border across the island of Ireland. Brexiters and the British euro-sceptic press highlighted Theresa May’s discomfort at the European Union’s refusal to take her Chequers plan as a basis for the negotiations. But those ready to countenance a no-deal Brexit may yet be disappointed. Theresa May needed a political showdown in Salzburg to prove her toughness ahead of the annual Conservative Party conference on 30 September – 3 October in Birmingham, where Brexiters may try to stage a coup against her. European Union leaders needed to demonstrate their support for chief negotiator Michel Barnier to discourage their own euro-sceptics and to dispel any illusion that the British government could achieve its objectives through “divide and rule” tactics.

Meanwhile the shape of a settlement, which could be charted at the next European Council meeting on 18 October, or in a possible followup meeting in mid-November, is beginning to emerge. Some Irish observers concede that the notion of a legally binding “backstop”, in the form of the present draft protocol prepared by the Commission, may have been “oversold” and is not necessarily an immediate requirement. The status quo – including free movement without border controls - will continue during the 21 month transition period after Britain leaves, provided a withdrawal agreement is in place. In practice, the transition period will have to be prolonged beyond 31 December 2020, as negotiations on the future partnership cannot be concluded in such a short period, especially with European Parliament elections and a change of guard at the other EU institutions due in 2019. British officials are working on a “bridge” beyond December 2020 to the time when a new partnership takes effect. If mutual trust can be restored, after Salzburg, a compromise on the Irish backstop may be reached as part of an overall Brexit package.

The other unresolved part of the withdrawal package is the political declaration on future relations between the UK and the European Union. The public debate on the “Chequers” scheme, versus the “Norway” or “Canada” models, assumes that a detailed future framework must be set out in the political declaration. However, there have been hints from Berlin and London that there is no need for this non-binding declaration to specify the precise model for the future partnership. It could be a broad declaration of principle, confirming both sides’ willingness to conclude a far-reaching agreement covering such fields as trade, regulatory matters, police and judicial cooperation, foreign policy, security, aspects of defence and so on. Some, including the French President, have decried this prospect as a “blind Brexit” but it seems the most likely way forward.

 If Theresa May staves off a challenge from Brexit extremists at the Conservative party conference, she may well succeed in getting a withdrawal agreement through the House of Commons. Conservative MPs will think twice about voting against the government if there is a risk that this could lead to an election bringing the Labour Party leader, Jeremy Corbyn, to power. Some Labour MPs, dismayed at Corbyn’s euroscepticism and mismanagement of the party, may be willing to vote for a withdrawal agreement, if the alternative is the cliff edge.

The real negotiations on the future partnership will begin only after Britain has left the European Union. At that time Michel Barnier will stand down, his job complete; negotiating directives for the future partnership may not be finalized until late in the year when new European Union leaders have taken up their posts. In the UK, there should be more flexibility once Brexit has occurred, as the Brexiters’ worst fear is that Britain might not actually leave.

 Little progress was made in Salzburg on migration, the original focus of the informal summit, despite the positive gloss given by Donald Tusk, after the meeting. With the sharp decline in the number of migrants reaching the European Union in 2018, the EU’s sense of urgency has evaporated, though the number of deaths in the Mediterranean Sea this year is still alarming and there is continuing pressure from “populist” political parties and movements in Member States.

European Union leaders were due to build on the controversial conclusions of the June European Council including proposals for “regional disembarkation platforms”, presumably in North Africa, and “controlled centres”, to be established on a voluntary basis in Member States, as well as the adaptation of the Common European Asylum System and the upgrading of the European Union’s Border Protection and Coast Guard Agency, widely known as FRONTEX. Commission President Jean-Claude Juncker gave priority to this in his “state of the union” speech earlier this month on 12 September.

However, there was no eagerness in Salzburg to establish holding centres in third countries or Member States and no country has volunteered to host these. There was no follow-up to the call by Austrian and Italian ministers for asylum claims to be processed on board rescue ships in the Mediterranean. Instead Donald Tusk announced a series of dialogues with Egypt, other African countries and the Arab League. As in June, legal specialists, human rights groups and nongovernmental organizations are likely to question an approach to curbing migration which includes restraint agreements with non-democratic governments.

 The conversation among European Union leaders on migration in Salzburg produced neither break throughs nor break-downs. The summit is more likely to be recalled as delivering a salutary shock on Brexit that might bring new urgency to the negotiations as they enter their final phase.
Sir Michael Leigh teaches at SAIS Europe (Johns Hopkins University) and is Senior Fellow at the German Marshall Fund of the United States.

Cumhurbaşkanı Erdoğan BM genel Kuruluna hitap etti (Anadolu Ajansı)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kuruluna hitap etti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın temsil ettiği BM 73. Genel Kurulu görüşmeleri başladı. Erdoğan, Genel Kurula hitap etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kuruluna hitap etti
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın temsil ettiği BM 73. Genel Kurulu görüşmeleri başladı. Erdoğan, Genel Kurula hitap etti.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "BM Güvenlik Konseyi, veto hakkına sahip 5 üyenin çıkarlarına hizmet eden, zulümlere seyirci kalan bir yapıya bürünmüştür." dedi.
Birleşmiş Milletler (BM) 73. Genel Kurulu görüşmeleri, 120'den fazla devlet ya da hükümet başkanının katılımıyla başladı.
Erdoğan, BM Genel Kurul Salonu'nda, BM 73. Genel Kurulu Genel Görüşmeleri Açılışı'nda yer alarak, Genel Kurula hitap etti.
Konuşmasına, "Birleşmiş Milletler 72'inci 'Genel Kurul Başkanı' sıfatıyla geçtiğimiz yıl boyunca yürüttüğü başarılı çalışmalar için Sayın Layçak'a teşekkür ediyorum. Genel Kurul Başkanlığını devralan Sayın Espinosa'yı da tebrik ediyorum. Bu yılki Genel Kurulumuzun tüm dünya halkları için hayırlara vesile olmasını diliyorum." diyerek başlayan Erdoğan, toplantının Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesinin 100'üncü yıl dönümünde gerçekleştirdiklerini söyledi.
Erdoğan, savaşın ardından kurulan Milletler Cemiyetinin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yerini Birleşmiş Milletlere bıraktığını ifade etti.
Birleşmiş Milletlerin 73 yıllık geçmişinde hiç de küçümsenemeyecek çalışmalar yürüttüğünü ve başarılar elde ettiğini belirten Erdoğan, ancak zaman içinde Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış ve refah beklentilerini karşılamaktan uzaklaştığının da bir gerçek olduğunu vurguladı.
Erdoğan, "BM Güvenlik Konseyi, veto hakkına sahip 5 üyenin çıkarlarına hizmet eden, zulümlere seyirci kalan bir yapıya bürünmüştür." dedi. 
Geçmişte Bosna'da, Ruanda'da, Somali'de, yakın tarihte Myanmar'da halen Filistin'de yapılan katliamların hep Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin gözü önünde gerçekleştiğine dikkati çeken Erdoğan, "Filistinlilere uygulanan zulme ses çıkartmayanların, onlara yapılan yardımları kısma konusundaki gayretleri sadece zalimlerin cesaretini artırmaktadır. Tüm dünya arkasını dönse bile Türkiye olarak biz, mazlum Filistinlilerin yanında yer almaya, ilk kıblemiz Kudüs'ün tarihi ve hukuki statüsüne sahip çıkmaya devam edeceğiz." diye konuştu.
Erdoğan, dünyanın pek çok yerinde, etnik temizlikten toplu katliamlara kadar hiç kimsenin görmek istemediği sahnelerin her gün yeniden ortaya çıktığını söyledi.
Aynı şekilde sağlıktan eğitime, gıdadan kültüre kadar bu büyük çatı altında yürütülen çalışmaların hepsiyle ilgili bir tatminsizlik halinin mevcut olduğuna işaret eden Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:
"Böyle önemli bir yapının adı sürekli başarısızlıklarla anılan bir kurum haline gelmesine bizim gönlümüz rıza göstermiyor. İşte bu sebeple her fırsatta Güvenlik Konseyi başta olmak üzere Birleşmiş Milletlerin yapısında ve işleyişinde kapsamlı bir reforma gidilmesi gerektiğini söylüyoruz. Onun içindir de 'Dünya 5'ten büyüktür' derken de insanlığın ortak vicdanının sesi olduğumuza inanıyoruz. Zira artık dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrasının şartlarında değil. Burada 194 ülkeden temsilciler var. 
Niçin bu 194 ülkenin tamamı da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde temsil eden durumuna gelmesin? Niçin hepsi de daimi üye olma dönerli olarak konumuna gelmesin? Sadece 5 üye, diğerleri maalesef geçici, onların da orada hiçbir inisiyatifi yok. Birleşmiş Milletler reformunun sadece bütçeyle sınırlı tutulması, gerçek sorunların çözümüne katkı sağlamayacağı gibi kimseyi de mutlu etmeyecektir. Dünyanın geleceği için çok önemli gördüğüm bu kurumun, asıl görev alanları olan güvenlik, kalkınma, sosyal eşitlik konularında etkinliğinin artırılmasına ihtiyaç vardır."

"Dünyanın düzenini sağlayacak olan adalettir"

Başkan Erdoğan, Türkiye olarak yaşanılan coğrafyadan başlayarak dünyaya doğru bakıldığında Birleşmiş Milletler vasıtasıyla yapılabilecek çok önemli işler olduğunun görüldüğünü belirtti.
"Her şeyden önce bizim anlayışımıza göre dünyanın düzenini, kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayacak olan adalettir." diyen Erdoğan, şunları söyledi:
"Medeniyetimizde 'adalet dairesi' diye ifade ettiğimiz toplum, hukuk, devlet yönetimi, devlet gücü, ekonomi ve adalet arasındaki ilişkinin en doğru şekilde kurulup işletilmesini esas alan bir çember vardır. Hepsi de birbiriyle ilişkili olan bu dairenin zincirleri, günümüz dünyasında pek çok yerde paramparça olmuştur. Bugün dünyamızın siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlıkların pençesinde kıvranıyor olmasının sebebi işte budur.
Hepimizin huzurlu ve güvenli geleceği için insanlığın adalet arayışıyla başlayan mücadelesini, adaletin tesisiyle sonuçlandırmayı başarmak mecburiyetindeyiz. Bugün dünyanın en zengin 62 kişisinin mal varlığı, toplam nüfusun yaklaşık yarısına yani 3,6 milyar insana denk ise burada bir sorun var demektir."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünyada 821 milyon insan çoğu gece aç bir şekilde uykuya dalarken, 672 milyon kişiye obezite teşhisi konuyorsa burada bir sorun olduğunu belirtti.
Farklı coğrafyalarda 258 milyon kişinin daha insani şartlarda yaşamak için yollara döküldüğüne, 68 milyon kişinin zorla yerlerinden edildiğine işaret eden Erdoğan, burada bir sorunun olduğunu söyledi.

"BM'yi adalet beklentisinin sözcüsü ve uygulayıcısı haline getirelim"

Başkan Erdoğan, Afrika'da doğan bir çocuğun ömrünün ilk aylarında ölme ihtimali, bu şehirde doğan bir çocuğa göre 9 kat daha fazlaysa ise burada da bir sorunun olduğunu kaydederek, şu ifadeleri kullandı:
"Anadolu'nun ortasındaki Konya'dan yaktığı ışıkla tüm dünyadaki gönülleri aydınlatan Hazreti Mevlana, adaleti, 'Bir şeyi yerli yerine koymak' yani hakkı sahibine vermek olarak tanımlıyor. Gelin, bu dünyada her şeyin yerli yerine konulmasını sağlamak için Birleşmiş Milletleri insanlığın adalet beklentisinin sözcüsü ve uygulayıcısı haline getirelim. Gelin, ezilene kalkan olacak, aç ve açıkta kalana el uzatacak, gelecek nesillere umut aşılayacak bir küresel yönetim sistemi kuralım. 
Bu kürsüde söylenen sözler, yapılan tespitler ve ortaya konan teklifler ancak böyle bir anlam ifade edecektir. Çünkü yine Hazreti Mevlana'ya göre zalim, üzerine düşen görevleri yerine getirmeyen kişidir. Birleşmiş Milletleri zulmün değil adaletin kaynağı haline getirmek istiyorsak, üzerimize düşen görevlere daha sıkı sarılmalıyız."
Türkiye'nin halen uyguladığı küresel insani diplomasi ile daha adil bir dünya için elinden gelen çabayı gösterdiğini vurgulayan Erdoğan, "Sınırlarımız içinde 3,5 milyonu Suriyeli olmak üzere 4 milyondan fazla sığınmacıyı, dünyada başka örneği olmayan hizmetler sunarak misafir ediyoruz. Sadece Suriyeli sığınmacılar için bugüne kadar harcadığımız tutar 32 milyar doları bulmuştur." diye konuştu.
Erdoğan, ayrıca Suriye'de daha önce emniyet altına aldıkları Cerablus, Rai, Afrin bölgeleriyle İdlib çatışmasızlık bölgesindeki milyonlarca kişiye de her türlü insani yardımı yaptıklarının altını çizdi.
Türkiye'de okula giden Suriyeli öğrenci sayısının 600 binin üzerinde bulunduğu bilgisini paylaşan Erdoğan, "Vatandaşlarımıza verdiğimiz ilaç dahil tüm sağlık hizmetlerinden ülkemizdeki sığınmacılar, hiçbir ayrım yapılmaksızın ücretsiz olarak yararlanabiliyor." dedi.

"Türkiye'ye daha esnek şartlarda destek verilmesini bekliyoruz"

Erdoğan, kamplarda kalan sığınmacıların ihtiyaçlarının tamamını da karşıladıklarını söyledi.
Buna karşılık dışarıdan aldıkları desteğin uluslararası kuruluşlardan 600 milyon dolar olduğunu ifade eden Başkan Erdoğan, şunları kaydetti:
"Avrupa Birliği'nden de şu ana kadar fiilen verilen tutar itibarıyla, bu bizim milli bütçemize girmiyor, sadece uluslararası kuruluşlara giriyor, o da 1,7 milyar Avro düzeyindedir. Avrupa Birliği'nin 3 milyar Avro, artı 3 milyar Avro tutarındaki destek vaadi proje şartına bağlandığı için yeteri kadar etkin şekilde kullanılmamaktadır. Halbuki biz, sığınmacılara verdiğimiz hizmetleri her gün ve herhangi bir projeye bağlı olmaksızın kesintisiz olarak devam ettiriyoruz. Sığınmacılara sağladığı imkanlarla, Avrupa başta olmak üzere dünyanın büyük bir mülteci akınına uğramasının önüne geçen Türkiye'ye daha fazla ve daha esnek şartlarda destek verilmesini bekliyoruz.
Üstelik Türkiye, sınırları içindeki ve ötesindeki sığınmacılar yanında dünyanın dört bir yanında çok önemli insani kalkınma yardımları gerçekleştiriyor. Bu yıl itibarıyla Türkiye, toplam kalkınma yardımlarında dünyada 6'ıncı, insani yardımlarda ise ilk sırada yer almaktadır. Ekonomik büyüklük olarak dünyada 17'nci sırada yer alıyor olmamıza rağmen, kalkınma ve insani yardımlarda ilk sıralarda bulunmamız, ülke olarak bu konuya verdiğimiz önemin ifadesidir."

"FETÖ'nün elebaşı ABD'de yaşamakta, buradan dünyanın 160 ülkesine terör ihraç etmektedir"

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "(FETÖ) Bunun başı şu anda ABD'de, Pensilvanya'dadır. 400 dönümlük arazide yaşamakta, buradan dünyanın 160 ülkesine terör ihraç etmektedir." dedi.
Erdoğan, BM Genel Kurul Salonu'nda, BM 73. Genel Kurulu Genel Görüşmeleri Açılışı'nda yer alarak, Genel Kurul'a hitap etti.
Genel Kurul'un bu yıl ki temasında tescil edildiği gibi dünyanın barışçıl, eşitlikçi ve sürdürülebilir toplumlar için küresel liderliğe ve ortak sorumluluğa her zamankinden daha çok ihtiyacının bulunduğunu belirten Erdoğan, Türkiye olarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bu doğrultuda önemli gayretlerin ortaya koyulduğunu vurguladı.
Erdoğan, Finlandiya ile 2010'da başlattıkları "Barış İçin Arabuluculuk Girişimi"nin 56 üyeli bir dostluk grubuyla desteklendiğini hatırlattı. Halen dönem başkanlığını yürüttükleri "İslam İşbirliği Teşkilatı" bünyesinde de bu yönde ciddi adımlar attıklarını anlatan Erdoğan, İspanya ile başlattıkları "Medeniyetler İttifakı Girişimi"nin de 146 üye ülkenin katılımıyla bir Birleşmiş Milletler Girişimi haline dönüştüğünü ifade etti.
Açlıkla boğuşan Somali'nin ayağa kaldırılması konusunda tüm dünyaya örnek olacağına inandığı bir kalkınma programı uyguladıklarına dikkati çeken Erdoğan, Türkiye'den bir hayli uzakta olan Arakan'daki milyonlarca mazluma yardım için imkanları seferber ettiklerini dile getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Körfez krizinin çözümü konusunda samimi çaba sarf ettiklerine değinerek, Irak'ta tüm tarafları, ülkenin ortak geleceği doğrultusunda çaba göstermeleri için teşvik ettiklerini bildirdi.
Irkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı gibi konularda Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan olumsuzlukların önüne geçmek için gayret gösterdiklerinin altını çizen Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:
"Dünyadaki ülkelerin pek çoğunun bünyesindeki radikal grupları ihraç ettikleri bir yer haline dönüşen Suriye'deki gelişmeler karşısında da aktif bir tutum içindeyiz. Gerek Cenevre ve Astana süreçlerine verdiğimiz destekle gerekse sahada oluşturmayı sürdürdüğümüz güvenli bölgeler aracılığıyla, Suriye'nin yeniden huzurlu bir yer haline gelmesini sağlamaya çalışıyoruz. Cerablus ve Rai bölgelerini DEAŞ'tan, Afrin bölgesini PKK-PYD-YPG terör örgütünden temizleyerek 4 bin kilometrekarelik bir alanı milyonlarca Suriyeli için güvenli ve huzurlu bir yer haline getirdik. 
Son olarak Rusya ile birlikte imzaladığımız Soçi Mutabakatıyla rejimin 3,5 milyon sivilin yaşadığı İdlib Çatışmasızlık Bölgesi'ne yönelik kanlı saldırılarının önüne geçtik. Daha önce Halep, Hama, Humus, Dera ve Doğu Guta'da yaşanan katliamların İdlib'de tekrarlanmasını engelleyerek Suriye'de barışa ve siyasi çözüme giden yolu açık tuttuğumuza inanıyoruz. Hedefimiz, Menbiç'ten başlayarak Irak sınırına kadar olan Suriye topraklarının tamamını teröristlerden temizlemektir."

"Terör örgütlerine karşı ilkeli bir yaklaşım sergilenmesini istiyoruz"

"Buradan tüm tarafları, Suriye'de adil ve sürdürülebilir siyasi çözüm arayışlarına yapıcı bir anlayışla destek olmaya davet ediyorum." çağrısında bulunan Erdoğan, şunları söyledi:
"Terör örgütlerine karşı ilkeli bir yaklaşım sergilenmesini istiyoruz. Taktik çıkarları uğruna teröristleri on binlerce tır ve binlerce kargo uçağı silahla donatanlar, gelecekte bunun acısını mutlaka çekeceklerdir. Bir yandan terör örgütlerini desteklemek, bir yandan kapıları mültecilere kapatmak, bunun tüm yükünü de Türkiye gibi birkaç ülkeye yüklemek, kimsenin geleceğini daha güvenli, daha müreffeh yapmaz. Tam tersine bu şekilde ötelenen sorunlar, bir süre sonra artık mevcut tedbirlerle üstesinden gelinemeyecek boyuta ulaşır. 
Onun için gelin Suriye, Irak, Yemen, Libya, Afganistan, Ukrayna gibi fiili; Balkanlar, Kafkasya, Kuzey Afrika, Orta Afrika, Körfez ve Doğu Akdeniz gibi potansiyel sorun alanlarının çözümü için daha samimi ve yapıcı gayretler ortaya koyalım. Unutmayınız, dünyanın her yerinde asgari bir huzur ve refah düzeyi oluşturamazsak, hiç kimsenin kendi sınırları içinde güvenle yaşamayı sürdüremeyeceğini bilmeliyiz."

"Dünya ülkelerini, FETÖ'ye karşı harekete geçmeye davet ediyorum"

Terör örgütlerinin hepsinin tüm güçlerini silahlı eylemlerinden almadığına dikkati çeken Erdoğan, "Bazıları daha karmaşık, daha gizli, daha aldatıcı yöntemler kullanıyor. Ülkemizde 15 Temmuz 2016 gecesi darbe girişimine kalkışıp 251 vatandaşımızı şehit eden, 2 bin 193 vatandaşımızı yaralayan FETÖ, işte böyle bir terör örgütüdür. Peki bunun lideri şu anda nerededir? Bunun başı nerededir? Bunun başı şu anda, evet, Amerika'da, Pensilvanya'dadır. 400 dönümlük bir arazide şu anda yaşamakta ve buradan dünyanın 160 ülkesine terör ihraç etmektedir. Bu örgüt, faaliyetlerini 'eğitim', 'yardımlaşma', 'diyalog' gibi parıltılı kavramların ardına saklanarak, sivil toplum örgütü veya ticari kuruluş görünümünde sürdürmektedir." diye konuştu.
Başkan Erdoğan, Türkiye'de 40 yıl boyunca işte bu aldatmacayla gelişen, büyüyen terör örgütünün, kendini yeteri kadar güçlü hissedince gerçek yüzünü gösterdiğini vurguladı.
Önce emniyet ve yargı kurumlarının içindeki, ardından da silahlı kuvvetlere sızdırdığı elemanları aracılığıyla ardı ardına darbe teşebbüsleri başlattığına dikkati çeken Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:
"Bu örgüt zaman içinde ülkemizde sahip olduğu ekonomik ve bürokratik gücü, devletle birlikte siyaseti ve toplumu kontrol altına almak için kullanmaya kalkmıştır. Milletimizin desteğiyle son 5 yılda yürüttüğümüz kararlı mücadele sayesinde FETÖ'yü ülkemizde büyük ölçüde tasfiye ettik. Şimdi bu terör örgütünün dünyanın dört bir yanında benzer faaliyetler yürüttüğünü görüyoruz. 
Türkiye'nin ikazlarına kulak veren, tecrübelerinden ders alan ülkeler birer birer bu örgütü deşifre ediyor ve topraklarından kovuyor. Buna karşılık ne yazık ki dost bildiğimiz birçok ülke ve bunlar hala bunları bize vermemekte ısrar ediyorlar. Tabii ki hala tehlikenin farkına varmamış olanlar bunun bedelini de ağır ödeyecekler. Mesela, FETÖ terör örgütünün Amerika'nın 27 eyaletinde, sadece charter okullar aracılığıyla devlet bütçesinden yılda aldığı para 763 milyon dolardır."
Bu rakama örgütün her türlü kara para aklama işine karışan ticari kuruluşlarının ve gizli gündemleri olan sivil toplum örgütü görünümlü diğer yapıların gelirlerinin dahil olmadığına işaret eden Erdoğan, "Buradan tüm dünya ülkelerini, canım yandığı için açık söylüyorum, FETÖ terör örgütüne karşı dikkatli olmaya ve harekete geçmeye davet ediyorum. Silahlı terör örgütleri ve eli kanlı rejimler konusunda sergilediğimiz dayanışmayı bu sinsi örgüt için de göstermeliyiz. İsteyen her ülkeyle bu konudaki tecrübelerimizi ve elimizdeki bilgileri paylaşmaya hazırız." çağrısında bulundu.

"Türkiye ticaretin de insan dolaşımının da serbest olmasından yanadır"

Başkan Erdoğan, ticaret savaşlarının her dönemde insanlığa zarar verdiğini, bugün de böyle bir sürecin eşiğinde, hatta içinde olunduğunu söyledi.
Ticari anlaşmaların keyfi bir şekilde iptal edilmesinin, korumacı politikaların yaygınlaştırılması ve ekonomik yaptırımların silah gibi kullanılması karşısında hiç kimsenin sessiz kalamayacağını belirten Erdoğan, "Bu çarpık gelişmelerin zararı, eninde sonunda her ülkeye dokunacaktır. Dünya ticaret düzeninin tek taraflı kararlarla bozulmasına engel olmak için hep birlikte çalışmalıyız." dedi.
Erdoğan, Birleşmiş Milletler'in 2030 Küresel Kalkınma Hedefleri'nin başarısı için çalışılması gereken bir dönemde, dünyanın yeni bir ekonomik kırılma yaşamasını hiç kimsenin istemeyeceğine işaret etti.
Kaos çıkarmanın kolay, düzeni sağlamanın zor olduğunu ifade eden Başkan Erdoğan, "Bugün bazı ülkeler ısrarla kaos çıkarmaya çalışıyor. Merhametin, vicdanın, hukukun, hakkaniyetin, umudun kaybolduğu bir dünya düzeni kadar büyük tehlike yoktur. Şu anda hep birlikte böyle bir tehlike ile karşı karşıyayız. Türkiye, ticaretin de insan dolaşımının da serbest olmasından yanadır. Bu konularda yaşanan her geriye gidiş, bizi olumsuz etkiliyor. Üstelik, bu tutumun tehdit diliyle, dayatmayla, ikili ilişkilerin geçmişinin tümden yok sayılmasıyla ortaya konması üzüntümüzü daha da artırıyor." değerlendirmesinde bulundu.

"Ekonomi' konusunda sorumlu hareket edilmesini bekliyoruz"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sorunları eşit şartlarda yürütülecek yapıcı diyalogla çözmekten yana olduklarını vurguladı.
Her alanda olduğu gibi ekonomi konusunda da sorumlu hareket edilmesini beklediklerine dikkati çeken Erdoğan, şunları kaydetti:
"Dünya Ticaret Örgütü, G20, İslam İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Birliği ile tesis ettiğimiz Gümrük Birliği gibi uluslararası platformlarda muhataplarımızla etkin, uyumlu ve yapıcı iş birliği içindeyiz. Türkiye olarak her zaman iş yaptığımız, iş birliği yaptığımız muhataplarımızla birlikte kazanmaktan yana olduğumuzu ifade ediyoruz. Hedef, kazan-kazan.
Bu samimi yaklaşımımız ortadayken, ülkemize yönelik ithamları ve baskıları haksızlık olarak değerlendiriyoruz. Bizimle aynı perspektifi paylaşan ülkelerle ve kurumlarla beraber dünyanın içine çekilmeye çalışıldığı bu siyasi ve ekonomik kaosun üstesinden gelebileceğimize inanıyoruz. Bu konuda sizlerin desteğini bekliyoruz."

"Merkezinin İstanbul olmasını teklif ediyoruz"

Başkan Erdoğan, sözlerine son vermeden iki hususu daha paylaşmak istediğini belirterek, "İlk olarak Birleşmiş Milletler bünyesinde geleceğimiz olan gençlerimizle ilgili bir kuruluşa ihtiyaç bulunduğunu düşünüyoruz. Türkiye olarak, Birleşmiş Milletler Gençlik Kuruluşunun bir an önce tesis edilmesini ve merkezinin de dünya tarihinin sembol şehirlerinden İstanbul olmasını teklif ediyoruz. İstanbul'da halen inşa edilmekte olan bir gençlik merkezini, bu kuruluşumuza tahsis edebiliriz." dedi.
İkinci olarak 2005'te Türkiye'de düzenlenen "Dünya Yaşlanma Zirvesi"nde, 2019 yılının "Uluslararası Yaşlılık Yılı" olarak belirlendiğini anımsatan Erdoğan, "Bu kapsamda Birleşmiş Milletler Uluslararası Yaşlılık Ajansı ülkemizde kuruluyor ve 3'üncü Dünya Yaşlılık Kurultayı da İstanbul'da yapılıyor. 10 Aralık'ta İstanbul'da gerçekleştirilecek bu kurultaya sizleri davet ediyoruz." ifadesini kullandı.
Bir kez daha 73'üncü Genel Kurul çalışmalarının başarılı geçmesini dileyen Erdoğan, "İnsanlığın ortak parlamentosu olan bu çatı altında temsil edilen tüm ülkeleri ve halkları, şahsım ve devletim adına sevgiyle, saygıyla selamlıyorum." diyerek konuşmasını tamamladı.

Erdoğan, Guterres'in ev sahipliğinde heyet başkanları onuruna düzenlenen öğle yemeğine katıldı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres'in ev sahipliği yaptığı heyet başkanları onuruna verilen öğle yemeğine iştirak etti.
Guterres, BM 73. Genel Kurulu Görüşmeleri için New York'ta bulunan heyet başkanları onuruna öğle yemeği düzenledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kuruluna hitap ettikten sonra BM Genel Sekreteri Guterres'in ev sahipliğinde düzenlenen öğle yemeğine katıldı.
Yemekte, ABD Başkanı Donald Trump da dahil çok sayıda devlet başkanı yer aldı.