Yayınlanma: 17 Eylül 2026
Adalet, insanlığın en eski özlemi, devlet yaşamının en aydınlık güvencesidir. Ama adalet, yalnız yasa maddelerinin soğuk satırlarında aranırsa eksik kalır. Adalet, yalnız hüküm vermek değildir; dinlemek, anlamak, tartmak, beklemek, ölçmek ve insanı bütün koşullarıyla görmektir. Bir yargıç, yalnız dosyaya bakmaz; dosyanın içinde saklı yaşamı da görmeye çalışır. Bir imzanın ardında bir korku, bir suçun ardında bir yoksunluk, bir öfkenin ardında yıllanmış bir yara, bir yanlışın ardında eğitimsizlik, çaresizlik, yalnızlık ya da itilmişlik bulunabilir. Bunlar suçu ortadan kaldırmaz; ama hükmü insanileştirir. Çünkü adaletin görevi, kötülüğü görmezden gelmek değil, kötülüğün karşısında insanlığı da kaybetmemektir.
Hukuk, intikamın kılığına girdiği gün kararır. Öfke, adaletin yerine geçtiği gün toplumun vicdanı yaralanır. Kalabalıkların bağırışı, gazetelerin başlığı, ekranların öfkesi, sosyal medyanın linç iştahı, yargının terazisine ağırlık olmamalıdır. Çünkü yargının terazisi, kalabalığın elinde değil, hukukun ve vicdanın önünde durmalıdır.
Yargılamak ağır iştir. Herkes suçlayabilir, herkes kınayabilir, herkes öfkesini büyütebilir. Ama herkes adil olamaz. Adil olmak, kendi içindeki kini dizginlemek, sevdiğine ayrı, sevmediğine ayrı ölçü kullanmamak, güçlüden korkmamak, güçsüzü ezmemek, sanığı insanlıktan çıkarmamak, mağduru unutmamak, toplumu korurken insan onurunu da ayakta tutmaktır.
Bir ülkede yargı bağımsız değilse, yurttaş güvende değildir. Ama yargı bağımsız olduğu kadar vicdanlı da olmalıdır. Bağımsızlık, yalnız dış baskıdan kurtulmak değildir; içteki önyargıdan, hırstan, korkudan, makam kaygısından, alkış beklentisinden, siyasal rüzgârdan ve kişisel hesaptan da kurtulmaktır. Yargıç, karar verirken yalnız hukuku değil, kendi insanlığını da sınar.
Yekta Güngör Özden’in hukukçu sesi burada en güçlü tınısını bulur: Hukuk devleti, yalnız anayasa kitaplarında değil, mahkeme salonlarının havasında, kararların dilinde, yurttaşın yüreğindeki güven duygusunda yaşar. Yurttaş, “hakkım yenirse beni koruyacak bir adalet var” diyebiliyorsa devlet vardır. Yurttaş, “güçlü karşısında yalnız değilim” diyebiliyorsa hukuk vardır. Yurttaş, “mahkeme kapısı bana da açık” diyebiliyorsa Cumhuriyet’in özü yaralanmamıştır.
Ama yargı yalnız hâkimlerin işi değildir. Her insan, günlük yaşamında küçük yargılar verir. Komşusunu yargılar, öğrencisini yargılar, çocuğunu yargılar, arkadaşını yargılar, tanımadığı insanı bir görüntüden, bir sözden, bir söylentiden yargılar. Bugün çağın en büyük hastalıklarından biri budur: Herkesin bir anda savcı, hâkim ve cellat kesilmesi. Ekrana düşen kırpılmış bir an, bir insanın bütün yaşamı sanılır. Bir hata, bir ömrün tek adı yapılır. Bir söylenti, mahkeme kararından daha hızlı yayılır.
Oysa insan acele hüküm verdiğinde çoğu zaman adaleti değil, kendi karanlığını konuşturur. Başkasına karşı acımasız olan insan, kendi kusurlarına karşı çoğu kez bağışlayıcıdır. Kendisine gelince gerekçe bulur, başkasına gelince ceza ister. Kendisine anlayış, başkasına hüküm; kendisine merhamet, başkasına kınama... Bu çifte ölçü, vicdanın pasıdır.


No comments:
Post a Comment