Showing posts with label İran. Show all posts
Showing posts with label İran. Show all posts

Saturday, January 14, 2017

Türkler tarih yolculuğunun neresinde?

1
TÜRKLER TARİH YOLCULUĞUNUN NERESİNDE?

Doç.Dr.Sait YILMAZ*


Giriş
Türklerin resmi tarihi M.Ö. 318 tarihinde Hun İmparatorluğu‟nun kuruluşu ile başlamaktadır. Arkeolojik buluntulara göre Türkçenin tarihi M.Ö.15.000‟lere kadar geri gitmektedir. Çin kayıtlarına göre Türklerin anavatanı Altay dağları ve çevresidir. Orta Asya bozkırlarını dolduran ve anadilleri Türkçe olan yüzlerce boydan yalnızca bir tanesinin adı „Türk‟ idi. Gök-Türk İmparatorluğu zamanında tüm Türk boyları „Türk‟ adı altında birleşti. Türkler, nüfus artışının sebep olduğu kıtlık, kabileler arası çatışmalar ve Çin tehlikesi yüzünden Batı yönünde ilerlediler. Orta Asya (Türkistan) Türklerin atayurdu; Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar anayurdu oldu. 8. yüzyılın başlarından itibaren Türkler üç büyük olgu ile aynı zamanda baş etmek zorunda idi; kitle halinde göç, göç yapılan bölgede devlet kurmak ve bunun için savaşmak. Eski Türkler, insanlık tarihinde çok geniş bir yer kaplamalarına rağmen nüfusça az idiler ve Çin ve İran‟a yakın komşu olmaları nedeni ile onların kendi iç işlerine müdahalesini önleyemediler. 14 kavim halinde göç eden Türkler tarihte 14 imparatorluk, 38 devlet, 42 beylik, 16 Hanlık ve 12 Cumhuriyet kurdular. Türk devleti sayısının bir ayırıma göre 120, bir başka ayırıma göre ise 160 civarında olduğu görülür. Türkler, pek çok kez yabancılarla işbirliği yaparak bazen diğer bir Türk devletini, bazen de kendi devletlerini yıkmışlardır. Türkler, başsız ve devletsiz kalınca yönlerini kaybederler. Bu yüzden iyi bir teşkilatçı olan Türkler, en kısa zamanda yeni bir devlet/devletler kurarlar. Bu makalede, Türklerin Orta Asya‟dan bugüne olan yolculuğunun stratejik ve kültürel bir resmini çekecek, böylece gelecek yazımızda ele alacağımız Türklerin geleceğine ilişkin bir temel oluşturacağız.
Türklerin Orta Asya İle Kesilen ve Eriyen Kolları
Orta Asya‟da hâkimiyetini kaybeden Hun boyları, Kazakistan bozkırlarında toplandıktan sonra 350 yılından başlayarak 375 yılına kadar Avrupa‟ya inmişlerdir. Bu göç Avrupa ve dünya tarihi açısından çok önemli olan „Kavimler Göçü‟nü tetiklemiş ve Hunların önüne kattığı kavimler tüm Avrupa‟da dengeleri değiştirmiş, etnik kaynaşmalar sonucu bugünkü Avrupa milletlerinin temeli atılmıştır. Atilla döneminde (M.S.434-453) Avrupa Hun İmparatorluğu, Kafkaslardan Fransa ve Danimarka‟ya kadar geniş bir alanı kaplamakla beraber, nüfus olarak bağlı yabancı kavimler çoğunluktadır. Hunları; 6. yüzyıl ortalarında Avarlar, 7. yüzyılda Bulgarlar, 7. yüzyılın son yarısında Peçenekler, 9.-11. yüzyıllar arasında Oğuzlar, Kıpçaklar izleyerek Orta Avrupa ve Balkanlarda Türk hâkimiyetini devam ettirmişlerdir. 558 yılında kurulan Hazar Devleti, dönemin en gelişmiş ve medeni devleti olarak iç karışıklıklar nedeni ile 882 yılında ortadan kalkarken Macarlara ve bölgedeki diğer halklara karışarak erimişler, geriye onların uzantılarından Astrahan Hanlığı ile bugünkü Çuvaş Özerk Cumhuriyeti ve az sayıda Kırım Türkleri kalmıştır. 1040‟lardan itibaren Oğuzların baskısı ile yurtlarını terk ederek Edirne‟ye ulaşan Peçenekler burada diğer bir Türk boyu olan Kıpçaklar ile ittifak yapan Doğu Roma/Bizans‟a yenilerek bağımsızlıklarını kaybettikten sonra Bulgarlar, Kumanlar ve Macarlar içinde erimişlerdir. 1240‟larda Moğollardan kaçan Kıpçaklar Macaristan‟a yerleşmişler ve burada erimişlerdir.

İkinci binyıla girerken yaşanan gelişmeler, Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya, Avrupa‟ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya‟da kalan Türkler için doğuda Çin, batıda Osmanlı, 2

güneyde Hint ve kuzeyde Sibirya tundralarının çevirdiği ve tıkadığı ölü bir jeopolitiğin hâkim olduğu dönem başlamıştır. Türklüğün Anadolu‟daki tarihi Sümerler ile başladı ancak Dandanakan Savaşı (1040) Selçuklulara Anadolu‟nun yolunu açtı. 1071‟deki Malazgirt zaferi ise Türklerin Anadolu‟ya kitlesel olarak girişini temsil etmektedir. Avrupa‟nın Anadolu‟nun fethine ilk tepkisi, Malazgirt‟ten 24 sene sonra olmuş, 1095‟de ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270‟e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır. Türk ilerleyişi ise, bazı kısmî gerilemelere rağmen kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Orta Asya ve İran üzerinden yoğun şekilde gelen göçebeler İran Selçukluları tarafından daima bir uç kuvveti olarak ülke içlerine sevk edilmiş, parçalanarak dört bucağa yerleştirilmiş, böylece aşiretlerin siyasi etkinliği azaltılmak istenmiştir. Anadolu‟nun kuzey taraflarına Bozok, güney taraflarına Üçok boyları yerleştirildi. Selçukluların 1176‟da Miryakefalon‟da Bizans‟a karşı elde ettiği zaferden sonra artık Anadolu‟nun tüm kapıları açılmıştı. Ancak, isyanlarla yorulan Selçuklu yönetimi 1243‟te Kösedağ‟da Moğollara yenildi ve Anadolu‟da Selçuklu egemenliği sona erdi.

1308‟e kadar süren Türk-Moğol devri içinde göç dalgası devam etti. Göçebeler her yerde başlarına buyruk yaşıyor ve kendi egemenliklerini kurmaya çalışıyordu. 14. yüzyıl sonlarında bu devletçiklerin tümü, Osmanlı hanedanının şemsiyesi altında birleşti. 1513‟de toplanan Orta Asya Türkleri Divanı‟nda çok fazla batıya yöneldiğimiz gerekçesi ile İran karşısında bize yardımdan vaz geçildi. Çaldıran Meydan Muharebesi‟nde (1514) Şah İsmail‟in esir alınamaması İran‟a yaşama şansı vermiş, İran‟ın varlığı Türklerin Orta Asya ile ilişkisinin ve insan kaynağı desteğinin kaybolmasına neden olmuştur. 16. yüzyılda Osmanlı yayılmasının Mısır, Suriye ve Hicaz‟ı da içine alması ile Osmanlı çok geniş bir coğrafyada azametli bir imparatorluk haline gelirken bunun kötü etkileri zamanla ortaya çıktı. İmparatorluk içindeki Türk unsurunun ağırlığı azaldı, Türklerin azınlık durumuna düşmesi nedeni ile Osmanlının dinamizmi kayboldu. Ruslar, 19. yüzyılda tamamen hâkim oldukları Kafkasya sahillerinde yaşayan 1-1,5 milyon Kafkasyalıyı Osmanlı İmparatorluğu‟na sürmüş yerlerine Rusları yerleştirmiştir. Kafkas halkları ve Türk kavimleri karma milletlere (Karabartay-Balkar ve Karaçay-Çerkez) ayrılmıştır. Böylece coğrafyanın eski ve yeni sahipleri arasında çatışmalar çıkmış, gruplar arasında ortak menfaat ilişkisinin önüne geçilmiştir. Bugün, Kuzey yolu izleyen Türklerin bir kısmı Müslüman bir kısmı Hıristiyan olarak Kafkas Dağları ve kuzeyinde yaşamaktadır. Sonuç olarak, Türklerin kuzeyden Avrupa‟ya giden kolu özellikle Rusya‟nın ortaya çıkışı ile merkez ile bağlarını koparıp erirken, İran‟ın ortaya çıkması ise güney kolunun bağlarını koparmıştır.
Türklerin İslamiyet’e Geçişi ve Tarikatlar
Talas Savaşı‟ndan (751) sonra Türklerin İslamiyet‟e geçişi hızlandı ve M.S. 900 yıllarından sonra İslamiyet, Türkler arasında tamamen yaygınlaştı. 9 ve 10. yüzyıla kadar süren İslamiyet öncesi dönemin Türk kültürü; Göktanrı inancı, Şamanizm ve Türk töresine dayanan „Atlı Bozkır Kültürü‟ idi. Türkler için yeni bir dine geçiş, sancılı olmuş ve uzun süren bir süreç yaşanmıştır. İslamiyet ile birlikte Göktanrı inancı kaybolmuş, Şamanizm ise özellikle tarikatlarda izler bırakmıştır. 10. ve 11. yüzyıldan itibaren Orta Asya‟dan batıya göç eden Türk boylarından Müslüman olanlar „Türkmen‟ adını alıyordu. Sünniliği benimsemiş olan Selçuklular gelen Türk boyları üzerinde egemenlik kurarak bunları batı sınırlarına doğru yerleştiriyorlardı. Böylece Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, İran, Anadolu, Irak ve Halep Türkleşti. Türk düşünce yaşamı İslam ile değişime uğradı. Türkler Samanoğulları egemenliğinde iken hem Sünni hem de Şii koldan daha ziyade İranlılardan İslamiyet‟i öğrendiler. Göçebe Türkler arasında da çok sayıda Şii taraftarı vardı. Bu dönemde Sünni ve Şii 3

Türkler arasında, Eski Türk Dini‟nin etkisiyle „veliler kültü‟ adı verilen bir halk dindarlığı oluştu. Eski dinin birçok unsuru, bu arada Türk destanları bile İslami kılıklara bürünüyordu. 10. yüzyılda İslamiyet‟in kabul edilişi ile birlikte Türkler arasında Alevilik, İslam öncesi eski Türk inançlarından ilkeler de alarak yayıldı. Anadolu ve Rumeli‟nde Bektaşi babaları, şeyhleri, dedeleri, abdalları; Hacı Bektaş Veli‟den başlayarak Aleviliği yayıp örgütlediler.

Yerleşik hayata geçen Sünni Türkler büyük çoğunlukla fıkıhta İmam-ı Azam Ebu Hanefi‟nin mezhebinde karar kılarken, itikatta Maturidiliği seçmişlerdi. Hanefilik, Türk bölgesinde yaygın ve Türklere özgü bir mezhep şeklinde gelişmiştir. Hanefilik ve Maturidilik Türk dünyası için et ve kemik gibi idi. Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran Türk düşünürü Maturidi, aklı ve bilgiyi öne çıkarmıştı ve ona göre dine bağlanmanın ve onun bilgisine ulaşmanın yolu Akıl idi. Türklerin İslamiyet‟i kabulün hemen sonrasında ortaya çıkan Maturidilik Türk dünyasını toplayan ve geleceğini etkileyen bir mezhep olmuştu. Türk kültürünün yönünün belirlenmesi konulardan en önemlisi Maturidi yerine zamanla Gazali düşüncesinin benimsenmesi yani Akli bilimler yerine Nakli bilimlerin öne çıkmasıdır. Osmanlı döneminde Gazali‟nin (1058- 1111) sufilikle ile ilgili eserleri Maturidi kimliğinin zayıflanmasında etkili oldu. İlim hayatı artık Anadolu medreselerinin sönük etkinliklerine bağlı kalmıştı. İhtisas sahibi olabilmeleri için ilim adamlarının İran, Orta Asya, Suriye ve Mısır‟a gitmeleri gerekiyordu. Böyle olunca da o kültürlerin etkisi altında kaldıklarından Osmanlı‟da Türk benliği uzunca bir süre yerini „Osmanlı Müslüman‟a bıraktı. Gazali‟nin düşünceleri akıl ve bilim karşıtı gericileri güçlendirmiş ve Gazali‟den iki kuşak sonra Müslüman toplumlar gerici akımlara sürüklenmiştir. Bu dönemde haçlı ordularına karşı asker bulmakta zorlanan halifeler de din etkisini daha çok kullanmak için sofuluğa prim vermişlerdir.

Hıristiyanlık âlemi henüz karanlık çağında iken Türk düşünce odağının (Türk tasavvufu ve hümanizmi) önemli isimleri Maturidi (Öl. 944), Hoca Ahmet Yesevi, (Öl. 1166), Hacı Bektaşı Veli (1210-1271), Mevlana (1207-1273), Yunus Emre (1238- 1320), Sarı Saltuk ve Gül Baba bu dönemde yaşamıştır. Maturidi‟nin akılcılık ve hoşgörü anlayışını izleyen Yesevi, Bektaşi, Mevlana, Yunus ondan çok şey almıştı. Anadolu‟da yaşayan şair ve bilge ozan Yunus Emre, Farsça ve Arapçanın egemenlik eğilimi karşısında Türkçenin direncinin öncüsü ve temsilcisidir. Diğer bir Türk bilgini ve mutasavvıfı olan Şeyh Bedrettin (1359-1420) sosyalist fikirleri ile öne çıkan, hatta halkı ayaklandıran, bunun neticesinde asılan ilk Türk düşünürüdür. Şeyh Bedrettin‟e göre kıyamet olmayacaktır, cennet ve cehennem dünyadadır, bütün dünya malları insanların ortaklaşa faydalanması içindir. Ancak, Gazali sadece akla ve bilime karşı çıkmakla kalmamış, Tanrı‟ya ulaşmak için dönerek sema yapılmasını ve zikr ayinlerine katılanların kendilerinden geçerek elbiselerini parçalamasını savunmuştu. Gazzali‟nin akla dayalı bilimsel düşünceye karşı çıkan akıl dışı gerici Müslümanlık anlayışı, 1105-1197‟den sonra İslam‟da resmi devlet ideolojisi haline geldi. Bundan sonra İslam devletleri bilimsel eğitim çizgisini terk edip yığınları savaşa sürmeyi kolaylaştıran akıldışıcı sufiliği yaymayı benimsemiş, tasavvufçuluğu, tarikatçılığı besleyip yaygınlaştırmaya yönelmiştir. Pozitif bilimlerden ve araştırmadan vazgeçilmiş ve kaderci, itaatkâr anlayış insanları tembelliğe sürüklemiştir.
Osmanlı Dönemi’nin Sonuçları
13. yüzyılda Moğol istilasıyla Akkoyunlu ve Karakoyunlu Oğuzları da Anadolu içlerine geldiler. Selçuklular medreseleri ülke çapında yaygınlaştırarak halkı Sünnileştirmek istiyorlardı. Ancak Türkmenlere karşı izlenen dostça olmayan politikalar, Eski Türk Dini‟ndeki kolaylaştırıcı unsurların da etkisiyle, özellikle kırsal 4

kesimde Şii yanlısı Batıni hareketler Haçlı seferleri ve Moğol istilası döneminde daha da çoğaldı. Bir yanda „resmi Sünni medrese Müslümanlığı‟ diğer yanda göçebe ve köylü unsurlar arasında ve şehirlerin alt tabakalarında yaygın olan eski inançların ve Batıniliğin ciddi etkilerinin görüldüğü „halk dindarlığı‟ vardı. Şamani ve Şii akideleri, mehdi inancıyla birleştiren Babaların halkı isyana çağırdığı „Babai Kıyamı‟ bu zeminde ortaya çıktı. Böylece Anadolu‟da halk arasında, çok yaygın bir Hz. Ali ve Ehlibeyt-i Nebevi sevgisi ortaya çıktı. Bu özellikler sadece Şii eğilimlerde değil tüm halkta görülüyordu. 16. yüzyıl başlarında Anadolu‟nun güneydoğusunda büyük çoğunlukla Türkmenler hâkimdi. Türkmenler; Türk kökenli olduğu, Türkçe şiirler yazdığı ve İslamiyet‟in Maturidi kolundan geldiği için Şah İsmail‟i seviyorlardı. Yavuz Selim, Şah İsmail‟i yendikten sonra onun Türkmenler ile ilişkisini kesmek istedi. Yavuz, sınır boylarındaki köy ve kasabalara Kürtleri yerleştirerek sızmaları önlemeyi amaçladı. Özellikle Irak‟ın kuzeyine yerleşmiş olan Kürtleri savaş ile birlikte Türkmenlerden boşalan köy ve yerleşim bölgelerine getirerek sınır güvenliğini sağladı ama kökleri bugüne gelen sorunların da temeli atıldı. Çaldıran‟dan sonra İran‟daki Türklük giderek Farisi-İslami kültürün etkisi altına girerken, Doğu Anadolu topraklarındaki kargaşa ve tüm ülkeyi saran Alevi-Sünni çekişmesi Türk coğrafyasına yayıldı.

16. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı genişlemesinin zirveye ulaşmış ama imparatorluk içeriden çürümeye başlamıştı. Medrese programlarından müspet ilimler yavaş yavaş çıkarılmış ve 17. yüzyıldan itibaren medreseler sadece dini eğitim veren kurumlar haline gelmiştir. İlmiye alanındaki mevki ve rütbeler babadan oğula geçmeye başladı. Ulema sınıfındaki bu yozlaşma fetva makamını da etkiledi. 1580‟de Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi‟nin verdiği fetva ile İstanbul Rasathanesi yıkıldı, ulemanın reddetmesiyle matbaa Türkiye‟ye asırlar sonra girebildi. 19. yüzyılda din adamlarının toplandığı ilmiye sınıfı Osmanlının modernleşmesiyle nüfuzunu kaybetmekte ve laik müessese ile yaşam savaşı ve rekabet içindeydi. Tanzimat yönetimi tekke ve medreseyi barıştırmak, bir araya getirmek ve bu suretle tarikatlar üzerinde de kontrol kurmak istiyordu. Tarikatlar üzerindeki kontrol görevi için Nakşibendîler ve Mevleviler tercih edildi. Müslüman halkın gözünde „kafir‟ olan batıya yönelme, batının gelişmelerini alma denilen „Batılılaşma‟ hareketi, Genç Osmanlıların faaliyeti, Türkçülük akımı ve dış güçlerin müdahaleleri ile Müslümanlar arasında bu hareket ve olaylara karşı tepki uyandırıldı. İslamcılık fikri, sistemli bir şekilde 2. Abdülhamit döneminde belirginleşip ortaya çıkmıştır. İslamcılar, Osmanlı Devleti‟nin çöküşünü İslam‟ın esasları ve kurallarından ayrılmaya bağlıyorlar ve devletin kurtarılabilmesi için yine İslami esaslara dönülmesini şart görüyorlardı. Birinci Dünya Savaşı‟nda Ortadoğu‟da Arapların İngilizler ile işbirliği İslamcılık düşüncesini zayıflatmıştır.

Yeni dinin buyrukları ile Türk töresi ve kültürü arasında uyum ihtiyacı tarikatların doğuşunu hazırlamıştır. Bu dönüşüm özellikle 11. yüzyıldan itibaren Türk bilim odağının yavaşlaması ve düşünce odağının öne çıkması ile belirginleşti. Gazali‟den 900 yüzyıl sonra bugün dahi akıl dışılığın ürünü tarikatlarla uğraşmaktayız. Türklerin, Arapların bulunmadığı yerlerde (Anadolu) yurt edinmeleri dini konularda daha bağımsız düşünceler üretmelerine, Türk kültürünü korumalarına çok uygun bir ortam hazırladı; Türk tasavvufu, Türk hümanizmi, Alevilik, Bektaşilik serbestçe doğup, gelişti. Orta Asya‟dan Osmanlı İmparatorluğu‟nun sonuna kadar yaşananlar 1918 yılında sona ermiştir. Bu noktada başlatılan bağımsızlık ve çağdaşlaşmayı içeren Türk Devrimi „bağımsız, egemen ulus-devletin‟ kurulmasını amaçlamıştı. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti ilan edildiğinde Osmanlı‟dan on 5 milyon civarında bir nüfus kitlesi intikal etti. Yüzyılların bakiyesi olan bu insanlar 1912-1922 arasında tam on yıl süren ve birbiri ardınca sıralanan üç büyük harbe katılmışlar, bu harplerin getirdiği acı ve sıkıntıyı derinden duymuşlar ve nihayet „kurtuluş‟u gerçekleştirmişlerdi. Atatürk bu ortamda; altı ilke ile açıklanan (cumhuriyetçilik, halkçılık, inkılâpçılık, milliyetçilik, laiklik, devletçilik) düşünce sistemi dâhilinde; akla ve bilime öncelik tanıyan bağımsız egemen ulus-devleti kurmuştur.
Türk Tarihi Savaş, Göç ve Kültür Tarihidir.
Türkler coğrafyaya ve zamana meydan okuyan bir millettir; zamanın bilinen bütün coğrafyalarında savaştılar, devletler kurarak yaşadılar. Türk tarihinde siyasi olgular, kültürel gelişmeler, sosyal aşamalar savaşlar ile başlar ve savaşlarla sonlanırlar. Sık sık yaşanan savaşlar Türk tarihinin en belirleyici öğesi olagelmiştir. Göçler, genellikle kaybedilen bir savaştan sonra başlamış, gidilen yeri sahibi ile savaşmak zorunda kalınmıştır. Bunun bir sonucu olarak aradan 1000 yıl geçse de coğrafyanın sahibi olduklarını söyleyenler Türkleri geri gönderme amaçlarını korumuştur. Türk tarihini şekillendiren hususların başında coğrafi bütünlük arama ihtiyacı gelmiştir. Türkler Orta Asya‟da, gittikleri Avrupa, Çin ve Hindistan‟da denizlere ve güçlü engellere dayalı yurt bulamadılar. Engellere ulaşmak için yurtlarını genişlettiler, bu durum ulaşımı, iletişimi, yönetimi zorlaştırdı. Buldukları yurtların, kurdukları devletlerin dört tarafında hasım devletler oldu. Açık sınırlar siyasi ömürlerinin uzun olmasını önledi. Yakın ve uzak geçmişimizde yer alan, aynı dili kullandığımız, muhtemelen aynı gen havuzunu paylaştığımız atalarımızla bağlarımız, duygusal bir titreşimin çok ötesindedir. Eski Türklerde hayvanlar, eşyalar ve tarlalar özel mülkiyetti. Otlaklar, yaylaklar, ormanlar, kışlaklar ise ortak mülkiyetti. Törenin sağladığı bu özgürlük sınıflaşmayı da köleliği de önlüyordu. Boy geniş bir aile idi. Kadın hem devlet yönetiminde, hem evin yönetiminde sorumluluklara sahipti. Ağır ceza verilen suçlar arasında şunlar bulunmaktadır; hırsızlık, öldürme, tecavüz, savaştan kaçma. Kurultay temel karar organıdır. Aşiret düzeyindeki kurultaya herkes üyedir. Danışma ile çözüm esas yöntemdir. Liderlik, babadan oğula değildi. Halkın iradesine uymadığı zaman Hakan‟ın değişmesi doğal sonuçtu.

Türklerin İslam‟a girmesi ile birlikte Dede Korkut, Lokman Hekim‟e, yaşlı bilgeye, ozana; Boz Atlı ise Hızır‟a doğru bir dönüşüm geçirmiştir. Hepimizin tarihin, kendi topluluğumuzun çocuklarıyız. Davranışlarımız, düşüncelerimiz, tarih ırmağının içinden akarak gelen adetler, görenekler, gelenekler tarafından belirleniyor. Ata kültü, büyük ve kahraman atalarının yaşadığı ve gömüldüğü yere saygı şeklinde, onların türbelerini ziyaret etme, bez bağlama, adak adama, dua etme, dilekte bulunma şeklinde bugün de devam etmektedir. „Darısı başımıza‟ diyoruz, fakat bu temenni ve duanın Şaman tanrılara yapılan saçi merasiminden geldiğini veya başımızın etrafında para çevirip birine para vermenin gene Şaman dininde bir oyun bakiyesi olduğunu bilmiyoruz. Hurafe, adet, görenek dediğimiz hatta bazen İslam inancıyla açıkladığımız birçok dinsel davranış aslında eski inançlarımızın devam etmesinden başka bir şey değildir. Türk hümanizmi tarih boyunca aç doyurmayı, çıplak giydirmeyi öngörmekteydi. Türkler esas olarak tek eşli aile yapısına sahiptir, aile kutsal bir kuruluştur ve evlenmek çok ciddiye alınırdı. İslamiyet‟ten önce Türkler kâğıdı, taş baskıyı, ipeği, porseleni biliyorlardı. Barut, pusula, kâğıt ve diğer bazı fenni (kimyacılık gibi) bilgiler Avrupa‟ya Türkler vasıtası ile geçmiştir. Türklerin de insanlık tarihine hediyesi olan iki büyük icadı; düğme ve yoğurttur. Giydikleri deriyi düğme ile birleştirmek ilk defa Türklerin aklına gelmiştir. Türk bölgesi; Çin, Hint, İran ve Arap kültür ve uygarlıkları arasında geçiş sağlamıştır. 6

Türk kültürü gidilen her coğrafyada alıcı olmuştur. Önce Çinlilerden sonra Fars ve Arap kültüründen etkilendik, sonra bunu Batılılaşma izledi. İlk yüzyıllarında Orta Asya coğrafyasına ve koşullarına göre şekillenen “Atlı Bozkır Türk Kültürü” geçen yüzyıllar içinde Çin, Hint, İslam, Fars, Arap, İslam, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Bizans, Balkan, Kafkas ve Avrupa kültürlerinden edindikleri ile bugüne geldi. Türk kültürü; Rönesans, Reform, ABD, Fransız, İngiliz, Sanayi, Anayasa (1848) gibi evrensel Batı evrimlerinin ortak paydasını edinen Türk devrimini üretmiş ve Türkiye Cumhuriyeti‟ni kurmuştur. Osmanlı aydınlarının önemli bir kısmı medreselere ve tekkelere karşı idi. Atatürk, 1925 yılında medrese ve tekkeleri lağv etti. Atatürk‟ten sonra gelen liderler onun mirasını sürdüremedi. Hollywood, Türkiye‟de bugünkü neslin gelişmesine rehber oldu. 1945‟lerden sonra ABD‟nin istekleri doğrultusunda okullara din dersleri konuldu ve Cumhuriyetle bir köşeye çekilmiş Gazalici gerici düşünürler çekildikleri kuytulardan yeniden üst düzey görevlere atandı. Gazali kitaplarının çevrilip yayınlanmasında patlama yaşandı. Felsefe ve mantık dersleri 1980‟lerin ilk yıllarında okullardan kaldırıldı. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Anadolu‟ya sıkışmış Türk halkının yaşadığı bölgesel gelişme farkı, ülkenin laik ve dini bakımdan kutuplaşması yanında çorak topraklar, kuru iklim ve dağlık arazi, nehirlerin azlığı ve doğal kaynakların nispi azlığı halkın ekonomiye katılımını etkilemektedir.
Sonuç
 
Türkiye, jeopolitik verileri dikkate almadan, günlük heves ve çıkarlarla ulusal, bölgesel ve evrensel politikalarını şekillendiremez. Tehditlere de fırsatlara da açık olan Türk coğrafyasında var olmak ile yok olmak aynı mesafededir. Bunun temel nedeni Türklerin küresel ve büyük güç merkezleri arasına sıkışması, onların politikalarının bazen hareket noktası bazen hedefi olmasıdır. İstikrarsızlıklar ve belirsizlikler içindeki bu coğrafyada Türkler dış tehditlerden daha çok içeriden yapılan müdahalelere karşı oldukça duyarlıdır. Gelişen iletişim ve ulaşım çağında ne dağlar ne de denizler artık güvenli sınırlar değillerdir. İç tehdit her zamankinden öncelikli ve acildir. Türk ulusunun geleceğini dün olduğu gibi bugün de bulunduğu coğrafyanın şartları belirlemektedir. Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu‟daki coğrafi ve jeopolitik koşullar sadece Türkiye için değil Türk Dünyası için de çok zorlaşmıştır. Bugün dünyada anadili Türkçe ve lehçeleri olan 250 milyona yakın insan bulunmaktadır. Mensubu ve ait olma hislerini her zaman gururla taşıdığımız Türkler insanlık tarihinin en büyük ve en güçlü topluluklarından birisidir. Türkiye, bu dünyanın motor gücüdür ve bu ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu tüm Türk dünyasına karşıdır. 16. yüzyıl "Türk Yüzyılı" diye de adlandırılır. 21. yüzyıla girerken, Türkiye ve Türkiye‟nin ötesinde bütün bir Türk Dünyası, 16. yüzyıldan bu yana en şanslı olduğu yüzyıla girmiştir. Türkiye, Türk dünyası ile bağlarını güçlendirecek iletişim ve ulaşım ağlarını geliştirmeli, Türk dünyasının birlikte nefes almasını sağlamalıdır. Türkiye, 21. yüzyılın en dinamik alanlarından birisi olacağı şimdiden belli olan Avrasya alanının oluşmasında politik, ekonomik, sosyal, kültürel öncülüğü üstlenerek, üçüncü bin yıla Türklüğün yeni misyonu ile başlamalıdır.
@DocDrSaitYilmaz

Monday, January 2, 2017

Fırat Kalkanı İkilemi

Fırat Kalkanı ikilemi

Yapılması gereken, Fırat Kalkanı’na, Moskova Bildirisi’yle Suriye politikasına yapıldığı gibi, Türkiye’nin güvenliğine halel getirmeyecek, ülke çıkarlarıyla uyumlu, akılcı bir çıkış sağlayabilmek.
Hükümetin Suriye politikasının Türkiye’yi Ortadoğu’da büyük güvenlik riskleriyle karşı karşısıya bıraktığı artık tüm çevrelerde kabul gören bir gerçek. Vahim yanlışlar içeren, hayalci varsayımlara dayanan ve temelsiz kurgular üzerinden yürütülmeye çalışılan bu politika, ülkenin güvenilirliğini ve öngörülebilirliğini uluslararası planda sorgulanır hale getirdi, prestijini ciddi şekilde zedeledi. Geldiğimiz noktada, nihayet iktidar çevrelerinin de bu gerçeğin farkına vardıkları ve yeni formüllerle çıkış yolu aradıkları görülüyor.
Rusya, İran ve Türkiye dışişleri bakanları arasında Moskova’da gerçekleştirilen Suriye toplantısının mutabakat bildirisi, buna gönülsüz olarak imza koymuş olsa dahi, hükümetin “onurlu” ve akılcı bir çıkış yolu bulmasına yardım edebilecek unsurlar içeriyor. Bu bildiride belirlenen yol haritası, hükümete kendini ipoteği altına soktuğu tehlikeli ve maceracı Suriye politikasından kurtarması için son bir şans tanıyor. Hükümetin bu şansı kullanabilmesi, her şeyden önce, bütün bu olup bitenlerden ders alarak, şimdiye kadar sürdürmeye çalıştığı Müslüman Kardeşler odaklı dış politikayı terk etmesine ve Türkiye’nin içinde yer aldığı çetin coğrafyada güvenliğini gerektiği şekilde sağlayabilmesinin önşartı olan, çevresinde istikrar kurma ve koruma odaklı laik dış siyasete geri dönmesine bağlı.
Türkiye için şu anda Suriye bağlamında en büyük tehlike, arazide karşılaşılan ölçülemez değerdeki kayıpların yol açtığı maddi ve manevi maliyetin yanı sıra ülkeyi uluslararası hukuk önünde de zor durumda bırakabilme potansiyeline sahip Fırat Kalkanı operasyonu olarak beliriyor.
Askeri hedef nedir?
Yüz günden fazla bir süredir devam eden bu harekâtın gerekçesini ve doğru olup olmadığını tartışmanın gelinen bu noktada artık bir anlamı kalmadı. Stratejistler ve tarihçiler zamanı geldiğinde bu tartışmayı yapacaklardır. Şu aşamada bilinmesi gereken, Fırat Kalkanı operasyonunun belirlenmiş kesin askeri hedefinin ne olduğu. Siyasi yetkililer, böyle saptanmış bir nihai hedef olmadığını düşündürecek şekilde, henüz El Bab’da bir sonuca ulaşmadan Menbiç’i almak, Rakka’ya girmek ve hatta Afrin’e kadar uzanmak gibi cepheyi büyütecek ve hasımları çeşitlendirecek söylemler geliştiriyor. Bu söylemler, tüm bu yerlere gidilip buralara el konulması gibi güç ve büyük bedellere mal olacak bir faraziyenin gerçekleşmesi halinde, buraların nasıl ve hangi hukuki statü altında, kim tarafından elde tutulacağı; elde tutulmasına çalışılırken ne gibi olumsuzluklarla karşılaşılacağı sorularına dair hiçbir açıklamada bulunmuyor.
Onurlu vizyon
Yapılması gereken Fırat Kalkanı operasyonuna da, Moskova Bildirisi’yle Suriye politikasına yapıldığı gibi, Türkiye’nin güvenliğine halel getirmeyecek, ülkenin uzun vadeli çıkarlarıyla uyumlu, “onurlu” ve akılcı bir çıkış sağlayabilecek bir vizyon geliştirmektir. Üçlü Moskova toplantısı sonuç bildirisi, Fırat Kalkanı’na böyle bir vizyon oluşturulması için gereken zemini sağlayabilecek unsurlar içeriyor. Bildiri Suriye’nin özgün demografik yapısıyla laik karakterini vurgulayarak, bu ülkenin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü teyit etti. Bu bildirinin, özellikle de maddelerinde yer alan hedefler nazara alındığında, içinde bulunulan konjonktürde ABD’nin tutumuyla tamamen çeliştiğini söylemek de çok doğru gözükmüyor. Çünkü son tahlilde, Rusya ve İran gibi ABD de Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekliyor.
Yük paylaşımı
Bu durumda Türkiye, tüm ilgili ülkelerle, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak ve bu bağlamda Fırat Kalkanı operasyonuyla ulaşmak istediği hedefi de güvence altına alacak ortak bir güvenlik stratejisi oluşturmaya yönelmelidir. Bu stratejide, Türkiye (hükümetin BM Güvenlik Konseyi konusudaki bilinen alerjisine rağmen, gerekirse bağrına taş basıp), TSK’nin harekât alanını, uluslararası diplomaside “yük paylaşımı’’ (burden sharing) olarak bilinen kolektif işbirliği anlayışı içinde, BM şapkası altında, Arap ülkelerinin de katılacakları bir uluslararası güce devretmenin koşullarını oluşturmaya çalışmalıdır. Bu suretle, operasyona isim veren “kalkan’’ kavramının, kara harekâtında münhasıran ülke sınırlarını kast eder bir özellik kazanması sağlanmalı. Böylelikle, Suriye’nin IŞİD başta olmak üzere tüm terör örgütlerinden temizlenmesine yönelik sınır ötesi kara harekâtında sorumluluk Mehmetçiğin üzerinden kaldırılmalı.
Akil diplomasi
Moskova toplantısı ile başlayan süreçte hükümetin göstereceği samimiyetle, hangi alanlarda inisiyatif alacağı hususları, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Suriye’de ve bölgede meydana gelecek gelişmeleri ne ölçüde etkileyebileceğini de belirleyecektir. Putin’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Suriye barış görüşmelerinin Astana’da başlatılmasını birlikte önerme hususunda varmış olduklarını açıkladığı mutabakatın bizim ulusal çıkarlarımızı gözetecek bir şekilde hayata geçirilebilmesi ancak akil bir diplomatik çalışmayla mümkün. Türkiye’nin Astana görüşmelerini ABD’nin ve Batılı ülkelerin çabalarıyla yürütülmekte olan Cenevre sürecine bir alternatif olarak değil, Putin’in de ifade ettiği gibi, bu süreci desteklemeye ve genişletmeye yönelik bir katkı olarak gördüğü tüm taraflarca açık seçik anlaşılmalı ve Türkiye bu katkılarını Suriye ile doğrudan ilgili bütün ülkelerle ilişkilerini yeniden rayına oturtacak parametreler üzerinden planlamalıdır. Bu kolay bir iş değil. Ancak Türk Dışişleri, gereken siyasi iradenin ortaya konulması halinde, bunu başarabilecek donanıma sahip. Bu yapılırken ulusal planda da, içeride ve dışarıda yaşadığımız olgular sonucunda güncelliğini ve işlevselliğini artık tamamen yitirmiş olan Milli Siyaset Belgesi, ideolojiden ve saplantılardan arındırılmış bir şekilde ve laik bir vizyonla, uzun vadeli ulusal çıkarlarımıza uygun bir hale getirilmeli. Hükümetin, kendi istek ve kontrolü dışında gelişen koşulların zorlamasıyla imzalamak durumunda kaldığı Moskova Bildirisi, önümüzdeki dönemde Suriye konusunu hamasetten uzak ve gerçekçi bir şekilde ele almak ve işi ‘’tükürdüğünü yaladı-yalamadı’’ basitliğinin dışında vakur bir tarzda çözerek daha fazla zarara girilmesini önlemek için ülkemize önemli bir fırsat sağlıyor.  
OSMAN KORUTÜRK
Eski Oslo, Tahran, Berlin, Paris Eski
büyükelçisi, Irak Özel Temsilcisi
SELİM KARAOSMANOĞLU
Eski Bağdat, Abu Dabi, Tahran
Eski büyükelçisi

Sunday, January 1, 2017

Taner Timur - Savaş, Kriz ve Populist Demagoji




Taner Timur
10 saat · 
31 Aralık 2016
2017’ye Girerken:
SAVAŞ, KRİZ ve POPÜLİST DEMAGOJİ
Savaş halindeyiz; 2017’ye savaşla giriyoruz; hem de birkaç cephede. Sonunda, Clausewitz’in “savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır” dediği noktaya vardık. FETÖ, IŞİD, PKK... düşmanlar belli. “Başkomutan”ları da Obama! Resmi söylem bunu söylüyor ve bunu söylerken de Trump’a göz kırpıyor. Gerçekten de yandaş medya çoktandır oklarını Obama’ya çevirmiş durumda. Obama’ya ve ülkesine.. “Gerçekte ABD ile savaşıyoruz!” diyor “Yeni Birlik” gazetesi. Kıdemli danışman Yasin Aktay da yazısına (Yeni Şafak,19 Aralık) “Beşiktaş ve Kayseri bombaları müttefiğimizden!” başlığını koymuş ve ihanetin nedenlerini sorguluyor: “Peki, diyor, ABD, NATO'daki en önemli müttefikine bunu niye yapıyor? Dünyanın en güçlü ülkesinin aynı zamanda dünyanın en güvenilmez, kendi müttefiklerine en büyük zararı veren, onlara karşı entrikalar çeviren bir ülkesi olmasının altında nasıl bir akıl yatıyor?”. İ. Karagül daha da açık: “Suçüstü yakalandı ABD” diyor; “hiçbir ABD yönetimi, dünyanın gözleri önünde, bir müttefikine karşı teröre bu kadar açık destek vermedi”. (30 Aralık).
Anlaşıldı; düşman cephesi bu. Ya dost cephesi? O da az çok şekillenmiş durumda. Rusya, İran, Türkiye ve.. (sıkı durun) Suriye! Bu cephenin komutanı da Putin!
İnanılmaz gibi görünüyor, ama gerçek! Birkaç ay öncesine kadar aynı “Masa”da toplanmaları hayal edilemeyecek ülkeler şimdi bir araya gelmiş, “ortak bildiri” yayınlıyorlar! İlk maddesiyle “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü” garanti altına alan bir bildiri.. Arka planda hedef “Kürt koridoru” olsa bile, askerlerimiz şu anda El Bab’da Suriye için savaşıyor. Bölgedeki hareketleri yakından izleyen İslamolog Olivier Roy da bu durum karşısında şaşırmış, soruyor: “Nasıl oluyor da yakın zamana kadar yurt içinde ve dışında Sünni İslam’ın savunucusu olan yeni ‘Sultan’, Şii davasının şampiyonluğunu yapan Rus-İran koalisyonunun uysal bir müttefiki haline geldi?” Ve hükmünü de veriyor: “Sünni dayanışma da, Yeni-Osmanlı rüyası da Halep’te öldü!” (Le Monde, 28 Aralık).
***
Doğru, cephe değişti; hem de baş döndürücü bir U dönüşüyle! Artık Erdoğan, Rusya’yla ilgili konuşmalarına genellikle “dostum Putin!” diye başlıyor. O böyle başlıyor da, mallarımızın çoğuna konmuş olan ambargo da devam ediyor. Belli ki Putin’in acelesi yok. “Yavaş yavaş, diyor, acele etmeyelim, yavaş yavaş hepsi kalkacak!”.
Aslında ambargo tek sorun da değil. Bellekleri bir de 24 Kasım’da, tam da Rus uçağının düşürülüş yıldönümünde El Bab’a doğru ilerleyen birliklerimizin uğradığı saldırı kurcalıyor. Unutulmadı, saldırıda üç şehit vermiştik. Yine de saldırının neden ve kimler tarafından yapıldığı aydınlatılamadı. Ortada sadece bazı sorular ve iddialar var. Örneğin N. Bengisu Karaca, “Uçakların, diyordu, aynı bölgede bulunan ÖSO bileşenlerini değil de Hazvan Köyü Kifeyr mezrasında, yani El Bab yönünde ilerleyen Türk askerlerini doğrudan hedef aldığı biliniyor; sahada Rusya’dan habersiz kuş uçurulmadığı, rejimin Rusya’ya rağmen böyle bir saldırı yapamayacağı da!”. Yazara göre, işin aslı buydu! “Rusya bu saldırıyla, ‘IŞİD’le mücadele tamam, Fırat’ın batısıyla ilgili sınır güvenliğini temin etme işi, eh tamam, ama Halep artık senin meselen değil, orada dur” mesajı veriyor(du)”. Hesap kapanmıştı ve bu bir “Rus usulü ‘opening party’” idi. (HaberTürk, 26 Kasım). Yine de bu çok taraflı hesap kapanmamış olacak ki kısa bir süre sonra da Ankara’da Rus elçisi öldürüldü. Hem de Çevik Kuvvetler’de görevli bir polis tarafından!
***
Elçi Andrey Karlov Ankara’da anlamlı bir sergiyi açarken öldürülmüştü. Arkadan katil etkisiz hale getirildi ve daha ilk günden itibaren de kendisinin bir FETÖ’cü olduğu anlaşıldı. Yine de kafalar karışmıştı. Fail Arapça sloganlar atmış, cinayetine El Nusra görüntüsü vermişti. Durum gerçekten aydınlanmaya muhtaçtı. Bu arada Putin’in de kafası karışmış olacak ki, o da araştırmalara katılmak üzere Ankara’ya bir heyet yolluyordu.
Zihinleri işgal eden temel soru şuydu: 22 yaşında, iş-güç sahibi ve çevik kuvvet elemanı olacak kadar sağlıklı bir insan, nasıl oluyor da tarihe adi bir tetikçi olarak geçeceği bir operasyon uğruna hayatını feda edebiliyordu? Cinayet hazırlıklarında yalnız olmasa, FETÖ’den, CİA’dan yardım almış olsa da, şahsen inandığı ve uğruna hayatını feda ettiği bir “dava”sı olamaz mıydı? Eğer varsa bu “dava” neydi ve kimlere hizmet ediyordu?
Cinayet, “Halep Savaşı”nın son aşamasında, Rus ve Suriye uçaklarının hastane, okul demeden yaptıkları bombardımanın Batı kamuoyunda feci kırım sahneleri olarak sunulduğu bir anda işlenmişti. Bu durumda bir “intikam operasyonu” hissi uyandırıyordu. Buna en çok sevinecek olanlar da kuşkusuz Haleb’i kaybeden cihadist güçler olacaktı. Bu koşullarda bütün dünyada cinayet Rusya ve Suriye’nin kırımlarına karşı bir misilleme olarak değerlendirildi ve katil polis de radikal İslamcılar tarafından yüceltildi. Hatta bazı Mısır gazeteleri cinayeti IŞİD’in üstlendiği yönünde (doğrulanmayan) haberler bile yayınladılar. AKP kadrolarının Obama’dan sonra umutla baktığı Donald Trump da katili bir “radikal İslamcı” olarak lanetliyordu.
Aslında bütün bunlar bir bakıma katil polisin ve ona yardımcı olanların hedeflerine ulaştıklarının da işareti sayılabilirdi. Katil polis, kendi sapık anlayışına göre bir “Cihad eylemi” yapmış, “şehit” olmuş, cennet kapıları kendisine açılmıştı. Ne var ki bu gibi korkunç cinayetleri lanetlemek ve failleri “etkisiz hale getirmek” yetmiyor. İşin köküne inmek, selefilerin beslendiği inanç sistemlerini çözümlemek ve o planda da bir savaş vermek gerekiyordu. Daha 120 yıl önce, Durkheim, Fransa’da intihar nedenlerini incelerken, bunlar arasında “özveri intiharları” (suicides altruistes) diye bir kategori de saptamıştı. Bu ad altında askeri ve dini dayanışmaların yol açtığı intiharlar anlatılıyordu. 1930’larda İspanyol faşistlerin “Viva la Muerte!” (Yaşasın ölüm!) çığlıkları ve 2. Dünya Savaşı’nda Japon “kamikaze” pilotları aynı esprinin daha yakınlardaki uzantıları idiler. Oysa İslam dünyası, önemli bir kısmı itibariyle, Fransa’da 16. yüzyılda yaşanan Saint-Barthelemy kırımı koşullarını hala aşamamış görünüyor. Ankara cinayeti de bu zihniyetin devamı gibiydi. Bu koşullarda Putin bile öfkesini içine attı ve esnek bir söylem benimsedi. Ona göre de “Cinayetin arkasındakiler FETÖ’cü militanlar olabilirdi”. Resmi Türkiye kendi cephesine katılmış, dolaylı şekilde de olsa Amerika’ya ve NATO’ya karşı tavır koymuştu. Haleb’i dünyanın gazabına uğramadan tahliye etmek Türkiye sayesinde gerçekleşmişti. Cihadistler ve sivil yandaşları bir kez İdlib’e yerleştikten sonra, yine Türkiye sayesinde oradan kovulmalarının yolu da mutlaka bulunacaktı. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da yakınlarda açıkça söylemişti: “Onları İdlib'e aldık. Gerekirse kendi topraklarımıza da alabiliriz. Dün akşam Sayın Putin'le bir görüşmem oldu. Bizlere teşekkürü oldu. Dediler ki, burada bu insanların kurtuluşunda sizin de kararlılığınız olmasaydı, el ele vermeseydik bu süreci bu şekilde bitiremezdik”. Kısaca Türkiye müttefiklerinden koparak Rusya-İran-Suriye kampına katılmış ve ABD önderliğindeki “Koalisyon”u da neden Fırat Kalkanı operasyonunu desteklemiyorsunuz diye lanetlemeye başlamıştı. Sadece bizi değil, bütün dünyayı da şaşırtan gelişmeler bunlar oldu. Olivier Roy gibi İslamologlar “bitti, dediler, AKP’nin Sünni İslamcılığı bitti”.
Oysa biten bir şey yok; sadece siyasal İslam’ın yöntem ve stratejisi değişiyor. Olan şu: Cumhuriyet tarihimizde defalarca tekrarlanmış bir oyun en ürkütücü boyutlarda yeniden sahnelenmiş bulunuyor. Atatürk, daha Cumhuriyetin birinci yıldönümünde, Vakit gazetesine verdiği beyanatta ülkeyi bekleyen tehlikeyi şöyle sergilemişti: “Türkiye’de esasen mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı, vesvese vardı (...) Bundan sonra yalnız bir şey olabilir. O da bazı adî politikacıların, hasis çıkarcıların o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden çıkar ve hırslarını tatmin düşüncesinden ibarettir”. Bugün de durum budur ve bu durumu da toplumsal evrim ve sınıf çelişkileri yaratır. Gerçekten de din ve dünya görüşü ile ilgili gelişmeler hiçbir zaman ülkedeki sosyal ve sınıfsal dönüşümlerden soyutlanamaz. Bu alandaki yeniden yapılanma çabaları hesaba katılmadan İslamcı politikalar ve bunların altında yatan motivasyon anlaşılamaz.
***
Aslında Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde İslam alemine önderlik edecek yorumcular, müçtehitler yetiştirmedi. Kanuni zamanında bile medreselerde Arap ve İranlı alimlerin yorumları esas alınıyordu. İslamiyetten sonra Ortadoğu’daki tüm devlet yapılanmaları da ideal tiplerini Sasani modelinde buldular. Şu anda yaşadığımız toplumsal kriz bile, Arap devletlerinden çok İran İslami Cumhuriyeti’nde yaşananlarla benzerlikler gösteriyor: Özellikle de -Zencani’si ve Zarrab’ı ile- bu ülkede Ahmedinecad döneminde yaşanan sınıfsal dönüşümlerle. Bu yıllarda, İslami Devrim’in başlangıçtan itibaren vurucu gücünü teşkil eden “Devrim Muhafızları” (Pasdaran) ihale, teşvik, özelleştirme politikalarıyla yeni bir sınıf konumuna yükselmişti. Bu sınıf politikası, siyaseti de etkiledi ve giderek Ruhani iktidarına yol açtı. İranlı düşünür Mahfaz Shirali geçen Ocak ayında bu süreci şöyle yorumluyordu: “Humeyni için tehlikede olan İslam’dı ve onu korumak lazımdı; yeni başkan için ise ekonomi tehlikede ve o korunmalı. Tek bir örnek vermek gerekirse, devrimci ordu generalleri (Pasdaran), ‘Allah’ın askerleri’ iken, iş adamları haline geldiler”. (Le Monde, 28 Ocak, 2016). Bu aynı zamanda (köktencilerin “yozlaşma” olarak gördükleri) bir çeşit “sekülerleşme” süreci idi. Olivier Roy’un Türkiye ile ilgili yorumunu anımsatan bu görüş, İran’daki Ruhani “pragmatizm”ine işaret ediyor. Gerçekten de artık ekonomide, özellikle petrol, gaz ve petro-kimya alanlarında önemli bir yer tutan Pasdaran, Ahmedinecad döneminde elçiler, valiler, belediye reisleri vb gibi mevkilere de adamlarını yerleştirmeyi başarmıştı. İşte AKP yönetiminin “Osmanlı Ocakları” ve palazlanan esnaf, KOBİ’ler, MÜSİAD vb temelinde –yer yer eski AKP kadrolarını da tasfiye ederek- yeni bir sınıf ve yönetici kadro yaratma çabası da bu tabloyu çağrıştırıyor. Üstelik Türkiye gibi petrol yoksulu bir ülkede, AKP, sınıf politikasına ihale, teşvik ve özelleştirme araçlarına son yıllarda bir de Osmanlı müsadere sistemini sokmuş bulunuyor. Daha geçenlerde Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli “FETÖ'nün finansman kaynaklarının kurutulması çerçevesinde bugüne kadar TMSF bünyesine 46 grup olarak toplam 692 şirket devredildi(ğini); bu şirketlerde toplam 37 bin 858 kişi çalıştığını” ve “şirketlerin toplam aktif büyüklüğünün 34,1 milyar lira civarında olduğunu” ilan ediyordu. Bu vahşi kapitalizm yöntemleri sonunda tutuklanmış bazı yazarların tasarruf hesaplarına kadar uzandı. Ne var ki bütün bunlar yetmiyor, milli gelir azalmaya başlıyor ve Türk lirası da hızla değer kaybediyordu. Cumhurbaşkanı bu kez de halkı, tanklara direndiği gibi dolara direnmeye davet etti. Gezi, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbelerini tezgâhlayan güçler bu sefer de TL’ye saldırıya geçmişlerdi. Sonra ne oldu? Erdoğan’a göre oyun bozuldu: “15 Temmuz darbe girişimini takip eden günlerde, şayet milletimiz 12 milyar dolar bozdurarak ekonomisine sahip çıkmasaydı, aynı oyunu orada da oynayacaklardı” diyordu Cumhurbaşkanı! Ne var ki bu kez beklenen olmadı. 3,50’lerden 3,30’lara inen dolar kuru kısa sürede aynı hızla yine 3,50’lere tırmandı. Yoksa daha Erdoğan konuşmadan, Sabah’taki köşesinde (13 Aralık) “Bu kampanyaların başarılı olması, ülkemizden parasını alıp çıkmak isteyen yabancı yatırımcının işini kolaylaştırmaz mı?” diye sorgulayan yazar haklı mı çıkmıştı? “Ülkemizin döviz rezervi eridiğinde, bunun ekonomimize geri dönüşü nasıl olacak? (...) Birileri dolar ucuzken sattırıp, pahalıyken bize satmak mı istiyor acaba?” diyordu H. Kaplan.
Aslında bu arada Hükümet de boş durmamış, o da iktidarın sınıfsal belkemiği olan esnafa can simidi teşkil edecek bir “önlemler paketi” hazırlamıştı. 1,6 milyon esnafın kredi engellerinin kaldırılması; kepenk kapatanlara maaş bağlanması; yıl sonlarındaki “defter tasdiki” eziyetinin kaldırılması.. tablo cazipti. Ne var ki, Erdoğan’ın bütün lanetlemelerine rağmen, esnafı ve Kobileri ezen faizler de bir türlü indirilemiyordu.
***
Siyasal İslam, sosyal dönüşüm, sınıfsal yapılanma… Bütün bunlar bir de “Yeni Anayasa” ile taçlandırılmalıydı! Bu da “Yeni Türkiye”nin siyasi çatısı olacaktı! Şimdi bu son aşamadayız. İyi de kimler, hangi koşullarda hazırlıyorlar bu “Anayasa”yı? Daha doğrusu, Anayasa Doçenti Murat Sevinç’in sorduğu gibi, “Gündemdeki anayasa önerisi, bir anayasa değişikliği önerisi midir?”.. Elbette ki değildir. Girişim, fiilen zaten ortadan kaldırılmış olan anayasa yerine yepyeni bir “sistem” getirme girişiminden ibarettir. Tıpkı 1933’te, Portekiz’de, Salazar’ın “Estado Novo”nun (Yeni Devlet’in) temellerini atacak yeni bir “Anayasa” ısmarlaması gibi.. Bu bakımdan Meclis Komisyonu’nda yapılan “anayasa tartışmaları”nı parlamenter demokrasi tarihinin düşünsel ve kurumsal referansları içinde kavramaya çalışmak da beyhude bir çaba olacaktır. Kaldı ki, Erdoğan. daha geçenlerde tarımcılara seslenirken dayandığı felsefeyi, herkesin anlayacağı bir dille, şöyle ortaya koymuştu: “Çobanlık deyip hafife almayın; çobanlığın felsefesini anlamayan, onun psikolojisini yaşamayan insan yönetemez. Ben de bir çobanım.” Ve bu arada AKP ve MHP vekilleri de bu felsefeye en uygun “anayasa”yı hazırlıyorlardı.
Siyasal İslam, sınıfsal dönüşüm, daralan ekonomi, artan işsizlik, “anayasal” yapılanma.. Sonunda da savaş! Zırh olarak da Trump ve Putin adlarını taşıyan iki demagog popülist arasında sıkışıp kalmış, ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranacak bir diplomasi. Bütün bunları pekiştirici nitelikte de bir sıcak savaş olgusu.. El Bab’da karla ve düşmanla savaşan Mehmetçikler.. Ne yazık ki 2017’ye bu koşullarda giriyoruz.


Monday, December 26, 2016

Cansu Çamlıbel'in Büyükelçi (E) Kurtuluş Taşkent ile mülakatı ( 26 Aralık 2016)

Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı

25 Aralık 2016 - 21:18Son Güncelleme : 26 Aralık 2016 - 06:32

Emekli Büyükelçi Kurtuluş Taşkent, 6 sene ile Rusya’da en uzun süre görev yapan Türk büyükelçi. 2002-2008 arasında hem Rusya’nın Putin’in iktidara gelmesiyle yaşadığı hem de Türkiye’nin dış politikada AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yaşadığı değişimlerin bizzat ortasında yaşamış deneyimli bir diplomat. Geçen hafta Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un Ankara’nın kalbinde uğradığı suikastı ve hemen ertesi gün Türkiye-Rusya-İran’ın imzaladığı Suriye mutabakatını analiz edecek en yetkin isimlerin başında geliyor. Taşkent, gelişmeler Türkiye’yi Rusya’nın yörüngesine mi itiyor tartışmasını anlamsız buluyor. Türk dış politikasının geleneksel hattına dönebileceğine dönük emarelerden memnun.

 
UZUN YILLAR KENDİMİZ TABANCA TAŞIDIK
 
- Rus Büyükelçi Karlov’un Ankara’da Türk polisine mensup bir kişi tarafından öldürülmesinin ardından Putin bu suikastın Türk-Rus ilişkilerini vurmayı hedeflediğini söyledi. Şu ana kadar da Ankara’yı zora sokacak bir tepki gelmedi. İlişkiler bu durumdan nasıl etkilenir sizce?
 
Ben büyükelçinin nasıl vurulduğunu Rus televizyonlarından seyrettim. Çok üzücü bir olay. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa bir suikast ile yabancı bir büyükelçi öldürülüyor. Biz Türk diplomatları, büyükelçiler olarak Ermeni terörüne çok şehit verdiğimizden bu hususlarda daima dikkatli olmaya çalıştık. Ben ve arkadaşlarım uzun yıllar özel tabanca taşıdık. Daha sonra büyükelçi olunca korumalarımız oldu. Büyükelçinin koruma almaması basiret bağlanması belki ama belki de Türkiye’de böyle bir şeyin bir Rus sefirinin başına gelebileceğini düşünememekten ileri gelebilir.
Bu feci suikasttan sonra hem Türk hem de Rus yetkililer aklıselimle hareket ettiler. Suikast beraberce araştırılıyor.
Rusya’nın tutumu şudur; ‘Kimin yaptığı konusunda çeşitli spekülasyonlar var ama biz tahkikatın sonucunu bekliyoruz’.
 
- Putin’in son basın toplantısında söylediklerine bakınca Moskova’nın bu suikastın FETÖ tarafından yapılmış olma ihtimalini yüksek gördüğünü mü anlamalıyız?
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine anlattıkları Putin’in kafasına yatmasaydı geçen haftayı bu kadar serinkanlı geçirebilirler miydi?
Sayın Cumhurbaşkanımızın elinde muhtemelen istihbarattan ve güvenlik güçlerinden gelen bilgiler vardır. Fakat Rusların tutumu beklemek ve tahkikatın sonucuna göre bir kanaate varmak üzerine kurulu diye anlıyorum.
 
Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı
DAVUTOĞLU’NUN UÇAK AÇIKLAMASINI PUTİN BİR TOKAT OLARAK ALDI
 
- Rusya’nın yaklaşık bir yıl önce uçağının Türkler tarafından düşürülmesi ile büyükelçisinin Türkiye topraklarında öldürülmesine verdiği tepkiler arasındaki farkı nasıl yorumluyorsunuz?
 
Soğuk Savaş dönemi dahil ilk defa bir Rus uçağı bilinçli bir şekilde düşürülüyor. Ondan sonra hatırlarsınız bazı talihsiz açıklamalar oldu. O zamanki başbakanın gazetelere yansıyan ‘Talimatı ben verdim’ şeklinde bir beyanı var. Putin bunu amiyane tabirle suratına vurulmuş bir tokat olarak aldı ve çok ciddi tepki gösterdi. Yine de aşırıya kaçmamaya dikkat etti. Türkiye üzerinde birincisi ekonomik yaptırımlara başvurdu, ikincisi Suriye hava sahasını yakın zamana kadar bize kapattı. Biz bu yaptırımlardan çok kötü etkilendik. Rakamlar ortada. 4.5 milyona yaklaşan turist sayısı 2016’da çok çok düştü.
Bir süre sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın Putin’e gönderdiği mektup bu yanlıştan iki tarafın da dönmesini sağladı. İlişkiler eski düzeyine ulaşma sürecine girdi. Büyükelçinin öldürülmesi gerçekten de Rusları yaraladı, bizleri de yaraladı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve hükümet yetkililerinin süratle olaya ey koymaları ve Putin’le görüşmeler olabildiğince suikastın olumsuz etkilerini azaltmaya çalıştı.
 
SUİKASTTAN ÖNCE DE BÜYÜKELÇİLİKLER İÇİN GÜVENSİZLİK ORTAMI VARDI
 
- Suikastın gerçekleştiği yer Meclis’e çok yakın, ABD Büyükelçiliği’nin karşısı. Ankara’nın kalbi denebilecek bir nokta. Böyle bir olaydan sonra Türkiye’deki diğer diplomatik temsilcilikler bir güven sorunu yaşamaz mı?
 
Burada merhum büyükelçinin eksikliği kadar bir büyükelçinin katıldığı bir törende onun korumasız gezdiği de bilindiği halde gerekli güvenlik önlemlerinin ve istihbaratın sağlanamaması yabancı çevrelerde tartışıldı ve eleştirildi. Biliyorsunuz Türkiye’deki temsilcilikler son dönemde sık sık kendi makamları tarafından uyarıldılar. Alman ve Amerikan Büyükelçiliği ve Konsolosluğu birkaç günlüğüne kapatıldı. Başkaları da vardır. Zaten Rus Büyükelçi’nin öldürülmesinden önce de bir güvensizlik ortamı vardı. Yabancı büyükelçilikler zaten Ankara’da bir güvensizlik ortamı olduğu konusunda uyarıldıkları için bunu biliyorlardı. Ona göre tedbirler alıyorlardı. Sayın Karlov nasıl oldu da bu ortama rağmen korumasız geziyordu? Bu yanlış bir şey.
 
- Geçen hafta suikastın ertesi günü Türkiye-İran-Rusya’nın imza koyduğu mutabakat metninin ilk maddesi şöyle diyor; ‘Üç ülke, içerisinde pek çok etnik grubu barındıran, çok mezhepli, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen destekliyor’. Yani Beşar Esad’ın cumhurbaşkanlığını yürüttüğü ve bizim Fırat Kalkanı operasyonunda işbirliği yaptığımız ÖSO’nun karşısında savaştığı ülkeden bahsediliyor. Rusya Ankara’yı nasıl bu noktaya getirdi?
 
Mutabakatın sizin hatırlattığınız maddesi dışında bir de şöyle deniyor; İran, Rusya ve Türkiye, Suriye hükümeti ve muhaliflerin üzerinde görüşme yaptıkları anlaşmanın hazırlanmasına yardımcı olmaya ve bu anlaşmanın garantörü olmaya hazır olduklarını belirtir.
Sanıyorum bu ortak bildiride Rusya’nın etkisi biraz daha fazla olabilir çünkü Suriye’de askeri bakımından gerçek manada en büyük güç uçaklarıyla, üsleriyle, özel kuvvetleriyle. İran’ın desteklediği Hizbullah grubunun etkin olduğu biliniyor. Bunu bir uzlaşı olarak görmek daha uygun olur. Ama bana göre Türkiye’nin son yaklaşımı bence gerçekçi ve doğru bir yaklaşım.
 
- ‘Rusya’nın ya da başka faktörlerin etkisiyle olması önemli değil mesele Türkiye’nin bu noktaya gelmesi’ demek istiyorsunuz, doğru mu?
 
Evet, bu doğru yaklaşımdır.
 
BU KADAR TEHDİT ALTINDAYKEN TÜRKİYE UZLAŞILARA AÇIK OLMALI
 
- AK Parti yönetimi 2011 yazından sonra tüm Suriye stratejisini Esad rejiminin devrilmesi üzerine kurdu. Başta ÖSO olmak üzere ılımlı görülen muhalifler desteklendi. Muhaliflerin siyasi şemsiyesi diyebileceğimiz Suriye Ulusal Konseyi İstanbul’da kuruldu. ‘Buraya gelinmesi doğrudur’ dediğiniz nokta Ankara’nın Esad rejimi kriterinden vazgeçtiği anlamına mı geliyor?
 
Birincisi, Türkiye içten ve dıştan çok yönlü terörizm tehditleri altında. İkincisi, Rusya gibi büyük bir güçle iyi ilişkiler yürütmek, tekrar 2000’li yılların karşılıklı güven birlikteliğine dönmek durumundadır. Üçüncüsü, aramızda çeşitli anlaşmazlıklar çıkabilir ama Türkiye İran’ı dikkate almak durumunda. Dolayısıyla biz kendi iç güvenliğimizi sağlamak açısından etrafımızda düşmanlarla değil mümkün olduğunca dostlarla çevrilmek için birtakım uzlaşılara açık olmamız lazım. Dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın ilk iktidara geldiklerinde söylediği gibi dostlarımızı arttırmamız, düşmanlarımızı azaltmamız lazım. Son bombalamalar ve Karlov’a suikastın gösterdiği gibi Türkiye çok yönlü ciddi bir terör tehdidi altında. Türkiye gerçekçi ve doğru bir tutum almıştır derken bu geniş çerçeve içinde düşünmeye çalışıyorum.
 
YAPILAN YANLIŞLAR KABUL EDİLDİ Kİ ANKARA BU DÖNÜŞÜMÜ YAŞADI
 
- Türkiye 5 senedir düşman muamelesi yaptığı bir liderle ve rejimiyle nasıl aynı masaya oturup garantörlük yapacak? 
 
Bir kere bizim geleneksel dış politikamızda rejimlerin tanınması veya tanınmaması diye bir husus yoktur. Mesela bir ülkede bir darbe olup yeni bir rejim kurulduğunda bizim geleneksel dış politikamızda o rejimin tanınması diye bir uygulama yoktur. Biz ülkelerle ilişkilerimizi rejimlerle değil o ülkenin kendisiyle kurarız. Rejimlerine ve içişlerine karışmayız. Sizin de söylediğiniz gibi ciddi bir dönüşüm olmuştur ama bugünkü bu dönüşüm doğrudur ve gerçekçidir. Eskiden birtakım yanlışlar yapıldığı kabul ediliyor ki bu dönüşüm yapılıyor. Demek o uygulamaların yanlış olduğu görülüyor ve neticede bu üçlü anlaşmaya varıyoruz. Artık anladığım kadarıyla (bir değişiklik olmazsa) Esad ile ilgili eski iddiaları ileri sürmüyoruz. Mutabakat metni bunu gayet açık gösteriyor. ‘Hükümetle muhalifler arasındaki görüşmeleri destekleyeceğiz ve bir anlaşma olursa onun garantörü olacağız’ diyoruz.
 
MUTABAKATTA HİZBULLAH DA YOK, PYD DE
 
- Ortak bildiride IŞİD ile El Nusra diğer muhalif gruplardan ayrı bir kategoride ve ‘terörist’ olarak vurgulandı. Ankara’nın bu gruplarla eşdeğer gördüğü PYD’ye bir ‘terör örgütü’ atfı yok. Bu Türkiye’nin pozisyonu açısından sorunlu değil mi?
 
Haklısınız. Bizim pek sevmediğimiz Hizbullah da yok. Üçlü mutabakatın kabulünden sonra yapılan ortak basın toplantısında Sayın Çavuşoğlu Hizbullah’ın isminin bildiriye konulmamasını eleştirmiş. Bunun üzerine Lavrov ‘Hizbullah Suriye hükümetinin daveti üzerine ülkede bulunmaktadır’ demiş. İran Dışişleri Bakanı Zarif de ‘Türk meslektaşımın söylediklerini saygıyla karşılıyorum ama diğer ülkeler (İran ve Rusya) o şekilde düşünmüyor’ demiş. Yani bu ortak bildiri her yönüyle mükemmeldir, sorunların hepsi çözülmüştür, Türkiye’nin başındaki bütün terör tehditleri kalkmıştır demek değil. Ama terörle mücadele dahil bir sürecin iyi yönde başlatılmasıdır.
 
BATI İLE SORUNLARIMIZIN RUSYA İLE İLGİSİ YOK
 
- Rusya’nın müttefikleriyle eşitlikçi değil daha ziyade kendi nüfuz alanını genişletmeye yönelik bir ilişki tarzı olduğu biliniyor. Bu gelişmelerle Türkiye’nin çok fazla Rusya’nın yörüngesine girdiği eleştirisini getirenler var. Batı’ya dönük kızgınlıklarımız, hayal kırıklıklarımız bizi biraz fazla mı Rusya’ya doğru itti?
 
Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerdeki balayı 2000’li yıllarda yaşandı. Ama Rusya, Türkiye’nin bir NATO üyesi ve belirli bir blokun ülkesi olduğunu her zaman biliyordu.
Herhangi bir güvenlik anlaşmasına bağlı olmak ve bir ittifak içinde olmak başka ülkelerle ilişkilerin kötü olması anlamına gelmez. Artık Soğuk Savaş döneminde değiliz ki o dönemde Demirel’in başbakanlığı döneminde (1960’lar-70’ler) Ruslarla çok ciddi ekonomik işbirliği içindeydik.
Ara sıra birtakım dönüşler olabilir ve zaman zaman çok eleştirdiğimiz durumlara rağmen Türkiye oradan oraya yalpalayacak bir ülke değil. Dolayısıyla ben Rusya’nın tahakkümü altına girdiğine, Rusya ile ilişkilerinde aşırıya gittiği kanaatinde değilim. Türkiye’nin menfaatleri, çıkarları Rusya ile de iyi ilişkiler içinde olmayı gerektiriyor. Ümit ediyorum Avrupa ve ABD ile ilişkilerimiz de daha olumlu bir noktaya gelebilir. Biz Rusya’ya yanaştık diye o ilişkiler istediğimiz düzeyde değil diye bir durum yok ki.
 
- Batı ile zaten gerilimli olan o ilişkiler Ankara-Moskova yakınlaşması nedeniyle daha da olumsuz etkilenir mi?
 
Etkileneceği kanaatinde değilim... Bugün eleştirilen yönlerimiz Rusya ile ilişkilerimiz dolayısıyla daha olumsuz noktalara gidecek kanaatinde değilim. Eğer birtakım yanlış uygulamalarımız varsa bunları düzeltmek bizim elimizde. Ne Rusya yüzünden bunlar oldu ne de Rusya ile ilişkilerimiz tekrar çıkarlarımız doğrultusunda gelişiyor diye bu olumsuzluklar artacak.
 
TÜRKİYE SAĞA-SOLA YALPALAYAN DEVAMLI DIŞ POLİTİKA ARAYIŞINDA ÜLKE OLMAMALI
 
- Ortadoğu ülkelerinde Türkiye’nin kendilerine rejim ihraç etmek istediği, Sünnicilik yaptığı algısının yükseldiği bir dönem yaşadık. Ankara bu iddiaları hep reddetse de hangi politikalar sizce bu algıya yol açtı?
 
Bir dış politika tarihten, coğrafyadan, stratejiden, komşularınızın durumlarından, onların size bakışlarından, ekonomiden ve sizin kendinize nasıl bir rol biçtiğinizden oluşur. Bu uzun vadeli bir iştir. Kendinizi ne küçük göreceksiniz ne de dev aynasında göreceksiniz. Stratejik derinliktir, yeni Osmanlıcılıktır gibi birtakım kavramların ortaya atılıp bunların fazla ciddiye alınması gerçekçi bir yaklaşım değildi. Türkiye o zaman Arap ülkelerine misal gösterilirken gerçekten de demokrasi ve insan hakları açısından gelişim içinde olan bir ülkeydi.
Bir de şunu söylemek isterim Atatürk’ün dönemin dışişleri bakanlığı genel sekreterine vasiyet gibi sözleri vardır: ‘Arap ülkelerinin içişlerine ve kendileri arasındaki sorunlara karışmayacaksınız. Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler içinde olacaksınız, onları tahrik etmeyeceksiniz.’ Atatürk’ün talimatı budur. Biz bu çerçevede hareket etmeliydik, etmeliyiz. Atatürk’ün çizdiği dış politika yolu gerçekçidir. Bizim sağa-sola yalpalamamıza gerek yoktur. Rusya ile ilişkiler başka ülkeler aleyhine değil, başka ülkelerle ilişkiler Rusya aleyhine bir süreç içine girmemeli. Türkiye sağa-sola yalpalayan, devamlı dış politika arayışları içinde bir ülke olmamalıdır. Sanıyorum ve ümit ediyorum dış politikamız daha gerçekçi ve daha ayağı yere basar, daha Cumhuriyet’in öteden beri uygulayageldiği dengeli ve düşman aramayan dost arayan sürece girmiştir ve bu devam edecektir.
 
RUSYA HEP SICAK DENİZLERE İNMEK İSTEDİ SURİYE SAYESİNDE BAŞARDI
 
- Rusya, Esad yönetiminin muhaliflere karşı kayıplarının büyük olduğu dönemde uluslararası müzakerelerde bir dönem Akdeniz’e kapısı olan küçük bir Nusayri devletinin devamı pahasına Suriye’nin bölünmesine göz yumacakmış gibi duruyordu. Ama üçlü mutabakat gösterdi ki Rusya planlarını Suriye’nin bildiğimiz mevcut sınırlarıyla mevcut rejimin de içinde olacağı bir formülle devamı pozisyonunu güçlendirdi.
 
Rusya Çarlık döneminden beri sıcak denizlere inmeyi istemiştir. Özellikle Arap-İsrail savaşlarıyla birlikte nasıl Amerikan Altıncı Filosu Akdeniz’e geldiyse oldukça güçlü bir Sovyet filosu da Akdeniz’de daima var olmuştur. Başka ülkelerde de istemesine rağmen Rusya sadece Suriye’de üsler temin edebilmiştir. Suriye, Rusya için her zaman Akdeniz’de dayanak noktası olmuştur. Şimdi de son hadiselerden sonra bir hava üssü kurmuştur Suriye’de biliyorsunuz. Dolayısıyla sadece Nusayri azınlığının kuracağı bir devletle idare edeceğini sanmak doğru olmazdı.
 
RUSYA TÜRKİYE’NİN KÜRT KORİDORUNU ENGELLEMESİNE ONAY VERDİ
 
- Batı PYD’ye pragmatik bir çerçeveden bakıyor ve IŞİD’le savaşta en etkin yerel ortağı olduğu için siyasi sonuçlarına çok takılmadan bugün onlara verdiği destekte ısrarlı. Suriyeli Kürtler ve PYD Rusya için ne ifade ediyor?
 
Her devlet birtakım girişimlerinde bazı unsurları kullanır. Bizim de vaktiyle yaptığımız gibi. Batı Suriye’deki rejimi yıkmak, Rusya da Suriye’deki rejimi korumak açısından PYD ile ve diğer yan unsurlarla zaman zaman işbirliği yaptılar. Batı’nın bu pozisyonu devam ediyor. Eğer uçak düşürme hadisesinden sonra Rusya ile anlaşma olmasaydı Türkiye kolay kolay El Bab’a doğru hareket edemezdi. Türkiye El Bab’a’e giderken IŞİD’den bir başka hedefi daha vardı; Kürt koridorunun engellenmesi. Dolayısıyla Rusya yardımcı olmasa bile buna göz yumuyor çünkü çıkarları onu gerektiriyor. Ruslar Suriye’de Türkiye’nin de Moskova bildirisine uyan süreç içinde olmasının kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşünüyor.
 
- Tarihsel olarak Rusya’nın Kürtlere bakışı nedir?
 
Rus politikası tarih boyunca Kürtleri zaman zaman kullanmıştır ama Rusya’nın Irak Kürtleri olsun, İran Kürtleri olsun ilişkilerinde bir yeknesaklık olduğunu söylemek mümkün değil. Zamana ve konjonktüre göre değişmiştir. Mesela Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtleri Türkiye aleyhine kullanmamıştır. Bugün de Türkiye ile ilişkilerini feda etmek uğruna oraya PYD’ye desteğini fazla devam ettirmez. O nedenle de Suriye’de Türk kuvvetlerinin Kürt koridorunu engellemesine göz yumdu, hatta belki buna destek verdi.
 
RUSYA GÜLEN OKULLARINI ARKASINDA ABD VAR ENDİŞESİYLE KAPATTI
 
- Fetullah Gülen okullarını dünyada ilk kapatan ülkelerin başında Putin’in Rusya’sı vardı. Hatta bunu AK Parti hükümetinin elçiliklerine Gülen okullarına destek talimatı verdiği bir dönemde yaptı -ki siz de o sırada Moskova’da büyükelçi idiniz-. Rusya’nın bunu yaparken motivasyonu neydi?
 
Dediğiniz gibi Rusya 2005’te yavaş yavaş çevreden merkeze doğru okulları kapatmaya başladı. 2007 yılında sadece Moskova’da bir okul kaldı, Tataristan’da ise 8 okul kaldı. 2008 yılında onlar da kapatıldı, dönüştürüldü. Sanıyorum Rus yetkililerin kafasını en fazla meşgul eden husus Türklerin kendi hassas bölgelerinde bu kadar faal olmasıydı. İkincisi de bu yapının arkasında Amerika’nın olabileceği endişesiyle hareket ettikleri kanaatindeyim. Dincilikten ziyade burada ne işleri var ve bunların arkasında Amerika var mıdır sorularını sordular. Ve herhalde ‘vardır’ endişesini de doğrulayacak şeyler var ki ellerinde 2008 yılında tamamen okullar kapatıldı ve Rus sistemine uygun okullar haline dönüştürüldü.
 
ANKARA REJİM DEĞİŞİKLİKLERİYLE İLGİLENMEMELİ
 
- ABD’nin yeni Başkanı Trump’ın Putin’in Rusya’sı ile alıştığımızın ötesinde yakın ilişki kurma hedefi var. Yeni dönemde yeniden tanımlanacak olan Washington-Moskova ilişkilerinden Türkiye nasıl etkilenir?
 
Türkiye’nin bir tarafa fazla yanaşıp diğer tarafa düşmanca davranması doğru olmaz. İki taraf arasında dengeli bir politika izlemelidir. Menfaatler neyi gerektiriyorsa o istikamette. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde geldiği noktanın ülkemizin geleneksel dış politika prensipleriyle uyumlu olduğu kanaatindeyim. Türkiye rejim değişiklikleriyle ilgilenmemeli. Amerika’nın Irak’ta, Libya’da yaptıkları malum. Şimdi Irak daha iyi durumda mı? Birtakım rejimlerin yanlışlarının düzeltilmesini iç dinamiklere bırakmakta ve en azından silahlı müdahaleden kaçınmakta fayda var.
 
KİMDİR?
Kurtuluş Taşkent 1967’de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezuniyetinin ardından Dışişleri Bakanlığı’na girdi. 40 yıllık Hariciye kariyerine pek çok önemli görev sığdırdı. 1995-1999 yılları arasında Astana büyükelçisi, 1999-2000 yıllarında Dışişleri Bakanlığı müşaviri, 2000-2002 yıllarında ABD ile ilişkilerden sorumlu müsteşar yardımcısı olarak görev yaptı. 2002-2008 yılları arasında Türkiye’nin Moskova’da en uzun görev yapan büyükelçilerinden biri oldu. 2008’de Türkiye’ye dönüşünde Dış Politika Danışma Kurulu üyesi olarak atandı, ertesi sene emekli

Friday, December 16, 2016

17-25 Aralık ve Zarrab-Sencani ortaklığı