Dikilitaş’tan da, Sarayönü’nden de, Elefteria Meydanı’ndan da ileriye bakabilmek… Değişen sadece Kıbrıs diplomasisi değil; Türkiye’nin yükselen bölgesel rolü, Avrupa’nın yeniden şekillenen güvenlik mimarisi, enerji ve ticaret koridorları ile Doğu Akdeniz’in stratejik dengeleri de değişiyor. Kıbrıs’ın anlamı da bu yeni jeopolitik içinde yeniden tanımlanıyor.
Kıbrıs meselesi üzerine yarım asrı aşkın süredir yazıyor, düşünüyor ve tartışıyoruz. Aynı kavramlar etrafında dönüyor, aynı tarihsel dönüm noktalarına gönderme yapıyor, aynı siyasi sloganları tekrarlıyoruz. Federasyon, iki devlet, siyasi eşitlik, garantiler, toprak, mülkiyet, dönüşümlü başkanlık… Bunların hiçbiri önemsiz değildir; hiçbiri göz
ardı edilemez. Ancak bugün asıl tehlike, bütün bu başlıkları hâlâ yalnızca Kıbrıs’ın kendi iç dinamikleri üzerinden okumaya devam etmektir. Çünkü dünya değişti. Avrupa’nın güvenlik anlayışı, Doğu Akdeniz’in stratejik dengeleri, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı, enerji denklemi ve ticaret yolları yeniden şekilleniyor. Kıbrıs ise bütün bu dönüşümlerin tam ortasında bulunmasına rağmen, adadaki siyasi tartışmaların önemli bölümü hâlâ
elli yıl önce çizilmiş zihinsel haritalar üzerinden yürütülüyor.
Belki de Kıbrıs sorununun önündeki en büyük zihinsel engel tam da budur. Türk tarafı da Rum tarafı da Kıbrıs’ı çoğu zaman yalnızca Kıbrıs’ın içinden okumaya çalışıyor. Kuzeyde Sarayönü’nün, Dikilitaş’ın ya da Lefkoşa’nın siyasi gündeminin; güneyde ise Elefteria Meydanı’nın tarihsel hafızasının ve günlük siyasetinin dünyanın geri kalanının öncelikleriyle örtüştüğü varsayılıyor. Sanki Washington da, Brüksel de, Londra da, Ankara da, Birleşmiş Milletler de güne Kıbrıs’ı düşünerek başlıyor; sanki küresel diplomasinin bütün yolları Lefkoşa’ya çıkıyor. Bu eleştiri yalnızca Kıbrıs Türklerine yönelik değildir. Aynı ölçüde Kıbrıs Rumları için de geçerlidir. Hatta belki de adanın yarım asrı aşan çözümsüzlüğünü kalıcı hale getiren ortak yanılgı budur. Her iki taraf da uluslararası toplumun er ya da geç kendi tezini bütünüyle benimseyeceğini varsayarak siyaset üretmeye devam ediyor.
Oysa uluslararası sistem hiçbir zaman Kıbrıs’a Kıbrıslıların baktığı yerden bakmadı. Bugün ise artık hiç bakmıyor. Dünya artık Kıbrıs’a Lefkoşa’dan bakmıyor; Kıbrıs’a kendi küresel öncelikleri üzerinden bakıyor. Avrupa bugün Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından ortaya çıkan güvenlik boşluğunu nasıl dolduracağını tartışıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile küresel rekabetin deniz yolları, kritik teknolojiler ve tedarik zincirleri üzerindeki etkisini hesaplıyor. Doğu Akdeniz’de enerji güvenliği, deniz yetki alanları ve kritik altyapılar yeniden değerlendiriliyor. Karadeniz’den Süveyş’e, Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne ve Hint Okyanusu’na uzanan ulaştırma koridorları yeniden planlanıyor. Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru, Doğu Akdeniz enerji projeleri ve Avrupa’nın yeniden inşa edilen savunma mimarisi birbirinden bağımsız projeler değil, aynı büyük jeopolitik dönüşümün farklı parçalarıdır.
İşte Kıbrıs’ın anlamını değiştiren de tam olarak budur. Adanın stratejik değeri hiçbir zaman yalnızca büyüklüğünden, nüfusundan ya da doğal kaynaklarından kaynaklanmadı. Kıbrıs her zaman bulunduğu coğrafya nedeniyle önemliydi. Ancak coğrafya sabit kalsa bile ona yüklenen stratejik anlam zaman içinde değişir. Soğuk Savaş’ın Kıbrıs’ı başkaydı. 1974 sonrasının Kıbrıs’ı farklıydı. Avrupa Birliği’nin genişleme sürecindeki Kıbrıs bambaşka bir anlam taşıyordu. Bugün ise ada, Avrupa’nın güvenlik mimarisi, Türkiye’nin yükselen bölgesel rolü, Doğu Akdeniz’in enerji denklemi ve Avrasya’yı Avrupa’ya bağlayacak yeni ulaştırma koridorlarının kesiştiği stratejik merkezlerden biri haline geliyor. Dolayısıyla Kıbrıs artık yalnızca çözülmemiş bir siyasi ihtilaf değildir; yeniden şekillenen bölgesel düzenin önemli değişkenlerinden biridir.
Belki de bugün hem Kıbrıs Türklerinin hem de Kıbrıs Rumlarının kendilerine sorması gereken temel soru şudur: Biz hâlâ Sarayönü’nden, Dikilitaş’tan ve Elefteria Meydanı’ndan dünyaya bakarken dünya çoktan başka bir ufka mı yöneldi? Bana göre cevap açıktır. Eğer değişen jeopolitiği doğru okuyamazsak, yarının Kıbrıs’ını dünün tartışmalarıyla anlamaya çalışırız. Oysa tarih bize defalarca göstermiştir ki uluslararası sistemin öncelikleri değiştiğinde, bölgesel sorunların anlamı da değişir. Bugün Kıbrıs’ın başına gelen tam olarak budur. Artık tartışmamız gereken yalnızca adanın hangi anayasal modele kavuşacağı değil; yeniden kurulan uluslararası düzende nasıl bir rol üstleneceğidir. Çünkü Kıbrıs’ın geleceği yalnızca Lefkoşa’da yazılmayacaktır.
Türkiye’nin yükselen jeopolitik ağırlığı
Bugün Kıbrıs’ın stratejik anlamını değiştiren en önemli gelişme, adanın kendisinden çok çevresinde yaşanan büyük jeopolitik dönüşümdür. Coğrafya değişmedi; değişen, coğrafyanın uluslararası sistem açısından taşıdığı değerdir. Soğuk Savaş boyunca Kıbrıs, NATO ile Sovyetler Birliği arasındaki güç mücadelesinin ileri karakollarından biri olarak görüldü. 1974 sonrasında Doğu Akdeniz’deki askerî denge ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin merkezine oturdu. Avrupa Birliği’nin genişleme döneminde ise üyelik perspektifi üzerinden değerlendirildi. Bugün ise ada, çok daha kapsamlı bir jeopolitik dönüşümün içinde yeniden tanımlanıyor. Artık mesele yalnızca çözülmemiş bir ihtilaf değil; Avrupa güvenliği, enerji arzı, ticaret koridorları, deniz ulaştırması, dijital altyapılar ve bölgesel güç dengelerinin kesiştiği stratejik bir kavşaktır.
Bu dönüşümün merkezinde ise Türkiye bulunmaktadır. Ankara son birkaç yılda yalnızca bölgesel krizlere tepki veren bir aktör olmaktan çıkıp, yeni bölgesel düzenin şekillenmesine yön vermeye çalışan bir ülke haline gelmiştir. Irak’ın Kalkınma Yolu Projesi, Çin’den Avrupa’ya uzanan Orta Koridor, Suriye üzerinden yeniden canlandırılması hedeflenen Levant güzergâhı, Güney Kafkasya’da ulaşım bağlantılarının açılmasına yönelik girişimler ve Karadeniz’i Doğu Akdeniz’e bağlayan ulaştırma ağları birbirinden bağımsız projeler değildir. Ankara bunların tamamını, Türkiye’yi Avrasya’nın vazgeçilmez lojistik merkezi haline getirecek uzun vadeli bir stratejinin parçaları olarak görmektedir.
Bu tablo doğal olarak Kıbrıs’ın önemini de değiştirmektedir. Çünkü Doğu Akdeniz, artık yalnızca enerji rezervlerinin bulunduğu bir deniz değildir. Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmaya çalıştığı yeni enerji ağlarının, Asya ile Avrupa arasındaki ulaştırma hatlarının, deniz güvenliği düzenlemelerinin ve kritik altyapı yatırımlarının kesiştiği geniş bir jeostratejik havzaya dönüşmektedir. Böyle bir ortamda Kıbrıs’ın geleceği yalnızca adadaki iki toplumun hangi yönetim modelinde uzlaşacağı sorusuyla açıklanamaz. Asıl mesele, adanın bu yeni bölgesel mimarinin neresinde yer alacağıdır.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Avrupa’nın güvenlik anlayışında yaşanan değişim de bu dönüşümü hızlandırdı. Uzun yıllar boyunca Türkiye’yi Avrupa güvenlik denkleminden dışlayabileceğini düşünen çevreler, bunun artık gerçekçi olmadığını kabul etmeye başladı. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan, Karadeniz’den Orta Doğu’ya kadar geniş bir coğrafyada askerî ve diplomatik kapasiteye sahip Türkiye’nin dışlandığı bir Avrupa güvenlik mimarisinin sürdürülebilir olmayacağı giderek daha açık görülüyor. Son haftalarda Avrupa Birliği’nin Ankara ile yeniden yoğun diplomatik temas kurmasının temel nedenlerinden biri de budur.
Dolayısıyla bugün Kıbrıs’ın geleceği üzerine yürütülen tartışmaları yalnızca federasyon, konfederasyon ya da iki devlet eksenine sıkıştırmak, değişen uluslararası gerçekliği gözden kaçırmak anlamına gelir. Elbette anayasal model önemlidir. Ancak anayasal modellerin yaşayabilir olup olmayacağını belirleyecek olan, onların hangi jeopolitik ortamda uygulanacağıdır. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Jeopolitik değiştiğinde siyaset de değişir; güvenlik mimarileri değiştiğinde diplomatik öncelikler de değişir. Kıbrıs bugün tam da böyle bir dönüm noktasındadır.
Washington’ın hesabı, Brüksel’in arayışı
Son haftalarda peş peşe yaşanan diplomatik gelişmeleri birbirinden bağımsız olaylar olarak okumak, büyük resmi kaçırmak olur. ABD Senatosu’nda gündeme gelen Doğu Akdeniz Enerji Merkezi girişimi, Avrupa Komisyonu’nun en üst düzey üç üyesinin aynı anda Ankara’ya gelmesi, Türkiye ile Avrupa Birliği’nin ortak açıklamasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs girişimine birlikte destek vermesi ve bütün bunların NATO Zirvesi arifesinde gerçekleşmesi aynı stratejik dönüşümün birbirini tamamlayan parçalarıdır.
İlk bakışta Washington’ın Doğu Akdeniz Enerji Merkezi girişimi yalnızca enerji alanında teknik bir düzenleme gibi görülebilir. Oysa metin dikkatle incelendiğinde bunun çok daha kapsamlı bir jeostratejik vizyonun parçası olduğu anlaşılmaktadır. Doğal gaz ve elektrik enterkonneksiyonlarının yanı sıra kritik altyapıların korunması, siber güvenlik, yapay zekâ destekli enerji yönetimi, liman yatırımları, deniz ulaştırması ve yeni teknoloji alanlarında bölgesel iş birliğini öngören bir çerçeve oluşturulmaktadır. Daha da önemlisi, sistemin gelecekte yeni katılımcılara açık olabileceğinin özellikle belirtilmesi, son yıllarda Türkiye’yi dışlayarak oluşturulan Doğu Akdeniz mimarisinin sürdürülebilir olmadığı yönündeki kanaatin Washington’da da güçlenmeye başladığını göstermektedir.
Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye yönelik bütün politikalarını değiştirdiği anlamına gelmez. Washington ile Ankara arasında Suriye’den savunma sanayiine, insan haklarından bölgesel politikalara kadar birçok konuda görüş ayrılıkları sürmektedir. Ancak uluslararası ilişkilerde aynı anda hem rekabet hem iş birliği mümkündür. Bugün Washington açısından öncelikli mesele, Doğu Akdeniz’de Rusya’nın etkisini sınırlayacak, Avrupa’nın enerji güvenliğini güçlendirecek ve Çin’in kritik altyapılar üzerindeki nüfuzunu dengeleyecek sürdürülebilir bir bölgesel düzen kurabilmektir. Bu hedeflerin hiçbirinin Türkiye tamamen dışlanarak gerçekleştirilemeyeceği giderek daha açık görülmektedir.
Benzer bir değerlendirme Brüksel için de geçerlidir. Avrupa Komisyonu Başkanı’nın en yakın çalışma arkadaşları arasında yer alan Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Genişlemeden Sorumlu Komiser Marta Kos ve İçişleri ile Göçten Sorumlu Komiser Magnus Brunner’ın aynı gün Ankara’da bulunması, sıradan diplomatik temaslar olarak değerlendirilemez. Avrupa Birliği, uzun yıllardır ilk kez dış politika, güvenlik, genişleme ve göç dosyalarını aynı stratejik çerçevede ele alarak Türkiye ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışmaktadır.
Bu ziyaretlerin ardından yayımlanan ortak açıklamanın en dikkat çekici yönlerinden biri de Ankara ile Brüksel’in Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs girişimine birlikte destek vermesiydi. İlk bakışta diplomatik nezaket cümlesi gibi görünen bu ifade aslında önemli bir zihniyet değişikliğine işaret etmektedir. Çünkü bugün Kıbrıs’ta devam eden tek uluslararası siyasi süreç, Genel Sekreter António Guterres’in himayesinde María Ángela Holguín tarafından yürütülen girişimdir. Türkiye ile Avrupa Birliği’nin aynı metinde bu sürece destek vermesi, tarafların en azından mevcut statükonun sürdürülebilir olmadığı konusunda ortak bir değerlendirmeye yaklaştıklarını göstermektedir.
Burada dikkat çekici olan bir başka husus da zamanlamadır. Bütün bu diplomatik hareketlilik, Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı günlerin hemen öncesinde yaşanmıştır. Bu tesadüf değildir. Avrupa bugün yalnızca Ukrayna savaşının sonuçlarını yönetmeye çalışmıyor; aynı zamanda önümüzdeki on yılların güvenlik mimarisini kurmaya hazırlanıyor. Bu yeni mimaride Türkiye’nin hangi konumda yer alacağı, yalnızca Ankara-Brüksel ilişkilerini değil, Kıbrıs’ın geleceğini de doğrudan etkileyecektir.
Tam da bu nedenle Kıbrıs artık Avrupa Birliği’nin genişleme dosyalarından yalnızca biri olarak görülemez. Ada, Avrupa güvenliğinin, Doğu Akdeniz’in istikrarının, enerji arz güvenliğinin ve Türkiye-Avrupa ilişkilerinin kesişme noktasında yer almaktadır. Başka bir ifadeyle, Kıbrıs sorununun çözümü artık yalnızca iki toplum arasındaki anayasal uzlaşmanın ürünü olmayacaktır. Çözümün önünü açacak veya tıkayacak asıl dinamikler, çevresindeki jeopolitiğin hangi yönde evrileceğiyle yakından bağlantılı olacaktır.
Holguín’in asıl mesajı
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in son açıklaması kamuoyunda daha çok “tarihi fırsat” çağrısıyla öne çıktı. Doğaldır; diplomatik metinlerde bu tür ifadeler her zaman dikkat çeker. Oysa açıklamanın gerçekten önemli kısmı bence başka bir yerdeydi. Holguín, geçmişteki bütün çözüm girişimlerine ve bugüne kadar ortaya konan çabalara saygı duyduğunu ifade ettikten sonra, “Son on yılda adadaki gerçekler önemli ölçüde değişti” dedi. Aslında bu tek cümle, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs yaklaşımında sessizce yaşanan zihniyet değişiminin de özeti niteliğindedir.
Bu değerlendirme ilk bakışta sıradan bir tespit gibi görülebilir. Ancak Kıbrıs müzakerelerinin tarihini bilenler açısından çok daha derin bir anlam taşımaktadır. Çünkü onlarca yıl boyunca müzakerelerin temel mantığı, geçmişte üzerinde uzlaşılmış parametrelerin korunması ve eksik kalan başlıkların tamamlanması üzerine kurulmuştu. Holguín ise dolaylı biçimde artık yalnızca geçmişin parametrelerine yaslanmanın yeterli olmadığını söylüyor. Başka bir ifadeyle, ne 2004’ün koşulları ne de 2017’nin siyasi atmosferi bugün aynen geçerlidir. Dünya değişmiştir; bölge değişmiştir; tarafların öncelikleri değişmiştir. Dolayısıyla çözüm arayışının da bu değişimi dikkate alması gerekmektedir.
Aslında bu yaklaşım tamamen yeni değildir. Crans-Montana Konferansı’nın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Genel Sekreter António Guterres’in kullandığı “This time ought to be different” yani “Bu kez farklı olmalı” ifadesi de aynı anlayışın ilk işaretiydi. Guterres o gün yalnızca yeni bir müzakere takvimi önermiyordu. Aynı yöntemlerin, aynı diplomatik reflekslerin ve aynı siyasal alışkanlıkların tekrar edilmesiyle farklı bir sonuca ulaşılamayacağını anlatıyordu. Aradan geçen yıllar da bu tespiti doğruladı. Bugün hiç kimse 2017’de masada kalan metni olduğu gibi yeniden önüne koyup farklı bir sonuç çıkmasını beklemiyor.
Bu nedenle Holguín’in “değişen gerçekler” vurgusunu yalnızca diplomatik nezaket cümlesi olarak okumamak gerekir. Çünkü gerçekten de son on yılda yalnızca Kıbrıs’ta değil, Kıbrıs’ın çevresindeki bütün jeopolitik ortam değişti. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Avrupa’nın güvenlik mimarisini değiştirdi. Doğu Akdeniz enerji rekabetinin niteliği değişti. Türkiye’nin bölgesel rolü farklılaştı. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı güvenlik ekseninde yeniden şekillenmeye başladı. Yeni ticaret ve ulaştırma koridorları gündeme geldi. Bütün bunlar, Kıbrıs sorununu çevreleyen stratejik çerçeveyi de kökten değiştirdi. Dolayısıyla bugün çözüm arayışı yalnızca adadaki iki toplumun ilişkileri üzerinden okunamaz; bölgesel jeopolitiğin dönüşümüyle birlikte değerlendirilmek zorundadır.
Holguín’in açıklamasında dikkat çeken ikinci unsur ise güvenlik ile refah kavramlarını birlikte kullanmasıydı. Bunun bilinçli bir tercih olduğu kanaatindeyim. Geçmiş müzakere süreçlerinde çoğu zaman güvenlik ile ekonomik entegrasyon birbirinden ayrı başlıklar olarak ele alındı. Oysa kalıcı bir çözümün yaşayabilmesi için bunların birbirinden ayrılması mümkün değildir. Kıbrıs Türk halkının güvenlik kaygılarını dikkate almayan hiçbir çözüm sürdürülebilir olmayacaktır. Aynı şekilde uluslararası izolasyonların devam ettiği, ekonomik fırsatların gelişmediği ve gençlerin dünyayla bütünleşemediği bir düzen de uzun vadede istikrar üretmeyecektir. Güvenlik ile refah birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel sütundur.
Tam da bu noktada Kıbrıs’taki siyasi tartışmaların da yön değiştirmesi gerekiyor. Yarım asırdır taraflar büyük ölçüde anayasal modeller üzerinde tartışıyor. Oysa uluslararası toplumun giderek daha fazla üzerinde durduğu konu, hangi anayasal modelin seçileceğinden çok, seçilecek modelin değişen jeopolitik ortamda yaşayabilir olup olmayacağıdır. Bu da bizi kaçınılmaz olarak yeni bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Çözümü yalnızca anayasal formüller üzerinden mi arayacağız, yoksa güvenlik, ekonomi, enerji, ulaştırma ve ortak refah üreten yeni bir bölgesel mimarinin parçası olarak mı düşüneceğiz? Bana göre önümüzdeki dönemin asıl tartışması da tam burada şekillenecektir.
Önce ortak çıkarlar, sonra anayasa
Belki de Kıbrıs konusunda yarım asırdır yaptığımız en büyük hata, çözümü yalnızca anayasal modeller üzerinden tartışmak oldu. Federasyonun ayrıntıları, iki devlet formülü, dönüşümlü başkanlık, yetki paylaşımı, toprak düzenlemeleri, mülkiyet rejimi, garantiler… Bunların tamamı önemlidir. Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki bunların hiçbiri tek başına taraflar arasında kalıcı güven oluşturamadı. Tam tersine, her yeni müzakere turunda aynı başlıklar yeniden tartışıldı, aynı kırmızı çizgiler tekrarlandı ve sonunda yine aynı çıkmaz noktasına gelindi.
Belki de artık yöntemi değiştirme zamanı gelmiştir. Uzun yıllardır savunduğum görüş budur. Önce ortak çıkar alanlarını geliştirmek, ardından bu ortak çıkarların üzerine kalıcı siyasi yapıyı inşa etmek çok daha gerçekçi bir yol olabilir. Çünkü anayasalar tek başına barış üretmez. Barışı yaşatan, toplumların birbirlerine ihtiyaç duymalarını sağlayan ortak ekonomik, sosyal ve stratejik çıkarlardır. Avrupa bütünleşmesinin temelinde de önce anayasa değil, kömür ve çelik üzerinden kurulan ortak çıkarlar vardı. Siyasi birlik, ekonomik karşılıklı bağımlılığın ardından geldi.
Kıbrıs’ta da benzer bir yaklaşım neden mümkün olmasın? Enerji alanında ortak projeler geliştirilebilir. Elektrik şebekeleri birbirine bağlanabilir. Su yönetimi, çevre koruma, iklim değişikliğiyle mücadele, dijital altyapılar, limanlar, hava ulaşımı, lojistik, turizm ve ticaret gibi alanlarda karşılıklı bağımlılığı artıracak mekanizmalar oluşturulabilir. Gençlerin eğitim, teknoloji ve girişimcilik alanlarında birlikte çalışabilecekleri platformlar kurulabilir. Bunların hiçbiri nihai siyasi çözümün yerine geçmez; ancak çözümün yaşayabileceği zemini güçlendirir.
Tam da bu noktada Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerinde gündeme gelen başlıklar ile Kıbrıs’ta yürütülen diplomatik süreç arasında doğrudan bir bağ kurulması mümkündür. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi sürecinin yeniden canlandırılması, Türkiye’nin Avrupa’nın savunma ve güvenlik girişimlerine daha güçlü biçimde dahil edilmesi, aynı zamanda Kıbrıs Türk toplumunun uluslararası temaslarını kolaylaştıracak yaratıcı düzenlemelerle birlikte ele alınabilir. Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası izolasyonunu hafifletecek, doğrudan temasları artıracak, ekonomik gelişmeyi destekleyecek ve genç kuşakların dünyayla daha güçlü bağ kurmasını sağlayacak adımlar, Türkiye-AB ilişkilerindeki yeni sayfanın doğal tamamlayıcısı olabilir.
Burada önemli olan, tarafların birbirlerine taviz vermesi değil, ortak kazanç üretecek bir çerçeve oluşturabilmesidir. Çünkü sıfır toplamlı anlayışla yürütülen müzakereler elli yıldır sonuç vermedi. Oysa güvenlikten taviz vermeden refah üretmek, siyasi eşitlikten vazgeçmeden ekonomik bütünleşmeyi artırmak, Türkiye’nin etkin güvenlik rolünü korurken Kıbrıs Türklerinin uluslararası etkileşimini güçlendirmek teorik olarak birbirini dışlayan hedefler değildir. Doğru tasarlanmış bir süreçte bunlar birbirini tamamlayabilir.
Bu yaklaşım ne federasyondan vazgeçmek anlamına gelir ne de iki devlet tezini peşinen reddetmek demektir. Nihai model ne olursa olsun, yaşayabilir olmasını sağlayacak zeminin önceden hazırlanması gerektiğini savunur. Bugün üzerinde konuşmamız gereken yalnızca anayasal formüller değil; o formüllerin üzerinde yükseleceği ekonomik, toplumsal ve stratejik altyapıdır. Eğer taraflar birbirlerinin refahını kendi refahlarının ön şartı olarak görmeye başlamazlarsa, en mükemmel anayasal metin bile uzun ömürlü olmayacaktır.
Belki de Kıbrıs’ta artık “önce anayasa, sonra iş birliği” anlayışını tersine çevirmek gerekiyor. Önce iş birliği, önce ortak çıkarlar, önce birlikte üretilecek refah… Kalıcı siyasi çözüm ise bunların üzerine inşa edilecek son halka olmalıdır. Elli yıldır tersinden denenen bir yöntemin farklı sonuç vermesini beklemek gerçekçi değildir. Değişen jeopolitik, belki de ilk kez bize farklı bir yol deneme fırsatı sunuyor.
Annan Planı sürecinden çıkarılmayan dersler
Kıbrıs’ta geleceği tartışırken geçmişi hatırlamak zorundayız. Bunu suçlu aramak için değil, aynı stratejik hataları ikinci kez yapmamak için yapmak zorundayız. Çünkü müzakere süreçleri yalnızca masada söylenen sözlerle değil, zamanlamayla, siyasi iradeyle ve doğru okunamayan uluslararası konjonktürle de şekillenir. Kıbrıs Türk tarafı son yarım yüzyılda birçok kez uluslararası sistemin sunduğu fırsatları değerlendiremediği gibi, zaman zaman kendi elindeki önemli kozları da yeterince etkili kullanamadı. Bunun en çarpıcı örneği ise kuşkusuz 2002-2004 Annan Planı sürecidir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında kamuoyunda yerleşmiş anlatının önemli ölçüde eksik olduğu görülüyor. Yaygın kanaat, Rum tarafının Annan Planı’nı reddettiği, Avrupa Birliği’nin verdiği sözleri tutmadığı ve Kıbrıs Türklerinin haksızlığa uğradığı yönündedir. Bunların hepsinde doğruluk payı vardır. Rum tarafı gerçekten de plana “hayır” demiştir. Avrupa Birliği de referandum sonrasında Kıbrıs Türk toplumuna yönelik verdiği birçok taahhüdü tam anlamıyla yerine getirmemiştir. Ancak bütün bunlar, bizim süreç boyunca yaptığımız stratejik hataları görmezden gelmemizi haklı çıkarmaz.
Bugün neredeyse tamamen unutulmuş çok önemli bir gerçek vardır. Annan Planı’nın ilk üç versiyonunda çözüm referandumu ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği üyeliği birbirine bağlıydı. Başka bir ifadeyle Rum tarafı çözüme “hayır” dediği takdirde Avrupa Birliği üyeliği de gerçekleşmeyecekti. Bu bağlantı, müzakere masasındaki en önemli stratejik kaldıraçlardan biriydi. Çünkü ilk kez Rum tarafı, çözümü reddetmenin ciddi bir maliyetini üstlenmek zorunda kalacaktı. Avrupa Birliği üyeliği yalnızca çözümle birlikte mümkün olacaktı.
Ne var ki bu kritik bağlantı korunamadı. Bunun tek sorumlusu elbette Kıbrıs Türk tarafı değildi. Avrupa Birliği’nin genişleme takvimi, uluslararası baskılar ve Rum tarafının yoğun diplomatik çabaları da bu değişimde rol oynadı. Ancak bizim de sürece gereken kararlılıkla sahip çıktığımızı söylemek mümkün değildir. O dönemde çözüm sürecine verilen desteğin çoğu zaman kerhen olduğu, sürecin başarıya ulaşması için gerekli siyasi iradenin tam anlamıyla ortaya konulamadığı açıktır. “Ben yalnızca istifa mektubuma imzamı atarım” sözüyle özetlenen, sürecin dışında kalmayı tercih eden yaklaşım da bu dönemin sembollerinden biri haline gelmiştir. Bazıları ise nasıl olsa Rum tarafının sonunda planı reddedeceği varsayımıyla hareket etmiş, bu nedenle sürecin her aşamasına aynı kararlılıkla sahip çıkma ihtiyacı duymamıştır.
Sonuçta ortaya bugün hepimizin bildiği tablo çıktı. Çözüm referandumu ile Avrupa Birliği üyeliği arasındaki bağ koptu. Rum tarafı referandumda plana “hayır” deme özgürlüğünü elde etti; buna rağmen Avrupa Birliği’ne tam üye oldu. Kıbrıs Türk tarafı ise uluslararası toplumdan büyük takdir toplamasına rağmen beklediği siyasi ve ekonomik açılımları göremedi. Bugün hâlâ birçok kişi bu sonucu yalnızca Rum tarafının uzlaşmazlığına veya Avrupa Birliği’nin verdiği sözleri tutmamasına bağlamayı tercih ediyor. Oysa eksik yapılan her muhasebe, gelecekte aynı yanlışların tekrarlanmasına zemin hazırlar.
Bence Annan sürecinden çıkarılması gereken en önemli ders tam da budur. Uluslararası müzakerelerde haklı olmak tek başına yeterli değildir. Doğru zamanda doğru stratejiyi geliştirebilmek, uluslararası konjonktürü doğru okuyabilmek ve eldeki diplomatik avantajları sonuna kadar koruyabilmek de en az haklılık kadar önemlidir. Siyaset yalnızca ilkelerle değil, aynı zamanda stratejik zamanlama ve siyasi kararlılıkla yapılır. Eğer siz kendi önceliklerinizi net biçimde savunmaz, sürecin sahibi olduğunuzu hissettirmezseniz, başkaları sizin adınıza oyunun kurallarını yeniden yazar.
Bugün Holguín’in yürüttüğü girişim ve Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yeniden canlanan diyalog bize yeni bir fırsat penceresi açıyorsa, bu kez geçmişteki hataların tekrarlanmaması gerekir. Kıbrıs Türk tarafı sürecin edilgen izleyicisi değil, kurucu aktörü olmak zorundadır. Aynı şekilde Ankara da Kıbrıs dosyasını yalnızca savunmacı reflekslerle yöneten değil, değişen jeopolitiğin sunduğu fırsatları stratejik avantaja dönüştüren bir yaklaşım geliştirmelidir. Geçmişin muhasebesi ancak geleceğin inşasına hizmet ettiği ölçüde değerlidir. Annan Planı’nın gerçek mirası da işte bu nedenle hâlâ önümüzde durmaktadır.
Statükoyu korumak da bir tercihtir
Kıbrıs tartışmalarında çoğu zaman iki uç yaklaşım öne çıkıyor. Bir tarafta ne olursa olsun en kısa sürede kapsamlı bir çözüm isteyenler var. Diğer tarafta ise mevcut durumun süresiz olarak korunabileceğini düşünenler. Oysa uluslararası ilişkilerde statüko da aktif bir tercihtir ve her aktif tercih gibi onun da siyasi, ekonomik ve stratejik bir maliyeti vardır. Hiçbir statüko sonsuza kadar donmuş halde kalmaz. Siz hareket etmeseniz bile çevrenizdeki dünya hareket eder ve zamanla sizi bulunduğunuz noktadan uzaklaştırır.
Bugün tam da böyle bir dönüşüm yaşanıyor. Avrupa güvenlik mimarisini yeniden kuruyor. NATO yeni tehdit tanımları üzerinden kendisini yeniden şekillendiriyor. Amerika Birleşik Devletleri Doğu Akdeniz’e artık yalnızca enerji penceresinden bakmıyor; kritik altyapılar, deniz güvenliği, yapay zekâ, siber güvenlik ve tedarik zincirleri üzerinden yeni bir bölgesel düzen tasarlıyor. Avrupa Birliği ise uzun yıllar boyunca ihmal ettiği Türkiye ile ilişkilerini güvenlik, savunma ve ekonomik dayanıklılık ekseninde yeniden tanımlamaya çalışıyor. Türkiye de buna paralel olarak Karadeniz’den Basra Körfezi’ne, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan ulaştırma koridorlarıyla Avrasya’nın vazgeçilmez lojistik merkezi olmayı hedefleyen uzun vadeli bir strateji izliyor.
İşte Kıbrıs tam da bu dönüşümün merkezinde bulunuyor. Çünkü adanın geleceği artık yalnızca iki toplum arasındaki anayasal uzlaşmaya bağlı değildir. Kıbrıs, Avrupa’nın güvenlik mimarisiyle Türkiye’nin Avrupa içindeki konumu arasında stratejik bir kesişim noktasıdır. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’de kurulacak yeni enerji ağlarının, ulaştırma koridorlarının ve ekonomik bağlantıların önemli halkalarından biridir. Dolayısıyla Kıbrıs’ta alınacak ya da alınmayacak her karar yalnızca adayı değil, çok daha geniş bir bölgesel dengeyi etkileyecektir.
Bu nedenle Kıbrıs Türklerinin de Kıbrıs Rumlarının da eski alışkanlıklarını sorgulaması gerekiyor. Kıbrıs Türkleri yalnızca uluslararası izolasyonların sona ermesini bekleyen pasif bir yaklaşım yerine, değişen jeopolitiğin sunduğu fırsatları değerlendirecek yaratıcı politikalar geliştirmek zorundadır. Kıbrıs Rumları ise Türkiye’yi dışlayarak Doğu Akdeniz’de kalıcı bir güvenlik ve refah düzeni kurulabileceği yönündeki varsayımlarını yeniden gözden geçirmek durumundadır. Son yıllarda yaşanan gelişmeler bunun giderek daha az gerçekçi hale geldiğini göstermektedir. Avrupa’nın güvenliği Türkiye’siz düşünülemiyorsa, Doğu Akdeniz’in kalıcı istikrarı da Türkiye’nin dışında tasarlanamaz.
Bu noktada Ankara’nın önünde de önemli bir sorumluluk bulunmaktadır. Türkiye, Kıbrıs’ı yalnızca geçmişten devralınmış bir milli dava olarak değil, önümüzdeki elli yılın jeopolitik ve jeoekonomik vizyonunun ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmek zorundadır. Çünkü Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin yeniden tanımlanması, Avrasya’nın lojistik merkezi olma hedefi, Doğu Akdeniz’deki enerji ve ulaştırma projeleri ile bölgesel güvenlik mimarisindeki rolü birbirinden bağımsız dosyalar değildir. Bunların kesiştiği en önemli noktalardan biri Kıbrıs’tır.
Bu yüzden bugün tartışmamız gereken soru yalnızca “federasyon mu, iki devlet mi?” sorusu değildir. Asıl soru, yeniden şekillenen uluslararası düzende Kıbrıs’ın nasıl bir rol üstleneceğidir. Ada, kriz üreten bir fay hattı olarak mı kalacaktır? Yoksa Türkiye ile Avrupa arasında güvenlik, enerji, ticaret ve ortak refah üreten stratejik bir kavşak haline mi gelecektir? Önümüzdeki yılların gerçek tartışması budur.
Belki de ilk kez uzun yıllardır Kıbrıs’ın geleceği, yalnızca Lefkoşa’da yapılacak müzakerelerle belirlenmeyecektir. Kararlar Washington’da alınan stratejik hesaplardan, Brüksel’de şekillenen güvenlik politikalarından, Ankara’nın bölgesel vizyonundan, Atina’nın tercihinden ve Doğu Akdeniz’in yeniden kurulan dengelerinden de etkilenecektir. Bu nedenle hem Kıbrıs Türklerinin hem de Kıbrıs Rumlarının önce bakış açılarını değiştirmeleri gerekiyor. Dünyayı kendi meydanlarından okumaya çalışmak yerine, kendi meydanlarını değişen dünyanın içindeki yerine oturtmaları gerekiyor.
Çünkü artık Kıbrıs sadece Kıbrıs değildir. Kıbrıs, Avrupa’nın güvenliğidir. Kıbrıs, Türkiye’nin jeopolitik geleceğidir. Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in enerji ve ulaştırma denkleminin önemli halkalarından biridir. Ve belki de en önemlisi, Kıbrıs yeniden şekillenen uluslararası düzenin küçük ama vazgeçilmez düğüm noktalarından biridir.
Bunu ilk görenler, yalnızca bugünün müzakerelerinde değil, yarının Doğu Akdeniz’inde de kazanan taraf olacaktır. Çünkü tarih, çoğu zaman bulunduğunuz meydanda değil, o meydandan görebildiğiniz ufukta
yazılır.
Not: Sayın Yusuf Kanlı, geniş perspektifli analiziniz için teşekkürler. Ancak, son elli yılda yaşananlardan sonra, Kıbrıs için en uygun ve gerçekçi çözüm şeklinin, iki ayrı devlet olduğu kabul edilmeli. Zira, federasyon ve benzeri çözümlerde, garantiler ne kadar güçlü olursa olsun, Rum tarafı Türk'lere azınlık gözlüğü ile davranmaktan vazgeçmez.
Önder Özar