Showing posts with label Şamanizm. Show all posts
Showing posts with label Şamanizm. Show all posts

Saturday, January 14, 2017

Türkler tarih yolculuğunun neresinde?

1
TÜRKLER TARİH YOLCULUĞUNUN NERESİNDE?

Doç.Dr.Sait YILMAZ*


Giriş
Türklerin resmi tarihi M.Ö. 318 tarihinde Hun İmparatorluğu‟nun kuruluşu ile başlamaktadır. Arkeolojik buluntulara göre Türkçenin tarihi M.Ö.15.000‟lere kadar geri gitmektedir. Çin kayıtlarına göre Türklerin anavatanı Altay dağları ve çevresidir. Orta Asya bozkırlarını dolduran ve anadilleri Türkçe olan yüzlerce boydan yalnızca bir tanesinin adı „Türk‟ idi. Gök-Türk İmparatorluğu zamanında tüm Türk boyları „Türk‟ adı altında birleşti. Türkler, nüfus artışının sebep olduğu kıtlık, kabileler arası çatışmalar ve Çin tehlikesi yüzünden Batı yönünde ilerlediler. Orta Asya (Türkistan) Türklerin atayurdu; Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar anayurdu oldu. 8. yüzyılın başlarından itibaren Türkler üç büyük olgu ile aynı zamanda baş etmek zorunda idi; kitle halinde göç, göç yapılan bölgede devlet kurmak ve bunun için savaşmak. Eski Türkler, insanlık tarihinde çok geniş bir yer kaplamalarına rağmen nüfusça az idiler ve Çin ve İran‟a yakın komşu olmaları nedeni ile onların kendi iç işlerine müdahalesini önleyemediler. 14 kavim halinde göç eden Türkler tarihte 14 imparatorluk, 38 devlet, 42 beylik, 16 Hanlık ve 12 Cumhuriyet kurdular. Türk devleti sayısının bir ayırıma göre 120, bir başka ayırıma göre ise 160 civarında olduğu görülür. Türkler, pek çok kez yabancılarla işbirliği yaparak bazen diğer bir Türk devletini, bazen de kendi devletlerini yıkmışlardır. Türkler, başsız ve devletsiz kalınca yönlerini kaybederler. Bu yüzden iyi bir teşkilatçı olan Türkler, en kısa zamanda yeni bir devlet/devletler kurarlar. Bu makalede, Türklerin Orta Asya‟dan bugüne olan yolculuğunun stratejik ve kültürel bir resmini çekecek, böylece gelecek yazımızda ele alacağımız Türklerin geleceğine ilişkin bir temel oluşturacağız.
Türklerin Orta Asya İle Kesilen ve Eriyen Kolları
Orta Asya‟da hâkimiyetini kaybeden Hun boyları, Kazakistan bozkırlarında toplandıktan sonra 350 yılından başlayarak 375 yılına kadar Avrupa‟ya inmişlerdir. Bu göç Avrupa ve dünya tarihi açısından çok önemli olan „Kavimler Göçü‟nü tetiklemiş ve Hunların önüne kattığı kavimler tüm Avrupa‟da dengeleri değiştirmiş, etnik kaynaşmalar sonucu bugünkü Avrupa milletlerinin temeli atılmıştır. Atilla döneminde (M.S.434-453) Avrupa Hun İmparatorluğu, Kafkaslardan Fransa ve Danimarka‟ya kadar geniş bir alanı kaplamakla beraber, nüfus olarak bağlı yabancı kavimler çoğunluktadır. Hunları; 6. yüzyıl ortalarında Avarlar, 7. yüzyılda Bulgarlar, 7. yüzyılın son yarısında Peçenekler, 9.-11. yüzyıllar arasında Oğuzlar, Kıpçaklar izleyerek Orta Avrupa ve Balkanlarda Türk hâkimiyetini devam ettirmişlerdir. 558 yılında kurulan Hazar Devleti, dönemin en gelişmiş ve medeni devleti olarak iç karışıklıklar nedeni ile 882 yılında ortadan kalkarken Macarlara ve bölgedeki diğer halklara karışarak erimişler, geriye onların uzantılarından Astrahan Hanlığı ile bugünkü Çuvaş Özerk Cumhuriyeti ve az sayıda Kırım Türkleri kalmıştır. 1040‟lardan itibaren Oğuzların baskısı ile yurtlarını terk ederek Edirne‟ye ulaşan Peçenekler burada diğer bir Türk boyu olan Kıpçaklar ile ittifak yapan Doğu Roma/Bizans‟a yenilerek bağımsızlıklarını kaybettikten sonra Bulgarlar, Kumanlar ve Macarlar içinde erimişlerdir. 1240‟larda Moğollardan kaçan Kıpçaklar Macaristan‟a yerleşmişler ve burada erimişlerdir.

İkinci binyıla girerken yaşanan gelişmeler, Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya, Avrupa‟ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya‟da kalan Türkler için doğuda Çin, batıda Osmanlı, 2

güneyde Hint ve kuzeyde Sibirya tundralarının çevirdiği ve tıkadığı ölü bir jeopolitiğin hâkim olduğu dönem başlamıştır. Türklüğün Anadolu‟daki tarihi Sümerler ile başladı ancak Dandanakan Savaşı (1040) Selçuklulara Anadolu‟nun yolunu açtı. 1071‟deki Malazgirt zaferi ise Türklerin Anadolu‟ya kitlesel olarak girişini temsil etmektedir. Avrupa‟nın Anadolu‟nun fethine ilk tepkisi, Malazgirt‟ten 24 sene sonra olmuş, 1095‟de ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270‟e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır. Türk ilerleyişi ise, bazı kısmî gerilemelere rağmen kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Orta Asya ve İran üzerinden yoğun şekilde gelen göçebeler İran Selçukluları tarafından daima bir uç kuvveti olarak ülke içlerine sevk edilmiş, parçalanarak dört bucağa yerleştirilmiş, böylece aşiretlerin siyasi etkinliği azaltılmak istenmiştir. Anadolu‟nun kuzey taraflarına Bozok, güney taraflarına Üçok boyları yerleştirildi. Selçukluların 1176‟da Miryakefalon‟da Bizans‟a karşı elde ettiği zaferden sonra artık Anadolu‟nun tüm kapıları açılmıştı. Ancak, isyanlarla yorulan Selçuklu yönetimi 1243‟te Kösedağ‟da Moğollara yenildi ve Anadolu‟da Selçuklu egemenliği sona erdi.

1308‟e kadar süren Türk-Moğol devri içinde göç dalgası devam etti. Göçebeler her yerde başlarına buyruk yaşıyor ve kendi egemenliklerini kurmaya çalışıyordu. 14. yüzyıl sonlarında bu devletçiklerin tümü, Osmanlı hanedanının şemsiyesi altında birleşti. 1513‟de toplanan Orta Asya Türkleri Divanı‟nda çok fazla batıya yöneldiğimiz gerekçesi ile İran karşısında bize yardımdan vaz geçildi. Çaldıran Meydan Muharebesi‟nde (1514) Şah İsmail‟in esir alınamaması İran‟a yaşama şansı vermiş, İran‟ın varlığı Türklerin Orta Asya ile ilişkisinin ve insan kaynağı desteğinin kaybolmasına neden olmuştur. 16. yüzyılda Osmanlı yayılmasının Mısır, Suriye ve Hicaz‟ı da içine alması ile Osmanlı çok geniş bir coğrafyada azametli bir imparatorluk haline gelirken bunun kötü etkileri zamanla ortaya çıktı. İmparatorluk içindeki Türk unsurunun ağırlığı azaldı, Türklerin azınlık durumuna düşmesi nedeni ile Osmanlının dinamizmi kayboldu. Ruslar, 19. yüzyılda tamamen hâkim oldukları Kafkasya sahillerinde yaşayan 1-1,5 milyon Kafkasyalıyı Osmanlı İmparatorluğu‟na sürmüş yerlerine Rusları yerleştirmiştir. Kafkas halkları ve Türk kavimleri karma milletlere (Karabartay-Balkar ve Karaçay-Çerkez) ayrılmıştır. Böylece coğrafyanın eski ve yeni sahipleri arasında çatışmalar çıkmış, gruplar arasında ortak menfaat ilişkisinin önüne geçilmiştir. Bugün, Kuzey yolu izleyen Türklerin bir kısmı Müslüman bir kısmı Hıristiyan olarak Kafkas Dağları ve kuzeyinde yaşamaktadır. Sonuç olarak, Türklerin kuzeyden Avrupa‟ya giden kolu özellikle Rusya‟nın ortaya çıkışı ile merkez ile bağlarını koparıp erirken, İran‟ın ortaya çıkması ise güney kolunun bağlarını koparmıştır.
Türklerin İslamiyet’e Geçişi ve Tarikatlar
Talas Savaşı‟ndan (751) sonra Türklerin İslamiyet‟e geçişi hızlandı ve M.S. 900 yıllarından sonra İslamiyet, Türkler arasında tamamen yaygınlaştı. 9 ve 10. yüzyıla kadar süren İslamiyet öncesi dönemin Türk kültürü; Göktanrı inancı, Şamanizm ve Türk töresine dayanan „Atlı Bozkır Kültürü‟ idi. Türkler için yeni bir dine geçiş, sancılı olmuş ve uzun süren bir süreç yaşanmıştır. İslamiyet ile birlikte Göktanrı inancı kaybolmuş, Şamanizm ise özellikle tarikatlarda izler bırakmıştır. 10. ve 11. yüzyıldan itibaren Orta Asya‟dan batıya göç eden Türk boylarından Müslüman olanlar „Türkmen‟ adını alıyordu. Sünniliği benimsemiş olan Selçuklular gelen Türk boyları üzerinde egemenlik kurarak bunları batı sınırlarına doğru yerleştiriyorlardı. Böylece Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, İran, Anadolu, Irak ve Halep Türkleşti. Türk düşünce yaşamı İslam ile değişime uğradı. Türkler Samanoğulları egemenliğinde iken hem Sünni hem de Şii koldan daha ziyade İranlılardan İslamiyet‟i öğrendiler. Göçebe Türkler arasında da çok sayıda Şii taraftarı vardı. Bu dönemde Sünni ve Şii 3

Türkler arasında, Eski Türk Dini‟nin etkisiyle „veliler kültü‟ adı verilen bir halk dindarlığı oluştu. Eski dinin birçok unsuru, bu arada Türk destanları bile İslami kılıklara bürünüyordu. 10. yüzyılda İslamiyet‟in kabul edilişi ile birlikte Türkler arasında Alevilik, İslam öncesi eski Türk inançlarından ilkeler de alarak yayıldı. Anadolu ve Rumeli‟nde Bektaşi babaları, şeyhleri, dedeleri, abdalları; Hacı Bektaş Veli‟den başlayarak Aleviliği yayıp örgütlediler.

Yerleşik hayata geçen Sünni Türkler büyük çoğunlukla fıkıhta İmam-ı Azam Ebu Hanefi‟nin mezhebinde karar kılarken, itikatta Maturidiliği seçmişlerdi. Hanefilik, Türk bölgesinde yaygın ve Türklere özgü bir mezhep şeklinde gelişmiştir. Hanefilik ve Maturidilik Türk dünyası için et ve kemik gibi idi. Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran Türk düşünürü Maturidi, aklı ve bilgiyi öne çıkarmıştı ve ona göre dine bağlanmanın ve onun bilgisine ulaşmanın yolu Akıl idi. Türklerin İslamiyet‟i kabulün hemen sonrasında ortaya çıkan Maturidilik Türk dünyasını toplayan ve geleceğini etkileyen bir mezhep olmuştu. Türk kültürünün yönünün belirlenmesi konulardan en önemlisi Maturidi yerine zamanla Gazali düşüncesinin benimsenmesi yani Akli bilimler yerine Nakli bilimlerin öne çıkmasıdır. Osmanlı döneminde Gazali‟nin (1058- 1111) sufilikle ile ilgili eserleri Maturidi kimliğinin zayıflanmasında etkili oldu. İlim hayatı artık Anadolu medreselerinin sönük etkinliklerine bağlı kalmıştı. İhtisas sahibi olabilmeleri için ilim adamlarının İran, Orta Asya, Suriye ve Mısır‟a gitmeleri gerekiyordu. Böyle olunca da o kültürlerin etkisi altında kaldıklarından Osmanlı‟da Türk benliği uzunca bir süre yerini „Osmanlı Müslüman‟a bıraktı. Gazali‟nin düşünceleri akıl ve bilim karşıtı gericileri güçlendirmiş ve Gazali‟den iki kuşak sonra Müslüman toplumlar gerici akımlara sürüklenmiştir. Bu dönemde haçlı ordularına karşı asker bulmakta zorlanan halifeler de din etkisini daha çok kullanmak için sofuluğa prim vermişlerdir.

Hıristiyanlık âlemi henüz karanlık çağında iken Türk düşünce odağının (Türk tasavvufu ve hümanizmi) önemli isimleri Maturidi (Öl. 944), Hoca Ahmet Yesevi, (Öl. 1166), Hacı Bektaşı Veli (1210-1271), Mevlana (1207-1273), Yunus Emre (1238- 1320), Sarı Saltuk ve Gül Baba bu dönemde yaşamıştır. Maturidi‟nin akılcılık ve hoşgörü anlayışını izleyen Yesevi, Bektaşi, Mevlana, Yunus ondan çok şey almıştı. Anadolu‟da yaşayan şair ve bilge ozan Yunus Emre, Farsça ve Arapçanın egemenlik eğilimi karşısında Türkçenin direncinin öncüsü ve temsilcisidir. Diğer bir Türk bilgini ve mutasavvıfı olan Şeyh Bedrettin (1359-1420) sosyalist fikirleri ile öne çıkan, hatta halkı ayaklandıran, bunun neticesinde asılan ilk Türk düşünürüdür. Şeyh Bedrettin‟e göre kıyamet olmayacaktır, cennet ve cehennem dünyadadır, bütün dünya malları insanların ortaklaşa faydalanması içindir. Ancak, Gazali sadece akla ve bilime karşı çıkmakla kalmamış, Tanrı‟ya ulaşmak için dönerek sema yapılmasını ve zikr ayinlerine katılanların kendilerinden geçerek elbiselerini parçalamasını savunmuştu. Gazzali‟nin akla dayalı bilimsel düşünceye karşı çıkan akıl dışı gerici Müslümanlık anlayışı, 1105-1197‟den sonra İslam‟da resmi devlet ideolojisi haline geldi. Bundan sonra İslam devletleri bilimsel eğitim çizgisini terk edip yığınları savaşa sürmeyi kolaylaştıran akıldışıcı sufiliği yaymayı benimsemiş, tasavvufçuluğu, tarikatçılığı besleyip yaygınlaştırmaya yönelmiştir. Pozitif bilimlerden ve araştırmadan vazgeçilmiş ve kaderci, itaatkâr anlayış insanları tembelliğe sürüklemiştir.
Osmanlı Dönemi’nin Sonuçları
13. yüzyılda Moğol istilasıyla Akkoyunlu ve Karakoyunlu Oğuzları da Anadolu içlerine geldiler. Selçuklular medreseleri ülke çapında yaygınlaştırarak halkı Sünnileştirmek istiyorlardı. Ancak Türkmenlere karşı izlenen dostça olmayan politikalar, Eski Türk Dini‟ndeki kolaylaştırıcı unsurların da etkisiyle, özellikle kırsal 4

kesimde Şii yanlısı Batıni hareketler Haçlı seferleri ve Moğol istilası döneminde daha da çoğaldı. Bir yanda „resmi Sünni medrese Müslümanlığı‟ diğer yanda göçebe ve köylü unsurlar arasında ve şehirlerin alt tabakalarında yaygın olan eski inançların ve Batıniliğin ciddi etkilerinin görüldüğü „halk dindarlığı‟ vardı. Şamani ve Şii akideleri, mehdi inancıyla birleştiren Babaların halkı isyana çağırdığı „Babai Kıyamı‟ bu zeminde ortaya çıktı. Böylece Anadolu‟da halk arasında, çok yaygın bir Hz. Ali ve Ehlibeyt-i Nebevi sevgisi ortaya çıktı. Bu özellikler sadece Şii eğilimlerde değil tüm halkta görülüyordu. 16. yüzyıl başlarında Anadolu‟nun güneydoğusunda büyük çoğunlukla Türkmenler hâkimdi. Türkmenler; Türk kökenli olduğu, Türkçe şiirler yazdığı ve İslamiyet‟in Maturidi kolundan geldiği için Şah İsmail‟i seviyorlardı. Yavuz Selim, Şah İsmail‟i yendikten sonra onun Türkmenler ile ilişkisini kesmek istedi. Yavuz, sınır boylarındaki köy ve kasabalara Kürtleri yerleştirerek sızmaları önlemeyi amaçladı. Özellikle Irak‟ın kuzeyine yerleşmiş olan Kürtleri savaş ile birlikte Türkmenlerden boşalan köy ve yerleşim bölgelerine getirerek sınır güvenliğini sağladı ama kökleri bugüne gelen sorunların da temeli atıldı. Çaldıran‟dan sonra İran‟daki Türklük giderek Farisi-İslami kültürün etkisi altına girerken, Doğu Anadolu topraklarındaki kargaşa ve tüm ülkeyi saran Alevi-Sünni çekişmesi Türk coğrafyasına yayıldı.

16. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı genişlemesinin zirveye ulaşmış ama imparatorluk içeriden çürümeye başlamıştı. Medrese programlarından müspet ilimler yavaş yavaş çıkarılmış ve 17. yüzyıldan itibaren medreseler sadece dini eğitim veren kurumlar haline gelmiştir. İlmiye alanındaki mevki ve rütbeler babadan oğula geçmeye başladı. Ulema sınıfındaki bu yozlaşma fetva makamını da etkiledi. 1580‟de Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi‟nin verdiği fetva ile İstanbul Rasathanesi yıkıldı, ulemanın reddetmesiyle matbaa Türkiye‟ye asırlar sonra girebildi. 19. yüzyılda din adamlarının toplandığı ilmiye sınıfı Osmanlının modernleşmesiyle nüfuzunu kaybetmekte ve laik müessese ile yaşam savaşı ve rekabet içindeydi. Tanzimat yönetimi tekke ve medreseyi barıştırmak, bir araya getirmek ve bu suretle tarikatlar üzerinde de kontrol kurmak istiyordu. Tarikatlar üzerindeki kontrol görevi için Nakşibendîler ve Mevleviler tercih edildi. Müslüman halkın gözünde „kafir‟ olan batıya yönelme, batının gelişmelerini alma denilen „Batılılaşma‟ hareketi, Genç Osmanlıların faaliyeti, Türkçülük akımı ve dış güçlerin müdahaleleri ile Müslümanlar arasında bu hareket ve olaylara karşı tepki uyandırıldı. İslamcılık fikri, sistemli bir şekilde 2. Abdülhamit döneminde belirginleşip ortaya çıkmıştır. İslamcılar, Osmanlı Devleti‟nin çöküşünü İslam‟ın esasları ve kurallarından ayrılmaya bağlıyorlar ve devletin kurtarılabilmesi için yine İslami esaslara dönülmesini şart görüyorlardı. Birinci Dünya Savaşı‟nda Ortadoğu‟da Arapların İngilizler ile işbirliği İslamcılık düşüncesini zayıflatmıştır.

Yeni dinin buyrukları ile Türk töresi ve kültürü arasında uyum ihtiyacı tarikatların doğuşunu hazırlamıştır. Bu dönüşüm özellikle 11. yüzyıldan itibaren Türk bilim odağının yavaşlaması ve düşünce odağının öne çıkması ile belirginleşti. Gazali‟den 900 yüzyıl sonra bugün dahi akıl dışılığın ürünü tarikatlarla uğraşmaktayız. Türklerin, Arapların bulunmadığı yerlerde (Anadolu) yurt edinmeleri dini konularda daha bağımsız düşünceler üretmelerine, Türk kültürünü korumalarına çok uygun bir ortam hazırladı; Türk tasavvufu, Türk hümanizmi, Alevilik, Bektaşilik serbestçe doğup, gelişti. Orta Asya‟dan Osmanlı İmparatorluğu‟nun sonuna kadar yaşananlar 1918 yılında sona ermiştir. Bu noktada başlatılan bağımsızlık ve çağdaşlaşmayı içeren Türk Devrimi „bağımsız, egemen ulus-devletin‟ kurulmasını amaçlamıştı. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti ilan edildiğinde Osmanlı‟dan on 5 milyon civarında bir nüfus kitlesi intikal etti. Yüzyılların bakiyesi olan bu insanlar 1912-1922 arasında tam on yıl süren ve birbiri ardınca sıralanan üç büyük harbe katılmışlar, bu harplerin getirdiği acı ve sıkıntıyı derinden duymuşlar ve nihayet „kurtuluş‟u gerçekleştirmişlerdi. Atatürk bu ortamda; altı ilke ile açıklanan (cumhuriyetçilik, halkçılık, inkılâpçılık, milliyetçilik, laiklik, devletçilik) düşünce sistemi dâhilinde; akla ve bilime öncelik tanıyan bağımsız egemen ulus-devleti kurmuştur.
Türk Tarihi Savaş, Göç ve Kültür Tarihidir.
Türkler coğrafyaya ve zamana meydan okuyan bir millettir; zamanın bilinen bütün coğrafyalarında savaştılar, devletler kurarak yaşadılar. Türk tarihinde siyasi olgular, kültürel gelişmeler, sosyal aşamalar savaşlar ile başlar ve savaşlarla sonlanırlar. Sık sık yaşanan savaşlar Türk tarihinin en belirleyici öğesi olagelmiştir. Göçler, genellikle kaybedilen bir savaştan sonra başlamış, gidilen yeri sahibi ile savaşmak zorunda kalınmıştır. Bunun bir sonucu olarak aradan 1000 yıl geçse de coğrafyanın sahibi olduklarını söyleyenler Türkleri geri gönderme amaçlarını korumuştur. Türk tarihini şekillendiren hususların başında coğrafi bütünlük arama ihtiyacı gelmiştir. Türkler Orta Asya‟da, gittikleri Avrupa, Çin ve Hindistan‟da denizlere ve güçlü engellere dayalı yurt bulamadılar. Engellere ulaşmak için yurtlarını genişlettiler, bu durum ulaşımı, iletişimi, yönetimi zorlaştırdı. Buldukları yurtların, kurdukları devletlerin dört tarafında hasım devletler oldu. Açık sınırlar siyasi ömürlerinin uzun olmasını önledi. Yakın ve uzak geçmişimizde yer alan, aynı dili kullandığımız, muhtemelen aynı gen havuzunu paylaştığımız atalarımızla bağlarımız, duygusal bir titreşimin çok ötesindedir. Eski Türklerde hayvanlar, eşyalar ve tarlalar özel mülkiyetti. Otlaklar, yaylaklar, ormanlar, kışlaklar ise ortak mülkiyetti. Törenin sağladığı bu özgürlük sınıflaşmayı da köleliği de önlüyordu. Boy geniş bir aile idi. Kadın hem devlet yönetiminde, hem evin yönetiminde sorumluluklara sahipti. Ağır ceza verilen suçlar arasında şunlar bulunmaktadır; hırsızlık, öldürme, tecavüz, savaştan kaçma. Kurultay temel karar organıdır. Aşiret düzeyindeki kurultaya herkes üyedir. Danışma ile çözüm esas yöntemdir. Liderlik, babadan oğula değildi. Halkın iradesine uymadığı zaman Hakan‟ın değişmesi doğal sonuçtu.

Türklerin İslam‟a girmesi ile birlikte Dede Korkut, Lokman Hekim‟e, yaşlı bilgeye, ozana; Boz Atlı ise Hızır‟a doğru bir dönüşüm geçirmiştir. Hepimizin tarihin, kendi topluluğumuzun çocuklarıyız. Davranışlarımız, düşüncelerimiz, tarih ırmağının içinden akarak gelen adetler, görenekler, gelenekler tarafından belirleniyor. Ata kültü, büyük ve kahraman atalarının yaşadığı ve gömüldüğü yere saygı şeklinde, onların türbelerini ziyaret etme, bez bağlama, adak adama, dua etme, dilekte bulunma şeklinde bugün de devam etmektedir. „Darısı başımıza‟ diyoruz, fakat bu temenni ve duanın Şaman tanrılara yapılan saçi merasiminden geldiğini veya başımızın etrafında para çevirip birine para vermenin gene Şaman dininde bir oyun bakiyesi olduğunu bilmiyoruz. Hurafe, adet, görenek dediğimiz hatta bazen İslam inancıyla açıkladığımız birçok dinsel davranış aslında eski inançlarımızın devam etmesinden başka bir şey değildir. Türk hümanizmi tarih boyunca aç doyurmayı, çıplak giydirmeyi öngörmekteydi. Türkler esas olarak tek eşli aile yapısına sahiptir, aile kutsal bir kuruluştur ve evlenmek çok ciddiye alınırdı. İslamiyet‟ten önce Türkler kâğıdı, taş baskıyı, ipeği, porseleni biliyorlardı. Barut, pusula, kâğıt ve diğer bazı fenni (kimyacılık gibi) bilgiler Avrupa‟ya Türkler vasıtası ile geçmiştir. Türklerin de insanlık tarihine hediyesi olan iki büyük icadı; düğme ve yoğurttur. Giydikleri deriyi düğme ile birleştirmek ilk defa Türklerin aklına gelmiştir. Türk bölgesi; Çin, Hint, İran ve Arap kültür ve uygarlıkları arasında geçiş sağlamıştır. 6

Türk kültürü gidilen her coğrafyada alıcı olmuştur. Önce Çinlilerden sonra Fars ve Arap kültüründen etkilendik, sonra bunu Batılılaşma izledi. İlk yüzyıllarında Orta Asya coğrafyasına ve koşullarına göre şekillenen “Atlı Bozkır Türk Kültürü” geçen yüzyıllar içinde Çin, Hint, İslam, Fars, Arap, İslam, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Bizans, Balkan, Kafkas ve Avrupa kültürlerinden edindikleri ile bugüne geldi. Türk kültürü; Rönesans, Reform, ABD, Fransız, İngiliz, Sanayi, Anayasa (1848) gibi evrensel Batı evrimlerinin ortak paydasını edinen Türk devrimini üretmiş ve Türkiye Cumhuriyeti‟ni kurmuştur. Osmanlı aydınlarının önemli bir kısmı medreselere ve tekkelere karşı idi. Atatürk, 1925 yılında medrese ve tekkeleri lağv etti. Atatürk‟ten sonra gelen liderler onun mirasını sürdüremedi. Hollywood, Türkiye‟de bugünkü neslin gelişmesine rehber oldu. 1945‟lerden sonra ABD‟nin istekleri doğrultusunda okullara din dersleri konuldu ve Cumhuriyetle bir köşeye çekilmiş Gazalici gerici düşünürler çekildikleri kuytulardan yeniden üst düzey görevlere atandı. Gazali kitaplarının çevrilip yayınlanmasında patlama yaşandı. Felsefe ve mantık dersleri 1980‟lerin ilk yıllarında okullardan kaldırıldı. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Anadolu‟ya sıkışmış Türk halkının yaşadığı bölgesel gelişme farkı, ülkenin laik ve dini bakımdan kutuplaşması yanında çorak topraklar, kuru iklim ve dağlık arazi, nehirlerin azlığı ve doğal kaynakların nispi azlığı halkın ekonomiye katılımını etkilemektedir.
Sonuç
 
Türkiye, jeopolitik verileri dikkate almadan, günlük heves ve çıkarlarla ulusal, bölgesel ve evrensel politikalarını şekillendiremez. Tehditlere de fırsatlara da açık olan Türk coğrafyasında var olmak ile yok olmak aynı mesafededir. Bunun temel nedeni Türklerin küresel ve büyük güç merkezleri arasına sıkışması, onların politikalarının bazen hareket noktası bazen hedefi olmasıdır. İstikrarsızlıklar ve belirsizlikler içindeki bu coğrafyada Türkler dış tehditlerden daha çok içeriden yapılan müdahalelere karşı oldukça duyarlıdır. Gelişen iletişim ve ulaşım çağında ne dağlar ne de denizler artık güvenli sınırlar değillerdir. İç tehdit her zamankinden öncelikli ve acildir. Türk ulusunun geleceğini dün olduğu gibi bugün de bulunduğu coğrafyanın şartları belirlemektedir. Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu‟daki coğrafi ve jeopolitik koşullar sadece Türkiye için değil Türk Dünyası için de çok zorlaşmıştır. Bugün dünyada anadili Türkçe ve lehçeleri olan 250 milyona yakın insan bulunmaktadır. Mensubu ve ait olma hislerini her zaman gururla taşıdığımız Türkler insanlık tarihinin en büyük ve en güçlü topluluklarından birisidir. Türkiye, bu dünyanın motor gücüdür ve bu ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu tüm Türk dünyasına karşıdır. 16. yüzyıl "Türk Yüzyılı" diye de adlandırılır. 21. yüzyıla girerken, Türkiye ve Türkiye‟nin ötesinde bütün bir Türk Dünyası, 16. yüzyıldan bu yana en şanslı olduğu yüzyıla girmiştir. Türkiye, Türk dünyası ile bağlarını güçlendirecek iletişim ve ulaşım ağlarını geliştirmeli, Türk dünyasının birlikte nefes almasını sağlamalıdır. Türkiye, 21. yüzyılın en dinamik alanlarından birisi olacağı şimdiden belli olan Avrasya alanının oluşmasında politik, ekonomik, sosyal, kültürel öncülüğü üstlenerek, üçüncü bin yıla Türklüğün yeni misyonu ile başlamalıdır.
@DocDrSaitYilmaz

Tuesday, November 29, 2016

Ahmet Yesevi ve İslamiyet'in Türk yorumu

 
Yesterday, 11:49 AM (28 Kasım 2016)

İslâmiyet'in Türk yorumu, HORASAN Okulu ve Ahmet Yesevi   
Protestanlık mezhebini ve ondan doğan bazı tarikatları, cemaatleri ve örgütleri önceki yazımda incelemeye çalışmıştım. Bu kez, İslam’da önemli bir yeri olan Türk Müslümanlığını ve Yeseviliği ele alacağım. Ilımlı İslamcı Tarikatlar ile Liberaller, CIA, İngiliz MI6, Alman İstihbaratı Ajanları ve Derin Dünya Devleti, Küresel Yağmacı Elitler Koalisyonu’nun içimizdeki önemli ortaklarına bakmaya küçük bir adım atıyorum...   
Hatırlanacağı gibi, Huntington 1996’da yayınlanan “The Clash of Civilizations and The Remaking of World Order “ kitabında “21. yüzyılın din ağırlıklı bir uygarlıklar çatışması ile belirleneceğini” söylüyordu; çoğunluğu Katolik ve Protestan Hıristiyanlardan oluşan Batı, Ortodoks Hıristiyan, Çin veya Konfüçyan, İslam, Hindu ve Japon medeniyetlerini kendine göre tanımlıyordu. İslam ve Konfüçyan medeniyetlerini kısmen yükselişte ve Batı medeniyetini nispeten düşüşte görüyor ve çatışmanın Çin ve İslam medeniyeti ile Batı arasında olacağını öngörüyordu. Birden fazla uygarlığın etkisinde olan ülkeler için "bölünmüş ülkeler " ifadesini kullanan Huntington, Türkiye'yi İslam ve Batı uygarlıkları arasında bölünmüş bir ülke olarak tanımlıyordu...
Önce, İlk çağlardaki Türk tarihine kısa bakış...
Altay dağlarından ve Orta Asya steplerinden gelen Türkçe konuşan göçebe toplumlar, 200-300 yıları arasında batıya ilerledi, Hint-İranlıları kovdu veya özümsedi, Türkistan’ı işgal etti. 300-700 yıları arasında Türk göçebeler yerleşik düzene girdi, Horasan’da, Batı İran’da, Anadolu’da, Balkanlarda (Avarlar, Kumanlar, Peçenekler, Bulgarlar) ve Volga havzasında devletler kurdu. Bu insanların dinlerine bakıldığında, İslamiyet’ten önce birçok dini kabul ettikleri görülür. Bunların içinde Şamanizm öncelikli bir yer tutar, ancak bazı Türk topluluklarca Budizm, Musevilik ve Hıristiyanlık da kabul edilmişti.
Burada önemli bir noktayı vurgulamalı...
Mutlakıyetçi yöneticilerinin kabul ettiği yeni din, toplumların eski inançlarını tümüyle ortadan kaldıramıyor, eski inançlar yeni inancın kisvesi altında yaşamaya devam ediyor ve toplumun kendi din yorumu oluşuyor...
Yani, Şamanizm'in Budist, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman Türklerde bir şekilde devam ettiğini düşünebilirim.
Şamanizm Türklerin ve birçok Asya halkının ortak inanç sistemi idi. Ancak, Göktürk kitabelerinde, atalarımızın, yeri, göğü ve insanı, yani bütün varlıkları yaratan ve yöneten "Bir Tanrı" veya "Gök Tanrı" anlayışı da dikkat çekici. Oğuz Han'ın "Tanrının Birliği"ni temel alan bir anlayışın yayıcısı olduğu da söylenir. Dolayısıyla, Şamanizm’in insanlık yazılı tarihinden önceki bazı izleri taşıdığını da düşünmek mümkün...
Ziya Gökalp, Türk Töresi eserinde; Türklerin İslam ile tanışmadan, uzak doğu medeniyeti ile ilişki dönemindeki yaşantılarını ve dini inanışlarını incelemiş. Dörtlü inanışa (Yeşil Han, Sarı Han, Kızıl Han, Ak Han) sahip Tisin Türkleri, Çinlileri de etkilemiş ve Çinliler de bunu beşli inanışa dönüştürmüş. Tisin Türklerindeki dörtlü inanış; yön, mevsim, yer-su, unsur, hayvan sınıflamalarına göre zamanla yeni şekiller almış. Türk mantığı birçok konuda bu dörtlüye göre şekillenmiş. Daha sonra Tisin dinine Şamanizm denmiş.
Tisin (Şamanizm) dininin dört temel unsuru olan ağaç, su, demir ve ateş, hem birbiriyle ayni düzeyde, hem de birbirine karşıt. Bu karışık durum Şamanizm’in ana felsefesini oluşturuyor. Sayılar üzerine kurulu eski Türk inanışları, günümüz Türklerindeki birçok geleneğin ve göreneğin de kalıntıları. İlaveten, Ziya Gökalp, Türk Mitolojisi dediğimiz, Türk Yaratılış Destanı, Dokuz Oğuz Destanı, Oğuzhan Destanı, Sane Destanı, Ergenekon Destanı, Göktürk Destanı ve diğer Türk destanları hakkında da aydınlatır.
Şimdi İslâmiyet'in Türk yorumuna, Türk Müslümanlığı’na geçebilirim...
Orta Asya Türk kavimleri ilk büyük devleti Göktürk adı altında göçebe kavimler konfederasyonu olarak 536’da kurdu. Eski Türkçe devri Göktürkler'in tarih sahnesine çıkmasıyla başladı. Türk kelimesini ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkül Göktürk İmparatorluğu oldu.
751 tarihi Türk tarihinin bir dönüm noktası. Talas (Kırgızistan) Savaşı’nda, Karluk Türklerince desteklenen Araplar Çinlileri yendi, Orta Asya’yı Çinlileştirmek çabası engellendi ve Türklerin İslam’ı kabulü başladı.
Ama buna rağmen, 762’de Uygurlar Zerdüştlükle Hıristiyanlığın sentezi olan Mani dinini kabul etti. Bir dönem hayli yaygınlaşan bu inanç, İran ve Roma’nın sert tedbirleri ile kanlı bir şekilde tasfiye edildi.
Uygurları 840’ta deviren Karahanlıların, Hükümdar Saltuk Buğra Kara Han zamanında, 950’de, İslâmiyet'i resmî devlet dini olarak ilk kez kabul edişi de önemli bir dönüm noktası... Böylece, İslâmiyet'i benimseyen Türk'ler, Türk - İslâm sentezine dayanan yeni bir kültür geliştirmeye başlamış, toplumsal düzen, devlet ve dünya görüşlerine, hatta tüm dünyaya bu kültürle yeni bir şekil vermiş. Ancak, devletin dini, kolayca Türk insanının dini olamamış...
HORASAN OKULU’na geliyorum...
Hz Muhammed’in ölümünden sonra iki önemli görüş çıkıyor...
Biri, Arap milliyetçiliğinin önde tutulduğu görüş, diğeri İslamiyet’i evrensel bir din kabul eden görüş. Evrenselliği benimseyenler Arap milliyetçiliğinden kaçarak, Türklerle meskûn Horasan’a yerleşenler, Horasan Okulu’nu oluşturuyor...
İslamiyet’in evrensel bir din kabul edilen fikirleri Horasan’da yayıldı. İslamiyet’in en önemli fikirlerinden “Tanrı’ya ortak koşmamak” temel alındı. İslami inanç ve düşünce Türk gelenek ve görenekleri ile kaynaşmaya başladı. Arap etkisinin dışında, bölge halklarının eski inanç ve kültürünü de içine alan, evrensel İslam anlayışı, yani Horasan Okulu ortaya çıktı.
Horasan Okulu’nun en etkili kişisi Ahmet Yesevi’ye değinmek gerek. Çünkü Yunus Emre'den önceki büyük Türk mutasavvıflarından ve Türkistan'da yetişen büyük velilerden Ahmet Yesevi özel bir ilgiye layık...
1000 yılları...
Ortadoğu dünyanın mihveri... Arapça bilmeyen çağdışı sayılıyor... İslam hanedanları siyasal, askeri ve iktisadi gücü temsil ediyor... İslami ilahiyat, felsefe, bilim ve teknoloji alanında yaratıcı düşünce patlaması yaşanıyor...
İspanya’da Endülüs Emevileri, Antik Çağ’ın temel yapıtlarını Arapçaya çevirerek kurtarıyor, o yapıtları değerlendirme ve geliştirme çalışmaları ile Avrupa’da Rönesans ve Reform’un temelini atıyor. Küreselleşmenin ilk biçimi denebilir...  
Avrupa 800-1500 arasında 700 yıllık KARANLIK ÇAĞI’nı yaşıyor. 1054’te büyük görüş ayrılıklarından dolayı Katolik ve Ortodoks kiliseleri ayrılıyor, birbirlerini aforoz ediyor. 1095-1270 arasındaki Haçlı Seferleri. Ortadoğu ve Avrupa’da 30’ar milyon nüfus yaşıyor, Ortadoğu’da 50.000’den fazla nüfuslu şehir sayısı 13, Avrupa’da ise sadece Roma.
1040-1157 arasında hüküm süren Büyük Selçuklular dönemine bakıyorum. En güçlü dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Doğu Anadolu'ya egemen, kapladığı alan 10 milyon kilometre kare.
Yesevi, Karahanlılar ve Büyük Selçuklular döneminde, bugünkü Kazakistan'ın Yesi veya Sayram kentinde doğmuş. Doğum yılı bilinmiyor. 1156, 1165 veya 1166 yılında ölmüş. 73 yaşında ve 1166 yılında öldüğü şeklindeki yaygın görüşe göre 1093 yılında doğduğu tahmin ediliyor.
Mevlana’nın 1207’de Horasan’da, Yunus Emre’nin 1238’de Anadolu’da doğduğunu hatırlıyorum...
Yesevi’nin babası Hace İbrahim'in soyunun Hazreti Ali'nin oğlu Muhammet bin Hanefi'ye dayandığı söylenir. Babası erken yaşta ölünce Yesi kentinde Arslan Baba adında bir sufi öğretmenin etkisinde kaldı. Eğitiminin ilk aşamasından sonra Buhara'ya giden Yesevi, önde gelen din bilginlerinden Yusuf Hamedani'ye bağlandı ve eğitimini 1140 yılında tamamladı. Hamedani'nin ölümünden sonra bir süre Buhara'da irşad postuna oturdu, sonra makamını Adülhalik Gücdüvani'ye bırakarak Yesi'ye döndü ve Yeseviye Ocağı'nı kurdu. Ölene kadar orada yaşadı.
Gücdüvani de Muhammed Bahaüddin Nakşibend'i yetiştirdi. O dönemde Yeseviye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarikattan, Buhara'da kurulup, Afganistan, Hindistan, Irak ve Anadolu'ya yayılan Nakşibendi Tarikatı’nın öncüsünü... Bu tarikat önemli. Türkiye’nin siyasetini ve ekonomisini etkiliyor...
Fazla dağıtmadan, biraz da tasavvuf ve tarikatlar…
Tasavvuf, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, İslam fetihlerinin yol açtığı ‘aşırı zenginleşme’den ve ‘dünya nimetleri’nden kaçmaya çalışmak demekti. Başlangıçta sufinin isteğine bağlı ibadet ve zikirler kurallara bağlandı ve şeyh, mürşit, rehber gibi adlarla anılan manevi makamlar ortaya çıktı. Sufiler bir tarikata girmek ve mürşide bağlanmak zorunda kaldı, bireysellik, özgür irade sona erdi, köle düzeni, yozlaşma ve sapma başladı. Tarikatlar tasavvufun yozlaşmış hallerinden biri oldu. Dinin kişisel çıkarlar için istismarı her dinde olduğu gibi, Müslümanlıkta da gerçekleşti...
 Yesevi, öğretisini "Ehli Beyt" sevgisi ve tasavvuf anlayışı üzerine kurmuş. Bir Türk sufi tarafından kurulan bu ilk büyük Türk öğretisi veya ocağı, önce Maveraünnehir, Taşkent çevresi ve Batı Türkistan'da etkili olmuş. Sonra Horasan, İran ve Azerbaycan’da Türkler arasında yayılan Yesevilik, 13. yy. daki göçlerle Anadolu'ya, oradan da Balkanlara ulaşmış.
Bazılarına göre Yesevilik bir tarikat gibi kabul edilirse de, aslında bir ocak sayılır. Zira tarikatın oluşumunu gerektiren, kisve, tekke, erkanname zikir, riyazet, semah gibi özellikleri tamamlamamış, sonraları bazı tarikatları doğurmuş, ama kendi konumunu koruyamamış.
Yesevi, yeni Müslüman olmuş, eski inanış kalıntılarını da İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan Türklere, bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmış. Türk toplumunun, yarı göçebe, gelenek ve göreneklerini diri tutan yapısını iyi değerlendirmiş. Bu insanlara fıkıh kuralları içinde, Arap - Acem kültür etkileri ile boğulmuş karma bir Müslümanlık yerine, içten ve sarsılmaz bir iman anlayışını, dinî ve ahlâki kuralları, kendi dilleri ile ve onların seviyesinde sunmanın, başarının temeli olacağını görmüş. Türk Boyları'na, halk edebiyatı aracılığıyla, dostluğu, dayanışmayı, Tanrı ve insan sevgisini öğretmiş.
Yesevi'nin Müslümanlık anlayışı, mevcut inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmamış. Bu yüzden, Türkistan topraklarında yaşayan Türk topluluklarının çoğunda şaman gelenekleri varlığını sürdürüyor. Bu uygulamalar, Ahmet Yesevi'nin izinden gidenlerce Anadolu'ya ve Balkanlar'a da taşınmış.
Ahmet Yesevi, öğretisini Dört Kapı olarak bilinen Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat ilkeleri üzerine kurmuş. Dört Kapı, İslamiyet'ten önceki Türk Şamanlığı inançlarından geliyor. Doğu, Batı, Kuzey ve Güney yönleri, kutsal kabul edilen dört öge. Yönler dört renk ve dört kutsal varlıkla simgeleştirilmiş: Mavi, Beyaz, Siyah ve Kızıl. Ağaç, Demir, Su ve Ateş. Şaman inancına göre bunlar, evrenin ve insanın özünü oluşturur: Adalet, Kudret, Akıl ve Uyum.
Dört Kapı ilkesi Hacı Bektaş Veli'nin öğretisine de temel oluşturdu. Hacı Bektaş Veli her bir kapıya onar makam ekledi ve "Dört Kapı, Kırk Makam" olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koydu.
İslâm tasavvufunda insan kâinatın özüdür. Her şey insan içindir. İnsan "Kamil İnsan" olmaya çalışmalıdır, ahlakın kemaline ulaşmaya gayret etmelidir, yaratılmışları sevmeli, incitmemelidir. Alçakgönüllüler her hususta samimi kişilerdir. Âlemi ve her şeyi ilâhi aşkın eseri görür, her şeyi gönülden sever. Ancak bu sevgi ile Allah'a ulaşılabileceğini bilir. Aşk'sız, Mevlâ’yı anlamayı mümkün görmez.  "İlâhi Aşk" Allah’tır der, bu Aşk'a düşenin, bencillik, gösteriş, iki yüzlülük, kişisel çıkar gibi küçük hesapları düşünemeyeceğini öngörür.
İslam'ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Yesevi öğretisi, özellikle bozkırlardaki Türk boylarının İslamiyet'i benimsemesini kolaylaştırmış. Değerlerinden kopmayan bu topluluklar için, kentli din bilginlerinin sunduğu kuralcı Müslümanlıktan çok, dervişlerin sunduğu, dine esnek yaklaşan ve eski inançları yadsımayan bir İslam anlayışı daha yakın gelmiş. Böylece "şaman" geleneklerinin bir kısmı bazı değişikliklerle varlığını sürdürme imkânı bulmuş.
Biraz da Türk diline bakıyorum...
Selçuklular, tarihimizin uzun bir dönemini doldurmuş bu büyük bir devlete adını veren Selçuk Bey ve beraberindekiler Türkçe adlar taşımış, ama son hükümdarlarınki Keykavus, Keykubat gibi Farsça adlar! Devletin resmî dilinin Türkçe değil Farsça olması daha da ilginç… Alpaslan'ın veziri, Nizam-ül Mülk bir Fars ve adına kurduğu Nizamiye Medreseleri Farsça eğitim vermiş. Yani, Selçuklu'da Türkçe avam dili, Farsça ise aydınların ve bilginlerin dili olmuş...
Bu olumsuzluklar arasında, bilinçli bir Türk, Yesevi, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen, Türkçeyi seçmiş. Öğretisinin bu denli etkili olmasının nedeni Arapça veya Farsça yerine Türkçe'yi seçmesi. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisini hızla yaymış. Yesevi'nin "Hikmet" olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, 15. yy.da yazıya geçirilerek "Divan-ı Hikmet" adı altında toplanmış ve kutsal bir kitap gibi elden ele dolaşmış.
Yesevi, İslâm tasavvufunu esas alan, bilim, edebiyat ve sanata önem veren bir medrese kurdu. Bu medresenin dili Türkçe idi. Buradan yetişen binlerce insan Türk Dünyası'nın her tarafına dağıldı, her yerde Yesevi’nin Türkçe şiirlerini, Hikmet’lerini seslendirdi. Yeni bir Türk edebiyatı doğdu. Zamanın edebi lisanı Farsçayı kullananlar, Yesevi'yi Türkçe yazdığı için eleştirse de...
Yesevi Türk dünyasının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biri. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; " Ahmet Yesevi’yi araştırın milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız?" diyordu...
Binlerce öğrenci-mürid, Yesevi dergâhından aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmış. Bunların Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde büyük hissesi var. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi'nin takipçileri “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak ta anılır, yani Osmanlı’nın son zamanlarında şikâyet ettiğimiz “Protestan Misyonerler”in öncülleri…
Yesevi dergâhı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için sığınak sağlamış, Anadolu Türk edebiyatının gelişmesine zemin hazırlamış, büyük şairlerin yetişmesine aracı olmuş. Halifeleri; Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari (Sarı Saltuk), Zengi Ata, Taç Ata ve onların yetiştirdiği Ahi Evran, Hacı Bektaş, Mevlana, Yunus Emre, Taptuk Emre gibi talebeler Anadolu’da Türk dilini, edebiyatını, kültürünü, İslam dinini gelecek nesillere aktarmış. Hacı Bektaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi. Yesevi'nin Hacı Bektaş'a yardımcı gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişi. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba gibi.
Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşmesi sırasında, 12'nci, 13'üncü ve 14'üncü yüzyıllarda, gerektiğinde savaşçı dervişler "Alperen" adını almış, savaşmış ve savaşın ruhu olmuş. Gerektiğinde, ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları "Ahi" adını almış. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmış, "Bacıyan" olmuş. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmiş, yolların güvenliğini sağlamış. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcı olmuş. Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdallar Osmanlı'nın temelini atmış, insanlık tarihinin büyük başarılarından birini ortaya koymuş, asırlar süren "Osmanlı Barışı"nı gerçekleştirmiş.
Osmanlının gerilemesinin bir nedenini de bu ruhtan, yani “ahlak, bilim, sanat, edebiyat, gerçek milliyetçilik, sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayanan İslâm tasavvufu” çizgisinden uzaklaşmaya bağlamak mümkün...
İslam'ı doğru anlayanların anlayışında, kadın ve erkek işte, üretimde, mescitte, mecliste ve dergahta birlikte olmuş, kadın hayatın dışına itilmemiş. Dinin on temelinden biri de bilim olmuş. Başka din mensuplarına ve bütün insanlara şefkat ve hoşgörüyle bakılmış. 1492’de, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz İspanya Musevilerini gemiler göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Sultanı II. Bayezit, bu anlayışın takipçisi ve uygulayıcısıydı, hatta Yesevi dervişi olduğu da söylenir...  
Üç hizmeti ve yedi ilkesi:
Yesevi'nin üç hizmetinden birincisi; aydınlarımızın Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, şiirlerini Türkçe yazmış olması. Türkçe İslami şiirler geleneğini başlatmış ve büyük bir edebiyat geleneği doğmuş. Türkçe'nin bugünkü diriliğini ve yaygınlığını ona da borçluyuz. İkincisi, yetiştirdiği öğrencilerini, öğreticiler olarak Türk Dünyası'na göndermiş, Türkler arasında İslam'ı yaymış. Üçüncüsü, İslam'ın Türk yorumunu ortaya çıkarmış.
Bu Türk yorumunun esaslarını da yedi ilkeyle ifade eder. Birincisi, Allah'a aşkla yöneliş. "Aşkı olmayanın ne dini vardır ne de imanı." İkincisi, ihlas, yani, içtenlikli Müslümanlık. Riya'dan, gösterişten uzak, sadece Allah için Müslümanlık. Üçüncüsü, insan sevgisi. İnsan var edilenlerin en kutlusudur, varlığın özü, özetidir. İnsanın derdiyle dertlenmek, insana hizmet, İslam'ın tam kendisidir. Dördüncüsü, hoşgörü. İnsanların din, dil, renk, cinsiyet farklılığından ötürü horlanmaması, farklılıkların kavga konusu yapılmaması. Beşincisi; kadın ve erkek eşitliği. Altıncısı, emek ve işin kutsallığı. Yedincisi, bilim. Dinin on esasından biri olan bilim insanı Allah'a ulaştıran ve varlığı bilerek Yaratanı bilmeyi sağlayan yoldur.
Yesevi'nin Mozolesi Güney Kazakistan'da Türkistan kentinde 1389 ile 1405 yıllarında Timurlenk tarafından yapılmış, 2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarih eseri olarak kabul görmüş, türbesi Türkiye Cumhuriyeti tarafından restore edilmiş...
Nakşibendiler, Süleymancılar, Nurcular, Fethullahçılar ve ötekiler, inanç topluluğu niteliğini aşarak ve demokrasinin olanaklarından yararlanarak, iç ve dış siyasetin, ekonominin, eğitimin, toplumsal hayatın her köşesinde giderek güç kazanan biçimde insanları şekillendirirken; Atatürkçülerin, Milliyetçilerin, Çılgın Türklerin, insanımızı kazanmak, İslam’ı yobazların ve çıkarcıların elinden kurtarmak için, dinimizi, kültürümüzü ve tarihimizi daha iyi bilmeleri gerek...
Birlik ve beraberlik ruhumuzu ayağa kaldıracak, farklılaşmaları azaltacak bir uyanışın imkanları kendi yazdığımız tarihimizde ve kültür dünyamızda mevcut. Batı’nın her türlü baskısından ve hegemonyasından kurtulabilmek, gönül-inanç ve kültür birliğimize yönelebilmek, gerçek milli ve manevi değerlerimize dönebilmek zor değil...
Sömürgeciliğin saldırılarıyla yaralanmış, fakat gelenek ve töreleriyle tekrar canlanabilecek Doğu vicdanı, kültürü ve uygarlığı Batı'nın olumlu değerleriyle sentezlenebilir. Bu sentezin tarihteki büyük temsilcisi Atatürk Türkiyesi, bugünkü “Fetret Devrini” geçici sayabilir ve Batı’nın maddeci, doğal kaynakları tüketen, açgözlü, ihtiraslı, para bağımlısı modern yaşam taklitçiliğinden kurtulup, geleceğe eldeki maddi ve manevi güçlerle odaklanabilir. Zayıfların güvenlik ve yaygın refah arayışına, özgürlük, masumiyet, merhamet gibi ahlak ve hamiyet duyguları da katarak, kahraman olduğu kadar, düşünen, hisseden, alçakgönüllü bir ulus olarak yeniden örnek olabilir...
Yesevilik ocağının kollarından sayılan, asil ve kutsal hedeflerinden uzaklaşarak, Kuzey Irak’ta da karşımıza çıkan, Cumhuriyet Düşmanlığı ile suçlanan Nakşibendilik tarikatına da değinmeli. Zira doğurduğu Nurculuk ve Nurculuktan çıkan Fethullahçılık Batı’nın oyuncağı olmuş durumda, zavallı ve nerelere sürüklendiğinin ayırdında değil.
Doğu Sorunu- Eastern Question- Şark Meselesi- bitmedi...