Friday, September 18, 2026

17 Eylül 2026 14:41 Güncelleme: 17 Eylül 2026 14:49 - T24 Haber Merkezi - Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum: Erdoğan, 2028'de son kez aday olacak

 

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum: Erdoğan, 2028'de son kez aday olacak

erdoğan seçim

T24 Haber Merkezi

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 16 Nisan 2028’de yapılacağını öngördüğünü söyledi. Uçum, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2028'de yapılması öngörülen seçimde tekrar aday olacağını söyledi. 

Erdoğan’ın başdanışmanı Uçum, Türkiye Basın Federasyonu'nda gazetecilerin sorularını yanıtladı. 

ABONE OLZaten abone misiniz? Üye girişi yapın

"Meclis seçimlerin yenilenmesi kararı alırsa cumhurbaşkanı son kez aday olur"

Uçum, seçim ve Erdoğan'ın adaylığı tartışmalarıyla ilgili soru üzerine şu açıklamayı yaptı: 

 "Siyasi olarak Cumhurbaşkanımızın önümüzdeki seçimlerde son kez aday olması gerçekleşmiştir. Bu gerçeği kabul etmek gerekir. Bunun hukuki olarak sürecini tamamlamak gerekir. Anayasamıza göre Meclis seçimlerin yenilenmesi kararı alırsa cumhurbaşkanı son kez aday olur. Buna 'istisnai adaylık' diyoruz. Kural, 2 dönem cumhurbaşkanlığı yapmaktır. Burada 3'üncü dönem imkanı veriyor. Siyasi olarak adaylığı gerçekleşmiş, adaylığı belli olmuş, toplumsal olarak da adaylığı beklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın adaylığının hukukileştirilmesi için 7 Mayıs 2028'de yapılacak genel seçimlerin erkene alınması gerekir, öne alınması gerekir. Bunun için de Meclis'in 2028 mart ya da nisanında seçimlerin yapılacağı şekilde bir karar alacağı bekleniyor. Ben zannediyorum hiçbir parti cumhurbaşkanının aday olmasına engel olacak bir tutum almayacaktır. Benim öngörüm seçimler 2028'de yapılacak, 7 Mayıs'tan kısa bir süre önce yapılacak. Eğer 9 Şubat ile 15 şubat arası bir tarihte Meclis 360 ve üzerindeki milletvekili ile seçimlerin yenilenmesi kararı alırsa seçim 16 Nisan'da yapılacak. 16 Nisan 2028 tarihi seçimin yapılacağı tarihlerden biri. 16 Nisan'ın sembolik bir değeri var. 16 Nisan 2017, referandumun 11'inci yıl dönümü. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçmenin yıl dönümü. Bu sembolizm de önemli. Ben 2027'nin son çeyreğinde seçim yapılma ihtimalini düşük görüyorum" 

"50+1 değişme ihtimali olmayan tek norm"

Uçum, 50+1 kuralının değişmesine yönelik tartışmalara ilişkin soruya da, "Anayasa değişikliği olmadan 50+1 değişmez. 50+1 bu sistemin temel normudur. 50+1, hem sosyal istikrar, hem siyasal yönetim istikrarı sağlar. 50+1, Türkiye toplumunun tamamına hitap edebilmek demektir. 50+1'le halkın bir sorunu yoktur. Siyaset açısından bu konu her zaman tartışma gündemi olabilir. Ancak 50+1 değişme ihtimali olmayan temel bir norm olarak varlığını sürdürür. Ancak seçim hukukuna ilişkin, siyasi partiler hukukuna ilişkin değerlendirmeler öteden beri yapılıyor. Bunlar gündeme gelebilir" dedi.

"Yeni anayasa 29'uncu döneme kalır"

Uçum, yeni anayasa konusunun seçimden önce Meclis'e gelmesini beklemediğini söyleyerek, "Belki Sayın Cumhurbaşkanımız bu son dönem adaylığında seçime; son derece kapsayıcı, en yüksek desteği alacağı, tüm siyasi partilerin desteğini alacağı, belki de referandumda yüzde 60'ı geçebilecek yeni bir anayasa yapma sürecine öncülük etme vaadiyle girecektir. Yeni anayasa gündemi Türkiye'nin olağan gündemidir. Ancak 28'nci döneme bunun yapılma ihtimalini ben düşük görüyorum. Bir anayasa yapma hazırlığı için 20-24 aya ihtiyaç var. Seçimlere 20 ay kaldı. Zaten 1 Ekim'de başlasak bile böyle bir kapsamlı anayasa hazırlık süreci açısından yetişmez. İrade TBMM'dedir. TBMM bunu gündeme alır yapar, buna bir şey demiyorum. Ama olağan şartlar altında bu dönemde yeni anayasa teklif olarak Meclis'e gelmez. 29'uncu döneme bir taahhüt olarak gündemde olur. 29'uncu dönemde Türkiye yeni anayasaya kavuşur, benim öngörüm bu" dedi.

 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

KARAR Gazetesi Mehmet Ocaktan - 18/09/2026 00:01 - Adalet ahlaki bir zemine dayanmak zorundadır

 KARAR Gazetesi

Adalet ahlaki bir zemine dayanmak zorundadır

Bu makaleyi dinle

00:00
06:16

Gerek Kur’an ve Sünnet gerekse diğer İslami kaynaklarda bireyin ahlaki erdemlerle donanımı, bireysel ve toplumsal düzenin sağlıklı işleyişi için adaletin düzgün işlemesine özellikle vurgu yapılmıştır. Bir başka deyişle, ahlaki bir zemine dayanmak zorundadır.

İslami kaynaklarda ahlak ve hukuk kavramının geniş bir yer tuttuğunu belirten Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, bunlardan çıkan sonuçlara göre, adalet kavramının tanımını şöyle yapıyor: “Adalet her bir bireyin ruhunda ahlaki erdemlerin düzenli ve uyumlu şekilde yerleşmesiyle oluşan, bireysel ve toplumsal ilişkilere dürüstlük ve güvenilirlik kazandıran; insanlar arasında hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine riayet edilmesini, bireysel ve toplumsal ilişkilerin sürdürülmesini sağlayan temel erdemdir.” (Kur’an’ın ahlak Çağrısı, s.172)

Ahlak ve adalet arasındaki ilişki, çağdaş hukuk teorisinin de en temel meselelerinden birisidir. Kuşkusuz bu iki kavram, sadece teorik anlamda değil, aynı zamanda günlük hayatın pratiğini şekillendiren bir özelliğe sahiptir.

Maalesef son yıllarda adalet-ahlak arasındaki bağın kopması yüzünden, siyasal ve hukuki çöküşler giderek daha da derinleşmiş bulunmaktadır.

Bu konuda, Prof. Dr. Doğu Ergil’in şu tespitinin altını çizmek gerekiyor: “Adalet, çoğu zaman hukukla özdeşleştirilse de hukukun ötesinde bir anlam taşır. Zira hukuk her zaman adil değildir; tarih, meşru görünümlü adaletsizliklerle doludur. Bu noktada devreye ahlâk girer. Ahlâk, bireylerin ve toplumların ‘iyi’ ve ‘doğru’ olanı sezgisel veya akli yollarla ayırt etmesini sağlayan değerler bütünü olarak işlev görür. Dolayısıyla adil bir düzenin varlığı, sadece yasaların varlığına değil, o yasaların ahlâki bir zemine dayanmasına da bağlıdır” (Adalet ile ahlâk arasındaki kopmaz bağ, Medyascope-2025)

Mustafa Çağrıcı Hoca, Ragıp el- İsfehani’nin, Kur’an ve hadislere dayanarak, “adaletin, Allah’ın her türlü yanlışı düzelten terazisidir” tespitinde bulunduğunu söylüyor. Prof. Çağrıcı kitabında ayrıca, İsfehani’nin adaletin psikolojik-ahlaki motifini ve ahlakın estetikle münasebetini de belirten şu ifadelerine yer veriyor:

Her ahlaklı insan ruhu adaletli bir iş yapıldığını işitince lezzet ve mutluluk duyar, tersini işitince de rahatsız olur. Bundan dolayı zalim bir yönetici bile başkasının adaletli davrandığını gördüğünde veya duyduğunda bundan memnuniyet hisseder… Adalet ve eşitlik/denge (müsavat) ilkelerinin ‘güzel’ oluşundan dolayı alemde düzensiz olan her bileşik şey insan ruhuna bir tün elem verir; çarpık ve düzensiz yapılar sevilmez, insanı huzursuz eder” (Kur’an’ın Ahlak Çağrısı, s.175)

Kuşkusuz ‘adalet’ sadece hukuki normlar bütününden ibaret değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk temeline de dayanmaktadır. Aynı şekilde ‘ahlak’ kavramı da adaletten bağımsız düşünülemez. Thomas Hobbes, Leviathan’da “adaletin olmadığı yerde, ahlâki yükümlülükten söz edilemez” derken tam da bunu kastediyor olmalı…

Marmara üniversitesi ilahiyat öğretim üyesi, ayrıca Harvard ve Yale üniversitelerinde Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri bölümünde misafir öğretim üyeliği yapmış olan Hümeyra Karagözoğlu Özturan’ın, Hobbes’un Ahlâk Felsefesi Üzerine değerli bir çalışması var.

Hobbes’un “ahlak-hukuk ilişkisi” ve ‘doğal hukuk’ konusundaki yaklaşımını değerlendiren Özturan’ın tespiti şöyle: “Thomas Hobbes, Leviathan’da tam on dokuz doğal hukuk maddesi sıralar. Doğal hukukun ikinci maddesi olarak belirtilen kendine yapılmasını kabul etmeyeceğin bir şeyi başkasına yapma yasasıyla özetlenmesi mümkün olan doğal hukuk kuralları, değişmez ve ebedîdir. Barışı aramak ve izlemek, yapılan ahitleri yerine getirmek, iyiliğe karşı minnettar olmak, diğer insanlarla uyumlu olmaya çalışmak, af dileyenleri affetmek, kötülüğe sadece gelecekte fayda vermesini düşünerek kötülükle karşılık vermek, aşağılamamak, kibirli ve küstah olmamak, hakemlikte tarafsız davranmak, bölüşümü hakkaniyetli yapmak ve taraf tutma eğilimi olanı hakem yapmamak gibi esasları içeren doğal hukuk, doğru işleyen insan aklı bulunduğu sürece var olacaktır. Hobbes, kaynağını akıldan alan bu ahlâkî ilkeleri hukukun temeline yerleştirerek, ahlâk ile hukuku eş değer bir hâle getirmiştir.” (M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi 30 (2006/1), 215-242)

Adaleti, hakkaniyeti, barışı telkin eden ve bütün ahlâkî erdemlerden oluşan doğal hukuk, insanlık tarihinin ilk dönemlerinden bu yana vardır ve bunlar aynı zamanda ahlâki yasalardır.

Hobbes’un da belirttiği gibi Devlet, düzeni ve huzuru kontrol altına alırken, yasalara uymanın ahlâkî bir erdem oluşuyla manevî bir koruma da sağlanmaya çalışılmıştır.

Şunu artık biliyoruz ki ahlaki prensipler, sadece İslam’ın gelişiyle ortaya çıkmış değildir. Mesela MÖ. 3500’ler civarında başlayıp, MÖ. 4. Yüzyıla, yani Hellenistik döneme kadar süren Eski Mezopotamya dinlerinde de ahlaki ilkeler mevcuttur. Sümer ve Akat dinlerinde, “Ahlak karşıtı eylemler suç, tanrı karşıtı eylemler günahtır. Suç kozmik düzeni sarstığından dolayı doğrudan tanrısal iradeye başkaldırı anlamına gelir. Sosyolojiye konu olan suç, teolojiye konu olan günahla birleştirilir.” (Kürşat Demirci, Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş, s.14)

YORUMLAR (50)

Cumhuriyet gazetesi - Özdemir İnce - 18 Eylul 2026 - Demsiz densizlik (Okunmasının çok yararlı olduğunu düşündüğüm bir yazı.)

 Cumhuriyet gazetesi

Özdemir İnce
Son Köşe Yazıları

Demsiz densizlik

18.09.2026 04:00
Güncellenme:

“Densizlik” ile “demsizlik” arasında bir harf farkı var. Buradan giderek “densiz DEM” konulu bir yazıya başlayabiliriz. 28 Ağustos 2026 günkü Cumhuriyet gazetesinden kesik yaparak “‘Çerçeve’yi taşıran sözler” başlıklı haber üzerine yazmak için ayırmışım. Ve kesiği yapıştırdığım kâğıdın boşluğuna da bir şeyler karalamışım. İlkin bunu okuyalım:

[DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) tarafından etkisiz hale getirilen PKK militanları için kurulan taziye çadırında “dört parça Kürdistan coğrafyası”(1) deyişini kullanarak “Yüzyıllardır yok sayılan Kürt halkı için ‘Hayır Kürtler vardır. Bu coğrafyanın kadim halkıdır’ diyerek ‘Mücadeleye katıldılar’ buyurmuş. Doğrudur, bu coğrafyada Kürt aşiretleri vardır ve bu aşiretler Osmanlı Devleti’nin vassalıdır.(2)]

Tülay Hatimoğulları türünden gerçeksiz ve gerekçesiz goygoycuların bu densizce kabarmaları hiç şaşırtmıyor beni. Tarihin kayıtlarında vardır: Mısır seferi dönüşünde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, vezir İdrisi Bitlisi’yi görevlendirerek çevrenin Kürt beylerine gönderir. Yavuz Sultan Selim, Kürt beylerinin toplanarak aralarından birini beylerbeyi seçmelerini istemektedir. Beylerin hepsi kendileri beylerbeyi olmak istediklerinden aralarından birini beylerbeyi seçemezler ve beylerbeyini padişahın atamasını isterler. Padişah elbette gerekeni yapar ve Bıyıklı Mehmet Paşa’yı Diyarbekir’e beylerbeyi yapar.

Bu olayla ilgili olarak Kürt beylerinin Allah’ın birliği dışında hiçbir konuda anlaşamadıkları söylenir. Tülay Hatimoğulları bu olayı bilmiyor mu, bencil ve muhteris Kürt beylerinin halini bilmiyor mu? Yüzyıllardır Kürt halkını kimler “yok” saymaktadır? Osmanlı mı, Türkiye Cumhuriyeti mi yoksa Kürt aşiret beyleri mi? Aşiret düzeninden “halk” ya da “ulus” düzeyine çıkamamış insanlar özgürleş(e)memiş topluluklardır, bunlara yığışım denir. Bunun sorumlusu aşiret düzeni değil mi? Oy vereceği yer için aşiret kararını bekleyen varatığa “özgür insan” denir mi? Tülay Hatimoğulları ve onun gibiler ülke çapında siyaset yapmadan önce Kürtleri aşiret düzeninin zincirlerinden kurtarmak için çaba göstermek zorundadırlar. Ne var ki bu özgürlüğü kazanmak için ilkin “aşiret beyi”nin otoritesini yenmek gerekmektedir. Haydi görelim!

Yüzyıllardır Kürt halkının yok sayıldığını iddia etmek, “Hayır Kürtler vardır. Bu coğrafyanın kadim halkıdır” demek lafazanlıktır. Tülay Hatimoğulları’na bir halkın, bir ulusun nasıl var olduğunu öğretecek değilim. Avrupa’nın her ülkesinde Kürtlere benzer etnik topluluklar var. Var ama hiçbiri bizimkiler gibi aşiret düzeninde tutsak değil. Örneğin Fransa’nın durumuna bakalım: Fransızlar (yüzde 45), Oksitanlar (yüzde 14.6) (Oksitanya), Bretonlar (yüzde 8.76) (Brötanya), Katalanlar (yüzde 0.57), Korsikalılar (yüzde 0.51) (Korsika), Basklar... Haydi İspanya’ya da bakalım:

Hükümet sistemi: İspanya bir parlamenter monarşidir. Kral devlet başkanıdır ancak görevi semboliktir ve doğrudan yürütme yetkisi yoktur. Siyasi güç parlamentoya ve başbakana aittir.

Ulusal egemenlik: Egemenlik hakkı, tüm yetkilerin kaynağı olan İspanya halkına aittir.

Demokratik ve sosyal hukuk devleti: Temel hak ve özgürlükleri güvence altına alır; sosyal adaleti ve hukukun üstünlüğünü savunur.

Özerklik sistemi (devletin yapısı): Ülkeyi oluşturan etnik grupların ve bölgelerin özerkliğini tanır. İspanya halklarının ve milletlerinin kendi kendini yönetme haklarını güvenceye alır.

İspanya’da neden özerklik sistemi vardır? Franco’nun devrilip demokrasinin gelmesi sayesinde mi? Tülay Hatimoğulları öyle sanabilir ama öyle değil, İspanya’nın siyasal yapısı ezelden beri böyledir.

17 özerk bölge: Endülüs, Aragon, Asturyas, Balear Adaları, Bask Bölgesi, Kantabria Kastilya-La Mancha, Kastilya ve Leon, Katalonya, Ekstremadura, Galiçya, Kanarya Adaları, La Rioja, Madrid, Murcia, Navarra, Valensia. Ayrıca Kuzey Afrika’da yer alan ve statü olarak bu grupta bulunan iki şehir vardır: [Ceuta (Sebte), Melilla]

Barselona Metropol Bölgesi, İspanya’nın Katalonya özerk bölgesi sınırlarında bir Katalan şehri olan Barselona ve çevresindeki kasabaları içeren 36 şehir ve belediyeden oluşan bir birliktir. (Yüzölçümü yaklaşık 630 km²). Bu bölgede 3.16 milyondan fazla insan yaşamaktadır. Barselona söylentiye göre MÖ 3. yüzyılda Kartacalılar tarafından eski bir İberya kenti üzerine kurulmuştur. Kentin adı, eski İberce Barkeno sözcüğünden gelir. Latince kaynaklarda ise Barcino, Barcilonum ve Barcenona olarak anılır.

MÖ 218’de Romalılar tarafından fethedildi ve MÖ 1. yüzyılda sömürge statüsü aldı. Kent Roma döneminde Colonia Faventia Julia Augusta Pia Barcino adını almış, Mağriplilerce de Barcaluna olarak adlandırılmıştır.

***

İşte böyle DEM’in sayın milletvekili Tülay Hatimoğulları, Barselona MÖ 3. yüzyılda Kartacalılar tarafından kurulmuş ve çoğu zaman özerk olmuş bir kent. İspanya’da özerk olarak tanınan bölge ve kentlerin tarihi 2 bin yıldan daha fazla. Zatı âliyeniz de şimdi Türkiye adıyla anılan Anadolu’da Kürtler tarafından kurulmuş bir kent adı verebilir misiniz? Ama lafa değil belgeye dayanan. Kürtler belki de Hz. Adem’den bu yana Anadolu’nun egemeniydi... İzmir’in Kürtçe adı ne? Hazıra konmak, “hazır”dan pay istemek, “ortak kurucu olmak” iddiaları çok kolay. Belge ve kanıt nerede? Ancak tersine bir kanıt var: 1920’lerde Türk nüfusu 13 milyon 648 bin 270. Kürt nüfusu ise 1.1-1.2 milyon. Aradaki fark neredeyse 13 kat. Aradaki kültür farkı da belki o kadar. Cumhuriyetin düzeni bu gerçekler üzerine temellendi. Bereket versin ki Türkiye Cumhuriyeti bir şirket değil; şirkette sermaye payı 13 lira olan ortak karşısında payı 1 lira olan ortak ağzını bile açamaz. Türkiye Cumhuriyeti’ni ne mutlu ki Türk ve Kürt sermayedarlar kurmadı; Atatürk’ün dediği gibi Türk(iye) halkı kurdu.

Bu son cümleden sonra sayısı Kurtuluş Savaşı sırasında tarihin defterine yazılan üç Kürt isyanını yazmamız gerekmez mi? Simko (1919-1922), Ali Batı (11.5.1919) ve Şeyh Mahmut Berzenci (21.5.1919) isyanları. Ve özellikle de 6 Mart 1921’de başlayan Koçgiri İsyanı veee 4 Eylül 1924-2016 (Hendek operasyonları) arasında 32 isyan ve ayaklanma. Kal neymiş, ortak vatanmış, kurucu ortaklıkmış. Hadi canım sen de!

***

Dersin tamamlanması için Tülay Hatimoğulları’nın 15 Eylül 2026 günü yayımlanan “İki kurucu halk mavalı” başlıklı yazımı da eğitim gereği bulup okumasını tavsiye ederim.

(1) Türkiye, İran, Irak, Suriye.

(2) Vassal: Kendisinden daha güçlü bir başka devlete veya imparatorluğa, ekonomik, askeri ve siyasi olarak bağımlı olan, ast konumdaki ikincil topluluk.