Showing posts with label FETÖ. Show all posts
Showing posts with label FETÖ. Show all posts

Sunday, January 1, 2017

Taner Timur - Savaş, Kriz ve Populist Demagoji




Taner Timur
10 saat · 
31 Aralık 2016
2017’ye Girerken:
SAVAŞ, KRİZ ve POPÜLİST DEMAGOJİ
Savaş halindeyiz; 2017’ye savaşla giriyoruz; hem de birkaç cephede. Sonunda, Clausewitz’in “savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır” dediği noktaya vardık. FETÖ, IŞİD, PKK... düşmanlar belli. “Başkomutan”ları da Obama! Resmi söylem bunu söylüyor ve bunu söylerken de Trump’a göz kırpıyor. Gerçekten de yandaş medya çoktandır oklarını Obama’ya çevirmiş durumda. Obama’ya ve ülkesine.. “Gerçekte ABD ile savaşıyoruz!” diyor “Yeni Birlik” gazetesi. Kıdemli danışman Yasin Aktay da yazısına (Yeni Şafak,19 Aralık) “Beşiktaş ve Kayseri bombaları müttefiğimizden!” başlığını koymuş ve ihanetin nedenlerini sorguluyor: “Peki, diyor, ABD, NATO'daki en önemli müttefikine bunu niye yapıyor? Dünyanın en güçlü ülkesinin aynı zamanda dünyanın en güvenilmez, kendi müttefiklerine en büyük zararı veren, onlara karşı entrikalar çeviren bir ülkesi olmasının altında nasıl bir akıl yatıyor?”. İ. Karagül daha da açık: “Suçüstü yakalandı ABD” diyor; “hiçbir ABD yönetimi, dünyanın gözleri önünde, bir müttefikine karşı teröre bu kadar açık destek vermedi”. (30 Aralık).
Anlaşıldı; düşman cephesi bu. Ya dost cephesi? O da az çok şekillenmiş durumda. Rusya, İran, Türkiye ve.. (sıkı durun) Suriye! Bu cephenin komutanı da Putin!
İnanılmaz gibi görünüyor, ama gerçek! Birkaç ay öncesine kadar aynı “Masa”da toplanmaları hayal edilemeyecek ülkeler şimdi bir araya gelmiş, “ortak bildiri” yayınlıyorlar! İlk maddesiyle “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü” garanti altına alan bir bildiri.. Arka planda hedef “Kürt koridoru” olsa bile, askerlerimiz şu anda El Bab’da Suriye için savaşıyor. Bölgedeki hareketleri yakından izleyen İslamolog Olivier Roy da bu durum karşısında şaşırmış, soruyor: “Nasıl oluyor da yakın zamana kadar yurt içinde ve dışında Sünni İslam’ın savunucusu olan yeni ‘Sultan’, Şii davasının şampiyonluğunu yapan Rus-İran koalisyonunun uysal bir müttefiki haline geldi?” Ve hükmünü de veriyor: “Sünni dayanışma da, Yeni-Osmanlı rüyası da Halep’te öldü!” (Le Monde, 28 Aralık).
***
Doğru, cephe değişti; hem de baş döndürücü bir U dönüşüyle! Artık Erdoğan, Rusya’yla ilgili konuşmalarına genellikle “dostum Putin!” diye başlıyor. O böyle başlıyor da, mallarımızın çoğuna konmuş olan ambargo da devam ediyor. Belli ki Putin’in acelesi yok. “Yavaş yavaş, diyor, acele etmeyelim, yavaş yavaş hepsi kalkacak!”.
Aslında ambargo tek sorun da değil. Bellekleri bir de 24 Kasım’da, tam da Rus uçağının düşürülüş yıldönümünde El Bab’a doğru ilerleyen birliklerimizin uğradığı saldırı kurcalıyor. Unutulmadı, saldırıda üç şehit vermiştik. Yine de saldırının neden ve kimler tarafından yapıldığı aydınlatılamadı. Ortada sadece bazı sorular ve iddialar var. Örneğin N. Bengisu Karaca, “Uçakların, diyordu, aynı bölgede bulunan ÖSO bileşenlerini değil de Hazvan Köyü Kifeyr mezrasında, yani El Bab yönünde ilerleyen Türk askerlerini doğrudan hedef aldığı biliniyor; sahada Rusya’dan habersiz kuş uçurulmadığı, rejimin Rusya’ya rağmen böyle bir saldırı yapamayacağı da!”. Yazara göre, işin aslı buydu! “Rusya bu saldırıyla, ‘IŞİD’le mücadele tamam, Fırat’ın batısıyla ilgili sınır güvenliğini temin etme işi, eh tamam, ama Halep artık senin meselen değil, orada dur” mesajı veriyor(du)”. Hesap kapanmıştı ve bu bir “Rus usulü ‘opening party’” idi. (HaberTürk, 26 Kasım). Yine de bu çok taraflı hesap kapanmamış olacak ki kısa bir süre sonra da Ankara’da Rus elçisi öldürüldü. Hem de Çevik Kuvvetler’de görevli bir polis tarafından!
***
Elçi Andrey Karlov Ankara’da anlamlı bir sergiyi açarken öldürülmüştü. Arkadan katil etkisiz hale getirildi ve daha ilk günden itibaren de kendisinin bir FETÖ’cü olduğu anlaşıldı. Yine de kafalar karışmıştı. Fail Arapça sloganlar atmış, cinayetine El Nusra görüntüsü vermişti. Durum gerçekten aydınlanmaya muhtaçtı. Bu arada Putin’in de kafası karışmış olacak ki, o da araştırmalara katılmak üzere Ankara’ya bir heyet yolluyordu.
Zihinleri işgal eden temel soru şuydu: 22 yaşında, iş-güç sahibi ve çevik kuvvet elemanı olacak kadar sağlıklı bir insan, nasıl oluyor da tarihe adi bir tetikçi olarak geçeceği bir operasyon uğruna hayatını feda edebiliyordu? Cinayet hazırlıklarında yalnız olmasa, FETÖ’den, CİA’dan yardım almış olsa da, şahsen inandığı ve uğruna hayatını feda ettiği bir “dava”sı olamaz mıydı? Eğer varsa bu “dava” neydi ve kimlere hizmet ediyordu?
Cinayet, “Halep Savaşı”nın son aşamasında, Rus ve Suriye uçaklarının hastane, okul demeden yaptıkları bombardımanın Batı kamuoyunda feci kırım sahneleri olarak sunulduğu bir anda işlenmişti. Bu durumda bir “intikam operasyonu” hissi uyandırıyordu. Buna en çok sevinecek olanlar da kuşkusuz Haleb’i kaybeden cihadist güçler olacaktı. Bu koşullarda bütün dünyada cinayet Rusya ve Suriye’nin kırımlarına karşı bir misilleme olarak değerlendirildi ve katil polis de radikal İslamcılar tarafından yüceltildi. Hatta bazı Mısır gazeteleri cinayeti IŞİD’in üstlendiği yönünde (doğrulanmayan) haberler bile yayınladılar. AKP kadrolarının Obama’dan sonra umutla baktığı Donald Trump da katili bir “radikal İslamcı” olarak lanetliyordu.
Aslında bütün bunlar bir bakıma katil polisin ve ona yardımcı olanların hedeflerine ulaştıklarının da işareti sayılabilirdi. Katil polis, kendi sapık anlayışına göre bir “Cihad eylemi” yapmış, “şehit” olmuş, cennet kapıları kendisine açılmıştı. Ne var ki bu gibi korkunç cinayetleri lanetlemek ve failleri “etkisiz hale getirmek” yetmiyor. İşin köküne inmek, selefilerin beslendiği inanç sistemlerini çözümlemek ve o planda da bir savaş vermek gerekiyordu. Daha 120 yıl önce, Durkheim, Fransa’da intihar nedenlerini incelerken, bunlar arasında “özveri intiharları” (suicides altruistes) diye bir kategori de saptamıştı. Bu ad altında askeri ve dini dayanışmaların yol açtığı intiharlar anlatılıyordu. 1930’larda İspanyol faşistlerin “Viva la Muerte!” (Yaşasın ölüm!) çığlıkları ve 2. Dünya Savaşı’nda Japon “kamikaze” pilotları aynı esprinin daha yakınlardaki uzantıları idiler. Oysa İslam dünyası, önemli bir kısmı itibariyle, Fransa’da 16. yüzyılda yaşanan Saint-Barthelemy kırımı koşullarını hala aşamamış görünüyor. Ankara cinayeti de bu zihniyetin devamı gibiydi. Bu koşullarda Putin bile öfkesini içine attı ve esnek bir söylem benimsedi. Ona göre de “Cinayetin arkasındakiler FETÖ’cü militanlar olabilirdi”. Resmi Türkiye kendi cephesine katılmış, dolaylı şekilde de olsa Amerika’ya ve NATO’ya karşı tavır koymuştu. Haleb’i dünyanın gazabına uğramadan tahliye etmek Türkiye sayesinde gerçekleşmişti. Cihadistler ve sivil yandaşları bir kez İdlib’e yerleştikten sonra, yine Türkiye sayesinde oradan kovulmalarının yolu da mutlaka bulunacaktı. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da yakınlarda açıkça söylemişti: “Onları İdlib'e aldık. Gerekirse kendi topraklarımıza da alabiliriz. Dün akşam Sayın Putin'le bir görüşmem oldu. Bizlere teşekkürü oldu. Dediler ki, burada bu insanların kurtuluşunda sizin de kararlılığınız olmasaydı, el ele vermeseydik bu süreci bu şekilde bitiremezdik”. Kısaca Türkiye müttefiklerinden koparak Rusya-İran-Suriye kampına katılmış ve ABD önderliğindeki “Koalisyon”u da neden Fırat Kalkanı operasyonunu desteklemiyorsunuz diye lanetlemeye başlamıştı. Sadece bizi değil, bütün dünyayı da şaşırtan gelişmeler bunlar oldu. Olivier Roy gibi İslamologlar “bitti, dediler, AKP’nin Sünni İslamcılığı bitti”.
Oysa biten bir şey yok; sadece siyasal İslam’ın yöntem ve stratejisi değişiyor. Olan şu: Cumhuriyet tarihimizde defalarca tekrarlanmış bir oyun en ürkütücü boyutlarda yeniden sahnelenmiş bulunuyor. Atatürk, daha Cumhuriyetin birinci yıldönümünde, Vakit gazetesine verdiği beyanatta ülkeyi bekleyen tehlikeyi şöyle sergilemişti: “Türkiye’de esasen mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı, vesvese vardı (...) Bundan sonra yalnız bir şey olabilir. O da bazı adî politikacıların, hasis çıkarcıların o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden çıkar ve hırslarını tatmin düşüncesinden ibarettir”. Bugün de durum budur ve bu durumu da toplumsal evrim ve sınıf çelişkileri yaratır. Gerçekten de din ve dünya görüşü ile ilgili gelişmeler hiçbir zaman ülkedeki sosyal ve sınıfsal dönüşümlerden soyutlanamaz. Bu alandaki yeniden yapılanma çabaları hesaba katılmadan İslamcı politikalar ve bunların altında yatan motivasyon anlaşılamaz.
***
Aslında Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde İslam alemine önderlik edecek yorumcular, müçtehitler yetiştirmedi. Kanuni zamanında bile medreselerde Arap ve İranlı alimlerin yorumları esas alınıyordu. İslamiyetten sonra Ortadoğu’daki tüm devlet yapılanmaları da ideal tiplerini Sasani modelinde buldular. Şu anda yaşadığımız toplumsal kriz bile, Arap devletlerinden çok İran İslami Cumhuriyeti’nde yaşananlarla benzerlikler gösteriyor: Özellikle de -Zencani’si ve Zarrab’ı ile- bu ülkede Ahmedinecad döneminde yaşanan sınıfsal dönüşümlerle. Bu yıllarda, İslami Devrim’in başlangıçtan itibaren vurucu gücünü teşkil eden “Devrim Muhafızları” (Pasdaran) ihale, teşvik, özelleştirme politikalarıyla yeni bir sınıf konumuna yükselmişti. Bu sınıf politikası, siyaseti de etkiledi ve giderek Ruhani iktidarına yol açtı. İranlı düşünür Mahfaz Shirali geçen Ocak ayında bu süreci şöyle yorumluyordu: “Humeyni için tehlikede olan İslam’dı ve onu korumak lazımdı; yeni başkan için ise ekonomi tehlikede ve o korunmalı. Tek bir örnek vermek gerekirse, devrimci ordu generalleri (Pasdaran), ‘Allah’ın askerleri’ iken, iş adamları haline geldiler”. (Le Monde, 28 Ocak, 2016). Bu aynı zamanda (köktencilerin “yozlaşma” olarak gördükleri) bir çeşit “sekülerleşme” süreci idi. Olivier Roy’un Türkiye ile ilgili yorumunu anımsatan bu görüş, İran’daki Ruhani “pragmatizm”ine işaret ediyor. Gerçekten de artık ekonomide, özellikle petrol, gaz ve petro-kimya alanlarında önemli bir yer tutan Pasdaran, Ahmedinecad döneminde elçiler, valiler, belediye reisleri vb gibi mevkilere de adamlarını yerleştirmeyi başarmıştı. İşte AKP yönetiminin “Osmanlı Ocakları” ve palazlanan esnaf, KOBİ’ler, MÜSİAD vb temelinde –yer yer eski AKP kadrolarını da tasfiye ederek- yeni bir sınıf ve yönetici kadro yaratma çabası da bu tabloyu çağrıştırıyor. Üstelik Türkiye gibi petrol yoksulu bir ülkede, AKP, sınıf politikasına ihale, teşvik ve özelleştirme araçlarına son yıllarda bir de Osmanlı müsadere sistemini sokmuş bulunuyor. Daha geçenlerde Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli “FETÖ'nün finansman kaynaklarının kurutulması çerçevesinde bugüne kadar TMSF bünyesine 46 grup olarak toplam 692 şirket devredildi(ğini); bu şirketlerde toplam 37 bin 858 kişi çalıştığını” ve “şirketlerin toplam aktif büyüklüğünün 34,1 milyar lira civarında olduğunu” ilan ediyordu. Bu vahşi kapitalizm yöntemleri sonunda tutuklanmış bazı yazarların tasarruf hesaplarına kadar uzandı. Ne var ki bütün bunlar yetmiyor, milli gelir azalmaya başlıyor ve Türk lirası da hızla değer kaybediyordu. Cumhurbaşkanı bu kez de halkı, tanklara direndiği gibi dolara direnmeye davet etti. Gezi, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbelerini tezgâhlayan güçler bu sefer de TL’ye saldırıya geçmişlerdi. Sonra ne oldu? Erdoğan’a göre oyun bozuldu: “15 Temmuz darbe girişimini takip eden günlerde, şayet milletimiz 12 milyar dolar bozdurarak ekonomisine sahip çıkmasaydı, aynı oyunu orada da oynayacaklardı” diyordu Cumhurbaşkanı! Ne var ki bu kez beklenen olmadı. 3,50’lerden 3,30’lara inen dolar kuru kısa sürede aynı hızla yine 3,50’lere tırmandı. Yoksa daha Erdoğan konuşmadan, Sabah’taki köşesinde (13 Aralık) “Bu kampanyaların başarılı olması, ülkemizden parasını alıp çıkmak isteyen yabancı yatırımcının işini kolaylaştırmaz mı?” diye sorgulayan yazar haklı mı çıkmıştı? “Ülkemizin döviz rezervi eridiğinde, bunun ekonomimize geri dönüşü nasıl olacak? (...) Birileri dolar ucuzken sattırıp, pahalıyken bize satmak mı istiyor acaba?” diyordu H. Kaplan.
Aslında bu arada Hükümet de boş durmamış, o da iktidarın sınıfsal belkemiği olan esnafa can simidi teşkil edecek bir “önlemler paketi” hazırlamıştı. 1,6 milyon esnafın kredi engellerinin kaldırılması; kepenk kapatanlara maaş bağlanması; yıl sonlarındaki “defter tasdiki” eziyetinin kaldırılması.. tablo cazipti. Ne var ki, Erdoğan’ın bütün lanetlemelerine rağmen, esnafı ve Kobileri ezen faizler de bir türlü indirilemiyordu.
***
Siyasal İslam, sosyal dönüşüm, sınıfsal yapılanma… Bütün bunlar bir de “Yeni Anayasa” ile taçlandırılmalıydı! Bu da “Yeni Türkiye”nin siyasi çatısı olacaktı! Şimdi bu son aşamadayız. İyi de kimler, hangi koşullarda hazırlıyorlar bu “Anayasa”yı? Daha doğrusu, Anayasa Doçenti Murat Sevinç’in sorduğu gibi, “Gündemdeki anayasa önerisi, bir anayasa değişikliği önerisi midir?”.. Elbette ki değildir. Girişim, fiilen zaten ortadan kaldırılmış olan anayasa yerine yepyeni bir “sistem” getirme girişiminden ibarettir. Tıpkı 1933’te, Portekiz’de, Salazar’ın “Estado Novo”nun (Yeni Devlet’in) temellerini atacak yeni bir “Anayasa” ısmarlaması gibi.. Bu bakımdan Meclis Komisyonu’nda yapılan “anayasa tartışmaları”nı parlamenter demokrasi tarihinin düşünsel ve kurumsal referansları içinde kavramaya çalışmak da beyhude bir çaba olacaktır. Kaldı ki, Erdoğan. daha geçenlerde tarımcılara seslenirken dayandığı felsefeyi, herkesin anlayacağı bir dille, şöyle ortaya koymuştu: “Çobanlık deyip hafife almayın; çobanlığın felsefesini anlamayan, onun psikolojisini yaşamayan insan yönetemez. Ben de bir çobanım.” Ve bu arada AKP ve MHP vekilleri de bu felsefeye en uygun “anayasa”yı hazırlıyorlardı.
Siyasal İslam, sınıfsal dönüşüm, daralan ekonomi, artan işsizlik, “anayasal” yapılanma.. Sonunda da savaş! Zırh olarak da Trump ve Putin adlarını taşıyan iki demagog popülist arasında sıkışıp kalmış, ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranacak bir diplomasi. Bütün bunları pekiştirici nitelikte de bir sıcak savaş olgusu.. El Bab’da karla ve düşmanla savaşan Mehmetçikler.. Ne yazık ki 2017’ye bu koşullarda giriyoruz.


Monday, December 26, 2016

Cansu Çamlıbel'in Büyükelçi (E) Kurtuluş Taşkent ile mülakatı ( 26 Aralık 2016)

Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı

25 Aralık 2016 - 21:18Son Güncelleme : 26 Aralık 2016 - 06:32

Emekli Büyükelçi Kurtuluş Taşkent, 6 sene ile Rusya’da en uzun süre görev yapan Türk büyükelçi. 2002-2008 arasında hem Rusya’nın Putin’in iktidara gelmesiyle yaşadığı hem de Türkiye’nin dış politikada AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yaşadığı değişimlerin bizzat ortasında yaşamış deneyimli bir diplomat. Geçen hafta Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un Ankara’nın kalbinde uğradığı suikastı ve hemen ertesi gün Türkiye-Rusya-İran’ın imzaladığı Suriye mutabakatını analiz edecek en yetkin isimlerin başında geliyor. Taşkent, gelişmeler Türkiye’yi Rusya’nın yörüngesine mi itiyor tartışmasını anlamsız buluyor. Türk dış politikasının geleneksel hattına dönebileceğine dönük emarelerden memnun.

 
UZUN YILLAR KENDİMİZ TABANCA TAŞIDIK
 
- Rus Büyükelçi Karlov’un Ankara’da Türk polisine mensup bir kişi tarafından öldürülmesinin ardından Putin bu suikastın Türk-Rus ilişkilerini vurmayı hedeflediğini söyledi. Şu ana kadar da Ankara’yı zora sokacak bir tepki gelmedi. İlişkiler bu durumdan nasıl etkilenir sizce?
 
Ben büyükelçinin nasıl vurulduğunu Rus televizyonlarından seyrettim. Çok üzücü bir olay. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa bir suikast ile yabancı bir büyükelçi öldürülüyor. Biz Türk diplomatları, büyükelçiler olarak Ermeni terörüne çok şehit verdiğimizden bu hususlarda daima dikkatli olmaya çalıştık. Ben ve arkadaşlarım uzun yıllar özel tabanca taşıdık. Daha sonra büyükelçi olunca korumalarımız oldu. Büyükelçinin koruma almaması basiret bağlanması belki ama belki de Türkiye’de böyle bir şeyin bir Rus sefirinin başına gelebileceğini düşünememekten ileri gelebilir.
Bu feci suikasttan sonra hem Türk hem de Rus yetkililer aklıselimle hareket ettiler. Suikast beraberce araştırılıyor.
Rusya’nın tutumu şudur; ‘Kimin yaptığı konusunda çeşitli spekülasyonlar var ama biz tahkikatın sonucunu bekliyoruz’.
 
- Putin’in son basın toplantısında söylediklerine bakınca Moskova’nın bu suikastın FETÖ tarafından yapılmış olma ihtimalini yüksek gördüğünü mü anlamalıyız?
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine anlattıkları Putin’in kafasına yatmasaydı geçen haftayı bu kadar serinkanlı geçirebilirler miydi?
Sayın Cumhurbaşkanımızın elinde muhtemelen istihbarattan ve güvenlik güçlerinden gelen bilgiler vardır. Fakat Rusların tutumu beklemek ve tahkikatın sonucuna göre bir kanaate varmak üzerine kurulu diye anlıyorum.
 
Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı
DAVUTOĞLU’NUN UÇAK AÇIKLAMASINI PUTİN BİR TOKAT OLARAK ALDI
 
- Rusya’nın yaklaşık bir yıl önce uçağının Türkler tarafından düşürülmesi ile büyükelçisinin Türkiye topraklarında öldürülmesine verdiği tepkiler arasındaki farkı nasıl yorumluyorsunuz?
 
Soğuk Savaş dönemi dahil ilk defa bir Rus uçağı bilinçli bir şekilde düşürülüyor. Ondan sonra hatırlarsınız bazı talihsiz açıklamalar oldu. O zamanki başbakanın gazetelere yansıyan ‘Talimatı ben verdim’ şeklinde bir beyanı var. Putin bunu amiyane tabirle suratına vurulmuş bir tokat olarak aldı ve çok ciddi tepki gösterdi. Yine de aşırıya kaçmamaya dikkat etti. Türkiye üzerinde birincisi ekonomik yaptırımlara başvurdu, ikincisi Suriye hava sahasını yakın zamana kadar bize kapattı. Biz bu yaptırımlardan çok kötü etkilendik. Rakamlar ortada. 4.5 milyona yaklaşan turist sayısı 2016’da çok çok düştü.
Bir süre sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın Putin’e gönderdiği mektup bu yanlıştan iki tarafın da dönmesini sağladı. İlişkiler eski düzeyine ulaşma sürecine girdi. Büyükelçinin öldürülmesi gerçekten de Rusları yaraladı, bizleri de yaraladı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve hükümet yetkililerinin süratle olaya ey koymaları ve Putin’le görüşmeler olabildiğince suikastın olumsuz etkilerini azaltmaya çalıştı.
 
SUİKASTTAN ÖNCE DE BÜYÜKELÇİLİKLER İÇİN GÜVENSİZLİK ORTAMI VARDI
 
- Suikastın gerçekleştiği yer Meclis’e çok yakın, ABD Büyükelçiliği’nin karşısı. Ankara’nın kalbi denebilecek bir nokta. Böyle bir olaydan sonra Türkiye’deki diğer diplomatik temsilcilikler bir güven sorunu yaşamaz mı?
 
Burada merhum büyükelçinin eksikliği kadar bir büyükelçinin katıldığı bir törende onun korumasız gezdiği de bilindiği halde gerekli güvenlik önlemlerinin ve istihbaratın sağlanamaması yabancı çevrelerde tartışıldı ve eleştirildi. Biliyorsunuz Türkiye’deki temsilcilikler son dönemde sık sık kendi makamları tarafından uyarıldılar. Alman ve Amerikan Büyükelçiliği ve Konsolosluğu birkaç günlüğüne kapatıldı. Başkaları da vardır. Zaten Rus Büyükelçi’nin öldürülmesinden önce de bir güvensizlik ortamı vardı. Yabancı büyükelçilikler zaten Ankara’da bir güvensizlik ortamı olduğu konusunda uyarıldıkları için bunu biliyorlardı. Ona göre tedbirler alıyorlardı. Sayın Karlov nasıl oldu da bu ortama rağmen korumasız geziyordu? Bu yanlış bir şey.
 
- Geçen hafta suikastın ertesi günü Türkiye-İran-Rusya’nın imza koyduğu mutabakat metninin ilk maddesi şöyle diyor; ‘Üç ülke, içerisinde pek çok etnik grubu barındıran, çok mezhepli, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen destekliyor’. Yani Beşar Esad’ın cumhurbaşkanlığını yürüttüğü ve bizim Fırat Kalkanı operasyonunda işbirliği yaptığımız ÖSO’nun karşısında savaştığı ülkeden bahsediliyor. Rusya Ankara’yı nasıl bu noktaya getirdi?
 
Mutabakatın sizin hatırlattığınız maddesi dışında bir de şöyle deniyor; İran, Rusya ve Türkiye, Suriye hükümeti ve muhaliflerin üzerinde görüşme yaptıkları anlaşmanın hazırlanmasına yardımcı olmaya ve bu anlaşmanın garantörü olmaya hazır olduklarını belirtir.
Sanıyorum bu ortak bildiride Rusya’nın etkisi biraz daha fazla olabilir çünkü Suriye’de askeri bakımından gerçek manada en büyük güç uçaklarıyla, üsleriyle, özel kuvvetleriyle. İran’ın desteklediği Hizbullah grubunun etkin olduğu biliniyor. Bunu bir uzlaşı olarak görmek daha uygun olur. Ama bana göre Türkiye’nin son yaklaşımı bence gerçekçi ve doğru bir yaklaşım.
 
- ‘Rusya’nın ya da başka faktörlerin etkisiyle olması önemli değil mesele Türkiye’nin bu noktaya gelmesi’ demek istiyorsunuz, doğru mu?
 
Evet, bu doğru yaklaşımdır.
 
BU KADAR TEHDİT ALTINDAYKEN TÜRKİYE UZLAŞILARA AÇIK OLMALI
 
- AK Parti yönetimi 2011 yazından sonra tüm Suriye stratejisini Esad rejiminin devrilmesi üzerine kurdu. Başta ÖSO olmak üzere ılımlı görülen muhalifler desteklendi. Muhaliflerin siyasi şemsiyesi diyebileceğimiz Suriye Ulusal Konseyi İstanbul’da kuruldu. ‘Buraya gelinmesi doğrudur’ dediğiniz nokta Ankara’nın Esad rejimi kriterinden vazgeçtiği anlamına mı geliyor?
 
Birincisi, Türkiye içten ve dıştan çok yönlü terörizm tehditleri altında. İkincisi, Rusya gibi büyük bir güçle iyi ilişkiler yürütmek, tekrar 2000’li yılların karşılıklı güven birlikteliğine dönmek durumundadır. Üçüncüsü, aramızda çeşitli anlaşmazlıklar çıkabilir ama Türkiye İran’ı dikkate almak durumunda. Dolayısıyla biz kendi iç güvenliğimizi sağlamak açısından etrafımızda düşmanlarla değil mümkün olduğunca dostlarla çevrilmek için birtakım uzlaşılara açık olmamız lazım. Dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın ilk iktidara geldiklerinde söylediği gibi dostlarımızı arttırmamız, düşmanlarımızı azaltmamız lazım. Son bombalamalar ve Karlov’a suikastın gösterdiği gibi Türkiye çok yönlü ciddi bir terör tehdidi altında. Türkiye gerçekçi ve doğru bir tutum almıştır derken bu geniş çerçeve içinde düşünmeye çalışıyorum.
 
YAPILAN YANLIŞLAR KABUL EDİLDİ Kİ ANKARA BU DÖNÜŞÜMÜ YAŞADI
 
- Türkiye 5 senedir düşman muamelesi yaptığı bir liderle ve rejimiyle nasıl aynı masaya oturup garantörlük yapacak? 
 
Bir kere bizim geleneksel dış politikamızda rejimlerin tanınması veya tanınmaması diye bir husus yoktur. Mesela bir ülkede bir darbe olup yeni bir rejim kurulduğunda bizim geleneksel dış politikamızda o rejimin tanınması diye bir uygulama yoktur. Biz ülkelerle ilişkilerimizi rejimlerle değil o ülkenin kendisiyle kurarız. Rejimlerine ve içişlerine karışmayız. Sizin de söylediğiniz gibi ciddi bir dönüşüm olmuştur ama bugünkü bu dönüşüm doğrudur ve gerçekçidir. Eskiden birtakım yanlışlar yapıldığı kabul ediliyor ki bu dönüşüm yapılıyor. Demek o uygulamaların yanlış olduğu görülüyor ve neticede bu üçlü anlaşmaya varıyoruz. Artık anladığım kadarıyla (bir değişiklik olmazsa) Esad ile ilgili eski iddiaları ileri sürmüyoruz. Mutabakat metni bunu gayet açık gösteriyor. ‘Hükümetle muhalifler arasındaki görüşmeleri destekleyeceğiz ve bir anlaşma olursa onun garantörü olacağız’ diyoruz.
 
MUTABAKATTA HİZBULLAH DA YOK, PYD DE
 
- Ortak bildiride IŞİD ile El Nusra diğer muhalif gruplardan ayrı bir kategoride ve ‘terörist’ olarak vurgulandı. Ankara’nın bu gruplarla eşdeğer gördüğü PYD’ye bir ‘terör örgütü’ atfı yok. Bu Türkiye’nin pozisyonu açısından sorunlu değil mi?
 
Haklısınız. Bizim pek sevmediğimiz Hizbullah da yok. Üçlü mutabakatın kabulünden sonra yapılan ortak basın toplantısında Sayın Çavuşoğlu Hizbullah’ın isminin bildiriye konulmamasını eleştirmiş. Bunun üzerine Lavrov ‘Hizbullah Suriye hükümetinin daveti üzerine ülkede bulunmaktadır’ demiş. İran Dışişleri Bakanı Zarif de ‘Türk meslektaşımın söylediklerini saygıyla karşılıyorum ama diğer ülkeler (İran ve Rusya) o şekilde düşünmüyor’ demiş. Yani bu ortak bildiri her yönüyle mükemmeldir, sorunların hepsi çözülmüştür, Türkiye’nin başındaki bütün terör tehditleri kalkmıştır demek değil. Ama terörle mücadele dahil bir sürecin iyi yönde başlatılmasıdır.
 
BATI İLE SORUNLARIMIZIN RUSYA İLE İLGİSİ YOK
 
- Rusya’nın müttefikleriyle eşitlikçi değil daha ziyade kendi nüfuz alanını genişletmeye yönelik bir ilişki tarzı olduğu biliniyor. Bu gelişmelerle Türkiye’nin çok fazla Rusya’nın yörüngesine girdiği eleştirisini getirenler var. Batı’ya dönük kızgınlıklarımız, hayal kırıklıklarımız bizi biraz fazla mı Rusya’ya doğru itti?
 
Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerdeki balayı 2000’li yıllarda yaşandı. Ama Rusya, Türkiye’nin bir NATO üyesi ve belirli bir blokun ülkesi olduğunu her zaman biliyordu.
Herhangi bir güvenlik anlaşmasına bağlı olmak ve bir ittifak içinde olmak başka ülkelerle ilişkilerin kötü olması anlamına gelmez. Artık Soğuk Savaş döneminde değiliz ki o dönemde Demirel’in başbakanlığı döneminde (1960’lar-70’ler) Ruslarla çok ciddi ekonomik işbirliği içindeydik.
Ara sıra birtakım dönüşler olabilir ve zaman zaman çok eleştirdiğimiz durumlara rağmen Türkiye oradan oraya yalpalayacak bir ülke değil. Dolayısıyla ben Rusya’nın tahakkümü altına girdiğine, Rusya ile ilişkilerinde aşırıya gittiği kanaatinde değilim. Türkiye’nin menfaatleri, çıkarları Rusya ile de iyi ilişkiler içinde olmayı gerektiriyor. Ümit ediyorum Avrupa ve ABD ile ilişkilerimiz de daha olumlu bir noktaya gelebilir. Biz Rusya’ya yanaştık diye o ilişkiler istediğimiz düzeyde değil diye bir durum yok ki.
 
- Batı ile zaten gerilimli olan o ilişkiler Ankara-Moskova yakınlaşması nedeniyle daha da olumsuz etkilenir mi?
 
Etkileneceği kanaatinde değilim... Bugün eleştirilen yönlerimiz Rusya ile ilişkilerimiz dolayısıyla daha olumsuz noktalara gidecek kanaatinde değilim. Eğer birtakım yanlış uygulamalarımız varsa bunları düzeltmek bizim elimizde. Ne Rusya yüzünden bunlar oldu ne de Rusya ile ilişkilerimiz tekrar çıkarlarımız doğrultusunda gelişiyor diye bu olumsuzluklar artacak.
 
TÜRKİYE SAĞA-SOLA YALPALAYAN DEVAMLI DIŞ POLİTİKA ARAYIŞINDA ÜLKE OLMAMALI
 
- Ortadoğu ülkelerinde Türkiye’nin kendilerine rejim ihraç etmek istediği, Sünnicilik yaptığı algısının yükseldiği bir dönem yaşadık. Ankara bu iddiaları hep reddetse de hangi politikalar sizce bu algıya yol açtı?
 
Bir dış politika tarihten, coğrafyadan, stratejiden, komşularınızın durumlarından, onların size bakışlarından, ekonomiden ve sizin kendinize nasıl bir rol biçtiğinizden oluşur. Bu uzun vadeli bir iştir. Kendinizi ne küçük göreceksiniz ne de dev aynasında göreceksiniz. Stratejik derinliktir, yeni Osmanlıcılıktır gibi birtakım kavramların ortaya atılıp bunların fazla ciddiye alınması gerçekçi bir yaklaşım değildi. Türkiye o zaman Arap ülkelerine misal gösterilirken gerçekten de demokrasi ve insan hakları açısından gelişim içinde olan bir ülkeydi.
Bir de şunu söylemek isterim Atatürk’ün dönemin dışişleri bakanlığı genel sekreterine vasiyet gibi sözleri vardır: ‘Arap ülkelerinin içişlerine ve kendileri arasındaki sorunlara karışmayacaksınız. Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler içinde olacaksınız, onları tahrik etmeyeceksiniz.’ Atatürk’ün talimatı budur. Biz bu çerçevede hareket etmeliydik, etmeliyiz. Atatürk’ün çizdiği dış politika yolu gerçekçidir. Bizim sağa-sola yalpalamamıza gerek yoktur. Rusya ile ilişkiler başka ülkeler aleyhine değil, başka ülkelerle ilişkiler Rusya aleyhine bir süreç içine girmemeli. Türkiye sağa-sola yalpalayan, devamlı dış politika arayışları içinde bir ülke olmamalıdır. Sanıyorum ve ümit ediyorum dış politikamız daha gerçekçi ve daha ayağı yere basar, daha Cumhuriyet’in öteden beri uygulayageldiği dengeli ve düşman aramayan dost arayan sürece girmiştir ve bu devam edecektir.
 
RUSYA HEP SICAK DENİZLERE İNMEK İSTEDİ SURİYE SAYESİNDE BAŞARDI
 
- Rusya, Esad yönetiminin muhaliflere karşı kayıplarının büyük olduğu dönemde uluslararası müzakerelerde bir dönem Akdeniz’e kapısı olan küçük bir Nusayri devletinin devamı pahasına Suriye’nin bölünmesine göz yumacakmış gibi duruyordu. Ama üçlü mutabakat gösterdi ki Rusya planlarını Suriye’nin bildiğimiz mevcut sınırlarıyla mevcut rejimin de içinde olacağı bir formülle devamı pozisyonunu güçlendirdi.
 
Rusya Çarlık döneminden beri sıcak denizlere inmeyi istemiştir. Özellikle Arap-İsrail savaşlarıyla birlikte nasıl Amerikan Altıncı Filosu Akdeniz’e geldiyse oldukça güçlü bir Sovyet filosu da Akdeniz’de daima var olmuştur. Başka ülkelerde de istemesine rağmen Rusya sadece Suriye’de üsler temin edebilmiştir. Suriye, Rusya için her zaman Akdeniz’de dayanak noktası olmuştur. Şimdi de son hadiselerden sonra bir hava üssü kurmuştur Suriye’de biliyorsunuz. Dolayısıyla sadece Nusayri azınlığının kuracağı bir devletle idare edeceğini sanmak doğru olmazdı.
 
RUSYA TÜRKİYE’NİN KÜRT KORİDORUNU ENGELLEMESİNE ONAY VERDİ
 
- Batı PYD’ye pragmatik bir çerçeveden bakıyor ve IŞİD’le savaşta en etkin yerel ortağı olduğu için siyasi sonuçlarına çok takılmadan bugün onlara verdiği destekte ısrarlı. Suriyeli Kürtler ve PYD Rusya için ne ifade ediyor?
 
Her devlet birtakım girişimlerinde bazı unsurları kullanır. Bizim de vaktiyle yaptığımız gibi. Batı Suriye’deki rejimi yıkmak, Rusya da Suriye’deki rejimi korumak açısından PYD ile ve diğer yan unsurlarla zaman zaman işbirliği yaptılar. Batı’nın bu pozisyonu devam ediyor. Eğer uçak düşürme hadisesinden sonra Rusya ile anlaşma olmasaydı Türkiye kolay kolay El Bab’a doğru hareket edemezdi. Türkiye El Bab’a’e giderken IŞİD’den bir başka hedefi daha vardı; Kürt koridorunun engellenmesi. Dolayısıyla Rusya yardımcı olmasa bile buna göz yumuyor çünkü çıkarları onu gerektiriyor. Ruslar Suriye’de Türkiye’nin de Moskova bildirisine uyan süreç içinde olmasının kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşünüyor.
 
- Tarihsel olarak Rusya’nın Kürtlere bakışı nedir?
 
Rus politikası tarih boyunca Kürtleri zaman zaman kullanmıştır ama Rusya’nın Irak Kürtleri olsun, İran Kürtleri olsun ilişkilerinde bir yeknesaklık olduğunu söylemek mümkün değil. Zamana ve konjonktüre göre değişmiştir. Mesela Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtleri Türkiye aleyhine kullanmamıştır. Bugün de Türkiye ile ilişkilerini feda etmek uğruna oraya PYD’ye desteğini fazla devam ettirmez. O nedenle de Suriye’de Türk kuvvetlerinin Kürt koridorunu engellemesine göz yumdu, hatta belki buna destek verdi.
 
RUSYA GÜLEN OKULLARINI ARKASINDA ABD VAR ENDİŞESİYLE KAPATTI
 
- Fetullah Gülen okullarını dünyada ilk kapatan ülkelerin başında Putin’in Rusya’sı vardı. Hatta bunu AK Parti hükümetinin elçiliklerine Gülen okullarına destek talimatı verdiği bir dönemde yaptı -ki siz de o sırada Moskova’da büyükelçi idiniz-. Rusya’nın bunu yaparken motivasyonu neydi?
 
Dediğiniz gibi Rusya 2005’te yavaş yavaş çevreden merkeze doğru okulları kapatmaya başladı. 2007 yılında sadece Moskova’da bir okul kaldı, Tataristan’da ise 8 okul kaldı. 2008 yılında onlar da kapatıldı, dönüştürüldü. Sanıyorum Rus yetkililerin kafasını en fazla meşgul eden husus Türklerin kendi hassas bölgelerinde bu kadar faal olmasıydı. İkincisi de bu yapının arkasında Amerika’nın olabileceği endişesiyle hareket ettikleri kanaatindeyim. Dincilikten ziyade burada ne işleri var ve bunların arkasında Amerika var mıdır sorularını sordular. Ve herhalde ‘vardır’ endişesini de doğrulayacak şeyler var ki ellerinde 2008 yılında tamamen okullar kapatıldı ve Rus sistemine uygun okullar haline dönüştürüldü.
 
ANKARA REJİM DEĞİŞİKLİKLERİYLE İLGİLENMEMELİ
 
- ABD’nin yeni Başkanı Trump’ın Putin’in Rusya’sı ile alıştığımızın ötesinde yakın ilişki kurma hedefi var. Yeni dönemde yeniden tanımlanacak olan Washington-Moskova ilişkilerinden Türkiye nasıl etkilenir?
 
Türkiye’nin bir tarafa fazla yanaşıp diğer tarafa düşmanca davranması doğru olmaz. İki taraf arasında dengeli bir politika izlemelidir. Menfaatler neyi gerektiriyorsa o istikamette. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde geldiği noktanın ülkemizin geleneksel dış politika prensipleriyle uyumlu olduğu kanaatindeyim. Türkiye rejim değişiklikleriyle ilgilenmemeli. Amerika’nın Irak’ta, Libya’da yaptıkları malum. Şimdi Irak daha iyi durumda mı? Birtakım rejimlerin yanlışlarının düzeltilmesini iç dinamiklere bırakmakta ve en azından silahlı müdahaleden kaçınmakta fayda var.
 
KİMDİR?
Kurtuluş Taşkent 1967’de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezuniyetinin ardından Dışişleri Bakanlığı’na girdi. 40 yıllık Hariciye kariyerine pek çok önemli görev sığdırdı. 1995-1999 yılları arasında Astana büyükelçisi, 1999-2000 yıllarında Dışişleri Bakanlığı müşaviri, 2000-2002 yıllarında ABD ile ilişkilerden sorumlu müsteşar yardımcısı olarak görev yaptı. 2002-2008 yılları arasında Türkiye’nin Moskova’da en uzun görev yapan büyükelçilerinden biri oldu. 2008’de Türkiye’ye dönüşünde Dış Politika Danışma Kurulu üyesi olarak atandı, ertesi sene emekli

Monday, October 17, 2016

ÇÜNKÜ DENİZ BİTTİ ARTIK..." Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz'un, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yazdığı o tarihi mektup...
"M.Kemal Adal" <adalkemal1@gmail.com>: Oct 16 12:30PM +0300

08 Ekim 2016 Cumartesi 01:38
[image: "ÇÜNKÜ DENİZ BİTTİ ARTIK..."]


Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz
< http://www.haberyuzdeyuz.com/haberleri/t%C3%BCmgeneral+ahmet+yavuz>,

 
*Tayyip Erdoğan’a açık bir mektup
< http://www.haberyuzdeyuz.com/haberleri/mektup> yazarak, “FETÖ” ilemücadelede Bülent Arınç
< http://www.haberyuzdeyuz.com/haberleri/b%C3%BClent+ar%C4%B1n%C3%A7>,
Sadullah Ergin, Hüseyin Çelik’e dokunulmamasına şaşırdığını söyledi…Yavuz,mektubunda darbe sonrası alınan kararları da sert ama saygılı bir üslupla eleştirdi.

İşte Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz’un o tarihi mektubu:

“Sayın Cumhurbaşkanım,Ülkemiz yakın tarihin en sıkıntılı dönemini yaşıyor.Çevremiz ve hatta içimiz adeta yangın yeri. Bu yangının acil olarak söndürülmesi gerekiyor.Bunun için hepimize ağır sorumluluklar düşüyor. Ama en çok da size…Hayatı, bir anlamda, araba kullanmaya benzetirim. Hep önüme bakarım. Ama ara sıra dikiz aynasına da göz atmak kaydıyla…”“ABD’nin ‘FETÖ’yü darbeye ittiğini görüyorum”“Yine öyle yapmak istiyorum. Önüme bakıyorum. ABD’nin FETÖ’yü darbeye ittiğini ve Türkiye’yi istediği gibi yönetmek istediğini görüyor ve kendimi doğal olarak sizin yanınızda konumlandırmak istiyorum.”" BOP EŞBAŞKANIYDINIZ..."*
 
*“Dikiz aynasına baktığımda BOP eş başkanlığınızı görüyorum”“Ama dikiz aynasına göz attığımda, bir yandan BOP eş başkanlığınızı; diğer yandan jeopolitik derinlikten yoksun, öngörüsüz, ABD’ye koridor inşa etme olanağı sunan, 3 milyon vatandaşını beslemek zorunda kaldığımız harap edilmiş
Suriye’yi görüyorum. Bulantı yaşıyorum…”“Bu caninin sizin sunduğunuz imkanlarla devleti ele geçirdiğini görüyorum”“Önüme dönüyor ve FETÖ’yle mücadelenin eksiksiz yapılması gerektiğine ve bunun için sizinle birlikte olmanın zorunluluğuna odaklanıyorum. Dikiz aynasına baktığımda, bu caninin
sizden önce de bir geçmişi olmasına rağmen sizin sunduğunuz çok geniş imkânlar yüzünden devleti ele geçirdiğini görüyorum. Onunla yaptığınız yakın işbirliği sonucu, yargının, devlet kurumlarının ve özellikle TSK’nın genetiğiyle oynandığını ve 15 Temmuz darbesine giden yolun taşlarının
katkılarınızla döşendiğini anımsıyorum. Sis bulutu içinde kalıyorum.” “FETÖ ile mücadele edilirken bu üç zatı muhtereme dokunulamıyor olmasına şaşıyorum(!)”“Bu bağlamda, Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırırken elindeki Ergenekon <http://www.haberyuzdeyuz.com/haberleri/ergenekon> ve Balyoz
< http://www.haberyuzdeyuz.com/haberleri/balyoz> davalarını tamamlama hakkını bu haysiyet cellatlarına bıraktığınızı unutamıyorum.Balyoz sanıkları TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonuna üç defa “bizi de inceleyin” diye dilekçeyle başvurduğunda kaale bile alınmadıklarını
hatırlıyorum."ACIYORUM, UNUTAMIYORUM..."*
 
*“Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyen Bülent Arınç’ın, 16 Temmuz
sabahı uyandığında, “çeteyi yeni anladım” demesine hayıflanıyor;
Türkiye’nin akciğerlerini söken bu cinayet örgütünün kim olduğunun yeni
farkına varmasına/rol yapmasına acıyorum.“Cemaat
< http://www.haberyuzdeyuz.com/haberleri/cemaat> devleti ele geçirdi”
iddialarına, Hüseyin Çelik’in “buna kargalar bile güler” dediğini; Balyoz Darbe Planı sahte, 2007 yılında piyasaya sürülmüş bir fontla yazılmış denildiğinde Sadullah Ergin’in Adalet Bakanı sıfatıyla “bunlar PR çalışması” nitelemesi yaptığını unutamıyorum.Ancak FETÖ ile mücadele
edilirken bu üç zatı muhtereme dokunulamıyor olmasına şaşıyorum(!)”“Devlet aklını silerek giriştiğiniz açılım politikanızı hatırlayıp donakalıyorum”“Üst akılın” FETÖ’den sonra son çare olarak devreye soktuğu PKK ile kararlı mücadeleniz cesaret veriyor ama devlet aklını silerek giriştiğiniz Açılım politikaları esnasında kamu güvenliği ve düzenini hiçe sayan anlayışınızı hatırlayıp donakalıyorum.Arabayı çarpmamak için yeniden
önüme dönüyorum. Sizin ve özellikle Başbakan Binali Yıldırım’ın
konuşmalarından umutlanıyor, çok benimsemediğiniz ortak akıl üretme gayretine dönüş diye seviniyor; ancak aceleyle verilmiş TSK düzenlemelerini dikiz aynasında görünce, bu politikalarla mı sıkıntılı dönemi atlatacağız diye kendimi sorgulamaktan alıkoyamıyorum. Zamanlaması baştan aşağı yanlış
bir uygulama görüyor, ister istemez bir arka plan sorgulamasına
yöneliyorum. Kışlaların bu denli acele edilerek boşaltılmasını da, şehir içinde muharip birlik barındıran kışla olmamasını savunan bir kişi olarak benimsemiyorum.”“Darbeyi engelleyen 1 . Ordu Komutanı askeri lise mezunuydu”"YANINIZDA OLMAK İSTERDİM AMA..."*

*“Önüme dönüyor ve yanınızda olmak istiyorum. Ama dikiz aynasında askeri liseler ile ilgili kocaman yanlışınız orta yerde duruyor. Önceki ve mevcut Genelkurmay Başkanlarının sivil lise mezunu oldukları için darbeci olmadıklarını ileri sürüyorsunuz. Bu açıklamanız hem bu iki komutanın 15 Temmuz kalkışmasına giden yolda üslendikleri olumsuz rolleri görünmez
kılıyor hem de darbenin önlenmesinde önemli bir payı olduğunu düşündüğüm 1.Ordu Komutanı’nın Kuleli Askeri Lisesi 1972 mezunu olduğu gerçeğini göz ardı ediyor.Askeri lise, sivil lise tartışmasına hiç girmek istemiyor ve çok gereksiz buluyorum. Ama 15/16 Temmuz gecesinin İstanbul’da, Kara
Kuvvetleri bazında bilebildiğim beş kahraman albayından dördünün askeri lise mezunu, birinin sivil lise mezunu olduğunu hatırlatmak istiyorum. Eğer o gece İstanbul’da daha çok kan dökülmediyse… Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay
Komutanını derdest Hançeri Sayat ve Erkan Olgay albaylar (ikisi de tuğgeneral olmuştur) ve onların emirlerine uyanlar sayesindeydi. Her iki arkadaşımızın da askeri lise mezunu olduğunu hatırlayalım diyorum. Aynı şekilde Topkule’deki 66. Mknz. Tugay’dan da daha çok tankın dışarı çıkmasını engelleyen Albay Sait Ertürk’ün askeri lise, Albay Davut Ala’nın
sivil lise mezunu olduğunu bilelim istiyorum. Birincisi şehit, diğeri gazi olan bu iki muhterem arkadaşımızı neden bu tartışmanın tarafları yaptığınızı anlamıyorum. Oysa biri canını, diğeri bedeninden parçalar verdi alçaklara karşı direnerek…Kuleli Askeri Lisesi mezunu olmakla övünen şehit Albay Sait Ertürk’ün ruhunu incitmeye hakkımız var mı, diye soruyorum.Ömrünün üç yılını bu devletin Balyoz aptallığı yüzünden hapishanede geçirmek zorunda kalan, o gece ve gündüzü uyumadan geçiren ve bu arkadaşlarıyla iletişim halinde, alçak çete mensuplarına karşı mücadelesini uzaktan ama etkili olarak sürdüren Albay Nedim Ulusan’ın da askeri lise mezunu olmaktan övünç duyduğunu biliyorum.”"İMAM HATİPLİ DARBECİLERİ NE YAPACAĞIZ?"“Askeri liseleri kapatırken, ortaokul seviyesine
kadar indirilen İmam Hatip Liselerinin darbeci mensuplarını nereye koyacağız? Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan uzaklaştırılan 3 bin civarında kurum mensubunun sanırım en az yüzde sekseni İmam Hatip Lisesi mezunu değil midir? Ya o haysiyet celladı hâkim ve savcıların, birisi açıklasa da hangi okul kökenli olduğunu öğrensek! Her İmam Hatipliyi masum ya da bunlara
bakarak darbeci görmek ne kadar yanlışsa, askeri liselerin darbeci ürettiği tezi de o kadar yanlıştır.” “Sayın Cumhurbaşkanım,Gelinen nokta iflas noktasıdır. Ama orada takılıp kalmak istemiyorum, kimse de istemiyor. Çünkü
bu badireye seyirci kalma lüksümüz olmadığı gibi, çıkış yolu bulmak gibi bir sorumluluk omuzlarımıza çökmüştür. Bunun için aklı başında olan herkese görev düşüyor. Bu yolu açmak da size… Bunun için sade, basit ama zor bir yöntem var… Liyakati merkeze koymak ve sorun çözme becerisini devreye
sokmak.Bunun nasıl yapılacağı önemli ölçüde sizin göstereceğiniz ferasete bağlıdır. Bunun için sadece size oy verenleri değil, herkesi kucaklamanızı sizden bekliyoruz.Cumhuriyet ve kurucularıyla kavga etmek bir yana onun herkesi hukuk karşısında eşitleyen felsefesine sahip çıkmanızı bekliyoruz.Herkesin inancını kendisiyle Allah arasındaki bir ilişkiye indirgemesinin gerekliliği ortadadır. Bunun siyasal bir örgütlenme için yapı taşı olarak ele alınamayacağını ilke olarak benimsemenizi ve taraftarlarınıza benimsetmenizi bekliyoruz.Her dediğinize “evet” diyen ve size ve ülkenin geleceğine zerrece katkısı olmadığı açığa çıkmış bazı
danışmanlarınızı da etrafınızdan uzaklaştırmanızı, gerçeğin sadık
bekçilerine çevrenizde yer vermenizi bekliyoruz.TBMM’yi gerçek hüviyetine kavuşturma iradesini sergilemenizi bekliyoruz.Bunları yapmadığınız takdirde, benim gibi düşünen milyonları ikna edemeyeceksiniz. Ve ülkenin çökme tehlikesini giderek büyütecek ve muhtemelen ilk altında kalan da siz
olacaksınız! Çünkü deniz bitti…Saygılarımla.”*
  

Thursday, August 4, 2016

TESUD'un 02 Agustos 2016 tarihli duyurusu

TÜRKİYE EMEKLİ SUBAYLAR DERNEĞİ (TESUD) KAMUOYU DUYURULARI(2) – 02 AĞUSTOS 2016

 
KAMUOYU DUYURUSU
Kırk yılı aşkın süredir neredeyse tüm iktidarların desteğini alarak veya onlarla uyum içinde hareket ederek, devletin tüm kurum ve kuruluşlarına sızmak suretiyle, buraları adeta işgal etmiş olan Fethullah Gülen Cemaati mensupları; 15 Temmuz 2016 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve devletin birçok kurumunun içine sızmış olan müritleri aracılığıyla Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Milletine karşı haince bir saldırı düzenlemiş, yüzlerce vatandaşımızı vahşice katletmiş, binlerce vatandaşımızın yaralanmasına neden olmuştur.
Ancak, kontrolünde bulunduğu üst aklın ve bu acımasız vatan hainlerinin hesaba katmadığı Türk Ulusunun direnci ve kahraman Türk Silahlı Kuvvetler mensupları ile kahraman güvenlik güçlerimizin de canları pahasına yaptığı mücadele sonucunda emellerine ulaşamamışlardır.
Bu insanlık dışı, canice hareketi en şiddetli şekilde bir kez daha lanetliyor, aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar ve milletimize geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.
Başarısızlığa uğratılan hain kalkışma ve sonrasında hayatın normale dönmesi için yürütülen faaliyetler kapsamında; Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilmesini ve alınan tedbirlerin bir kısmını anlayışla karşılıyoruz.
Bununla birlikte; şu ana kadar Kanun Hükmünde Kararnamelerle alınmış olan kararların çoğunun maalesef karşı karşıya olunan tehdidin bertaraf edilmesinden ziyade, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin"demokratik kontrol altına alınması" gerekçesi ile onlarca, hatta yüzlerce yıl boyunca oluşan, tarihimizin derinliklerinden gelen yapı ve kurumların devletin ortak aklının katkılarını da içeren ayrıntılı ve kapsamlı bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan, birkaç günlük yüzeysel çalışmalarla tamamen değiştirildiğini üzülerek izlemekteyiz.
Bu kararların tamamı Milli İradenin oluştuğu TBMM’nde müzakere edilip kabul edilecek kanunlarla yapılmış olsaydı, bu yapılanlara karşı olumlu veya olumsuz düşüncelerimiz saklı kalmak kaydıyla, söylenecek çok fazla bir şey olmayabilirdi.
Ancak, kırk yıldır devletin tamamına sızan ve sonunda hain bir kalkışmayla milletimizi ve Türk Silahlı Kuvvetlerini küresel olarak etkisizleştirme hedefi ile hareket eden Fethullah Gülen Terör Örgütünün oluşturduğu tehditle mücadelenin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcut ana yapısını değiştirmekten geçmediği son derece açıktır. Zaten şu anda kamuoyu üzerinde yapılmakta olan algı operasyonları veya en hafifinden bilgi noksanlığından kaynaklanan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sivil iktidarın kontrolünde olmadığı iddiası kesinlikle gerçeklerden uzaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerden önce de Anayasa ve yasalar gereği tamamen sivil otoritenin emri ve kontrolü altındaydı. Genelkurmay Başkanı, Başbakana karşı sorumlu olup tüm terfiler ve atamalar aslında sivil otoritenin kontrolünden ve onayından geçmekteydi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm mali faaliyetleri ile kullandığı kaynaklar en geniş şekilde Sayıştay denetimine tabiydi. Kuvvet geliştirme ve tüm tedarik faaliyetleri de siyasi iktidarın direktif ve talimatları çerçevesinde yürütülmekteydi.
Bütün bunları göz ardı ederek 2011 yılına kadar FETÖ ile hiçbir sorunu olmayan, hatta ne istedilerse verdiklerini ifade eden siyasi iktidarın hiçbir sorumluluğu olmadığını düşünerek, yaşananların tek sorumlusu sanki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcut yapısı imiş gibi bu değişiklikleri yapmaya kalkışmak, eğer art niyet yoksa en azından teşhisin yanlış konulduğunun göstergesidir.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu yapıyla etkin mücadele edilememiş olmasının tek nedeni TSK’nın istihbarat ve bu kapsamda kendi personelini dahi izleme, takip ve araştırma yetkisinin hiçbir şekilde olmamasından ve Genelkurmayın teknik istihbarat kaynağı olan GES K.lığının da bir süre önce elinden alınmış olmasından kaynaklandığı unutulmamalıdır.
Kuvvet Komutanlıklarının Milli Savunma Bakanına bağlanmış olması ve Milli Savunma Bakanı, Başbakan veya Cumhurbaşkanının doğrudan ast kademelere emir verme düşüncesi, tüm dünya askerlik tarihi bakımından en önemli harp prensibi olan "Emir Komuta Birliğini" ortadan kaldırmıştır. Bu durum milli güvenliğimizi ciddi şekilde tehlikeye düşürecek sonuçlar doğurabilir.
Yüksek Askeri Şura’nın yapısının bu şekilde değiştirilmiş olmasının gerekçesi hiçbir şekilde anlaşılamamıştır. Eğer ana görevi liyakat derecelerine göre terfilere karar vermek olan YAŞ’ta siyasi iktidara yakın olanların terfileri amaçlanıyor ise, bunun sonuçlarının, tarihimizdeki Balkan Harbinde yaşandığı gibi çok ağır olacağı bilinmelidir. Bu düzenlemelerle Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin siyasete karışmaması istenirken aksine siyasetin içine çekilmiş olacağı değerlendirilmektedir.
Askeri liselere FETÖ mensuplarının sızması, aslında buna göz yumanların uygulamalarının sonucu olmasına rağmen, sistemi yeniden düzeltmek çok kolay iken, değer ve önemini şanlı tarihimizden alan bu kurumları kapatmanın uygun olmadığı değerlendirilmektedir.
Ankara ve İstanbul gibi şehirlerin içerisinde kalmış olan kışlaların şehrin dışına çıkarılma kararı aslında doğru bir karar olabilir.Bununla birlikte onlarca yılda oluşan bu birliklerin, uygun yerlerde tüm tesisleriyle ihtiyacı karşılayacak, yenilerinin yapılarak mevcut kışlalarından çıkartılmaları yerine apar topar kışlalarından atılmaya çalışılmasının gerekçesi anlaşılamamıştır.
Yukarıda belirtilen ve kararnamelerle yapılan çok kapsamlı değişikliklerin Fethullahçı Terör Örgütü ile mücadeleden ziyade, bu kalkışma bahane edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üzerinde iktidarın istediği operasyonları icra etmesi fırsatını yakalamış olduğu düşüncesi ile hareket ettiği izlenimini vermektedir.
Bu değişikliklerin, Cumhuriyet tarihi boyunca özenle siyaset dışı kalmaya gayret eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ni siyasetin içine çekeceği bilinmelidir.
Sonuç olarak;Kanun Hükmünde Kararnameler ile alınan kararların sağduyu ile bir kez daha değerlendirilmesi ve milli birlik ve beraberliğin en azından 15 Temmuz 2016’dan bugüne kadar yaratılan olumlu siyasi ortam ve koşullar dikkate alınarak TBMM çatısı altında müzakere edilerek, gerekli düzenlemelerin yapılmasını, aksi takdirde aceleyle alınmış bu kararların acısının yakın gelecekte fazlasıyla çekileceği Yüce Türk Milletine saygıyla duyurulur.
Türkiye Emekli Subaylar Derneği Genel Merkezi

Friday, July 29, 2016

AKP artık hatalarını görmeli

AKP artık hatalarını görmeli -Şükrü Küçükşahin

TURKEY PULSE

Read in English

TÜRKİYE'NİN NABZI


 

AKP artık kendi hatalarını görmeli

Author: Şükrü Küçükşahin
 
Musa Kart’ın Cumhuriyet gazetesinde 27 Temmuz’da yayınlanan karikatürü oldukça anlamlıydı. Karikatürde Cumhurbaşkanı Erdoğan elinde kalem, kendine, “Bi yerde hata yapmadım, nerede?” diye soruyordu. AKP 14 yıllık iktidarında o kadar çok hata yapmıştı ki doğruları sanki uçup gitti, Kart’ın anlatmak istediği de buydu. Türkiye 14 yılın ardından oldukça kötü günler yaşar oldu. Bu tablonun oluşmasının aslında çok basit bir gerekçesi var. O da AKP’nin demokrasi ve milli iradeden ne anladığı ile ilgili. Neden, sorusunu yanıtlamadan önce, Türkiye’nin şu anını özetlemekte yarar var.
SummaryYAZDIR Uzlaşma kültürünün ve muhalefetin de milli iradenin parçası olduğunu bir türlü kabul etmeyen AKP şimdi şapkayı önüne alıp yaptıkları hatalarla yüzleşmeli.
Author
15 Temmuz’da püskürtülen askeri darbe 248 yurttaşın canına, yaklaşık bin 500 yurttaşın yaralanmasına neden oldu. 28 Temmuz itibarıyla 16 bin kişi gözaltına alındı, 9 bini tutuklandı. İşinden kovulan devlet memuru sayısı 50 bine yaklaşırken, TSK’daki generallerin neredeyse yarısı (149) ordudan atıldı. Orduda 209 general kaldı. Onlarca medya kuruluşu kapatılırken, 50’yi aşkın gazeteci için de gözaltı kararı alındı. Tüm bunlar OHAL ilanının ardından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) eliyle yapıldı. Yine KHK ile gözaltı süresi, sıkıyönetim dönemlerinde olduğu gibi 30 güne kadar uzatıldı.
Aslında bugüne gelişin ilk net işareti 2010 yılındaki Anayasa Referandumu ile verildi. Erdoğan muhalefetin bütün itirazına rağmen, yargıyı yeniden dizayn etme amacıyla, “Yargı şimdi bağımsız ve tarafsız olacak, üstünlerin değil hukukun üstünlüğü geçerli olacak” sloganıyla gittiği o referandumdan istediği sonucu aldı. Ancak oluşan yargıda Fethullah Gülen Cemaati’nin ağırlık taşıdığı çok değil, üç yıl sonra 17/25 Aralık yolsuzluk iddialarının ardından bizzat Erdoğan ve arkadaşları tarafından itiraf edildi. Yargı, yine muhalefetin itirazına rağmen 2014 yılında bir kez daha sadece AKP oyları ile dizayn edildi.
Sorun sadece yargıda değildi. Sanki bir büyük güç, iktidarı süresince AKP’ye yaptığı pek çok düzenleme nedeniyle bin pişmanlık yaşattı, çok icraatını yapboz tahtasına çevirdi. Örnek mi, hemen akla gelen birkaçını sıralayalım.
Olağanüstü hali kaldırmakla övünen AKP 13 yıl sonra ülkenin tamamında OHAL ilan etti. AKP Türkiye’de işkenceyi bitiren parti olmakla da övündü. Bugünse Türkiye uzun yıllar sonrası yeniden Uluslararası Af Örgütü tarafından uyarılan ülke olma talihsizliğini yaşıyor.
AKP askeri vesayeti önleme gerekçesiyle, terörle mücadelede silahlı kuvvetleri öne çıkaran ‘EMASYA protokolünü’ kaldırdı. Ancak bu yıl o protokolün daha ileri aşamasını yürürlüğe koymak zorunda kaldı.
AKP 70 yıl önceki CHP hükümetlerini, “Dersim’de vatandaşlarını bombaladılar” diye eleştirip durdu. Ne ironi ki bugün Türkiye’nin birçok kent merkezinde, sanki bir savaş dönemine ait yıkıntı manzaraları yaşanıyor.
AKP 12 yıl “mutlu beraberlik” yürüttüğü Fethullah Gülen örgütü ile bugün kanlı ve acımasız bir savaşa girdi. Püskürtülen darbe girişimi de bu savaşı tepe noktaya çıkardı.
Oysa AKP yine askeri vesayeti bitirme iddiasıyla yüzlerce asker, siyasetçi ve bilim insanını kapsayan büyük yargılamalara yol verdi. Silivri’de kurulan özel mahkemeler eliyle TSK’da ağır hasar yaratıldı. Beş yıl sonra ise kendilerini aldatan FETÖ’cülerin (Fethullahçı Terör Örgütü) askere kumpas kurduğunu yine AKP itiraf etti. İroniye bakın ki, yıllarca cezaevlerine tıkılan o askerlerin bir bölümü 15 Temmuz darbe girişimini püskürtmede önemli roller üstlendi, sonrasında da ciddi görevlere getirildi.
Devlete memur alımı için yapılan Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda hile yapıldığı, sınav sorularının çalındığı hep söylendi duruldu. Başbakanı olarak Erdoğan ise, “O sınavlar temiz” dışında laf etmedi, soruşturma açtırmadı. Bugün ise AKP’nin tüm kadroları ağız birliği ile “FETÖ soruları çalarak devlete sızdı” diyor.
AKP 2004 yılında Türk mevzuatından çıkardığı idam cezasını, bugün hararetle geri getirmeye çalışıyor.
Taksim’i 2012’de mitinglere açan AKP, bir yıl sonra ise OHAL benzeri kararlarla aynı alanı kapattığını ilan etti. Bugün ise aynı meydanı hem kendisi doldurdu hem de CHP’nin miting yapmasına olanak verdi, katılım sağladı.
Tüm bu konularda muhalefet de medya da AKP’yi “Yanlış politikalar izliyorsunuz” diye uyarıp durdu, belki de binlerce kez. Örneğin, “Komutanı/amiri yerine cemaat önderinden talimat alan subay/bürokrat olmaz” dendi; ama Erdoğan ve arkadaşları, “Siz hangi yüzle bir hizmet hareketi olan Gülen Cemaati’ni böyle eleştirirsiniz” diye meydanları gürletti. Yüksek Askeri Şura’da, Gülenci subayların atılması kararlarına şerh koydu. Atılan subaylara AKP’li belediyelerde iş verildi. 15 Temmuz sonrası görevden el çektirilen, tutuklanan bürokratlar ise AKP’nin devletin çok önemli kurumlarına cemaatin binlerce üyesini atadığını gösterdi.
AKP yetinmedi, o uyarıları yapanları düşman gibi gördü; itibarsızlaştırdı; ‘askerci’, ‘postal yalayıcı’ ilan etti. Çünkü Erdoğan ve AKP’ye göre, ülkeyi yönetmeyi en iyi kendileri biliyordu. Erdoğan’ın “Bunlara üç koyunu verin güdemezler, uçurumdan yuvarlarlar” diye muhalefeti ne çok eleştirdiğini görmek için Google’da küçük bir tur atmak yeterli. Zaman zaman muhalefetten öneri de istenmedi değil ama öneriler gelince bu kez “Aklınızı kendinize saklayın, bu işleri bilseydiniz iktidar olursunuz” denerek küçümseyici bir tavıra girildi.
Kim nereden bakarsa baksın, Türkiye bugün yönetilememe durumunu acı örneklerle yaşıyor. Bu duruma gelişin gerekçesi en basitiyle şöyle ifade edilebilir: “Demokrasiyi sadece kendi görüşlerini empoze etmek diye görmek, muhalefetle uzlaşmanın tüm yollarını kapalı tutmak.” Oysa muhalefete biraz kulak kabartılsaydı, bu felaketlerin çoğu yaşanmazdı. Bu iddiaya karşı çıkan ne kadar olur bilinmez ama AKP’nin yapboz karar ve uygulamaları muhalefetin haklılığını defalarca kanıtlamış durumda. Nitekim, Suriye gibi çok önemli bir örneğe bu yazıda girmeye dahi gerek kalmadı.
Türkiye bugüne, AKP’nin demokrasiye yanlış bakışı nedeniyle geldi ve bedeli de çok ağır oldu. AB hedefinden uzaklaşan, darbe/OHAL/işkence/kitlesel tutuklama ve gözaltılar ile anılan bir ülke oldu yeniden.
Uzlaşma kültürünün ve muhalefeti de milli iradenin parçası saymanın maliyeti bu kadar yüksek olmamalıydı. Ama sonuçta bu günlere gelindi. Şimdi AKP’nin şapkayı önüne alıp yaptıkları hatalarla yüzleşip yüzleşmeyeceğini beklemek dışında da bir seçenek yok.
Erdoğan’ın, Başbakan Binali Yıldırım ve CHP ile MHP liderleriyle toplantı yapması iyiye işaret gibi. (Keşke bu toplantıya HDP Genel Başkanı da çağrılsaydı.) O toplantıda yargının bağımsızlığı için yeniden anayasa değişikliği yapılması konusunda mutabakata varılması, Erdoğan’ın CHP ve MHP liderleri aleyhine açtığı davalardan vazgeçmesi de diğer güzel adımlar oldu.
Eğer AKP samimi bir değerlendirmenin ardından bu güzel adımları sürdürürse Türkiye demokrasi yolunda ilerler. Yaşanan kanlı darbe girişimi, hiç değilse böyle bir yolu açarsa yürekler belki biraz soğur.
Ancak bazı OHAL uygulama ve kararları ile AKP’nin 14 yıllık geçmişine bakınca yutkunma gereği duyulmuyor da değil. Yutkunanlardan biri de bu satırların yazarı. Çünkü Gülen Cemaati’nin gücüne atıf için, ta 2012 Şubat’ında, hem de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın tanımı ile “paralel örgütlenme” ifadesini medyada ilk kez kullanan gazeteci benim. Ne ilginç ki o yazımda hükümeti, Silivri yargılamaları konusunda da ‘hatadan dönmesi’ için uyarmışım


Read more: http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2016/07/turkey-coup-attempt-calls-akp-self-criticism.html#ixzz4FnjtI5Jf

Tuesday, July 19, 2016


19 Temmuz 2016 - TSK'nin darbe girişimine ilişkin açıklaması

Türk Silahlı Kuvvetleri, 2 sayfalık bir açıklama yaptı. Açıklamada; TSK'nın, birlik ve kurumların tamamında mutlak kontrolü sağlandığına ve darbecilerin TSK'daki ezici çoğunlukları kesinlikle hiçbir alakası yoktur, ifadelerine yer verildi. Açıklamada darbe girişimin olduğu 15 Temmuz'da saat 16.00'da MİT'in Genelkurmay'a bilgilendirmede bulunduğu söylenirken daha sonra olanlar için "İllegal çete mensubu terörist hainler (FETÖ) tarafından ihanet belgesi olan sözde (2 numaralı) bildirinin Genelkurmay Başkanınca imzalanması ve televizyonda okunması yönünde kendisine tehdit ve zorlamada bulunulmuştur. Hainlerin bu talepleri Genelkurmay Başkanı tarafından hakaret içeren ifadelerle, hiddetle ve kesinlikle reddedilmiştir" denildi.
TSK'daki Cemaat mensupları için "bağrımızda beslediğimiz yılanlar" ifadesi kullanılırken "Yüce Milletimizin asker elbisesi içerisine girmiş eli kanlı canilerden oluşan illegal çete mensubu bu terörist hainler (FETÖ) ile görevinin başında olan, ülkemizin bekası için, aynı zamanda BTÖ ile de canla başla mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetlerinin kahraman ve fedakar mensuplarını çok iyi ayırt edecek şekilde davranışta bulunacağına inanıyoruz. Bunun da ülkemizin ve asil Milletimizin birlik, bütünlük ve güvenliği bakımından hayati önemi haiz olduğunun bilincindeyiz." ifadeleriyle topluma uyarıda bulunuldu.
TSK'nın 11 maddelik açıklaması şöyle:
"1- 15 Temmuz 2016 akşam saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde yuvalanan illegal çete mensubu terörist hainlerin (FETÖ) girişimleri 17 Temmuz 2016 günü saat 16:00 itibariyle bütün yurt genelinde tam anlamıyla bastırılmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri birlik ve kurumlarının tamamında mutlak kontrol sağlanmıştır.
2- Her ne kadar bu darbe girişimi Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde başlatılmış olsa da, bunu yapmaya kalkışan hainlerin, halkımızın Peygamber ocağı olarak adlandırdığı Türk Silahlı Kuvvetlerinin, vatanını, milletini, bayrağını seven ezici çoğunluktaki mensuplarıyla kesinlikle hiçbir alakası yoktur.
3- Bu kapsamda: 15 Temmuz 2016 Cuma günü saat 16:00 sularında Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından verilen bilgi, Genelkurmay Karargahında; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi AKAR, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki ÇOLAK ve Gnkur. II’nci Başkanı Orgeneral Yaşar GÜLER’in katılımıyla değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeye bağlı olarak

a- Genelkurmay Başkanı tarafından;
(1) Silahlı Kuvvetler Komuta Harekat Merkezi Amiri Tuğgeneral İlhan KIRTIL aranarak, Türk hava sahasında ikinci bir emre kadar hiçbir askeri hava aracının (uçak, helikopter vs.) havalanmaması, havada bulunanaların derhal üslerine dönmesi,
(2) Kara Havacılık Komutanlığına gidilerek orada bulunan personel konuları ve hava araçlarının uçmaması dahil gereken her türlü tedbirin alınması,
(3) Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığına gidilerek tank ve zırhlı araçlar başta olmak üzere tüm araçların hareketlerinin durdurulması ve hiçbir şekilde dışarı çıkmamaları yönünde gereken tedbirlerin alınması emirlerini vermiştir.
b- Gnkur.II’nci Başkanı tarafından da; Gnkur.Bşk.nın emriyle Hava Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Merkezi aranmış ve Türk Hava Kuvvetlerine ait tüm hava araçlarının uçuşlarının durdurulması talimatı verilmiştir.
4- Böylece, alınan bilgi doğrultusunda bu alçak ve sefil girişime karşı ilgili/sorumlu makamlara gerekli ikaz ve emirler anında ve en geniş şekliyle iletilmiştir.
5- Bünyemizde ur haline gelen, kendilerine emanet edilen ve düşmana karşı kullanılması gereken silahları devletimize, silah arkadaşlarına ve halkımıza karşı kullanmakta tereddüt dahi etmeyen illegal çete mensubu terörist hainler (FETÖ) tarafından ihanet belgesi olan sözde (2 numaralı) bildirinin Genelkurmay Başkanınca imzalanması ve televizyonda okunması yönünde kendisine tehdit ve zorlamada bulunulmuştur. Hainlerin bu talepleri Genelkurmay Başkanı tarafından hakaret içeren ifadelerle, hiddetle ve kesinlikle reddedilmiştir.
6- Bu kapsamda; yüksek siyasi liderlik, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerçek evlatlarının ve kahraman emniyet mensuplarımızın anında verdiği tepki ve asil milletimizin engin bir anlayış ve kahramanca karşı koymasıyla içimizde urlaşan cunta heveslisi illegal çete mensubu terörist hainler (FETÖ) ile kahramanca mücadele edilerek, bağrımızda beslediğimiz yılanlara alanda layık oldukları cevap verilmiştir.
7- Bu zilleti ve rezaleti, Türkiye Cumhuriyeti Devletine, mazisi şan ve şerefle dolu Türk Silahlı Kuvvetlerine ve asil milletimize yaşatan alçaklar en ağır şekilde cezalandırılacaklardır.
8- Bu nedenle Yüce Milletimizin asker elbisesi içerisine girmiş eli kanlı canilerden oluşan illegal çete mensubu bu terörist hainler (FETÖ) ile görevinin başında olan, ülkemizin bekası için, aynı zamanda BTÖ ile de canla başla mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetlerinin kahraman ve fedakar mensuplarını çok iyi ayırt edecek şekilde davranışta bulunacağına inanıyoruz. Bunun da ülkemizin ve asil Milletimizin birlik, bütünlük ve güvenliği bakımından hayati önemi haiz olduğunun bilincindeyiz.
9- Bir kez daha, bu darbe girişimi esnasında demokrasi ve hukuk düzenine sahip çıkma adına şehit olan kahraman silah arkadaşlarımıza, kahraman emniyet mensuplarımıza ve içerisinde çok sayıda gencimizin de bulunduğu kadirşinas milletimizin kahraman evlatlarına Yüce Allah’tan rahmet, değerli aile fertleri ve yakınlarına başsağlığı ve sabır, bütün yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.
10- Türk Silahlı Kuvvetleri en genç erinden en yüksek rütbeli general/amiraline kadar tüm personeliyle demokratik hukuk sistemi içerisinde Devletimizin ve yüce Milletimizin emrinde, görevinin başındadır.
11- Zafer, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, asil milletimizin yüksek değer ve hedeflerine inananlarındır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur."
Odatv.com