Tuesday, November 29, 2016

Ahmet Yesevi ve İslamiyet'in Türk yorumu

 
Yesterday, 11:49 AM (28 Kasım 2016)

İslâmiyet'in Türk yorumu, HORASAN Okulu ve Ahmet Yesevi   
Protestanlık mezhebini ve ondan doğan bazı tarikatları, cemaatleri ve örgütleri önceki yazımda incelemeye çalışmıştım. Bu kez, İslam’da önemli bir yeri olan Türk Müslümanlığını ve Yeseviliği ele alacağım. Ilımlı İslamcı Tarikatlar ile Liberaller, CIA, İngiliz MI6, Alman İstihbaratı Ajanları ve Derin Dünya Devleti, Küresel Yağmacı Elitler Koalisyonu’nun içimizdeki önemli ortaklarına bakmaya küçük bir adım atıyorum...   
Hatırlanacağı gibi, Huntington 1996’da yayınlanan “The Clash of Civilizations and The Remaking of World Order “ kitabında “21. yüzyılın din ağırlıklı bir uygarlıklar çatışması ile belirleneceğini” söylüyordu; çoğunluğu Katolik ve Protestan Hıristiyanlardan oluşan Batı, Ortodoks Hıristiyan, Çin veya Konfüçyan, İslam, Hindu ve Japon medeniyetlerini kendine göre tanımlıyordu. İslam ve Konfüçyan medeniyetlerini kısmen yükselişte ve Batı medeniyetini nispeten düşüşte görüyor ve çatışmanın Çin ve İslam medeniyeti ile Batı arasında olacağını öngörüyordu. Birden fazla uygarlığın etkisinde olan ülkeler için "bölünmüş ülkeler " ifadesini kullanan Huntington, Türkiye'yi İslam ve Batı uygarlıkları arasında bölünmüş bir ülke olarak tanımlıyordu...
Önce, İlk çağlardaki Türk tarihine kısa bakış...
Altay dağlarından ve Orta Asya steplerinden gelen Türkçe konuşan göçebe toplumlar, 200-300 yıları arasında batıya ilerledi, Hint-İranlıları kovdu veya özümsedi, Türkistan’ı işgal etti. 300-700 yıları arasında Türk göçebeler yerleşik düzene girdi, Horasan’da, Batı İran’da, Anadolu’da, Balkanlarda (Avarlar, Kumanlar, Peçenekler, Bulgarlar) ve Volga havzasında devletler kurdu. Bu insanların dinlerine bakıldığında, İslamiyet’ten önce birçok dini kabul ettikleri görülür. Bunların içinde Şamanizm öncelikli bir yer tutar, ancak bazı Türk topluluklarca Budizm, Musevilik ve Hıristiyanlık da kabul edilmişti.
Burada önemli bir noktayı vurgulamalı...
Mutlakıyetçi yöneticilerinin kabul ettiği yeni din, toplumların eski inançlarını tümüyle ortadan kaldıramıyor, eski inançlar yeni inancın kisvesi altında yaşamaya devam ediyor ve toplumun kendi din yorumu oluşuyor...
Yani, Şamanizm'in Budist, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman Türklerde bir şekilde devam ettiğini düşünebilirim.
Şamanizm Türklerin ve birçok Asya halkının ortak inanç sistemi idi. Ancak, Göktürk kitabelerinde, atalarımızın, yeri, göğü ve insanı, yani bütün varlıkları yaratan ve yöneten "Bir Tanrı" veya "Gök Tanrı" anlayışı da dikkat çekici. Oğuz Han'ın "Tanrının Birliği"ni temel alan bir anlayışın yayıcısı olduğu da söylenir. Dolayısıyla, Şamanizm’in insanlık yazılı tarihinden önceki bazı izleri taşıdığını da düşünmek mümkün...
Ziya Gökalp, Türk Töresi eserinde; Türklerin İslam ile tanışmadan, uzak doğu medeniyeti ile ilişki dönemindeki yaşantılarını ve dini inanışlarını incelemiş. Dörtlü inanışa (Yeşil Han, Sarı Han, Kızıl Han, Ak Han) sahip Tisin Türkleri, Çinlileri de etkilemiş ve Çinliler de bunu beşli inanışa dönüştürmüş. Tisin Türklerindeki dörtlü inanış; yön, mevsim, yer-su, unsur, hayvan sınıflamalarına göre zamanla yeni şekiller almış. Türk mantığı birçok konuda bu dörtlüye göre şekillenmiş. Daha sonra Tisin dinine Şamanizm denmiş.
Tisin (Şamanizm) dininin dört temel unsuru olan ağaç, su, demir ve ateş, hem birbiriyle ayni düzeyde, hem de birbirine karşıt. Bu karışık durum Şamanizm’in ana felsefesini oluşturuyor. Sayılar üzerine kurulu eski Türk inanışları, günümüz Türklerindeki birçok geleneğin ve göreneğin de kalıntıları. İlaveten, Ziya Gökalp, Türk Mitolojisi dediğimiz, Türk Yaratılış Destanı, Dokuz Oğuz Destanı, Oğuzhan Destanı, Sane Destanı, Ergenekon Destanı, Göktürk Destanı ve diğer Türk destanları hakkında da aydınlatır.
Şimdi İslâmiyet'in Türk yorumuna, Türk Müslümanlığı’na geçebilirim...
Orta Asya Türk kavimleri ilk büyük devleti Göktürk adı altında göçebe kavimler konfederasyonu olarak 536’da kurdu. Eski Türkçe devri Göktürkler'in tarih sahnesine çıkmasıyla başladı. Türk kelimesini ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkül Göktürk İmparatorluğu oldu.
751 tarihi Türk tarihinin bir dönüm noktası. Talas (Kırgızistan) Savaşı’nda, Karluk Türklerince desteklenen Araplar Çinlileri yendi, Orta Asya’yı Çinlileştirmek çabası engellendi ve Türklerin İslam’ı kabulü başladı.
Ama buna rağmen, 762’de Uygurlar Zerdüştlükle Hıristiyanlığın sentezi olan Mani dinini kabul etti. Bir dönem hayli yaygınlaşan bu inanç, İran ve Roma’nın sert tedbirleri ile kanlı bir şekilde tasfiye edildi.
Uygurları 840’ta deviren Karahanlıların, Hükümdar Saltuk Buğra Kara Han zamanında, 950’de, İslâmiyet'i resmî devlet dini olarak ilk kez kabul edişi de önemli bir dönüm noktası... Böylece, İslâmiyet'i benimseyen Türk'ler, Türk - İslâm sentezine dayanan yeni bir kültür geliştirmeye başlamış, toplumsal düzen, devlet ve dünya görüşlerine, hatta tüm dünyaya bu kültürle yeni bir şekil vermiş. Ancak, devletin dini, kolayca Türk insanının dini olamamış...
HORASAN OKULU’na geliyorum...
Hz Muhammed’in ölümünden sonra iki önemli görüş çıkıyor...
Biri, Arap milliyetçiliğinin önde tutulduğu görüş, diğeri İslamiyet’i evrensel bir din kabul eden görüş. Evrenselliği benimseyenler Arap milliyetçiliğinden kaçarak, Türklerle meskûn Horasan’a yerleşenler, Horasan Okulu’nu oluşturuyor...
İslamiyet’in evrensel bir din kabul edilen fikirleri Horasan’da yayıldı. İslamiyet’in en önemli fikirlerinden “Tanrı’ya ortak koşmamak” temel alındı. İslami inanç ve düşünce Türk gelenek ve görenekleri ile kaynaşmaya başladı. Arap etkisinin dışında, bölge halklarının eski inanç ve kültürünü de içine alan, evrensel İslam anlayışı, yani Horasan Okulu ortaya çıktı.
Horasan Okulu’nun en etkili kişisi Ahmet Yesevi’ye değinmek gerek. Çünkü Yunus Emre'den önceki büyük Türk mutasavvıflarından ve Türkistan'da yetişen büyük velilerden Ahmet Yesevi özel bir ilgiye layık...
1000 yılları...
Ortadoğu dünyanın mihveri... Arapça bilmeyen çağdışı sayılıyor... İslam hanedanları siyasal, askeri ve iktisadi gücü temsil ediyor... İslami ilahiyat, felsefe, bilim ve teknoloji alanında yaratıcı düşünce patlaması yaşanıyor...
İspanya’da Endülüs Emevileri, Antik Çağ’ın temel yapıtlarını Arapçaya çevirerek kurtarıyor, o yapıtları değerlendirme ve geliştirme çalışmaları ile Avrupa’da Rönesans ve Reform’un temelini atıyor. Küreselleşmenin ilk biçimi denebilir...  
Avrupa 800-1500 arasında 700 yıllık KARANLIK ÇAĞI’nı yaşıyor. 1054’te büyük görüş ayrılıklarından dolayı Katolik ve Ortodoks kiliseleri ayrılıyor, birbirlerini aforoz ediyor. 1095-1270 arasındaki Haçlı Seferleri. Ortadoğu ve Avrupa’da 30’ar milyon nüfus yaşıyor, Ortadoğu’da 50.000’den fazla nüfuslu şehir sayısı 13, Avrupa’da ise sadece Roma.
1040-1157 arasında hüküm süren Büyük Selçuklular dönemine bakıyorum. En güçlü dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Doğu Anadolu'ya egemen, kapladığı alan 10 milyon kilometre kare.
Yesevi, Karahanlılar ve Büyük Selçuklular döneminde, bugünkü Kazakistan'ın Yesi veya Sayram kentinde doğmuş. Doğum yılı bilinmiyor. 1156, 1165 veya 1166 yılında ölmüş. 73 yaşında ve 1166 yılında öldüğü şeklindeki yaygın görüşe göre 1093 yılında doğduğu tahmin ediliyor.
Mevlana’nın 1207’de Horasan’da, Yunus Emre’nin 1238’de Anadolu’da doğduğunu hatırlıyorum...
Yesevi’nin babası Hace İbrahim'in soyunun Hazreti Ali'nin oğlu Muhammet bin Hanefi'ye dayandığı söylenir. Babası erken yaşta ölünce Yesi kentinde Arslan Baba adında bir sufi öğretmenin etkisinde kaldı. Eğitiminin ilk aşamasından sonra Buhara'ya giden Yesevi, önde gelen din bilginlerinden Yusuf Hamedani'ye bağlandı ve eğitimini 1140 yılında tamamladı. Hamedani'nin ölümünden sonra bir süre Buhara'da irşad postuna oturdu, sonra makamını Adülhalik Gücdüvani'ye bırakarak Yesi'ye döndü ve Yeseviye Ocağı'nı kurdu. Ölene kadar orada yaşadı.
Gücdüvani de Muhammed Bahaüddin Nakşibend'i yetiştirdi. O dönemde Yeseviye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarikattan, Buhara'da kurulup, Afganistan, Hindistan, Irak ve Anadolu'ya yayılan Nakşibendi Tarikatı’nın öncüsünü... Bu tarikat önemli. Türkiye’nin siyasetini ve ekonomisini etkiliyor...
Fazla dağıtmadan, biraz da tasavvuf ve tarikatlar…
Tasavvuf, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, İslam fetihlerinin yol açtığı ‘aşırı zenginleşme’den ve ‘dünya nimetleri’nden kaçmaya çalışmak demekti. Başlangıçta sufinin isteğine bağlı ibadet ve zikirler kurallara bağlandı ve şeyh, mürşit, rehber gibi adlarla anılan manevi makamlar ortaya çıktı. Sufiler bir tarikata girmek ve mürşide bağlanmak zorunda kaldı, bireysellik, özgür irade sona erdi, köle düzeni, yozlaşma ve sapma başladı. Tarikatlar tasavvufun yozlaşmış hallerinden biri oldu. Dinin kişisel çıkarlar için istismarı her dinde olduğu gibi, Müslümanlıkta da gerçekleşti...
 Yesevi, öğretisini "Ehli Beyt" sevgisi ve tasavvuf anlayışı üzerine kurmuş. Bir Türk sufi tarafından kurulan bu ilk büyük Türk öğretisi veya ocağı, önce Maveraünnehir, Taşkent çevresi ve Batı Türkistan'da etkili olmuş. Sonra Horasan, İran ve Azerbaycan’da Türkler arasında yayılan Yesevilik, 13. yy. daki göçlerle Anadolu'ya, oradan da Balkanlara ulaşmış.
Bazılarına göre Yesevilik bir tarikat gibi kabul edilirse de, aslında bir ocak sayılır. Zira tarikatın oluşumunu gerektiren, kisve, tekke, erkanname zikir, riyazet, semah gibi özellikleri tamamlamamış, sonraları bazı tarikatları doğurmuş, ama kendi konumunu koruyamamış.
Yesevi, yeni Müslüman olmuş, eski inanış kalıntılarını da İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan Türklere, bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmış. Türk toplumunun, yarı göçebe, gelenek ve göreneklerini diri tutan yapısını iyi değerlendirmiş. Bu insanlara fıkıh kuralları içinde, Arap - Acem kültür etkileri ile boğulmuş karma bir Müslümanlık yerine, içten ve sarsılmaz bir iman anlayışını, dinî ve ahlâki kuralları, kendi dilleri ile ve onların seviyesinde sunmanın, başarının temeli olacağını görmüş. Türk Boyları'na, halk edebiyatı aracılığıyla, dostluğu, dayanışmayı, Tanrı ve insan sevgisini öğretmiş.
Yesevi'nin Müslümanlık anlayışı, mevcut inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmamış. Bu yüzden, Türkistan topraklarında yaşayan Türk topluluklarının çoğunda şaman gelenekleri varlığını sürdürüyor. Bu uygulamalar, Ahmet Yesevi'nin izinden gidenlerce Anadolu'ya ve Balkanlar'a da taşınmış.
Ahmet Yesevi, öğretisini Dört Kapı olarak bilinen Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat ilkeleri üzerine kurmuş. Dört Kapı, İslamiyet'ten önceki Türk Şamanlığı inançlarından geliyor. Doğu, Batı, Kuzey ve Güney yönleri, kutsal kabul edilen dört öge. Yönler dört renk ve dört kutsal varlıkla simgeleştirilmiş: Mavi, Beyaz, Siyah ve Kızıl. Ağaç, Demir, Su ve Ateş. Şaman inancına göre bunlar, evrenin ve insanın özünü oluşturur: Adalet, Kudret, Akıl ve Uyum.
Dört Kapı ilkesi Hacı Bektaş Veli'nin öğretisine de temel oluşturdu. Hacı Bektaş Veli her bir kapıya onar makam ekledi ve "Dört Kapı, Kırk Makam" olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koydu.
İslâm tasavvufunda insan kâinatın özüdür. Her şey insan içindir. İnsan "Kamil İnsan" olmaya çalışmalıdır, ahlakın kemaline ulaşmaya gayret etmelidir, yaratılmışları sevmeli, incitmemelidir. Alçakgönüllüler her hususta samimi kişilerdir. Âlemi ve her şeyi ilâhi aşkın eseri görür, her şeyi gönülden sever. Ancak bu sevgi ile Allah'a ulaşılabileceğini bilir. Aşk'sız, Mevlâ’yı anlamayı mümkün görmez.  "İlâhi Aşk" Allah’tır der, bu Aşk'a düşenin, bencillik, gösteriş, iki yüzlülük, kişisel çıkar gibi küçük hesapları düşünemeyeceğini öngörür.
İslam'ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Yesevi öğretisi, özellikle bozkırlardaki Türk boylarının İslamiyet'i benimsemesini kolaylaştırmış. Değerlerinden kopmayan bu topluluklar için, kentli din bilginlerinin sunduğu kuralcı Müslümanlıktan çok, dervişlerin sunduğu, dine esnek yaklaşan ve eski inançları yadsımayan bir İslam anlayışı daha yakın gelmiş. Böylece "şaman" geleneklerinin bir kısmı bazı değişikliklerle varlığını sürdürme imkânı bulmuş.
Biraz da Türk diline bakıyorum...
Selçuklular, tarihimizin uzun bir dönemini doldurmuş bu büyük bir devlete adını veren Selçuk Bey ve beraberindekiler Türkçe adlar taşımış, ama son hükümdarlarınki Keykavus, Keykubat gibi Farsça adlar! Devletin resmî dilinin Türkçe değil Farsça olması daha da ilginç… Alpaslan'ın veziri, Nizam-ül Mülk bir Fars ve adına kurduğu Nizamiye Medreseleri Farsça eğitim vermiş. Yani, Selçuklu'da Türkçe avam dili, Farsça ise aydınların ve bilginlerin dili olmuş...
Bu olumsuzluklar arasında, bilinçli bir Türk, Yesevi, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen, Türkçeyi seçmiş. Öğretisinin bu denli etkili olmasının nedeni Arapça veya Farsça yerine Türkçe'yi seçmesi. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisini hızla yaymış. Yesevi'nin "Hikmet" olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, 15. yy.da yazıya geçirilerek "Divan-ı Hikmet" adı altında toplanmış ve kutsal bir kitap gibi elden ele dolaşmış.
Yesevi, İslâm tasavvufunu esas alan, bilim, edebiyat ve sanata önem veren bir medrese kurdu. Bu medresenin dili Türkçe idi. Buradan yetişen binlerce insan Türk Dünyası'nın her tarafına dağıldı, her yerde Yesevi’nin Türkçe şiirlerini, Hikmet’lerini seslendirdi. Yeni bir Türk edebiyatı doğdu. Zamanın edebi lisanı Farsçayı kullananlar, Yesevi'yi Türkçe yazdığı için eleştirse de...
Yesevi Türk dünyasının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biri. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; " Ahmet Yesevi’yi araştırın milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız?" diyordu...
Binlerce öğrenci-mürid, Yesevi dergâhından aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmış. Bunların Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde büyük hissesi var. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi'nin takipçileri “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak ta anılır, yani Osmanlı’nın son zamanlarında şikâyet ettiğimiz “Protestan Misyonerler”in öncülleri…
Yesevi dergâhı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için sığınak sağlamış, Anadolu Türk edebiyatının gelişmesine zemin hazırlamış, büyük şairlerin yetişmesine aracı olmuş. Halifeleri; Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari (Sarı Saltuk), Zengi Ata, Taç Ata ve onların yetiştirdiği Ahi Evran, Hacı Bektaş, Mevlana, Yunus Emre, Taptuk Emre gibi talebeler Anadolu’da Türk dilini, edebiyatını, kültürünü, İslam dinini gelecek nesillere aktarmış. Hacı Bektaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi. Yesevi'nin Hacı Bektaş'a yardımcı gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişi. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba gibi.
Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşmesi sırasında, 12'nci, 13'üncü ve 14'üncü yüzyıllarda, gerektiğinde savaşçı dervişler "Alperen" adını almış, savaşmış ve savaşın ruhu olmuş. Gerektiğinde, ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları "Ahi" adını almış. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmış, "Bacıyan" olmuş. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmiş, yolların güvenliğini sağlamış. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcı olmuş. Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdallar Osmanlı'nın temelini atmış, insanlık tarihinin büyük başarılarından birini ortaya koymuş, asırlar süren "Osmanlı Barışı"nı gerçekleştirmiş.
Osmanlının gerilemesinin bir nedenini de bu ruhtan, yani “ahlak, bilim, sanat, edebiyat, gerçek milliyetçilik, sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayanan İslâm tasavvufu” çizgisinden uzaklaşmaya bağlamak mümkün...
İslam'ı doğru anlayanların anlayışında, kadın ve erkek işte, üretimde, mescitte, mecliste ve dergahta birlikte olmuş, kadın hayatın dışına itilmemiş. Dinin on temelinden biri de bilim olmuş. Başka din mensuplarına ve bütün insanlara şefkat ve hoşgörüyle bakılmış. 1492’de, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz İspanya Musevilerini gemiler göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Sultanı II. Bayezit, bu anlayışın takipçisi ve uygulayıcısıydı, hatta Yesevi dervişi olduğu da söylenir...  
Üç hizmeti ve yedi ilkesi:
Yesevi'nin üç hizmetinden birincisi; aydınlarımızın Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, şiirlerini Türkçe yazmış olması. Türkçe İslami şiirler geleneğini başlatmış ve büyük bir edebiyat geleneği doğmuş. Türkçe'nin bugünkü diriliğini ve yaygınlığını ona da borçluyuz. İkincisi, yetiştirdiği öğrencilerini, öğreticiler olarak Türk Dünyası'na göndermiş, Türkler arasında İslam'ı yaymış. Üçüncüsü, İslam'ın Türk yorumunu ortaya çıkarmış.
Bu Türk yorumunun esaslarını da yedi ilkeyle ifade eder. Birincisi, Allah'a aşkla yöneliş. "Aşkı olmayanın ne dini vardır ne de imanı." İkincisi, ihlas, yani, içtenlikli Müslümanlık. Riya'dan, gösterişten uzak, sadece Allah için Müslümanlık. Üçüncüsü, insan sevgisi. İnsan var edilenlerin en kutlusudur, varlığın özü, özetidir. İnsanın derdiyle dertlenmek, insana hizmet, İslam'ın tam kendisidir. Dördüncüsü, hoşgörü. İnsanların din, dil, renk, cinsiyet farklılığından ötürü horlanmaması, farklılıkların kavga konusu yapılmaması. Beşincisi; kadın ve erkek eşitliği. Altıncısı, emek ve işin kutsallığı. Yedincisi, bilim. Dinin on esasından biri olan bilim insanı Allah'a ulaştıran ve varlığı bilerek Yaratanı bilmeyi sağlayan yoldur.
Yesevi'nin Mozolesi Güney Kazakistan'da Türkistan kentinde 1389 ile 1405 yıllarında Timurlenk tarafından yapılmış, 2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarih eseri olarak kabul görmüş, türbesi Türkiye Cumhuriyeti tarafından restore edilmiş...
Nakşibendiler, Süleymancılar, Nurcular, Fethullahçılar ve ötekiler, inanç topluluğu niteliğini aşarak ve demokrasinin olanaklarından yararlanarak, iç ve dış siyasetin, ekonominin, eğitimin, toplumsal hayatın her köşesinde giderek güç kazanan biçimde insanları şekillendirirken; Atatürkçülerin, Milliyetçilerin, Çılgın Türklerin, insanımızı kazanmak, İslam’ı yobazların ve çıkarcıların elinden kurtarmak için, dinimizi, kültürümüzü ve tarihimizi daha iyi bilmeleri gerek...
Birlik ve beraberlik ruhumuzu ayağa kaldıracak, farklılaşmaları azaltacak bir uyanışın imkanları kendi yazdığımız tarihimizde ve kültür dünyamızda mevcut. Batı’nın her türlü baskısından ve hegemonyasından kurtulabilmek, gönül-inanç ve kültür birliğimize yönelebilmek, gerçek milli ve manevi değerlerimize dönebilmek zor değil...
Sömürgeciliğin saldırılarıyla yaralanmış, fakat gelenek ve töreleriyle tekrar canlanabilecek Doğu vicdanı, kültürü ve uygarlığı Batı'nın olumlu değerleriyle sentezlenebilir. Bu sentezin tarihteki büyük temsilcisi Atatürk Türkiyesi, bugünkü “Fetret Devrini” geçici sayabilir ve Batı’nın maddeci, doğal kaynakları tüketen, açgözlü, ihtiraslı, para bağımlısı modern yaşam taklitçiliğinden kurtulup, geleceğe eldeki maddi ve manevi güçlerle odaklanabilir. Zayıfların güvenlik ve yaygın refah arayışına, özgürlük, masumiyet, merhamet gibi ahlak ve hamiyet duyguları da katarak, kahraman olduğu kadar, düşünen, hisseden, alçakgönüllü bir ulus olarak yeniden örnek olabilir...
Yesevilik ocağının kollarından sayılan, asil ve kutsal hedeflerinden uzaklaşarak, Kuzey Irak’ta da karşımıza çıkan, Cumhuriyet Düşmanlığı ile suçlanan Nakşibendilik tarikatına da değinmeli. Zira doğurduğu Nurculuk ve Nurculuktan çıkan Fethullahçılık Batı’nın oyuncağı olmuş durumda, zavallı ve nerelere sürüklendiğinin ayırdında değil.
Doğu Sorunu- Eastern Question- Şark Meselesi- bitmedi...

Gertrude Bell- Çöl kraliçesi- ingiliz casusu

Gertrude Bell - Ingiliz Casusu Kadin (No subject)
|
Tue 11/1, 6:03 PM

Betreff: Fwd: : Gertrude Bell - Ingiliz Casusu Kadi

 Takunyacı ihlas holding’ten tgrt’yi satın palıp, ismini fox tv olarak
değiştiren dünya medya imparatoru Rupert Murdoch, atv’yle sabah’ı da
almak için Ankara’ya geldi, asrın liderimizle buluştu, baş başa
görüştü, hatıra olarak da John Philby’nin kitabını hediye etti.

*

Murdoch, tgrt’yi Ahmet Ertegün aracılığıyla almıştı. Ertegün’ün dedesi
Üsküdar Özbekler Tekkesi’nin şeyhiydi. Babası, Washington
büyükelçimizdi. Beyaz Saray’ın pek kıymet verdiği bir aileydi, babası
görev başında vefat etmiş, cenazesi Missouri zırhlısıyla
gönderilmişti.

*

Murdoch’ın babası ise, 1915’te Melbourne Age gazetesinin muhabiri
olarak Çanakkale savaşını takip eden Avustralyalı gazeteciydi. Cephede
gözlemler yapmış, sonra da sekiz bin kelimeden oluşan meşhur “Gelibolu
mektubu”nu yazarak, gizlice Avustralya başbakanına göndermişti.
“İngiliz istihbaratı Londra’ya yalan raporlar gönderiyor, Çanakkale
geçilemez, boşuna ölüyoruz” demişti.

*

Murdoch’ın asrın liderimize hediye ettiği “The Empty Quarter” isimli
kitabın yazarı John Philby, İngiliz casusuydu. Anadili gibi Arapça
biliyordu. Güya müslüman oldu. Şeyh Abdullah ismini aldı. Biz
Çanakkale’de İngilizlerle boğuşurken, Osmanlı’ya isyan bayrağı açan
Mekke Şerifi Hüseyin’e yardımcı olması için Arabistan’a gönderildi.
Bir yandan sırtımızdan hançerleyen Arapları organize etti, bir yandan
İngiliz petrol şirketlerine imtiyaz topladı, bir yandan da tarihi
eserleri araklayıp İngiltere müzelerine sattı, servet yaptı.

*

İngiltere’ye dönünce, siyasete atıldı, seçilemedi, küstü. İkinci dünya
savaşında saf değiştirdi, kendi ülkesini satmaya başladı, çaktırmadan
Hitler’e çalıştı. Yakalandı, bir süre tutuklandı, sonra ev hapsine
alındı, savaş bitince İngiltere’yi terketti, Lübnan’a taşındı. Kalpten
öldü. Beyrut’ta müslüman mezarlığına gömüldü.

*

Bu casus arkadaşın bir oğlu vardı, Kim Philby… O da babası gibi
Cambridge’ten mezundu, o da sular seller gibi Arapça biliyordu, o da
casustu. 1947’de konsolosluk sekreteri ayağıyla İstanbul’a gönderildi.
CIA ve MI6’in irtibat görevi için Washington’a tayin edildi. Soğuk
Savaş tarihine “asrın casusu” olarak geçti. Çünkü, çift taraflı
çalışıyordu. Köstebekti. Sovyet gizli servisi tarafından
devşirilmişti, Moskova’ya bilgi satıyordu. Şüphelenildi, takip edildi,
bir türlü suçüstü yapılamadı ama, kovuldu. O da gitti, babası gibi
Beyrut’a yerleşti. Güya gazeteciydi.

*

Gel zaman git zaman, 1961’de Anatoliy Golitsy isimli KGB subayı ABD’ye
iltica etti, bülbül gibi öttü. Kim Philby’nin ipliğini pazara çıkardı.
Aranan kanıt nihayet bulunmuştu. İngiliz siciminin boynuna dolanmak
üzere olduğunu anlayan Kim Philby, Suriye üzerinden Ermenistan’a,
oradan Rusya’ya kaçtı.

*

Daha önce bir İngiliz, bir Amerikalı eşinden boşanmıştı, bu sefer
Polonya kökenli Rus yazar Rufina Pukhova’yla evlendi. Hayatı roman
oldu, Hollywood’ta film oldu. Alkolik oldu. İki defa intihara
kalkıştı, beceremedi. 1988’de babası gibi kalpten gitti. Rusya, onun
hatırasına posta pulu bastırdı.

*

Ölümünden sonra ortaya çıktı ki… İstanbul’da çalıştığı sırada,
SSCB’nin İstanbul başkonsolosluğunda görevli olan ve İngiltere’ye
iltica etmek isteyen Konstantin Volkov isimli KGB subayını, usta
manevralarla bizzat kendi elleriyle KGB’ye teslim etmişti. Çünkü,
Volkov’un çantasında köstebeklerin listesi vardı ve listenin en
başında Kim Philby yazıyordu!

*

Bu casus arkadaşın, kendisi gibi casus olan babasına dönersek…
Suudileri örgütleyen John Philby, Irak’ın örgütlenmesi işini Gertrude
Bell isimli bir kadınla yürütüyordu.

*

Gertrude casustu. Oxford mezunuydu. Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe
dahil, şakır şakır yedi lisan biliyordu. Çok güzeldi. Kızıl saçlı,
yeşil gözlü, narin yapılıydı. Gören çarpılıyordu. Etrafına ışık
saçıyordu. Arkeolog ayaklarıyla Mezopotamya’yı karış karış gezdi,
aşiretleri örgütledi. 1919’da Paris Konferansı’na delege olarak
katıldı. Haritaladı… Kürt, Arap, Türkmen bölgelerine ayırdı, bugünkü
Irak’ın sınırlarını elleriyle çizdi. 1924’te Türkiye’yle İngiltere
arasında imzalanan Irak sınırı, onun eseriydi. Bir de kral buldu… John
Philby’nin kankası Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı, kukla olarak Irak
tahtına oturttu.

*

Araplar ona “çöl kraliçesi” diyordu. Hiç evlenmedi. Aşıktı aslında…
Binbaşı Dick Doghty-Willie’ye aşıktı. Talihsizliğe bakın ki, binbaşı
evliydi. Gizli gizli mektuplaşıyorlar, buluşuyorlardı ama, binbaşı
eşinden boşanmıyor, Gertrude bunalıma giriyordu. Meseleyi biz çözdük…
Binbaşıyı Çanakkale’de vurduk, herif öldü, aile faciası yaşanmasına
gerek kalmadı!

*

Gertrude’un Türk nefreti böyle başlamıştı. Sevgilisi ölünce kendini
Kahire’ye attı, İngiliz gizli servisinin Arap bürosuna katıldı.
Yukarda özetlediğim işleri halletmek için Irak’a geçti. Önce bizim
kuyumuzu kazdı, sonra kendi başını yedi. 1926’da, 58 yaşındayken aşırı
dozda uyku hapı alarak, intihar etti. Bağdat’a İngiliz mezarlığına
gömüldü.

*

Kendini öldürmeden önce, gene arkeolog ayaklarıyla defalarca
Anadolu’ya geldi. Kadın konusundaki zafiyetimizi biliyordu, gayet iyi
kullandı, kapıları ardına kadar açtırdı. Yetmedi, istediği gibi
kurcalasın, memlekette cirit atsın diye, yanına rehber bile verdik iyi
mi… Hakkını verdi. Memlekette dört döndü. Ne Diyarbakır bıraktı, ne
Adana, ne Konya, ne Kayseri, ne Kapadokya… Cudi’ye bile tırmandı. Kürt
köylerini listeledi, hangi aşiret devletten yanadır, hangi aşiret
ihanete müsaittir, şeceresini çıkardı. Nereler kuytudur, nerelerden
nerelere geçilir, haritaladı. Mesela bir mektubunda “Zaho kampında
konakladım” diyordu. Bilmiyorum bi yerlerden hatırlıyor musunuz, Zaho
kampını!

*

Antakya’ya gitti. Karkamış’ta kazı yaptı. Bugün ne hale geldiğini
gördüğümüz Suriye sınırında kiliseleri geziyorum dümeniyle, ahalinin
etnik kökenini, mezheplerini raporladı. Öldüğünde, kendisinden geriye,
elyazısıyla 16 günlük, iki bine yakın mektup, yedi bin fotoğraf kaldı.

*

Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı, Gertrude dört ay sonra
Anadolu’ya sızdı, Malatya’ya geldi, Kürt aşiretlerini devşirmeye
çalışan İngiliz casusu binbaşı Noel’le buluştu, Elazığ’a geçmek
isterken enselendi, kendisiyle anladığı lisandan konuşuldu. Kuvayi
milliyecilerin padişahçılara pek benzemediğini öğrenmiş oldu, milli
mücadele bitene kadar Anadolu’ya adım atmadı.

*

Dedim ya, hiç evlenmemişti. Ama, anne sayılırdı. Çünkü “manevi oğlum”
dediği biri vardı. Yarbay Thomas Edward Lawrence… Namı diğer,
Arabistanlı Lawrence!

*

Evlat yetiştirir gibi yetiştirdi, yol gösterdi, akıl hocalığını yaptı,
nüfuzlu kişilerle tanıştırdı. Arabistanlı Lawrence, kendisinden 20 yaş
büyük olan bu kadın için “annemden farksız, bildiğim her şeyi ondan
öğrendim” diyordu.

*

Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’ü kaldığı oteline, ayağına getirtip
madalya takan Suudi kralı var ya… İşte bu Lawrence’in Cidde’de
yaşadığı evi restore ettirdi, kapısına da kocaman harflerle “bu ev
Türklere karşı savaş vermemize yardımcı olan Lawrence’in karargahıdır”
diye plaket astı!

*

Neyse… 1953’de henüz 46 yaşındayken motosiklet kazasında ölen
Arabistanlı Lawrence’ın hayatı film oldu. 1962’de vizyona girdi, en
iyi yönetmen dahil, yedi dalda Oscar kazandı. ABD Kongre Kütüphanesi
tarafından, tarihi değeri nedeniyle, Ulusal Film Arşivi’nde koruma
altına alındı.

*

Ancak…
The End olmadı.

*

Gertrude Bell’in hayatı da film oldu. “Çöl Kraliçesi” isimli filmde,
efsane kadın casusu Oscar ödüllü Nicole Kidman canlandırdı. Çekimleri
Fas’ta ve Ürdün’de yapıldı. Beş bin figüran kullanıldı.

*

Bu cuma günü vizyona giriyor.

*

Zamanlaması ne tesadüf di mi.

Monday, November 28, 2016

Fidel Castro'nun ölümü üzerine düşünceler Türkçe özeti


Steve Wasserman’ın “ Fidel Castro’nun ölümü üzerine düşünceler” başlıklı makalesinde yer alan  bazı  bilgileri aktarıyorum.

(Makalenin özgün ingilizcesi için http://ozardiplo.blogspot.com  linkini  tıklayabilirsiniz.)


-          Fidel Castro, 1965 yılında Amerikalı gazeteci Lockwood ile yaptığı mülakatta siyasal kişiliğini şöyle tanımlıyor :

-          “Bazı zamanlar  olduğumdan  daha az radikal göründüğüm olmuştur. Bu mümkündür. Ancak, kendi bildiğimden daha fazla radikal olduğum zamanlar da olmuştur. Bu da mümkündür. Dağlarda olduğum zamanlar (Diktatör Batista’ya karşı) kendimi devrimci olarak kabul edip etmediğimi sorarsanız,yanıtım  evet olacaktır. Kendimi devrimci olarak görüyordum. Kendimi  Marksist-Leninist olarak görüp görmediğimi soracak olursanız, yanıtım hayır olacaktır. Hayır, kendimi Marksist-Leninist olarak görmüyordum.”
         

-          Mevcut resmi ve özel kayıtlardan anlaşılan şudur ki; Castro kendisini radikal bir öncü ve milliyetçi  olarak görmüştür. Politikalarını oluştururken,  Marks ve Lenin’den çok Küba bağımsızlığının kurucu  lideri Jose Marti ve Latin Amerika’nın efsanevi kahramanı Simon Bolivar’dan etkilenmiştir. Milyonları peşinden sürüklemesi ni , Marksist  literatürden çok insanların akıl ve gönüllerini fetheden pozitif enerjisine borçludur. Karizmasını oluşturan faktörler, hitabet yeteneği, güçlü karakteri  ve yılmaz mücadeleciliğidir.
       

-          Küba’nın resmi  ideolojisi, 1961’de Kübalı muhaliflerin Domuzlar  Körfezi  operasyonunun başarısızlıkla sonuçlanması üzerine,   Marksist-Leninist olarak ilan edilmiş olmasına karşın, 1977’de Doğu Berlin’i ziyaretinde yaptığı konuşmada,Fidel Castro  evsahibi komunist Doğu Alman liderlerini sıkıntıya sokan şu ifadelere yer vermiştir:

-          “Ne dereceye kadar utopyacı, ne dereceye kadar da Marksist-Leninist olduğumu halen bilmiyorum. Belki de bir ölçüde rüyada bile geziniyor olabilirim. “

-          Ne yazıkki, bu konuşmaya  Castro’nun önemli konuşmalarının derlendiği  bir yayında ( Fidel Castro Reader) yer verilmemiştir. Sebebine gelince, bu derlemeyi  hazırlayan editörler, Castro’nun 48 yıllık dönemde 5 binden fazla konuşma yaptığını  belirtmişler.
          

-          Ekim 1962 füze krizinin ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki gizli bir mutabakatla sona ermesinden sonra, Castro “ayakta kalmalarını Sovyetler Birliği’nin desteğine borçlu olduğunu “ kabul etti.

-          Söz konusu mutabakat , Küba açısından ABD tehdidinin  azalması şeklinde yorumlandı. Füze krizinden sonra, muhaliflerin faaliyetlerini önlemek için ABD’ne gitmeleri adeta teşvik edildi.
           

-          Castro en önemli mülakatlarından birini 2005 yılında “Le Monde Diplomatique” genel yayın müdürü Ignacio Ramonet’ye verdi. 100 saat süren bu nehir- mülakatın ingilizcesi  “ A spoken autobiography” adlı 700 sayfalık bir kitap halinde yayınlandı.
        

-          Castro, özel mektuplarında ve halka hitap eden konuşmalarında, terorizmin  devrimci mücadelenin taktik araçlarından biri olarak kullanılmasını reddetmiştir. Bir grup Amerikalının kaçırılması olayında, kardeşi Raul’a yazdığı mektupta, “herhangi bir hükumetin siyasi tavır ve eylemleri bizi infiale sevketse dahi,  rehine alma yöntemini kullanmamalıyız... Bu gibi taktikler uluslararası kamuoyunun  bizim aleyhimize dönmesine yol açar,” görüşünü belirtmiş, bunu takiben kaçırılan Amerikalılar kendilerine zarar verilmeden serbest bırakılmıştır. Ramonet ile yaptığı nehir - söyleşide, 11 Eylul (2001) saldırılarını lik kınayan  ve ABD halkına sempati ve dayanışma ifade eden ilk ülkenin Küba olduğunu söylemiştir.  
         

-          Irak’taki  olaylara gönderme yaptığı sanılan bir konuşmasında, “ hiç bir savaş terorizmle kazanılmadı. Ne bizim bağımsızlık savaşı kuramcılarımız ne de benim tanıdığım Marksist – Leninist’ler masum insanların yaşamlarını yirtirmesine neden olan terorist  cinayetleri savunmaz.

-          Bu tür cinayetlerin hiçbir devrimci doktrinde yeri  yoktur. Etik sadece bir moral konusu değildir. Etik davranışlar samimiyse, sonuç alınır.
     

-          Castro , Ramonet ile yaptığı nehir-söyleşide, kendisini öldürmeye yönelik 500’den fazla suikast girişiminin önlendiğini söylemiştir. (  2005 yılında geçerli olan bu sayının Castro’nun ölümünden sonra 638 olduğu basında yer almıştır.)
    

-           Castro, iktidarı ele geçirdikten sonra içerdeki muhalifleri tasfiye etmek için silaha başvurmak zorunda kaldı. Sayıları binlerle ifade edilen karşı devrimciler 300 kadar örgüt çatısı altında faaliyet gösteriyodu. Castro, Escambray dağlarında konuşlanan karşı devrimcileri etkisiz hale  getirmek için 40 bin askerin görevlendirildiğini ve verilen can kaybının Batista’yı devirmek için verilen can kaybından daha fazla olduğunu belirtti.
        

-          Castro’nun  ekonominin çeşitlendirilmesi  girişimleri başarısız oldu. Küba ekonomisi devrimden önce olduğu gibi, şeker, tütün ve turizme bağımlı olmaya devam etti.

-          Sovyetler Birliği’nin  1990’da çökmesi, Küba  ekonomisi son derece olumsuz etkiledi. Küba şekerini  satacak dış pazarları kaybetti. Bazı temel gıda maddeleri ve akaryakıt ihtiyacını karşılamakta büyük güçlüklerle karşılaştı.  Chavez  Venezuelası  bir süre petrol temin etti.
      

-          Castro’nun devrim ihracı düşüncesi de gerçekleşmedi. ( Angola’daki  iç savaşta iktidardaki Marksist  MPLA grubuna  askeri destek sağladı; ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra MPLA’nın muhalifleri ile anlaşması sonucu , Küba bu ülkedeki  önemli konumunu yitirdi.)  

-          Devrim ihracında başarısız olan Castro’nun Kübası, tıp ve eğitim alanlarındaki başarılı hamlelerinin meyvesini , birçok ülkeye binlerce doktor, sağlık  personeli  ve öğretmen göndermekle toplamıştır.

 
             Hakk kelimesinin Kur’an’daki Anlamları
 
Kur’an-ı Kerim bu kelimeyi birkaç anlamda kullanmaktadır:
1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın (c.c.) bir sıfatıdır.
 
“İşte burada (bu durumda) velâyet (velilik, dostluk) hakk olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından ve sonuç bakımından hayırlıdır.” [1] âyetindeki hakk kelimesi Allah’ın bir sıfatıdır.
 
2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c.)’ın fiilleri bu anlamda hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında  “.. Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” [2]
 
3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anşamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “...Allah inananları, ayrılığa düştükleri hakka, kendi izniyle eriştirdi.” [3]
 
4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz ve iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün haktır’ dememiz gibi.
 
“Eğer hakk, onların istek ve tutkularına uyacak olsaydı, hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan her kes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı...” [4]
 
5- Borç anlamında kullanılmıştır. [5]
       
6- Hisse ve pay anlamında kullanılmıştır.
 
“Ve onların mallarında belirli bir hak vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” [6]
 
7- Adalet anlamında kullanılmıştır.
 
“Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp da tapmakta oldukları (şeyler) ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” [7]
 
‘Hakk’ kelimesinin Arapça’daki çoğulu ‘hukuk’, ‘hikak’ ya da ‘hakaik’tir.
Aynı kökten gelen ‘ihkak’, gerçekleştirmek, 
‘İhkak-ı hakk’, hakkı olanı gerçekleştirmek,
‘İstihkak’, hak sahibi olmak,
‘Ehakk’, daha hak, daha doğru,
‘Hakîk’, daha layık,
‘el-Hâkka’ ise Kur’an’ın 69. Sûresinin adı olup, gerçekleşen olay, yani kıyamet anlamına gelmektedir.
 
‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın (c.c.) bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ile ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek, var olan Mevcud manalarına gelir.
 
 Kaynak: islamahlaki.com

Sunday, November 27, 2016

Reflections on the death of Fidel Castro by Steve Wasserman

Reflections on the Death of Fidel

http://www.truthdig.com/report/item/reflections_on_the_death_of_fidel_20161126/
 

Posted on Nov 26, 2016