Thursday, August 13, 2026

Cumhuriyet gazetesi - Bedri Baykam - 13 Ağustos 2026 - Çerçeve yasa ve artçı şokları

 

Çerçeve yasa ve artçı şokları

13.08.2026 04:00
Güncellenme:

Açık konuşalım, siyasi gündemimiz, konjonktürümüz, her şey birdenbire beklediğimizin de ötesinde ciddi bir deprem yaşadı. Devlet Bahçeli’nin durup dururken parlamentoda ortaya attığı, tarihsel ve uluslararası olarak dal budak salmış bu konuya kendimizi her ne kadar aşina sansak da, hafta başı oylanan yasa tasarısı siyasi ortamımızın resmen “içinden geçti”.

YASA TASARISI VE SİYASİ PARTİLERE ETKİSİ

AKP-MHP ve DEM koalisyonu, gizli ortakları Kılıçdaroğlu’nun da desteğiyle, 468 “Evet” oyuylaistediğini elde etmiş görünüyor. İYİ Parti ve Zafer Partisi bu oylamadan sonra sert itirazlarını çekinmeden ortaya koydukları için haklı takdirler kazandılar. İşin trajikomik yanı ise malum: Bu karara evet diyen Cumhur İttifakı milletvekillerinin, 2023’te oy toplarken halka “Bunlar teröristleri serbest bırakacaklar, Selo’yu dışarı çıkaracaklar, bunlar terör çevreleriyle omuz omuza” minvalinde propaganda yürütmüş olmaları!

İlk bakışta, YENİ PARTİ bu kritik oylamadan en büyük zararı görmüş siyasi oluşum olarak öneçıkıyor. Her ne kadar 91 milletvekilinin 54’ü tasarıya “Hayır” oyu vermiş olsalar da partinin zirvesi, yani Genel Başkan Özgür Özel ve üç grup başkanı ile ekibi başta olmak üzere, yönetim kadrosunun çoğunun “Evet” demiş olması Atatürkçü çevrelerde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Kendimizi aldatmaya gerek yok; bu yadsınamaz bir gerçek. Bazı Atatürkçü gazetelerin inanılmaz sert Özel karşıtı birinci sayfaları, köşe yazıları ve sayısız sosyal medya tepkisi ortada… Tabii, WhatsApp grupları da kaynıyor. Doğar doğmaz anketlerde zirveye yerleşmiş olan YENİ PARTİ’nin halk nezdindeki kredisiciddi şekilde sarsıldı. Adeta birdenbire her şey tepetaklak oldu. Şehit annelerinin gözyaşları, gencecik gazilerin acıları ile karşılaştırtılamaz bile, ama bir de evet oyları sebebiyle halkın partisini yaşatmak için coşkuyla cebinden verdiği destek paraları büyük ihtimalle hız kaybedecek ve partiye üye olmayı bekleyen yüz binlerce, belki milyonlarca insan kendilerini ya geri çekecek ya da kararsızlıkla boğuşacak, yeni doğan bebeğin beslenme süreci sekteye uğrayacak.

Bir de şuradan bakalım: YENİ PARTİ milletvekillerinin yalnız %60’ı değil, diyelim ki %100’ü bu tasarıya karşı çıkmış olsaydı, Güneydoğu’da, Kürt kökenli vatandaşlar nezdinde ve politize gençler arasında “bu parti çelişki dolu, barışa karşı çıkıyorlar, kendilerinden olmayan cezaevindeki insanları kaale almıyorlar” şeklinde nasıl bir eleştiri yağmuruna tutulabileceğini düşünebiliyor musunuz? Ayrıca YENİ PARTİ bu yasaya toptan karşı çıksaydı, iktidar kanadının bu olguyu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde nasıl suistimal edebileceğini hiç düşündünüz mü? Tarihte yaşananların, Cumhuriyet’in kuruluş sancılarının, kırk yıl süren terörün, çelişkili demokrasi ve özgürlük tanımlamalarının, bu değerleri istismar eden kimi kürsü sahiplerinin altüst ettiği siyasi ortamımızda Özel’in tabii ki herkesi tatmin etmesi mümkün değildi. Ama çevresinde, Kılıçdaroğlu’nun bilerek partide pasifize ettiği, tecrübeli ve ödünsüz Atatürkçü isimleri Özel’in de beyin fırtınası ve yönetim kadrolarına yeterince dahil etmemesi, malum yasanın gündemimizi işgal ettiği son iki yılın kendisi açısından en büyük açığıdır.

Butlancı CHP’de ise, oylamaya katılan 29 milletvekilinin 27’sinin iktidar koalisyonuyla birliktehareket etmesi bizi şaşırtmadı. Zaten Kılıçdaroğlu’nun ana hesaplaşmasının Atatürkçü Cumhuriyet ile olduğunu, gecikmeli de olsa, son üç yılda daha iyi anladık. Peki bu durum Özel ve partisi için ne denlibüyük bir sorun? Açık konuşalım, çok ciddi. Çünkü hedeflerini bulutlara taşımış, %50+1 ve hatta %65 gibi akıl almaz seçim başarılarının hayalini kuran ve roket gibi yükselmekte olan yeni siyasi oluşum,şimdi birden bazı acı gerçeklerle tanışacak. Bu hızla büyümenin duraksamasını seyredecek. Kendisini düne kadar alkışlayıp bugün suçlayan, hatta en sert yorumları yapan yurttaşların ters rüzgârına direnmeye çalışacak. Özgür Özel, büyük zorluklarla yaşama geçirdiği birinci parti olarak iktidara yürüyüşünün ilk perdesinin kapandığını ve artık bambaşka, tehlikeli bir şekilde fokurdayan kazanlara girdiğini görecek. 

YENİ PARTİ VE ÖZEL’İN YAŞADIĞI İÇSEL FIRTINALAR

Tabii ki yaşanan durum YENİ PARTİ ve Özel için hiç de kolay değil. Evet, Özel’in topluma izah ettiği birçok gerekçesi var. Siyasi mahkûmların serbest bırakılmasının önünde engel olmak, barışa giden yolda silahların artık sonsuza dek susacağı bir ortamın oluşmasına karşı çıkmak istemiyor. Daha da ötesinde, SHP döneminden başlayarak sosyal demokrasinin Kürt kökenli siyasetçilerle olan diyaloglarının önünde set oluşturmayı da göze alamayacağını düşünüyor. 

Tabii YENİ PARTİ’de tüm milletvekilleri ret oyu verseydi de yine durum değişmeyecekti… Ama buna rağmen YENİ PARTİ sanki akışın ana sorumlusu gibi sunuldu. Ortam o kadar arapsaçına dönmüş ki, CHP’de kalmış butlancıların veya anti-butlancıların hepsi bu durumu fırsat bilip YENİPARTİ ve Özel’e saldırmak istiyorlar. “Hayır” oyu veren merkez sağ, zaten kızgın. Atatürkçüler ise ilk duygularının ağır bir hayal kırıklığı olduğunu saklamıyor. İYİ Parti karşı çıkış gerekçelerini sıralarken ulus-devlet mantığının yok edildiğini ve bu yasanın Sevr Antlaşması'nın tarihine denk getirilmesinin gizli ve açık anlamlarını hatırlatıyor. İYİ Parti Milletvekili Ayyüce Türkeş’in gerek komisyon masasında sonu kavgayla biten konuşması gerek Millî Meclis oturumundaki tarihi sözleri kolay yenilir yutulur lokmalar değil. Tabii ki barış istiyorum, diyen herkes kendine göre haklı. Fakat barış ne pahasına geldiği zaman elle tutulur, değer ve kalıcı olabilir? Atatürkçülüğe göre barışa ulaşma yolu,tabii ki Cumhuriyet’in temel değerlerini hiçe sayan bu özensiz dil ve yaklaşım olamaz. Açık konuşalım, Baykal’ın son dönemlerinden itibaren bugüne kadar, başta Bay Kemal dönemi olmak üzere, CHP ne yazık ki İkinci Cumhuriyetçi veya Ilımlı İslamcı bakış açılarının etkisinde kaldı ve Atatürk milliyetçiliğine hep mesafeli durdu. Bunu, kadrolarda özellikle “yer verilmeyen” isimlere baktığımızda net olarak görürüz. Erdoğan’ın halktan bahsederken Türk-Kürt-Arap diye ayrımlardan söz etmesi, 27’ye yakın farklı etnik kökenden ve bunların yüz yıllara yayılan karışımlarından oluşan Türk milletini elbette tatmin etmiyor. Lazlar, Çerkezler, Arnavutlar, Abhazlar, Romanlar, Süryaniler,Museviler, Rumlar… saymakla bitmez. Mesela hepsi ayrı bir toprak parçasında konfederasyon alternatifi mi arasın, her biri dillerini Türkçe’nin yanı sıra resmi dil yapmayı mı talep etsin? Onlar terör ve bölücülük suçlarına bulaşmamış tertemiz yurttaşlarımız… Dolayısıyla Ümit Özdağ kalkıp “Türkiye Yugoslavyalılaştırılmak veya Lübnanlaştırılmak isteniyor” dediğinde bu halkta ciddi bir endişe yaratıyor ve karşılık buluyor. Atatürk’ün meşhur “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir” sözleri, ülkeyi Türk-Kürt, Alevi-Sünni veya Arap diye bölmeye kalkanların Orta Çağ mantıklarıyla tabii ki tamamen ters düşüyor. Şayet Pandora'nın kutusu böyle açılırsa ve Atatürkçü cumhuriyetin temellerinden uzaklaşılırsa, oradan AB'nin yerel yönetimlere özerklik tanıma hattı üzerinden bu işi federasyona kadar götürmek isteyecekler, talepler arasında sıra buna da gelecek. Bu gelişmeler, ABD’nin “böl-parçala-yönet” siyaseti üzerinden bize barıştan çok kaos ve bölünme getirir.

OLDU-BİTTİNİN DEVAMINDA HANGİ SENARYOLAR VAR?

Bir tek şey kesin: Bu yasa oldu-bittiye getirildi. Komisyon tartışmaları yayınlanmadı, tam tersine gizlendi. Halkın, Parlamento’da neler konuşulduğunu bilmesini istemediler. Birçok milletvekili bu yasada neyi oylayacaklarını son ana kadar ancak dedikodulardan duydular. Bu oylamadan evvel Sanatçılar Girişimi olarak “Cumhuriyetimizin temel değerleriyle; ülkemizin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, milletimizin ve halkın yüzlerce yıllık çözülmez kardeşliğiyle ilgili yaşamsal önemde bir konunun, itiraz edilmez barış kavramı sos olarak kullanılıp oldu bittiye getirilmek istenmesi kabul edilemez” şeklindeki itirazımızı ve konunun karar için ayrıntılı olarak milletin önünde tartışılması gereğini vurgulayan bir bildiri yayınlamıştık. Aslında halkın çok büyük bir kısmı açısından yapılması gereken, bu apar-topar çıkarılan yasanın netleştirilerek referanduma götürülmesi... 

Tabii ki iki yıldır fasılalı olarak yazdığım gibi, bu yasa girişimi DEM milletvekilleri desteğinin ve belki de oylarının Erdoğan’ın yeniden, dördüncü kere, aday olabilmesi ihtiyacından doğdu. Yoksa tasarının o şatafatlı adında var olan (Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) herhangi bir demokrasi arayışından değil! Ne dediğimi anlamak için özellikle son üç yılda mahkemelerimizin ve cezaevlerimizin gündemine bakmak yeterli. Tabii ki bu yasa ile iştahı açılan iktidar bloku, şimdi de aynen geçmiş iki referandumda yaptığı gibi, sahte demokrasi vaatleriyle yeni bir anayasa hazırlamak istiyor. Tabii ki bu çok soslu karışımın içinde yine demokrasi ve özgürlük vaatleri kulaklarımızdaçınlıyor. Gerçekten merak ediyorum, tek adam rejimi ile bu vaatlerin hayata geçtiğine inanan kaç fani nefes alıyor aramızda? Hangi demokrasi, hangi barış, hangi özgürlük? Bunlar şaka bile değil.

Ne yazık ki son yıllarda akıl almaz bir şekilde delik deşik edilen anayasamızın bekçisi Anayasa Mahkemesi, bu yasanın Anayasa'ya aykırı noktalarını deşifre edecek mi? Bunu yüksek sesle dillendirecek mi? Böyle bir itirazı kim dinleyecek? Bu da ayrı bir merak konusu

SÖZCÜ - Ege Cansen - 13 Ağustos 2026 - Ömrü vefa etmedi

 Yayınlanma: 13 Ağustos 2026

Ege Cansen

Ömrü vefa etmedi

Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle

BİR zamanlar iktisat hocalarına “Enflasyon nasıl indirilir” diye sorunca, onlar da “Biz bunu öğrencilerimize Econ 101 (İktisada Giriş) dersinde öğretiyoruz” diye yanıtlardı. Bunu duyan vatandaş da “ekonominin başına değil hocanın kendisi, Econ 101’den geçer not alan bir öğrencisi getirilse” enflasyonun indirilebileceğini sanırdı. Hükümetin bunu yapmamasını, yandaş kollamaya bağlardı. Hocaların öğrettiği yöntemin bir numaralı aleti Merkez Bankası’nın faizi yükseltmesiydi. Bunun sonuç verdiği ispatlanmıştı. ABD’de 1979’da çift haneye çıkan enflasyon, dönemin FED Başkanı iki metre boyundaki Paul Volcker’ın faizi yükseltip, sanayicilerin tüm itirazına rağmen indirmemekte ısrarı sayesinde düşmüştü. Aynı yöntemi uyguladıkları halde enflasyonu kalıcı olarak indirmekte başarılı olamayan ülkelerin kusuru, yüksek faizi yeteri kadar uzun süre uygulamamalarıydı. Yani sabrın sonu selametti ama o ülkeler sebatkâr değildi. Gel de Nasrettin Hoca’yı anma! Malum hikayedir. Hoca, masrafı düşürmek için eşeğinin yemini her gün biraz daha azaltıyormuş. Bir sabah hayvanı ahırda ölmüş bulmuş. Çok üzülmüş. Niye üzgünsün diye soran dostlarına hissiyatını “Benim eşek, yem yemeden çalışmaya tam alışmak üzereyken, ömrünün vefa etmemesi kötü oldu” diye açıklamış. ABD veya AB üyesi ülkelerin yüksek faiz uygulayarak enflasyonu kalıcı olarak indirebilmeleri, buna karşılık Arjantin, Türkiye ve benzeri ülkelerin indirememesinin sebebi, yüksek faiz uygulamaktan erken vazgeçmeleri değildir. Esas sebep paralarının farklı oluşudur.

TEK PARALI VE ÇİFT PARALI ÜLKELER

 Ülkeler, ulusal paralarına (para birimi/currency) göre ikiye ayrılır: 1. Parası sert “hard currency” olanlar, 2. Parası yumuşak “soft currency” olanlar. Enflasyonu yüksek faiz uygulayarak düşüren ülkelerin parası serttir. Yani bunlar dört işlevli tam paradır. Bilinen adıyla dövizdir. Parası döviz olan ülkelerin ekonomileri tek para ile çalışırken parası döviz olmayan ülke ekonomileri, biri döviz (mesela dolar) diğeri ulusal (mesela TL) olmak üzere iki para ile çalışır. Bu ülkelerde fizibilite hesapları, uzun vadeli akçeli sözleşmeler ve varlık değer tespitleri “dolar” ile yapılır. Bu ülkelerin ortak zafiyeti sürekli “cari açık” vermeleri ve ithalat için dış borç almak zorunda kalmalarıdır. Hal böyle olmakla birlikte dünya cari açık şampiyonu ABD veya sürekli cari açık veren İngiltere’nin paraları dövizdir. Çünkü onlar emperyal devlettir. ABD’nin dünya ekonomisindeki yeri hiçbir ülkeye benzemez. ABD kıstas olamaz. Kaldı ki, muhteşem ABD de böyle gidemeyecektir.

BAŞKA YOL MÜMKÜNDÜR

Enflasyonun düşük seyrettiği 1960-1971 ve 2004-2016 yıllarında pek bir döviz sorunumuz yoktu. Enflasyonda yükselmeler hep döviz kıtlaştıktan sonra başlamıştır. Türkiye’deki yapışkan enflasyonun kök sebebi, halkın “TL’ye” daha doğrusu TC’ye güven duymamasıdır demek yanlış olmaz. Güvensizlik bir kısır döngüdür. Halkı TL’ye güvenmedikçe TL’de güvenilmez para olmaktan kurtulamamaktadır. Güvenilir para rolü de dolara düşmektedir. Ancak yüksek faizle “cazip hale” getirilen TL ile ülkeye sıcak döviz çekilebilmektedir. Bu “borç da olsa ilave döviz arzı” döviz fiyatını baskılamaktadır. Sıcak döviz, döviz fiyatının yanlış yerde teşekkül etmesine sebep oluyorsa ilk iş bunu önlemek olmalıdır. Bunun iki yolu var: 1. Merkez Bankası’nı Para Kurulu’na dönüştürüp TL’yi “dövizleştirmek” 2. Ne pahasına olursa olsun ekonomiyi sürekli “cari fazla” veren bir yapısal dönüşüme tabi tutmak. Bu yolların ikisi de çok muhataralıdır. Bunu da ancak, böylesi bir ekonomi programını uygulama sözüyle iktidara gelen siyasi parti başarabilir. Turgut Özal ise “ne kadar enflasyon, o kadar devalüasyon” kuralı uygulamıştı. Enflasyon da kalıcı olarak inmemişti.

Kaynak olarak ekle

SON SÖZ: Belki de enflasyon o kadar kötü bir şey değildir.

SÖZCÜ gazetesi - Naim Babüroğlu - 13 Ağustos 2026 - Yüz yıllık hesp

 Yayınlanma: 13 Ağustos 2026

Naim Babüroğlu

Yüz yıllık hesap

Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle

30 Ekim 1918, Mondros Ateşkes Antlaşması...

Osmanlı Devleti’yle işgal devletlerinin temsilcisi İngiltere arasında, Yunanistan’ın Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanır.

İngiliz savaş gemisi, Agamemnon’da...

★★★

Agamemnon...

M.Ö.1184’te, Truva’yı istila eden Yunanlar’ın komutanının adıdır.

1915 Çanakkale Muharebeleri’nde İngiliz savaş gemilerinden birinin adı, yine Agamemnon’dur.

İngilizler, sembole önem verir.

Çünkü, tarih sembollerin müzesidir.

★★★

22 Temmuz 1920...

Padişah Vahdettin, Saltanat Şurası’nı toplar.

Şura’da ünlü Sevr Antlaşması görüşülür.

Emekli General Rıza Paşa dışında tüm Şura üyeleri, Antlaşma’nın onaylanması için “evet” oyu verirler.

622 yıllık Osmanlı Devleti’nin idam fermanını kabul ederler.

Neden?..

Padişahın saltanatını sürdürebilmesi için...

★★★

10 Ağustos 1920...

Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis’ten oluşan Osmanlı Heyeti, Sevr Antlaşması’nı Paris’te imzalar.

Neden?..

Padişahın makamını koruması için...

★★★

Ama...

Sevr’i tanımayan “Çılgın Türkler” vardı.

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’nın Başkanı olduğu TBMM Hükümeti, Sevr’i yok sayar.

Antlaşma’yı onaylayan Şura üyelerini ve imzalayan heyeti, 19 Ağustos 1920’de vatan haini sayarak vatandaşlıktan çıkarır.

★★★

106 yıl sonra, Sevr’in imzalanmasının yıldönümünde...

10 Ağustos 2026’da, “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili “Çerçeve Yasa” TBMM’de imzalanır.

Semboller önemlidir ve tarih semboller müzesidir.

Atatürk’ün kurduğu parti, bu tarihe itiraz etmez.

Yasanın başka bir güne alınması için girişimde bulunmaz.

★★★

Sorun sadece tarih benzerliği mi?

Sevr’in 62, 63, 64 ve 145. maddelerini okuyun.

Ardından, Lozan Antlaşması’nın 37-45. maddelerine bakın.

★★★

Sevr’in 62. maddesi...

Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bölgeler için yerel özerklik öngörüyordu.

İngiltere, Fransa ve İtalya’nın belirleyeceği üç üyeli bir komisyon kurulacaktı.

Komisyon, altı ay içerisinde Fırat’ın doğusunda, Türkiye-Suriye-Irak sınırının kuzeyinde ve Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgeleri kapsayan bir özerklik planı hazırlayacaktı.

Şimdi anladınız mı?

DEM Parti’nin, neden zaman zaman ‘Fırat’ın doğusu’ ifadesini kullandığını?

Dikkat edin:

Bu maddeyle, bugünkü sözde PKK haritasının sınırları belirtiliyor.

★★★

Fakat...

Asıl çarpıcı hüküm, 64. maddeydi.

Sevr’in yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra...

62. maddede belirtilen bölgelerde yaşayan Kürt nüfusun çoğunluğu, bağımsız olmak için Milletler Cemiyeti (BM) Konseyine başvurabilecekti.

Konsey bu talebi kabul ederse, bölge Türkiye’den ayrılacaktı.

Ve Türkiye, bölge üzerindeki bütün haklarından vazgeçmeyi kabul edecekti.

★★★

Şimdi, bu iki maddeyi yan yana koyun:

62: Özerklik.

64: Bağımsızlık.

★★★

Bitmedi...

Bir de, 145. madde vardı.

Bu madde; ırk, dil ve din farklılıklarını esas alan geniş kapsamlı bir azınlık düzeni öngörüyordu.

Etnik ve dinsel farklılıklar yalnızca toplumsal kimlik olarak kalmayacak, siyasal temsil sistemine de taşınacaktı.

Yani...

Bugünün moda ifadeleriyle; “Türk, Kürt, Arap, Alevi...” gibi kimlikler, siyasal ve kamusal düzenin belirleyici unsurlarından biri hâline gelecekti.

Kaynak olarak ekle

Devletin ve siyasetin merkezine ortak vatandaşlık değil, kimlikler yerleşecekti.

Tıpkı bugün Lübnan’da olduğu gibi...

Adı başka, sonucu aynı: Kimliklere bölünmüş bir devlet düzeni...

Yani, Lübnanlaşma...

★★★

Şimdi...

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’na gidelim.

Sevr’in 62. maddesindeki Kürt özerkliği nerede?

Yok.

64.maddedeki bağımsızlık hükmü nerede?

Yok.

145. maddede yer alan “ırksal azınlıkların temsili” sistemi?

O da yok.

Özetle...

Sevr’in kimlikler üzerinden kurmaya çalıştığı siyasal düzen, Lozan’da çöpe atıldı.

★★★

Şimdi anladınız mı?

PKK ve DEM Parti, neden “100 yıldır haklarımız engellendi” diyor?

Barzani, neden “100 yıldır devlet olmamız engellendi” söylemini kullanıyor?

ABD Büyükelçisi Tom Barrack, neden “ulus devlet yerine Osmanlı sistemine dönün” diyor?

İkinci Cumhuriyetçiler ve Cumhuriyet’le hesaplaşan çevreler, neden 1923’ü “açılmış bir parantez” olarak görüyor?

Çünkü tartışmanın düğümlendiği tarih aynı:

1923...

Yani Lozan.

Yani Cumhuriyet.

★★★

Peki...

Terör örgütü PKK’nın ve onu destekleyen çevrelerin, Lozan’ı ve Cumhuriyet’i neden reddettiklerini şimdi anladınız mı?

★★★

Kurtuluş Savaşı’nda da işbirlikçiler vardı.

En meşhuru Ali Kemal’di.

Kurtuluş Savaşı kahramanlarını “haydut” diye suçluyor, Sevr’i savunurken şöyle diyordu:

“Hükümet ölçüp biçmiş, Sevr Antlaşması’nı uygun görmüş...”

Dikkat edin: “Hükümet ölçüp biçmiş...”

Yani bugünün ifadesiyle: “Devlet aklı...”

Bugün de, bazı sözde sol milletvekillerinin sığındığı o sihirli söz...

★★★

Attilâ İlhan, Türk aydınını sert sözlerle eleştirir:

“Bizim aydınlarımızın önemli bir kesimi kesinlikle cahildir... Aydınlarımızın büyük bir kısmı, inanışlarından önce çıkar peşindedirler...”

Uğur Mumcu ise, bu tür sözde aydınları tek sözcükle tanımlar: “Liboş...”

Ama haklarını teslim edelim...

“Yetmez ama evet”çilerin eline su dökmek kolay değil...

Onlar, tarihin en ibretlik siyasi savrulmalarından birine imza attılar.

★★★

Özetin özeti...

“Çerçeve Yasa” ile, referandumsuz Anayasa test edildi.

Şimdi sıra, yeni Anayasa’da...

Hegel der ki:

“Tarihin bize öğrettiği şudur: Halklar ve hükümetler tarihten hiçbir zaman bir şey öğrenmemişlerdir.”