Tuesday, June 23, 2026

Doç. Dr. Yurdagül Atun - 23 Haziran 2026) - Takla attırılmış bir plan: Holguín Planı

 Takla attırılmış bir plan: Holguín Planı

Doç. Dr. Yurdagül Atun


BM Genel Sekreteri Kişisel Temsilcisi Maria Ángela Holguin’in Temmuz sonu, Ağustos başı taraflara sunmaya hazırlandığı stratejik planın içeriği iki kurucu devletli ve sınırlı ortak yetkili "gevşek çözüm" olarak nitelendiriliyor.

Maraş, Güzelyurt ve Mesarya bölgesinin Rumlara iadesi karşılığında tanınmanın da gündeme gelebileceği iddia edilen plana göre Türkiye’nin garantörlüğü kalkacak, Kıbrıslı Türkleri NATO koruyacak!

Planın uygulanması için 2-3 yıllık geçiş süreci tartışılıyor. Bu dönemde ilk toprak iadeleri (özellikle Maraş), Türk tarafının istediği 3D (doğrudan ticaret, doğrudan temas, doğrudan uçuşlar) aşamalı olarak hayata geçirilecek.

Tanınma dedik diye hemen elleri ovuşturmayalım. Bu planda tanınmanın T’si bile yok. Yeni plan, Annan Planının, Crans Montana’nın ve daha önce yapılan görüşmelerde ortaya konan Rum taleplerinin takla attırılmış hali. Ki başlığa “tanınma” havucu koyarak diğer önemli maddeleri geçiştiren algı mühendislerine çok geçmeden Rum Başkan Nicos Christodulides’den cevap geldi bile.

Rum Ulusal Konseyi’ne bilgi veren Rum Başkan Nicos Christodulides, Kıbrıs sorunun çözümü ile ilgili olarak ‘kırmızı çizgiler’i olduğunu, esas niyetin AB’yi de sürecin içerisine çekmek istediği, Kıbrıs Türklerinin süreçteki en önemli motivasyonunun AB vatandaşlığı olduğunu söyledi.

Peki Rumların kırmızı çizgileri nelermiş;

-Kıbrıs Cumhuriyeti devam edecek.

-Tek vatandaşlık, tek kişilik, tek egemenlik olacak.

-AB’nin 4 temel özgürlüğü olacak.

- Güvenlik ve garantiler kalkacak.

-Anlaşma Avrupa Birliği müktesebatıyla tam uyumlu olacak.


Rum Meclis Başkanı Annita Demetriou Türkiye’nin Kıbrıs’ta iki devlet talebinden vazgeçmesi gerektiğini, Türkiye AB ilişkilerinin buna bağlı olduğunu, DIKO Başkanı Nikolas Papadopoulos da Avrupa’nın Türkiye’ye baskı yapacağı savundu.

Yani görüldüğü üzere tanınma manınma yok. Rumların istediği şekilde hazırlanan bir plan daha önümüze konacak ve tıpkı Annan Planında olduğu gibi, “evet derseniz, yarın AB’ye gireceksiniz, Türkiye’nin de AB yolunda önü açılacak” yalanıyla fikir önderleri algı operasyonlarına başlayacak. Sonrasında kimse “ya bize öyle dediniz, biz de onay verdik, evet dedik ama siz size itaat eden tarafı cezalandırdınız, tam tersi davranan tarafı ödüllendirdiniz. Madem bildiğinizi okuyacak ve Rumların çıkarlarını savunacaktınız, niye bizi bu kadar uğraştırdınız” demediği ve Kıbrıs Türk halkının hafızasının nisyanla malul olduğunu bildikleri için dalga geçmeye devam edecekler.

Peki ne olur?

Rahat olun, hiçbir şey olmaz. Rumlar adanın sahiplerinin kendileri olduğuna inançla Kıbrıs Türklerinin hiçbir hakkı olmadığını düşünüyor ve onlara verilecek en ufak hakka bile karşı çıkıyor. İçimiz rahat, daha önceki planlar gibi bu plan hayata geçirilecek olursa buna da onay vermezler. 1948 Kıbrıs Danışma Meclisi önerileri (Consultative Assembly), 1955 Harding Planı, 1956 Radcliffe Anayasası, 1958 Macmillan Planı, 1959-60 Zürih-Londra Anlaşmaları, 1964 Acheson Planı, 1972’de Rauf Denktaş-Glafkos Klerides görüşmeleri, 1975 iki toplumlu (bicommunal) görüşmeler, 1978 Anglo-Amerikan-Kanada Planı (ABC Planı), 1981 Waldheim modeli, 1983-85 Cuelliar belgeleri, 1992 Gali fikirler dizisi, 2004 Annan Planı, Crans Montana ve aralarda yapılan bir çok görüşmede ortaya konan öneriler… Bilindiği üzere Rumlar her zaman her planı ellerinin tersiyle iter zira tek bir düşünceye odaklanmışlardır: Kıbrıs bizim, biz tanınan bir devletiz, Türkler bu tanınan devletin içinde olmak istiyorlarsa taviz vermek zorundalar, biz bir şeye mecbur değiliz!

“Biz yoldaşlar yıl sonuna varmadan bu sorunu çözeceğiz” diyen, Rumların maksimalist taleplerini görmezden gelip, uzlaşılamamanın suçunu rahmeti kurucu liderimiz Rauf Raif Denktaş’a yükleyen çok hevesli başkanların bile sonunda havlu atmaları, Rumların gerçek niyetini kavramalarından.

Durumun özeti şu ki; Kıbrıs Rum tarafı, asla Kıbrıslı Türklerle eşitlik zemininde yetki paylaşımı istemiyor. Niyet adanın tümüne sahip olmak ve çeşitli algı oyunlarıyla, AB desteğiyle, KKTC’yi Anavatan Türkiye’den kopararak sağladığı büyük güvenceden mahrum etmeye çalışmak. Zaten Türklerin azınlık haklarından daha fazlasına sahip olamayacaklarını defalarca dile getirdiler, getiriyorlar. Bu konudaki aracılar da ya konuyu bilmediklerinden, ya derslerine Rumların notlarıyla çalıştıklarından, ya da tamamen batı çıkarları doğrultusunda Kıbrıs sorununun 1974’de başladığını varsayıp, mevcut duruma göre bir şeyler ortaya koyuyorlar. Niyetleri gerçekten bir sorun çözmek mi, yoksa Rum taleplerine aracılık etmek mi siz karar verin.

Rumlar 1959’da imza attıklarında da, 60 Cumhuriyeti kurulduğunda da Türkleri eşit görmediler, hiçbir zaman haklarını -söz verseler de- teslim etmediler, Türklere hizmet götürmediler, Enosis ülküsünden vazgeçmediler, kendilerini hep üstün ırk olarak gördüler, ekonomik olarak nefes aldırmadıkları Türkleri “lokmacı, şamişici, hamamcı” diye aşağıladılar. Doktora tezimde yer alan gazete taramalarından birkaç örnek vereyim ki, Rumların hiçbir anlaşmaya sadık kalmadıkları iyi anlaşılsın.

Nacak gazetesinde 11 Mart 1960’da yayımlanan (ortaklık cumhuriyeti imzaları atılmıştı) Türk Köylerine Zulüm başlıklı yazıda “Zeytinlikten iki mil kadar uzakta olan (Mitsero) Rum köyü ile köyümüz arasındaki yolun tamiri için gön derilen Rum memur, köyümüz toprağına geldiğinde geri dönmüş ve yarım millik mesafeyi tamir etmemiştir. Halbuki köyümüze gelen yolun o kısmı daha fazla tamire muhtaçtı. Mitsero toprağında maden çıkaran Yunan Maden Şirketi, köyümüz toprağından da, faydalandığı halde tek bir köylümüzü işletmiyor.” deniyor.

1 Nisan 1960 tarihli Nacak gazetesinde, Zürih Antlaşmasının en mühim esası olan yüzde 70-30 memur meselesinin hâlâ çıkmazda olduğu ve Rumların bu anlaşmaya uymadıkları belirtiliyor.

Yine 29 Nisan 1960 tarihli Nacak gazetesinde yer alan bir haber, EOKA’nın isim değiştirerek EDMA adı altında yeni bir örgüt kurduğunu, bu örgütün de Ledra sokağında Enosis çağrısı yaparak “henüz başlıyoruz” başlıklı bir bildiri dağıttığını duyuruyor. EDMA’nın dağıttığı bu tarihi vesikada “Faaliyetimiz durmayacaktır. Hıyanete vuracak ve halkın ve Anavatanın menfaatlerini koruyacağız. Muvaffak olmak için bütün inanç ve cesarete malik bulunuyoruz. Mücadele devam ediyor.” sözleri yer alıyor.

Mayıs 1960 tarihli Nea Gazetesinde Rum gençlerinin Yunanistan’da silâh talimi gördüğü açıklanıyor.

18 Mayıs 1960 tarihli Alithia’da “Kabul edilemez” başlıklı bir yazıda, yüzde 70:30 nispetleri konusunda şöyle diyor Rum başyazar: "Açık söyleyeceğiz: Türklerin şimdi de son olarak bizi tırpanlamakta oldukları 70:30 yüzdelik nispetleri esas itibariyle haksızdır ve kabul edilemez. Haksızdır, çünkü hiçbir memleketin yüzde 17 nispetinde nüfusa malik azınlığı çoğunluğun zararına âmme hizmetlerinde yüzde 30 ve 40 hakkına malik değildir. Kabul edilemez, zira halkımıza empoze edilmiş olan bir

paçavrada (1960 anlaşmaları kastediliyor) dahil olmasına ve nüfus nispetinin yüzde 17’yi teşkil etmeleri nedeniyle Türkler bir paçavrayı siper alarak bu haksız ve mantıksız şartın derhal tatbikini olsun istemesinler ve tahammülümüzün âzamisi olan Başpiskoposun tedrici tatbik teklifini kabul etsinler.”

Görüldüğü üzere Rumlar hiçbir zaman Kıbrıs Türklerini yönetime dahil etmemişler, 1960 Cumhuriyeti imzalarını kerhen attıklarını her defasında dile getirmişler, azınlık haklarından fazlasını vermeyeceklerini söylemişler, Türklere bir gıdım hak veren her anlaşmayı da ellerinin tersiyle itmişlerdir. Bugün de yarın da önümüze sunulan anlaşma metni, Kıbrıs Türklerinin devlet verip, azınlık haklarına sahip olmasını içerecektir ki dünyada böyle bir örnek yok.

Yazım uzun oldu farkındayım, ancak bu konuların bilinmesi, kayıtlara geçmesi gerekiyordu. Türkiye’yi Akdeniz’den koparma ve Akdeniz’in bize kıyıda yüzmek için bırakacakları küçük bir kısmı hariç tümünü AB’ye katma hayalleri ise başlı başına bir yazı konusu. NATO güvencesi, AB garantisi gibi konulara hiç giremedim, size dünyadaki en korkunç katliamların Kıbrıs başta olmak üzere BM’nin gözü önünde yaşandığını söyleyeyim.

Sözcü gazetesi - Naim Babüroğlu -23 Haziran 2026 - İran ve yeni Orta Doğu

 

İran ve yeni Orta Doğu

Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle

Beş bin yıllık yazılı tarihin en eski sorularından biridir.

Bir savaş nasıl kazanılır?

Yanıt basittir: Daha güçlü ekonomi, daha kuvvetli ordu, üstün teknoloji ve vizyon sahibi liderler...

★★★

Bu kriterler, bir ölçüde değişti.

Günümüzde, savaşlar yalnız cephede değil...

Enerji piyasalarında, ulaştırma koridorlarında, finans sisteminde, kamuoyu algısında, tarafların maliyeti karşılama kapasitesinde ve diplomasi masalarında kazanılıyor.

Sosyal medya ve algı yönetiminin rolü de küçümsenmemeli...

ABD/İsrail-İran savaşında yaşanan krizler, günümüz savaşlarının küresel bir etkiye sahip olduğunu da gösterdi.

★★★

Savaşın başlangıcında; ABD’de, Avrupa’da, Körfez ülkelerinde, Müslüman ülkelerde öngörü şuydu:

İran’ın lider kadrosunun kısa sürede etkisiz duruma getirileceği ve karar alma mekanizmasının felç olacağı...

MOSSAD ve CIA vasıtasıyla halkın kışkırtılarak, kitlesel protestolarla Molla rejiminin çökeceği...

Nükleer zenginleştirme tesislerinin yok edileceği...

Balistik füze kapasitesinin ortadan kaldırılacağı...

İran’ın savaşma azim ve iradesinin kırılacağı...

★★★

İran’ın ekonomik ve askerî açıdan çökmesi, İsrail’in uzun vadeli stratejik hedefidir.

Ayrıca Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de bir Kürt devletinin kurulması, hem ABD’nin hem de İsrail’in projesidir.

2015’te, Suudi Arabistan ve İsrail, bölgede bir Kürt devletinin kurulması konusunda zaten anlaşmışlardı.

ABD için hedef, İran’ın kendi ekseninde konumlanmasıdır.

Suriye, Irak, Libya gibi...

★★★

ABD ve İsrail, bu umutlarla ve büyük hayallerle saldırıya başladılar.

Evet, İran askerî ve ekonomik açıdan büyük zarar gördü.

Üst düzey lider kadrosunu kaybetti.

Önemli ekonomik ve askeri hedefleri vuruldu.

Fakat, İran devleti ayakta kaldı.

Karar alma mekanizması çökmedi.

Rejim değişmedi.

Çünkü, İran’da iç cephe, sağlam durdu.

Arap ülkelerinde görülen göç, İran’da gerçekleşmedi.

Ve İran ordusu dağılmadı.

★★★

Trump, “İran artık nükleer silaha sahip olamaz” diyor ama, İran’ın zaten nükleer silah elde etme hedefi yoktu.

Trump, “Hürmüz Boğazı’nı açtık” diyor ama, saldırıdan önce zaten açıktı.

Trump, zenginleştirilmiş uranyumun seyreltilmesini büyük başarı olarak sunuyor ama, Obama döneminde İran’la zaten bu konuda anlaşma yapılmıştı.

★★★

Netanyahu, ABD-İran arasındaki anlaşmadan hiç mutlu değil...

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı, “Trump’ın anlaşması bizi bağlamaz...” dedi.

Bu nedenle, İsrail Lübnan’a saldırıları durdurmadı.

★★★

İran ne elde etti?

Balistik füze kapasitesinin müzakere konusu edilmemesini sağladı.

Yaptırımların kaldırılması ve el konulan varlıklarının iadesi yolunda istediklerinin önemli bölümünü aldı.

Ve İran ateşkes masasına, yenilmiş bir aktör olarak değil; vatanını savunan bir devlet olarak oturdu.

Bu, savaş tarihi açısından incelenmeyi hak eden, kayda değer bir başarıdır.

★★★

ABD’nin yıllık askeri harcaması yaklaşık 1 trilyon dolarken, İran’ın en fazla 8 milyar dolar.

İsrail’in yaklaşık 50 milyar dolar.

Yani, ABD’nin yıllık askeri harcaması İran’ın 130 katı...

Ve bu İran, ABD’yi masaya oturmaya zorladı...

★★★

ABD, dünyanın en büyük askerî gücü...

Ancak, Trump için savaşın siyasi maliyeti kabul edilebilir değildi.

Çünkü, siyasi hayatını yok edecek bir riske dönüşmüştü.

Çünkü, Kasım 2026’da ABD’de ara seçimler vardı ve Trump’ın bir başarı hikayesine ihtiyacı vardı.

★★★

Trump’ın öngörmediği krizler ortaya çıktı.

Hürmüz Boğazı, küresel ekonominin kâbusu oldu.

Petrol fiyatları yükseldi.

Enflasyon riski arttı.

Ve ABD, İran’la masaya oturmak zorunda kaldı.

★★★

İran, stratejinin “kuvvet, zaman, mekân” unsurlarından “zaman”ı iyi yönetti.

Savaşı uzattı...

Savaş uzadıkça, İran’ın pazarlık gücü arttı.

Hürmüz kartını iyi oynadı...

Balistik füze gücünü iyi kullandı...

Körfez ülkelerini sindirmeyi başardı.

Sonunda, bir zafer olmasa da, bir üstünlük ortaya çıktı.

★★★

Rusya, bu süreçten ekonomik kazanç elde etti.

Yükselen enerji fiyatları Moskova’nın gelirlerini artırdı.

Çin ise, stratejik sessizliğini korudu.

Ama uzun vadeli stratejik sonuçlar elde etti.

Enerji yollarının çeşitlendirilmesi yönünden dersler çıkardı.

Avrupa ise, bir kez daha taraf olmadığı krizlerin ağır ekonomik bedelini ödeyen aktör oldu.

Önce Ukrayna’da...

Şimdi Hürmüz’de...

★★★

Körfez ülkeleri, İran’dan bu denli etkileneceklerini öngöremediler.

ABD’nin kendilerini savunacağını düşündüler.

Oysa ABD, bu zengin silah müşterisi ülkeleri yalnız bıraktı.

★★★

Ve Türkiye...

Yüksek enerji maliyeti, ekonomiyi olumsuz etkiledi.

Enerji koridorları ve lojistik merkez olma potansiyeli, Türkiye’yi önemli bir aktör konumuna getirdi.

Önemli olan, Türkiye’nin bu avantajları kullanma yeteneği ve kapasitesi...

★★★

17 Haziran 2026’da, ABD-İran arasında imzalanan “Mutabakat Zaptı” tüm anlaşmazlıkları ortadan kaldırmadı.

Tarafların, sadece nefes alma molası...

Çatışma riskinin yüksek olduğu, ateşkesin kırılgan olduğu bir mola...

Prusyalı strateji ustası Clausewitz der ki: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır.”

★★★

Sonuç olarak...

ABD ve İsrail, İran’ı yenemedi.

Tersine, ABD, İran’a 300 milyar dolar “savaş tazminatı” ödemeyi kabul etti.

“Savaş tazminatı”nı yenilen taraf öder.

İran şunu gösterdi: İç cephe güçlüyse, devlet çökmez.

Yeniçağ gazetesi - Arslan Bulut - 23 Haziran 2026 - Milli ailesi ve Karahanlılar (Okur mektuplarından seçmeler)

 

Milli ailesi ve Karahanlılar...

Arslan BULUT
Arslan BULUTarslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr

Bugün söz okurun... Ziya Gökalp’ın ilk eseri “Şaki İbrahim Paşa Destanı”ndan bahsettiğim yazımla ilgili olarak Milli ailesinden Zafer Milli’nin gönderdiği açıklama şöyle:

“Sayın Arslan Bulut,

18 Haziran yazınızı okudum. Aile büyüğümüz İbrahim Paşa, Sultan Abdulhamit Han tarafından Doğu bölgesinde devlet otoritesinin sağlanması için Hamidiye alayları baş komutanlığına atanmıştır. Osmanlı otoritesini bölücü unsurlara karşı korumak çok zor bir görevmiş. İbrahim Paşa, Birecik köprüsünden Cizre’ye kadar uzanan alanı kontrolü altına almıştır. Bu mücadeleyle ilgili bakır levha üzerine işlenmiş berat, torunu Urfa Milletvekili Halil Milli’nin ailesindedir. Sultan Abdulhamit Han, İbrahim Paşa’ya ‘evladım’ diye seslenmiştir. O devirde otorite kılıç zoru ile sağlanmış, asiler imha edilmiştir. Bu sebeple, asiler kendisine ‘eşkıya’ lakabını takmıştır. İbrahim Paşa, devlet malına el koymamış, namuslu bir Osmanlı paşasıydı. Onun içindir ki ailemizin büyük çaplı arazisi olmamıştır. Hiçbir zaman ağalık yapıp zulüm işlememiştir. Ailemizin büyük atası Şemsül Mille İnanç Candar Bek’tir. 932 yılında, Karahanlı İmparatorluğu ordusunun baş komutanıdır. Yani Milli ailesi, Turan diyarından gelmiş Türk’tür. Ailemizde doğu dilleri de lokal olarak kullanılmıştır. Bilgilerinize arz olunur. Saygılar.”

---

“Turan koridoruna

Trump vesile olur”

---

“Turan koridoru mu Trump koridoru mu?” başlıklı yazımla ilgili olarak Prof. Dr. Sümer Şahin, bir not gönderdi:

“Çok sevgili Arslan Bey,

Yazılarınızı ilgiyle okuyorum. Bu konu hakkındaki düşüncelerim şöyledir.

Bu coğrafya bizimdir, Amerika, sekiz bin kilometre uzakta.

Bu topraklarda ortaya çıkan her eser önce bizimdir.

800 yıldır Türkistan'la irtibatımız kopuktur. Bu yol açılırsa Türk Âlemini birbirine bağlar, ticaret ve her türlü ilişki sıçrama yapar. İsterse bunun vesilesi Trump olsun.

Elbette Türkistan'ın ve Afganistan'ın 19’ncu yüzyıldaki vaziyetinde olsaydık herkes gırtlağımıza çökerdi.

Unutmayalım; daha dün İkinci Körfez Harbi’nde on binlerce Amerikan askeri İskenderun açıklarında, çalkantılı denizde gemilerde dört hafta karadan geçiş iznini bekledi. Meclis’ten izin çıkmayınca karaya ayak basamadan kös kös gerisin geriye döndü.

Burası genç, dinamik Türkiye Cumhuriyetidir. Hasta adam hiç değildir.

Selâm ve sevgilerimle.”

---

16’ncı tümen

ve Nusayriler

---

“Çanakkale Savaşı'nda Arap Alayları vardı, dolayısıyla Türk-Arap-Kürt İttifakı kurmalıyız” söylemlerine karşı bir takipçimiz, Fahrettin Altay Paşa'nın anılarını hatırlatmıştı. Bu bilgi notuyla ilgili olarak Ufuk Yapıcı da bir açıklama gönderdi. Biraz kısaltarak yayınlıyorum:

Arslan Bey merhaba,

Nusayriler öz itibarıyla Türk kökenli bir topluluk olup daha ötesi Yiva boyuna mensuptur. Tarihsel süreçte, özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde Anadolu Alevilerine yönelik baskılar neticesinde sürgüne ve kıyıma uğrayan bazı Türk Alevi boylarının Anadolu’dan ayrılmak zorunda kaldığı; geri dönüşlerinin engellenmesi ve demografik yapının değiştirilmesi sonucu farklı topluluklar arasında asimile oldukları bilinmektedir. Bu çerçevede, kimi Türk Alevi boylarının da Kürt aşiretleri arasında Kürtleştiği tüm tarihsel gerçekler ve araştırmalarda gösterilmektedir.

Çanakkale savaşında görev alan 72. ve 77. Alaylar, Halep ve çevresinden toplanan askerlerden oluşturulmuştu. Bunları tek bir kimlik üzerinden değerlendirmek tarihsel gerçekliği yansıtmayacaktır.

Fahrettin Altay Paşa’nın hatıralarında yer alan ifadeler incelendiğinde, bu alaylara ilişkin Atatürk'ün “bölge şartlarına uyum sağlayamama” çerçevesinde değerlendirme yaptığı görülmektedir. Metinlerde Nusayri veya Yezidi kimliğine dair bir vurgu bulunmadığı gibi savaşa karşı olduklarına dair bir ifade de yer almamaktadır.

Öte yandan, Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı süreçlerinde Adana ve Mersin yöresinden katılan Nusayri askerlerin varlığı da açık bir gerçektir. Özellikle 16. Tümen’in önemli bir kısmının bu bölgeden gelen Nusayri askerlerden oluştuğu, doğrudan Mustafa Kemal Atatürk emrinde savaştığı ve bu birlikten 551 şehit verildiğine dair MSB kayıtlarının bulunduğu bilinmektedir. Bu durum, Nusayrilerin milli mücadeledeki yerini açıkça ortaya koymaktadır.

Son olarak ve özellikle vurgulamak isterim ki; Anadolu’daki tüm Alevi topluluklarında olduğu gibi Nusayriler de Cumhuriyet boyunca ve günümüzde Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve değerlerine bağlılıklarını güçlü şekilde sürdürmüşlerdir. Nusayri dergâhlarında Atatürk’ün resimleri başköşede yer almakta, hatta Hz. Ali ile birlikte aynı boyutta ve aynı hürmet düzeyinde konumlandırılmaktadır.

Saygılarımla.”

Cumhuriyet gazetesi _ Nejat Eslen - 23 Haziran 2026 - İran savaşı ve siyasi amaç

 Olaylar Ve Görüşler

İran savaşı ve siyasi amaç - Nejat Eslen

23.06.2026 04:00
Güncellenme:

Image


En yalın tanımı ile savaş, siyasi amacı gerçekleştirmek için düşmanın savaşa devam etme iradesini kırmak, kendi irademizi kabul ettirmek amacı ile yapılan şiddet kullanma eylemidir.

Şimdi bu tanıma göre Ukrayna ve İran savaşlarının başarılı olup olmadığını irdeleyelim.

Rusya, Ukrayna’nın savaşa devam etme iradesini kırabildi mi? Hayır. Rusya, Ukrayna’ya kendi iradesini kabul ettirebildi mi? Kısmen.

Rusya, Ukrayna üzerinde siyasi amaçlarını gerçekleştirebildi mi? Kısmen. Rusya, bu savaşta başarılı mı? Kısmen. (Savaş uzadıkça Rusya için maliyeti artabilir, savaş Pirus zaferine dönüşebilir.)

ABD, İran’ın savaşa devam etme iradesini kırabildi mi? Hayır. ABD, İran’a kendi iradesini kabul ettirebildi mi? Hayır. ABD, İran üzerinde siyasi amaçlarını gerçekleştirebildi mi? Hayır. ABD, bu savaşta başarılı mı? Hayır.

Ukrayna savaşında Rusya’nın, İran savaşında ise ABD’nin tam bir başarıya ulaşamamasının nedenleri arasında birçok hususu belirtmek mümkündür. Ancak, her iki savaşta da başarısızlığın asıl nedeni, savaş stratejisini yönlendirmesi gereken akılcı, iyi tanımlanmış, elde edilebilir siyasi amaçların olmamasıdır.

ASLOLAN SİYASİ AMAÇTIR 

Savaşta aslolan siyasi amaçtır. Siyasi amaç, savaştan beklenen hasıladır. Siyasi amaç, savaş bittiğinde hangi ekonomik ve güvenlik çıkarlarının gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade eder. Savaşın siyasi amacını ve savaşta uygulanacak şiddetin derecesini siyaset belirler. Siyaset, savaş stratejisine egemendir. Çünkü savaş stratejisi, siyasetin aracıdır ve siyaset tarafından yönlendirilir. Stratejinin görevi siyasetin belirlediği amacı gerçekleştirmektir.

Generaller, askeri hedefleri ve uygulanacak stratejik yöntemi siyasi amaca uygun olarak ve siyasi amacı gerçekleştirmek amacı ile belirlemek zorundadır. Buna karşı, siyasi otorite askeri gücün kapasitesini, yeteneklerini ve tahditlerini dikkate almak; savaşın doğası hakkında bilgili olmak zorundadır. Atatürk, konu ile ilgili tehlikeye dikkati çekerek Medeni Bilgiler kitabında bu tehlikeyi vurgulamıştır: ‘’Siyaset, savaşın doğası ile uzlaşması mümkün olmayan düşüncelere asla kapılmamalıdır. Kapıldığı takdirde savaş üzerinde ve savaşın sonucu üzerinde zararlı olur, öldürücü olur. Bu sebeple, doğrudan doğruya siyaseti yöneten hükümet adamının savaşın doğası ve şekli yönetimi hakkında eksiksiz bilgi sahibi olması gerekir.’’

Carl von Clausewitz ise 19. yüzyılın başlarında siyasi amacın önemini şu şekilde ifade etmiştir: “Neye ulaşmayı ve savaşı nasıl uygulamayı amaçladığını kafasında açıkça belirlemeden kimse savaşı başlatamaz, başlatmamalıdır. Bunlardan birincisi, siyasi amaç, ikincisi ise harekâtın hedefidir.”

Clausewitz’e göre savaşta stratejik deha olmanın ise basit iki koşulu vardır: Savaşı tanımlanan siyasi amaca göre ve eldeki güce göre yönlendirmek. Bir seferi tamamı ile amacına ve elindeki araca (güce) göre yönlendiren, bundan ne daha fazlasını veya ne de daha azını yapan bir prens veya general, böylece dehasını göstermiş olur.

Özetle, savaşta gerçekçi, ulaşılabilir ve iyi tanımlanmış siyasi amaç esastır. Stratejik planlama ile seçilen askeri hedefler elde edildiğinde siyasi amacı sağlamalıdır; mevcut askeri güçle seçilen askeri hedefler elde edilebilmelidir.

Yukarda sıralanan bilgiler, dünyanın her yerinde, askeri akademilerde öğretilen savaş ve strateji ile ilgili temel bilgilerdir ve her generalin bu ilkeleri bilmesi ve savunması gerekir. Ancak, uygulamalarda, İran savaşında da olduğu gibi bu temel savaş stratejisi ilkelerinin dikkate alınmadığı görülmektedir.

KÖTÜ STRATEJİNİN İYİ ÖRNEĞİ 

Eski bir emlakçı olan, stratejik kültür yoksunu ABD Başkanı D. Trump ve onun savaş bakanı eski Binbaşı Hegseth, İran savaşında uygulanan askeri stratejiyi yönlendirecek rasyonel ve uygulanabilir siyasi amaç yerine, daha çok İsrail’in taleplerini karşılayan, mevcut askeri güçle uyumlu olmayan maksimalist amaçlar gündeme getirerek başarısızlığın önünü açmıştır.

ABD, İran ordusunun hazırlıkları, füze ve silahlı insansız hava aracı stokları, halkın potansiyel karşı duruşu hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmeden savaşı başlatmış; halkı ayaklandıramamış, rejimi devirememiş, nükleer malzemeyi ele geçirememiş, füze stokunu yok edememiş Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasını ve böylece İran’ın küresel etkiler yapmasını önleyememiştir. Trump’ın ve onun savaş bakanının stratejik hatalarına sessiz kalan ve siyasete biat eden ABD generalleri, liderlik derslerinde kötü örnekler olarak anılacaktır. Kişisel çıkarları nedeni ile stratejik gerçekleri siyasi otoriteye ifade etmekten kaçınan biat etmiş generaller de güvenlik sorunudur. ABD’nin İran savaş stratejisi ise kötü bir uygulamanın iyi bir örneği olarak askeri akademilerde incelenecektir.

NEJAT ESLEN

EMEKLİ TUĞGENERAL