Showing posts with label Esad. Show all posts
Showing posts with label Esad. Show all posts

Monday, December 26, 2016

Cansu Çamlıbel'in Büyükelçi (E) Kurtuluş Taşkent ile mülakatı ( 26 Aralık 2016)

Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı

25 Aralık 2016 - 21:18Son Güncelleme : 26 Aralık 2016 - 06:32

Emekli Büyükelçi Kurtuluş Taşkent, 6 sene ile Rusya’da en uzun süre görev yapan Türk büyükelçi. 2002-2008 arasında hem Rusya’nın Putin’in iktidara gelmesiyle yaşadığı hem de Türkiye’nin dış politikada AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yaşadığı değişimlerin bizzat ortasında yaşamış deneyimli bir diplomat. Geçen hafta Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un Ankara’nın kalbinde uğradığı suikastı ve hemen ertesi gün Türkiye-Rusya-İran’ın imzaladığı Suriye mutabakatını analiz edecek en yetkin isimlerin başında geliyor. Taşkent, gelişmeler Türkiye’yi Rusya’nın yörüngesine mi itiyor tartışmasını anlamsız buluyor. Türk dış politikasının geleneksel hattına dönebileceğine dönük emarelerden memnun.

 
UZUN YILLAR KENDİMİZ TABANCA TAŞIDIK
 
- Rus Büyükelçi Karlov’un Ankara’da Türk polisine mensup bir kişi tarafından öldürülmesinin ardından Putin bu suikastın Türk-Rus ilişkilerini vurmayı hedeflediğini söyledi. Şu ana kadar da Ankara’yı zora sokacak bir tepki gelmedi. İlişkiler bu durumdan nasıl etkilenir sizce?
 
Ben büyükelçinin nasıl vurulduğunu Rus televizyonlarından seyrettim. Çok üzücü bir olay. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa bir suikast ile yabancı bir büyükelçi öldürülüyor. Biz Türk diplomatları, büyükelçiler olarak Ermeni terörüne çok şehit verdiğimizden bu hususlarda daima dikkatli olmaya çalıştık. Ben ve arkadaşlarım uzun yıllar özel tabanca taşıdık. Daha sonra büyükelçi olunca korumalarımız oldu. Büyükelçinin koruma almaması basiret bağlanması belki ama belki de Türkiye’de böyle bir şeyin bir Rus sefirinin başına gelebileceğini düşünememekten ileri gelebilir.
Bu feci suikasttan sonra hem Türk hem de Rus yetkililer aklıselimle hareket ettiler. Suikast beraberce araştırılıyor.
Rusya’nın tutumu şudur; ‘Kimin yaptığı konusunda çeşitli spekülasyonlar var ama biz tahkikatın sonucunu bekliyoruz’.
 
- Putin’in son basın toplantısında söylediklerine bakınca Moskova’nın bu suikastın FETÖ tarafından yapılmış olma ihtimalini yüksek gördüğünü mü anlamalıyız?
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine anlattıkları Putin’in kafasına yatmasaydı geçen haftayı bu kadar serinkanlı geçirebilirler miydi?
Sayın Cumhurbaşkanımızın elinde muhtemelen istihbarattan ve güvenlik güçlerinden gelen bilgiler vardır. Fakat Rusların tutumu beklemek ve tahkikatın sonucuna göre bir kanaate varmak üzerine kurulu diye anlıyorum.
 
Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı
DAVUTOĞLU’NUN UÇAK AÇIKLAMASINI PUTİN BİR TOKAT OLARAK ALDI
 
- Rusya’nın yaklaşık bir yıl önce uçağının Türkler tarafından düşürülmesi ile büyükelçisinin Türkiye topraklarında öldürülmesine verdiği tepkiler arasındaki farkı nasıl yorumluyorsunuz?
 
Soğuk Savaş dönemi dahil ilk defa bir Rus uçağı bilinçli bir şekilde düşürülüyor. Ondan sonra hatırlarsınız bazı talihsiz açıklamalar oldu. O zamanki başbakanın gazetelere yansıyan ‘Talimatı ben verdim’ şeklinde bir beyanı var. Putin bunu amiyane tabirle suratına vurulmuş bir tokat olarak aldı ve çok ciddi tepki gösterdi. Yine de aşırıya kaçmamaya dikkat etti. Türkiye üzerinde birincisi ekonomik yaptırımlara başvurdu, ikincisi Suriye hava sahasını yakın zamana kadar bize kapattı. Biz bu yaptırımlardan çok kötü etkilendik. Rakamlar ortada. 4.5 milyona yaklaşan turist sayısı 2016’da çok çok düştü.
Bir süre sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın Putin’e gönderdiği mektup bu yanlıştan iki tarafın da dönmesini sağladı. İlişkiler eski düzeyine ulaşma sürecine girdi. Büyükelçinin öldürülmesi gerçekten de Rusları yaraladı, bizleri de yaraladı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve hükümet yetkililerinin süratle olaya ey koymaları ve Putin’le görüşmeler olabildiğince suikastın olumsuz etkilerini azaltmaya çalıştı.
 
SUİKASTTAN ÖNCE DE BÜYÜKELÇİLİKLER İÇİN GÜVENSİZLİK ORTAMI VARDI
 
- Suikastın gerçekleştiği yer Meclis’e çok yakın, ABD Büyükelçiliği’nin karşısı. Ankara’nın kalbi denebilecek bir nokta. Böyle bir olaydan sonra Türkiye’deki diğer diplomatik temsilcilikler bir güven sorunu yaşamaz mı?
 
Burada merhum büyükelçinin eksikliği kadar bir büyükelçinin katıldığı bir törende onun korumasız gezdiği de bilindiği halde gerekli güvenlik önlemlerinin ve istihbaratın sağlanamaması yabancı çevrelerde tartışıldı ve eleştirildi. Biliyorsunuz Türkiye’deki temsilcilikler son dönemde sık sık kendi makamları tarafından uyarıldılar. Alman ve Amerikan Büyükelçiliği ve Konsolosluğu birkaç günlüğüne kapatıldı. Başkaları da vardır. Zaten Rus Büyükelçi’nin öldürülmesinden önce de bir güvensizlik ortamı vardı. Yabancı büyükelçilikler zaten Ankara’da bir güvensizlik ortamı olduğu konusunda uyarıldıkları için bunu biliyorlardı. Ona göre tedbirler alıyorlardı. Sayın Karlov nasıl oldu da bu ortama rağmen korumasız geziyordu? Bu yanlış bir şey.
 
- Geçen hafta suikastın ertesi günü Türkiye-İran-Rusya’nın imza koyduğu mutabakat metninin ilk maddesi şöyle diyor; ‘Üç ülke, içerisinde pek çok etnik grubu barındıran, çok mezhepli, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen destekliyor’. Yani Beşar Esad’ın cumhurbaşkanlığını yürüttüğü ve bizim Fırat Kalkanı operasyonunda işbirliği yaptığımız ÖSO’nun karşısında savaştığı ülkeden bahsediliyor. Rusya Ankara’yı nasıl bu noktaya getirdi?
 
Mutabakatın sizin hatırlattığınız maddesi dışında bir de şöyle deniyor; İran, Rusya ve Türkiye, Suriye hükümeti ve muhaliflerin üzerinde görüşme yaptıkları anlaşmanın hazırlanmasına yardımcı olmaya ve bu anlaşmanın garantörü olmaya hazır olduklarını belirtir.
Sanıyorum bu ortak bildiride Rusya’nın etkisi biraz daha fazla olabilir çünkü Suriye’de askeri bakımından gerçek manada en büyük güç uçaklarıyla, üsleriyle, özel kuvvetleriyle. İran’ın desteklediği Hizbullah grubunun etkin olduğu biliniyor. Bunu bir uzlaşı olarak görmek daha uygun olur. Ama bana göre Türkiye’nin son yaklaşımı bence gerçekçi ve doğru bir yaklaşım.
 
- ‘Rusya’nın ya da başka faktörlerin etkisiyle olması önemli değil mesele Türkiye’nin bu noktaya gelmesi’ demek istiyorsunuz, doğru mu?
 
Evet, bu doğru yaklaşımdır.
 
BU KADAR TEHDİT ALTINDAYKEN TÜRKİYE UZLAŞILARA AÇIK OLMALI
 
- AK Parti yönetimi 2011 yazından sonra tüm Suriye stratejisini Esad rejiminin devrilmesi üzerine kurdu. Başta ÖSO olmak üzere ılımlı görülen muhalifler desteklendi. Muhaliflerin siyasi şemsiyesi diyebileceğimiz Suriye Ulusal Konseyi İstanbul’da kuruldu. ‘Buraya gelinmesi doğrudur’ dediğiniz nokta Ankara’nın Esad rejimi kriterinden vazgeçtiği anlamına mı geliyor?
 
Birincisi, Türkiye içten ve dıştan çok yönlü terörizm tehditleri altında. İkincisi, Rusya gibi büyük bir güçle iyi ilişkiler yürütmek, tekrar 2000’li yılların karşılıklı güven birlikteliğine dönmek durumundadır. Üçüncüsü, aramızda çeşitli anlaşmazlıklar çıkabilir ama Türkiye İran’ı dikkate almak durumunda. Dolayısıyla biz kendi iç güvenliğimizi sağlamak açısından etrafımızda düşmanlarla değil mümkün olduğunca dostlarla çevrilmek için birtakım uzlaşılara açık olmamız lazım. Dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın ilk iktidara geldiklerinde söylediği gibi dostlarımızı arttırmamız, düşmanlarımızı azaltmamız lazım. Son bombalamalar ve Karlov’a suikastın gösterdiği gibi Türkiye çok yönlü ciddi bir terör tehdidi altında. Türkiye gerçekçi ve doğru bir tutum almıştır derken bu geniş çerçeve içinde düşünmeye çalışıyorum.
 
YAPILAN YANLIŞLAR KABUL EDİLDİ Kİ ANKARA BU DÖNÜŞÜMÜ YAŞADI
 
- Türkiye 5 senedir düşman muamelesi yaptığı bir liderle ve rejimiyle nasıl aynı masaya oturup garantörlük yapacak? 
 
Bir kere bizim geleneksel dış politikamızda rejimlerin tanınması veya tanınmaması diye bir husus yoktur. Mesela bir ülkede bir darbe olup yeni bir rejim kurulduğunda bizim geleneksel dış politikamızda o rejimin tanınması diye bir uygulama yoktur. Biz ülkelerle ilişkilerimizi rejimlerle değil o ülkenin kendisiyle kurarız. Rejimlerine ve içişlerine karışmayız. Sizin de söylediğiniz gibi ciddi bir dönüşüm olmuştur ama bugünkü bu dönüşüm doğrudur ve gerçekçidir. Eskiden birtakım yanlışlar yapıldığı kabul ediliyor ki bu dönüşüm yapılıyor. Demek o uygulamaların yanlış olduğu görülüyor ve neticede bu üçlü anlaşmaya varıyoruz. Artık anladığım kadarıyla (bir değişiklik olmazsa) Esad ile ilgili eski iddiaları ileri sürmüyoruz. Mutabakat metni bunu gayet açık gösteriyor. ‘Hükümetle muhalifler arasındaki görüşmeleri destekleyeceğiz ve bir anlaşma olursa onun garantörü olacağız’ diyoruz.
 
MUTABAKATTA HİZBULLAH DA YOK, PYD DE
 
- Ortak bildiride IŞİD ile El Nusra diğer muhalif gruplardan ayrı bir kategoride ve ‘terörist’ olarak vurgulandı. Ankara’nın bu gruplarla eşdeğer gördüğü PYD’ye bir ‘terör örgütü’ atfı yok. Bu Türkiye’nin pozisyonu açısından sorunlu değil mi?
 
Haklısınız. Bizim pek sevmediğimiz Hizbullah da yok. Üçlü mutabakatın kabulünden sonra yapılan ortak basın toplantısında Sayın Çavuşoğlu Hizbullah’ın isminin bildiriye konulmamasını eleştirmiş. Bunun üzerine Lavrov ‘Hizbullah Suriye hükümetinin daveti üzerine ülkede bulunmaktadır’ demiş. İran Dışişleri Bakanı Zarif de ‘Türk meslektaşımın söylediklerini saygıyla karşılıyorum ama diğer ülkeler (İran ve Rusya) o şekilde düşünmüyor’ demiş. Yani bu ortak bildiri her yönüyle mükemmeldir, sorunların hepsi çözülmüştür, Türkiye’nin başındaki bütün terör tehditleri kalkmıştır demek değil. Ama terörle mücadele dahil bir sürecin iyi yönde başlatılmasıdır.
 
BATI İLE SORUNLARIMIZIN RUSYA İLE İLGİSİ YOK
 
- Rusya’nın müttefikleriyle eşitlikçi değil daha ziyade kendi nüfuz alanını genişletmeye yönelik bir ilişki tarzı olduğu biliniyor. Bu gelişmelerle Türkiye’nin çok fazla Rusya’nın yörüngesine girdiği eleştirisini getirenler var. Batı’ya dönük kızgınlıklarımız, hayal kırıklıklarımız bizi biraz fazla mı Rusya’ya doğru itti?
 
Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerdeki balayı 2000’li yıllarda yaşandı. Ama Rusya, Türkiye’nin bir NATO üyesi ve belirli bir blokun ülkesi olduğunu her zaman biliyordu.
Herhangi bir güvenlik anlaşmasına bağlı olmak ve bir ittifak içinde olmak başka ülkelerle ilişkilerin kötü olması anlamına gelmez. Artık Soğuk Savaş döneminde değiliz ki o dönemde Demirel’in başbakanlığı döneminde (1960’lar-70’ler) Ruslarla çok ciddi ekonomik işbirliği içindeydik.
Ara sıra birtakım dönüşler olabilir ve zaman zaman çok eleştirdiğimiz durumlara rağmen Türkiye oradan oraya yalpalayacak bir ülke değil. Dolayısıyla ben Rusya’nın tahakkümü altına girdiğine, Rusya ile ilişkilerinde aşırıya gittiği kanaatinde değilim. Türkiye’nin menfaatleri, çıkarları Rusya ile de iyi ilişkiler içinde olmayı gerektiriyor. Ümit ediyorum Avrupa ve ABD ile ilişkilerimiz de daha olumlu bir noktaya gelebilir. Biz Rusya’ya yanaştık diye o ilişkiler istediğimiz düzeyde değil diye bir durum yok ki.
 
- Batı ile zaten gerilimli olan o ilişkiler Ankara-Moskova yakınlaşması nedeniyle daha da olumsuz etkilenir mi?
 
Etkileneceği kanaatinde değilim... Bugün eleştirilen yönlerimiz Rusya ile ilişkilerimiz dolayısıyla daha olumsuz noktalara gidecek kanaatinde değilim. Eğer birtakım yanlış uygulamalarımız varsa bunları düzeltmek bizim elimizde. Ne Rusya yüzünden bunlar oldu ne de Rusya ile ilişkilerimiz tekrar çıkarlarımız doğrultusunda gelişiyor diye bu olumsuzluklar artacak.
 
TÜRKİYE SAĞA-SOLA YALPALAYAN DEVAMLI DIŞ POLİTİKA ARAYIŞINDA ÜLKE OLMAMALI
 
- Ortadoğu ülkelerinde Türkiye’nin kendilerine rejim ihraç etmek istediği, Sünnicilik yaptığı algısının yükseldiği bir dönem yaşadık. Ankara bu iddiaları hep reddetse de hangi politikalar sizce bu algıya yol açtı?
 
Bir dış politika tarihten, coğrafyadan, stratejiden, komşularınızın durumlarından, onların size bakışlarından, ekonomiden ve sizin kendinize nasıl bir rol biçtiğinizden oluşur. Bu uzun vadeli bir iştir. Kendinizi ne küçük göreceksiniz ne de dev aynasında göreceksiniz. Stratejik derinliktir, yeni Osmanlıcılıktır gibi birtakım kavramların ortaya atılıp bunların fazla ciddiye alınması gerçekçi bir yaklaşım değildi. Türkiye o zaman Arap ülkelerine misal gösterilirken gerçekten de demokrasi ve insan hakları açısından gelişim içinde olan bir ülkeydi.
Bir de şunu söylemek isterim Atatürk’ün dönemin dışişleri bakanlığı genel sekreterine vasiyet gibi sözleri vardır: ‘Arap ülkelerinin içişlerine ve kendileri arasındaki sorunlara karışmayacaksınız. Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler içinde olacaksınız, onları tahrik etmeyeceksiniz.’ Atatürk’ün talimatı budur. Biz bu çerçevede hareket etmeliydik, etmeliyiz. Atatürk’ün çizdiği dış politika yolu gerçekçidir. Bizim sağa-sola yalpalamamıza gerek yoktur. Rusya ile ilişkiler başka ülkeler aleyhine değil, başka ülkelerle ilişkiler Rusya aleyhine bir süreç içine girmemeli. Türkiye sağa-sola yalpalayan, devamlı dış politika arayışları içinde bir ülke olmamalıdır. Sanıyorum ve ümit ediyorum dış politikamız daha gerçekçi ve daha ayağı yere basar, daha Cumhuriyet’in öteden beri uygulayageldiği dengeli ve düşman aramayan dost arayan sürece girmiştir ve bu devam edecektir.
 
RUSYA HEP SICAK DENİZLERE İNMEK İSTEDİ SURİYE SAYESİNDE BAŞARDI
 
- Rusya, Esad yönetiminin muhaliflere karşı kayıplarının büyük olduğu dönemde uluslararası müzakerelerde bir dönem Akdeniz’e kapısı olan küçük bir Nusayri devletinin devamı pahasına Suriye’nin bölünmesine göz yumacakmış gibi duruyordu. Ama üçlü mutabakat gösterdi ki Rusya planlarını Suriye’nin bildiğimiz mevcut sınırlarıyla mevcut rejimin de içinde olacağı bir formülle devamı pozisyonunu güçlendirdi.
 
Rusya Çarlık döneminden beri sıcak denizlere inmeyi istemiştir. Özellikle Arap-İsrail savaşlarıyla birlikte nasıl Amerikan Altıncı Filosu Akdeniz’e geldiyse oldukça güçlü bir Sovyet filosu da Akdeniz’de daima var olmuştur. Başka ülkelerde de istemesine rağmen Rusya sadece Suriye’de üsler temin edebilmiştir. Suriye, Rusya için her zaman Akdeniz’de dayanak noktası olmuştur. Şimdi de son hadiselerden sonra bir hava üssü kurmuştur Suriye’de biliyorsunuz. Dolayısıyla sadece Nusayri azınlığının kuracağı bir devletle idare edeceğini sanmak doğru olmazdı.
 
RUSYA TÜRKİYE’NİN KÜRT KORİDORUNU ENGELLEMESİNE ONAY VERDİ
 
- Batı PYD’ye pragmatik bir çerçeveden bakıyor ve IŞİD’le savaşta en etkin yerel ortağı olduğu için siyasi sonuçlarına çok takılmadan bugün onlara verdiği destekte ısrarlı. Suriyeli Kürtler ve PYD Rusya için ne ifade ediyor?
 
Her devlet birtakım girişimlerinde bazı unsurları kullanır. Bizim de vaktiyle yaptığımız gibi. Batı Suriye’deki rejimi yıkmak, Rusya da Suriye’deki rejimi korumak açısından PYD ile ve diğer yan unsurlarla zaman zaman işbirliği yaptılar. Batı’nın bu pozisyonu devam ediyor. Eğer uçak düşürme hadisesinden sonra Rusya ile anlaşma olmasaydı Türkiye kolay kolay El Bab’a doğru hareket edemezdi. Türkiye El Bab’a’e giderken IŞİD’den bir başka hedefi daha vardı; Kürt koridorunun engellenmesi. Dolayısıyla Rusya yardımcı olmasa bile buna göz yumuyor çünkü çıkarları onu gerektiriyor. Ruslar Suriye’de Türkiye’nin de Moskova bildirisine uyan süreç içinde olmasının kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşünüyor.
 
- Tarihsel olarak Rusya’nın Kürtlere bakışı nedir?
 
Rus politikası tarih boyunca Kürtleri zaman zaman kullanmıştır ama Rusya’nın Irak Kürtleri olsun, İran Kürtleri olsun ilişkilerinde bir yeknesaklık olduğunu söylemek mümkün değil. Zamana ve konjonktüre göre değişmiştir. Mesela Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtleri Türkiye aleyhine kullanmamıştır. Bugün de Türkiye ile ilişkilerini feda etmek uğruna oraya PYD’ye desteğini fazla devam ettirmez. O nedenle de Suriye’de Türk kuvvetlerinin Kürt koridorunu engellemesine göz yumdu, hatta belki buna destek verdi.
 
RUSYA GÜLEN OKULLARINI ARKASINDA ABD VAR ENDİŞESİYLE KAPATTI
 
- Fetullah Gülen okullarını dünyada ilk kapatan ülkelerin başında Putin’in Rusya’sı vardı. Hatta bunu AK Parti hükümetinin elçiliklerine Gülen okullarına destek talimatı verdiği bir dönemde yaptı -ki siz de o sırada Moskova’da büyükelçi idiniz-. Rusya’nın bunu yaparken motivasyonu neydi?
 
Dediğiniz gibi Rusya 2005’te yavaş yavaş çevreden merkeze doğru okulları kapatmaya başladı. 2007 yılında sadece Moskova’da bir okul kaldı, Tataristan’da ise 8 okul kaldı. 2008 yılında onlar da kapatıldı, dönüştürüldü. Sanıyorum Rus yetkililerin kafasını en fazla meşgul eden husus Türklerin kendi hassas bölgelerinde bu kadar faal olmasıydı. İkincisi de bu yapının arkasında Amerika’nın olabileceği endişesiyle hareket ettikleri kanaatindeyim. Dincilikten ziyade burada ne işleri var ve bunların arkasında Amerika var mıdır sorularını sordular. Ve herhalde ‘vardır’ endişesini de doğrulayacak şeyler var ki ellerinde 2008 yılında tamamen okullar kapatıldı ve Rus sistemine uygun okullar haline dönüştürüldü.
 
ANKARA REJİM DEĞİŞİKLİKLERİYLE İLGİLENMEMELİ
 
- ABD’nin yeni Başkanı Trump’ın Putin’in Rusya’sı ile alıştığımızın ötesinde yakın ilişki kurma hedefi var. Yeni dönemde yeniden tanımlanacak olan Washington-Moskova ilişkilerinden Türkiye nasıl etkilenir?
 
Türkiye’nin bir tarafa fazla yanaşıp diğer tarafa düşmanca davranması doğru olmaz. İki taraf arasında dengeli bir politika izlemelidir. Menfaatler neyi gerektiriyorsa o istikamette. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde geldiği noktanın ülkemizin geleneksel dış politika prensipleriyle uyumlu olduğu kanaatindeyim. Türkiye rejim değişiklikleriyle ilgilenmemeli. Amerika’nın Irak’ta, Libya’da yaptıkları malum. Şimdi Irak daha iyi durumda mı? Birtakım rejimlerin yanlışlarının düzeltilmesini iç dinamiklere bırakmakta ve en azından silahlı müdahaleden kaçınmakta fayda var.
 
KİMDİR?
Kurtuluş Taşkent 1967’de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezuniyetinin ardından Dışişleri Bakanlığı’na girdi. 40 yıllık Hariciye kariyerine pek çok önemli görev sığdırdı. 1995-1999 yılları arasında Astana büyükelçisi, 1999-2000 yıllarında Dışişleri Bakanlığı müşaviri, 2000-2002 yıllarında ABD ile ilişkilerden sorumlu müsteşar yardımcısı olarak görev yaptı. 2002-2008 yılları arasında Türkiye’nin Moskova’da en uzun görev yapan büyükelçilerinden biri oldu. 2008’de Türkiye’ye dönüşünde Dış Politika Danışma Kurulu üyesi olarak atandı, ertesi sene emekli

Thursday, August 25, 2016

Cerablus operasyonu- Fehim Taştekin

Fehim Taştekin: Cerablus operasyonunun beş nedeni var

  • 24 Ağustos 2016
Image copyright T24
Image caption Fehim Taştekin, BBC Türkçe'nin sorularını yanıtladı.
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ABD öncülüğündeki koalisyonun da desteğiyle Suriye'nin Cerablus kasabasına harekât başlattı.
'Fırat Kalkanı' adı verilen operasyona TSK'nın tankları, savaş uçakları ve Özgür Suriye Ordusu'na bağlı militanlar katılıyor.
Operasyonun amacı ve olası sonuçlarını gazeteci Fehim Taştekin'e sorduk:
Cerablus, 2013'ten bu yana IŞİD kontrolündeydi. Türkiye neden daha önce müdahale etmedi, neden şimdi IŞİD'e karşı Cerablus'ta operasyon düzenliyor?
Şimdi müdahale etmesinin beş nedeni var. Birincisi, Türkiye, IŞİD'i Cerablus'tan atan gücün Kürtler olmasını istemiyor. Malum Kürt koridoru endişesi.
Kürtler, Kobani ile Afrin arasında bağlantı kurmak için bu bölgeye özel önem veriyor. Tabi Rojava üzerindeki IŞİD baskısının bitmesi için de bölgenin temizlenmesi lazım.
İkinci neden cihatçı grupların Türkiye'nin kapıları açması sayesinde bu bölgeyi ele geçirmiş olması. Sonradan ortaklarını kovup tek başına hükmeden IŞİD buralarda temizlik yaparken de Türkiye ses çıkarmadı. Zaten Türkiye-IŞİD bağlantısı da bu olaylar nedeniyle kuruldu. Ardından Türkiye IŞİD'in Rojava'ya karşı saldırılarını kolaylaştırdı. Son olarak da YPG'nin önüne konan Fırat'ın batısına geçemez kırmızı çizgisiyle esasen IŞİD'e de dolaylı olarak kalkan olmuş oldu.
Bu pozisyon Türkiye üzerindeki baskıları artırdı. Türkiye, YPG liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri'nin Cerablus'a operasyon yapmasını önlemek için kendi güdümünde gruplarla operasyon yapmak zorunda kaldı. Hem IŞİD'i destekliyor görüntüsünden hem baskılardan kurtulmak için bunu yapma gereği duydu.
Image copyright EPA
Image caption Cerablus'tan yükselen dumanlar Karkamış'tan görüldü.
Üçüncüsü, IŞİD artık Türkiye'yi de İncirlik üssünü açtığından beri artan oranda tehdit eder hale geldi. Artık hükümetin eli kolu bağlı kalamazdı. Gerçi içerdeki hücrelerle samimi ve ciddi olarak mücadele etmemesi de ayrıca sorgulanmalı.
Dördüncüsü, Türkiye Rus uçağını düşürdükten sonra Suriye'de oyun dışı kalmıştı. Bu şekilde oyuna dönme fırsatı buldu.
Beşincisi, bu operasyonla Esad karşıtı güçlere desteğin önünü açmak istemiş olabilir. Bu güçler Halep'te çok zor durumda.
Suriye haritası
Rusya ve ABD'nin bu operasyona yaklaşımı nedir? Onaylıyorlar mı?
Ruslar ve Amerikalılar operasyonu onaylıyor, ama onayladıkları şey Erdoğan'ın deklare ettiği gibi hem IŞİD hem YPG/PYD'ye karşı operasyon değil.
Rusya'nın onayı olmadan Suriye hava sahasına Türk savaş uçakları ya da karadan tanklar giremez. Ruslar S-400'ler ile hava sahasını Türklere kapatmıştı. İlişkiler normalleşirken bu konuda da anlaştılar.
ABD ile zaten bu konuda mutabakat sağlanmıştı. Erdoğan son ABD ziyaretinde, "Siz havadan destek verirseniz, biz de müttefikimiz olan muhalifleri Cerablus'a sokarız" demişti. Bunu iki kez El Rai'ye yönelik olarak denediler, ama başaramadılar.
Ama operasyon Kürtlere yönelirse ABD frene basabilir, çünkü YPG artık sahada Amerikan müttefiki.
Ruslar da YPG'ye karşı savaşı onaylamaz.
Suriye ile anlaşma olduğunu sanmam. Esad, Kürtleri Erdoğan'a altın tepside sunup mutlu etmez. Tabii Halep'teki gruplara Türk desteği kesilirse durum değişir.
Türkiye Cerablus operasyonuyla neyi hedefliyor, asıl stratejisi nedir? Amacına ulaşır mı?
Resmi açıklamaya göre, Cerablus'u IŞİD'den temizlemeyi ve PYD/YPG ile mücadeleyi. Ama asıl hedef tabi ki Kürtlerin kontrol alanını sınırlamak. SDG'yi (Suriye Demokratik Güçleri) Cerablus'tan uzak tutabilirler ama Menbic'ten çıkartamazlar ve El Bab'a yönelmekten de alıkoyamazlar.
Ayrıca sahadaki SDG operasyon planlamasının ABD ile birlikte yapıldığını unutmamak lazım.
Image copyright EPA
Türkiye, IŞİD niyetine hedefi büyütürse ABD ile karşı karşıya gelir. Ayrıca sahayı IŞİD sonrası nasıl tutacakları konusunda ihtimal hesaplarının sağlıklı yapıldığını sanmıyorum. Türkiye'nin çalıştığı grupların kapasite ve kabiliyetleri sınırlı.
Bunlara Amerikanvari bir destek sağlanmadığı sürece El Rai'deki hezimet tekrarlanabilir.
Türkiye'nin Suriye'ye geçişlerine yardımcı olduğu ÖSO militanları kimlerden oluşuyor?
Türkmenler ve bazı Arap birliklerinden oluşuyor.
Cerablus Kürtler için neden önemli? Alternatif güzergâhları var mı?
Kürtlerin tahayyülünde Derik'ten Afrin'e bir coğrafyayı federatif bir yapıya dönüştürmek var.
Türkiye gibi Suriye yönetimi de buna izin vermek istemiyor. Şam yönetimi üçlü kantonu müzakere edilebilir buluyordu, ama federasyon başka bir perspektif ve bölünme korkusunu besliyor. Bu korkuyu tetikleyen başka bir husus da Amerikan askeri varlığının kalıcı hale gelmesi ihtimalidir.
Image copyright EPA
Image caption TSK'ya ait tanklar da operasyona katıldı.
Eğer Cerablus olmazsa Kobani-Afrin bağlantısı Türkiye sınırlarının 30-40 km kadar güneyinden Menbic ve El Bab üzerinden bir koridorla sağlanabilir. Şu an üzerinde durulan güzergâh da burası.
IŞİD Suriye'nin kuzeyinde zayıflarsa Türkiye içinde eylemlerini arttır mı?
Elbette artırır. Türkiye sınırlarına ihtiyacı olduğu ve Ankara'nın laçka politikasından istifade ettiği için Türkiye'deki eylemlerini üstlenmiyordu. Artık düşmanlık doğrudan ve aleni hale gelebilir.
Cerablus operasyonu Türkiye ile Suriye'de Esad hükümeti arasındaki ilişkiyi nasıl etkiler?
Türkiye, Suriye politikasında bir değişikliğe gidecekse bir şey almak istiyor; o şey de Rojava'yı yıkmaktır. Esad ile ortaklığın şartı Kürtlere karşı ortak cephe kurmaktır.
Ankara YPG konusunda Amerikan politikalarından dolayı mutsuz. Şimdi İran ve Rusya ile yeni ortaklığı Kürt karşıtı bir zemine çekmeye çalışıyor.
Ancak İran PKK konusunda Türkiye ile aynı hassasiyete sahip olsa da Rojava konusunda Ankara ile aynı dalga boyunda değil. Rusya da öyle.
İki ülke için Kürtler, Şam ile anlaşır ve özerklik kurarsa sorun olmaz. Ayrıca iki ülke de ABD'nin Kürtler üzerinden bölgenin geleceğine kendi çıkarlarını saplamasını istemiyor.
Türkiye'nin izlediği bu yol en çok öfkelendiği Amerikan senaryosuna yarar.

Sunday, May 29, 2016

Suriye dosyası

Suriye Dosyası

Ortadoğu'da Ürdün, Irak, Lübnan, İsrail ve Türkiye ile komşu olan Suriye’nin Akdeniz’e kıyısı bulunmaktadır.

Başkenti ve en büyük şehri Şam’dır. Suriye’nin nüfusu 2014 yılı verilerine göre 23.027.000 kişidir.[1]

Resmi dili Arapça olmakla birlikte Türkçe, Aramca ve Kürtçe yaygın olarak konuşulan diller arasındadır. Yüzölçümü 185.180 km²’dir. Yüzölçümünün üçte ikisini çöller oluşturmaktadır. Suriye’nin güneydoğusunda Suriye Çölü yer alır.

Suriye genelinde çöl iklimi görülür. Bununla birlikte Akdeniz kıyılarında Akdeniz iklimi etkileri de görülmektedir. Yazları kuru çöl sıcakları hakimdir, kış ayları ise ılık ve yağmurlu geçmektedir. En önemli yeraltı kaynakları petrol, fosfat, krom ve mangan cevheridir.
http://www.bilgeturksam.com/images/upload/Suriye_2015_1.png
Suriye, tarih boyunca birçok uygarlık tarafından yönetilmiştir. Şam, 1260 yılında Memlük Sultanlığının başkenti olmuş, 1400 yılında, Timur tarafından saldırıya uğrayıp yok edilmiştir.

1517'de Osmanlı egemenliğine girmiş ve tam 403 sene boyunca Osmanlı tarafından yönetilmiştir.
 I. Dünya Savaşı'nda ise Osmanlı yönetiminden çıkmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında yapılan Sykes-Picot antlaşmasıyla önce İngiltere’nin hâkimiyetine verilmesi planlanan Suriye, savaştan sonra Fransa’ya devredilmiştir. Fransa, Milletler Cemiyeti döneminde Suriye’de bir manda rejimi kurulmuştur.

Suriye Mandası, Fransa’nın idaresine girmesiyle çeşitli etnik ve dini gruplara dayalı devletlere bölünmüştür. Şam Devleti, Halep Devleti, Nusayri merkezli Alevi Devleti, Dürzî merkezli Jabal Durize, sonradan Türkiye Cumhuriyeti’ne katılan Hatay Cumhuriyeti ve Lübnan Devleti olmak üzere 6 yapılı yönetim oluşturulmuştur.

Ancak Fransa, 1937’de Şam Devleti, Alevi Devleti, Halep Devleti ve Dürzi Devleti’ni tek bir yönetim altında birleştirmiştir. Bu duruma özellikle Nusayriler karşı çıkmışlar; 1954’e kadar kendi devletleri için mücadele etmişlerdir.[2]

1946 yılında bağımsızlık kazanan Suriye’de diğer bağımsızlık kazanan Ortadoğu ülkeleri gibi istikrarsız bir yapı oluşmuştur.
Ülkede yedi defa askeri darbe yaşanmıştır.

Şubat 1958’de Mısır ile birleşmiş, Mısır devlet başkanı Cemal Abdul Nasır’ın Suriye’deki siyasal partileri lağvetmesi ve Suriye ordusunu Mısır’dan yönetmeye çalışması üzerine birlik dağılmıştır.
Suriyeli bir grup subay 1961 yılında yönetime el koymuştur.

1963’te askeri bir darbeden sonra Suriye’de Arap Sosyalist Baas Partisi yönetimi ele almıştır.

1966’da Baas Partisi içinde Nusayri azınlığın üyesi Hafız Esad, Savunma Bakanlığına atanmış, 1970’de cumhurbaşkanı olmuştur. 2000 yılında Hafız Esad’ın ölümünün ardından oğlu Beşar Esad ülkenin başına geçmiştir.

2011 yılının Mart ayında Arap Baharı(!)’ndan etkilenen halkın sokağa dökülmesiyle birlikte iç savaş başlamıştır.

Suriye’de etnik ve dini yapının bir hayli karmaşık olduğu görülmektedir. Nüfusun yüzde doksanını Araplar, yüzde onunu Kürtler, Ermeniler, Çerkezler, Süryaniler ve Türkmenler ve diğer gruplar oluşturmaktadır. Kürtler, Araplardan sonra ülkedeki en büyük etnik gruptur.

Dini yapıda ise çoğunluğunu Sünni Müslüman olduğu görülmektedir. % 87 Müslüman olan ülkenin % 74’ü Sünni, % 13’ü Şii nüfusludur. % 10 Hıristiyan, % 10 Nusayri ve % 3 Dürzi gruplardan oluşmaktadır.
http://www.bilgeturksam.com/images/upload/1_1.jpg

Bununla birlikte her dört kişiden üçünün Sünni olduğu ülkede yönetim yıllardır Şiilerin elindedir. Esad ailesi de Nusayri kökenlidir. Sünniler bugüne kadar iktidara gelebilmiş değildir. Bunun önemli bir sebebi de yaklaşık 30 yıl süren manda döneminde Fransızlar özellikle diğer inanç gruplarını desteklemiş ve kritik görevlere getirmiş olmasıdır. Yüzde on nüfusa sahip Hıristiyanlar Esad ailesine yakın ve üst düzey görevlere kolaylıkla atanabilen bir gurubu oluşturmaktadır.[3]

Ülkenin güneyinde bulunan El Süveyda şehri Dürzi inancına mensup kişilerin çoğunlukta olduğu bir bölgedir. Orta Doğu kaynaklı Sâbiîlik ve Ezidilik gibi dinlerin etkisiyle, 11. yüzyılda İslâmiyet'in Şiîlik mezhebinin İsmâîlîyye kolundan köken alarak ortaya çıkmış olan tek tanrılı bir dinî inanç topluluğu olan Dürziler bugün Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün’de yaşamaktadırlar. Kendilerini Arap ırkından saymaktadırlar ve Arapça konuşmaktadırlar. Cihatçı gruplar tarafından kafir olarak görülmektedirler.

Dürziler Esad’ın düşmesi durumunda, azınlık gruplarının hedef alınacağından ve topluluklarının Suriye’deki Sünni çoğunluk içinde yer alan radikaller tarafından ortadan kaldırılacağından korktukları için Esad’a sadık kalmaya devam ediyor. Fakat zaman zaman kendi içlerinde bu konuda görüş ayrılıklarına düşüyorlar.

Nusayrîler ya da Arap Alevîleri, Suriye'nin Lazkiye, Baniyas ve Tartus illeriyle; Türkiye'nin Hatay, Adana ve Mersin illerinde yaşayan; İsmâilîlik, Dürzîlik, Hıristiyanlık ile birlikte Suriye'deki mevcut diğer yerel inanışların İslâmiyet'in Şiîlik mezhebinin çatısı altında harmanlanması neticesinde ortaya çıkmış olan bir dinî inanç topluluğudur.

Genellikle Arapça konuşmaktadırlar. Suriye’de Beşşar Esad’in mensubu olduğu Nusayriler devletin bütün kurumlarında etkilidir. Ülke nüfusunun %12’sini oluşturduğu tahmin edilen Nusayri azınlık, Baas Partisi aracılığıyla siyasi iktidarı ve bürokrasiyi farklı etnik ve dini unsurlar arasında kurduğu çıkar ilişkileri üzerinden kontrol etmektedir.

Suriye’de Nusayri azınlık aynı zamanda ordunun komuta kademesini ve üst düzey subay sınıfını oluşturmaktadır. Bu nedenle Suriye’de muhalefet hareketi ortaya çıktığında askeri bürokrasideki üst düzey yetkililerin çoğunluğu Esad iktidarından ayrılmamıştır.[4]
http://www.bilgeturksam.com/images/upload/2_2.jpg

Lazkiye ve Es-Süveyde eyaleti dışındaki bölgelerde çoğunlukta olan Sünniler Fransız mandasının azınlıkları desteklemesine rağmen, üst düzey görevlere gelebilmeyi başarmışlardır.

Hafız Esad döneminde iç tehdit olarak sadece Sünni olan Müslüman Kardeşler tehdit unsuru olmuştur. Sünniler, ikinci çoğunlukta olan Şiileri (Nusayri, İsmaili, Dürzi) genellikle din dışı görmüşlerdir ve ilişkileri mezhep çatışması üzerinde devam etmiştir.

Suriye’de farklı alanlara yayılmış olan Hıristiyan mezhepler arasında nüfus bakımından en geniş topluluk, çoğunluğu Arap etnik kimliğine sahip, Grek Ortodokslar’dır. Grek Ortodokslar, Şam, Lazkiye, Humus, Hama ve Hama yakınlarındaki Hıristiyan Vadisi civarında yaşarlar.
Grek Katolikler ise küçük gruplar halinde Halep ve Şam’da yerleşmişlerdir. Yakubiler, Ermeniler, Keldaniler ve Nasturiler genellikle Halep ve El-Cezire eyaletlerinde yoğundur.

Osmanlı döneminden beri Suriye’de siyasi, ekonomik ve kültürel ayrıcalıklara sahip olan Sünni Araplar, günümüzde Lazkiye ve El-Süveyde dışında her yerde çoğunluğu oluşturur ve genellikle kentli-tüccar sınıfı temsil ederler.

İsrail işgalindeki Golan’da 200.000 Arap yaşamaktadır.[5] Fransa mandası süresince uygulanan böl ve yönet politikası, Araplar ve diğer azınlık gruplar arasında çatışmaların başlamasına neden olmuştur.

Genellikle sınır bölgelerinde yaşayan Kürtler, Esed sonrası Suriye’nin kuzeyinde özerklik ve Kürt milli kimliğinin anayasal olarak tanınması taleplerini ileri sürerek Suriye Ulusal Konseyi çatısına dâhil olmamaktadır.

Kürtlerin bu konudaki tutumunun ardında iki temel nedenin yattığı değerlendirilmektedir. Birinci neden, Kürtlerin Suriye Ulusal Konseyi’ne dâhil oldukları takdirde kendilerini uluslararası topluma tanıtmakta zorlanacakları ve Konsey içinde Kürt kimliğinin arka planda tutulacağı yönündeki kaygılarıdır. İkinci sebep ise Suriyeli Kürtlerin kuzey Irak’taki gibi bir özerklik kazanma arzusudur.[6]

Türkmenlerin en yoğun yaşadıkları yerler Halep, Teleke, Kunteyra ve Şam bölgesidir. Nüfusun % 2’sini oluşturmaktadır. 300.000 in üzerinde Türk dili konuşan Türkmen vardır. Türkmenler genellikle iktidarın baskısı ve Araplaştırma politikasına maruz kalmaktadırlar.

Suriye’de etnik ve dini yapının bu denli çeşitli olması ulus olma bilincini zorlaştırmakta ve dış ülkelerin müdahalelerine zemin hazırlamaktadır.

Bu nedenle Ortadoğu için söylenen meşhur söz Suriye için uygundur: ‘Ortadoğu’da Mısırsız barış, Suriyesiz savaş olmaz!’

İşte Suriye'de durum bu...

Peki şimdi ne oluyor?

1948-1973 arası Arap-İsrail savaşları yaşandı ve sonuçta İsrail, kendi güvenliğini sağlamanın bir yolu olarak,  başta Irak ve Suriye olmak üzere Müslüman ülkeleri parçalayıp tehdit olmaktan çıkarmayı düşünmeye başladı...

1982'de, Dünya Siyonoist Dergisi Kivunim'de Yeni İsrail Planını açıkladı. Bu plan, Irak-Suriye ve Mısır'ın parçalanmasını ve kopan parçalardan İsrail'e müttefik devletler kurulmasını öngörüyor.

Şu ana kadar gidişat da bunu gösteriyor ama Türkiye'deki siyaset Suriye'deki iç savaşı kışkırtmakla İsrail' e hizmet ettiğini görmüyor mu, işte bütün mesele bu...
 
[2] SDE, Suriye Krizinde Bölgesel ve Küresel Aktörler, http://www.sde.org.tr/userfiles/file/suriye%20analiz.pdf 13 Mayıs 2016
[6] Bilgesam, a.g.e. s.19