Tuesday, August 18, 2026

NEFES gazetesi - Deniz Zeyrek - 17 Ağustos 2026 - İYİ Parti neden bayrak açıyor?

 Nefes Gazetesi

Deniz Zeyrek

Deniz Zeyrek

İYİ Parti neden bayrak açıyor?

Bu satırları İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu’nun “Bayrak açıyoruz” mitingini izlemek için geldiğim Balıkesir’den yazıyorum.

Terörsüz Türkiye projesiyle Çerçeve Yasa söz konusu olduğunda “ana muhalefet” partisi konumuna yerleşen İYİ Parti’nin bu tavrını anlayabilmek için partinin TBMM’deki komisyona katılmama gerekçelerini, çerçeve yasaya karşı sunduğu muhalefet şerhini ve İYİ Parti sözcülerinin süreç içinde yaptıkları itiraz konuşmalarını alt alta koyup analiz ettim.

Şu 10 temel sonucu çıkardım:

1- ÖCALAN’IN STATÜSÜ: (En önemli itiraz) Abdullah Öcalan’a sürecin muhatabı ve yönlendiricisi olma şansı tanınması. Dervişoğlu bu bakış açısını şöyle özetliyor: “Terörsüz Türkiye, teröristin yol göstericiliğinde temin edilemez.”

2- PAZARLIK GÖRÜNTÜSÜ: PKK’nın fesih ve silah bırakmasının karşılığında hukuki kazanım elde etmesi. İYİ Parti’ye göre yasanın PKK’lılara özel olması bunun en büyük kanıtı. Oysa PKK’nın silah bırakması devletle yapılacak bir siyasi pazarlığın konusu olamaz. Silah bırakma ve örgütün feshi ön şarttır ve karşılığında siyasi veya hukuki taviz verilmemelidir.

3- AF GİBİ SONUÇ DOĞURMASI: Adı ve yöntemi farklı olsa da yasal düzenlemenin sonuçları “af gibi” cezasızlık etkisi yaratacak.

4- TBMM’NİN ROLÜ GÖSTERMELİK: Çözüm Komisyonu’nun fikir kaynağı TBMM değildi. Haliyle komisyonun kuruluşu TBMM’nin kendi iradesiyle ve inisiyatifiyle olmadı. Ayrıca kamuoyu Öcalan, DEM Parti, iktidar ve devlet görevlileri arasında hangi taahhütlerin konuşulduğunu bilmiyor. Hatta bazı özellikleri itibariyle Öcalan’ın dillendirdiği ‘hakikat komisyonu’nu hatırlatıyordu. İYİ Parti komisyona bu nedenle katılmadı.

5- PKK TEZLERİ MEŞRULAŞIYOR: Sorun sadece örgüt üyelerine uygulanacak ceza ve infaz indirimleri değil. İYİ Parti aynı zamanda sürecin “Kürt sorunu”, “demokratikleşme”, “yeni anayasa”, “vatandaşlık tanımı” veya “yerel yönetimlerin özerkliği” gibi alanlara genişletilerek PKK’nın yıllardır savunduğu siyasi taleplerin devlet tarafından müzakere edilebilir hale getirileceği endişesini taşıyor.

6- ÜNİTER DEVLET SAVUNMASI: Müsavat Dervişoğlu konuşmalarında özellikle Türkiye’nin üniter devlet yapısını savunmaya devam edeceklerini vurguluyor. İYİ Parti’ye göre sürecin ilerleyen aşamalarında Anayasa’nın temel hükümleri üzerinde değişiklik baskısı doğabilir.

7- PYD/YPG, PJAK NE OLACAK: PKK sadece Türkiye’deki unsurlarıyla değil, bütün yapılaşmalarıyla tasfiye edilmelidir. Suriye’deki PYD/YPG ve İran’daki PJAK varlığını sürdürürken PKK nasıl münfesih olacak? (Dervişoğlu açıklamalarında sürekli Mazlum Abdi ve Suriye yapılanmasına dikkat çekiyor.)

8- PKK’NIN MAL VARLIĞI NE OLACAK: PKK’nın malvarlığının ne olacağı yasada düzenlenmemiş. PKK’nın kontrolündeki para ve diğer malvarlığı değerlerinin akıbeti ne olacak belli değil.

9- ŞEHİT AİLELERİNİN İTİRAZLARI GİDERİLMEDİ: İYİ Parti’ye göre, ağır terör suçlarına karışmış kişilerin süreçten yararlanması, devletin terör mağdurlarına karşı yükümlülüğüyle çatışıyor. Dervişoğlu’nun söylemindeki “şehit katillerinin muhatap alınması” itirazı bu tespite odaklanıyor.

10- SÜRECİN DIŞ POLİTİKA AYAĞI BİLİNMİYOR: Dervişoğlu’na göre proje sadece iç politikayla ilişkili değil, aynı zamanda Irak-Suriye’deki Kürt yapılanmaları ve ABD/İsrail’in bölgesel politikalarıyla bağlantılı ilerliyor ve ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin devamı niteliği taşıyor.

***

Yazdığım on maddeden de yola çıkarak şunu söyleyebilirim: İYİ Parti’nin Öcalan ve PKK konusundaki tespitleri son derece tutarlı ve anlaşılabilir. Neticede PKK’lılar konusunda somut sonuçlar doğuracak bir yasayla ilgili somut itirazlar ortaya koyuyorlar. Milliyetçi bir partinin “PKK koşulsuz olarak silah bırakmalı ve kendini feshetmeli; bunun karşılığında Öcalan’a, örgüt yöneticilerine veya örgüt mensuplarına özel hukuki/siyasi statü verilmemeli” görüşünü savunması doğal.

Ancak Terörsüz Türkiye ve Kürt sorunu konusunda aynı netliği göremiyorum. Kürtlerin bazı talepleri sırf Öcalan dile getirdi diye görmezden mi gelinmeli?

SÖZCÜ gazetesi - Emin Çölaşan - 18 Ağustos 2026 - Boş yere hapis yatan gencecik insanlarımız

 Yayınlanma: 18 Ağustos 2026

Emin Çölaşan

Boş yere hapis yatan gencecik insanlarımız

Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle

Sevgili okurlarım, Meclis’te bir yasa apar topar kabul edildi. Ne kamuoyunda yeterince tartışıldı, ne de imza atan çoğunluk o metni önceden okuyup bilgi sahibi oldu.

İktidar kesimi milletin kulaklarını bir tek cümleyle doldurdu:

‘Terörsüz Türkiye’

Bunu hepimiz istiyoruz... Çünkü 40 yıldan bu yana bu korkunç terörle birlikte yaşanan acılar hepimizin belleklerinde yer aldı. Bunları unutmak mümkün değil.

PKK terörü olanca hızıyla sürüp giderken ortaya bir de FETÖ çıkarıldı. Bunlar silahlı değildi ama devlet yönetimini ellerine geçirmek üzereydi.

Adına AKP denilen iktidar partisi bu silahsız örgüte devletin bütün kapılarını açmış, adeta onlarla ortak bir yönetim kurmuştu.

Fakat asıl gerçeği yıllar sonra gördüler. FETÖ bütün Türkiye’de örgütlenmişti. Hem de iyi ve güçlü bir biçimde!..

İşin en son aşamasına 15 Temmuz 2016 gecesi tanık olduk.

Darbe yapmaya kalkışmışlardı. Bu darbe girişimi son anda önlendi.

★★★

Asker sivil her kesimden binlerce insan tutuklandı. Hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadılar, suçlu suçsuz demeden en ağır cezaları verip hapishanelere tıktılar.

Çoğu müebbet hapis aldı.

Bunun anlamı belliydi, her biri en az 20 yıl içeride kalacaktı.

Duruşmalar acele yapıldı, bazı belgeler görmezden gelindi. Bu akıl almaz kararlara muhatap olan bir de genç kesimler vardı.

Kimdi onlar?

Erler, askeri öğrenciler, astsubaylar, jet pilotları ve benzerleri...

★★★

Darbe akşamı bunlara kesin emir verilmişti:

‘Bu gece önemli bir terör operasyonu olacak. Herkes ona göre hazır olsun.’

Sonra bazılarının silahları toplandı, bazıları belli yerlerde komutanları tarafından gözetim altına alındı, bir bölümü ise yine emir gereği garnizon dışına görevli çıkarıldı...

Kaynak olarak ekle

Darbe gecesinde bunlara herhangi bir görev verilmemişti.

Olaylar bitti, yatıştı ve bu masum insanlar tam kadro tutuklandı.

Acele yargılamalar başladı. Birkaç beraat kararı verilirken çoğunluğa ağır hapis cezaları verildi. İnanılır gibi değildi!

★★★

Şimdi garnizonda görevli bir er düşünün. Orada tek fonksiyonu emirlere itaat etmek. Ya da aynı durumda staj yapmakta olan bir askeri öğrenci, kursiyer teğmen, astsubay, jet pilotu...

Bunların hemen hiçbiri o gece ellerine silah almamış, ateş etmemiş genç insanlar. Örneğin jet pilotu bir teğmenin dosyasını okudum. O gece hiçbir yere gitmediği, eline silah almadığı, birliğinin dışına çıkmadığı devletin bilirkişileri ve komutanları tarafından duruşmalarda açıkça söylenmiş ama yine de müebbet hapis almış.

Bunlardan sık sık mektup alıyorum ama elden ne gelir!

★★★

Bu son çıkarılan yasa uyarınca hapishanelerde yatmakta olan neredeyse bütün PKK’lı mahkûmlar salıverilecek.

İyi de, yatmakta olan (sayısını bilmediğimiz) genç mahkûmlar ne olacak?

Sadece gençler değil, o gece darbe girişiminde herhangi bir payı ve katkısı olmayan diğerleri ne olacak?

Dosyaları yeniden okunur mu?

Okunmaz!

Bay Devlet Bahçeli sürekli konuşup Apo’ya övgüler düzüyor, dün olduğu gibi onun haklarını (!) savunmayı sürdürüyor.

Ama cezaevlerini dolduran binlerce masum insan için ağzını açıp bir tek kelime söyleyemiyor... Çünkü onların çoğu kimsesiz. Onlar gariban.

Böyle adalet olmaz. Teröre bulaşan bir kesime durup dururken af geliyor, öbür yanda ise hiçbir suça karışmamış gariban kesimler hapishanelerde çile çekiyor.  

Beyefendi sonunda pes etti!

Bunlar 25 yıl önce iktidara henüz gelmemişken topluca yayına başlamışlardı:

”İlk hedefimiz Türkiye’yi AB’ye sokmaktır. Ülkemiz AB üyesi olunca muazzam bir gelişme sağlayacak ve kalkınacaktır!..”

Bol palavra atıyorlardı. Bunların ağa babalarından biri olan Abdullah Gül ise muhalefet döneminde, yani Refah Partisi milletvekili iken Meclis kürsüsünde şöyle haykırıyor ve AB’ye girmek isteyenleri kendince uyarıyordu:

“AB bir Hristiyan kulübüdür. Bizi hiçbir zaman almayacaktır. Bizi kapıdaki köpek kulübesinde bekletecektir!”

★★★

Bu amaca ulaşabilmek için Avrupa kapılarında yıllarca beklediler. Yalvarıp yakardılar. Şimdiye kadar hiçbir ülke onların karşısında bu kadar küçük düşmemişti.

Recep Tayyip iki gün önce El Cezire isimli bir Arap televizyonuna konuştu ve şöyle dedi:

“AB artık bizim önceliğimiz değil.”

Günaydın bayım!

Onların rüzgarına kapılıp Türkiye Cumhuriyeti’ni küçük düşürdünüz. Olmayacak dualara amin dediniz.

Çok şükür ki artık pes ettiğinizi şimdi itiraf ediyorsunuz. Bu ders size yeter.

Cumhuriyet gazetesi - 18 Ağustos 2026 - K. Erçin Kasapoğlu - 17 Ağustos'( 1999) un öğrettiği en önemli gerçek

 

17 Ağustos’un öğrettiği en önemli gerçek - K. Erçin Kasapoğlu

18.08.2026 04:00
Güncellenme:

17 Ağustos 1999 gecesi saatler 03.02’yi gösterdiğinde, Marmara Bölgesi 7.4 büyüklüğündeki yıkıcı bir sarsıntıyla uyandı. Merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi olan bu deprem; binlerce insanımızın yaşamını yitirmesine, onlarca kentimizin harabeye dönmesine ve toplumsal belleğimizde silinmesi olanaksız derin izler bırakmasına neden olmuştur.

Bugün, büyük felaketten bu yana geçen çeyrek asrı aşkın süreye rağmen, Marmara depreminin bıraktığı acı ve beraberinde getirdiği sorumluluk bilinci tazeliğini korumaktadır. 17 Ağustos, yalnızca kaybettiğimiz canları andığımız bir hüzün günü değil; aynı zamanda deprem bilincini, yapı güvenliğini ve geleceğimizi nasıl inşa etmemiz gerektiğini sorguladığımız bir milattır.

AFETİN BOYUTU VE TOPLUMSAL BELLEK

1999 depremi, modern Türkiye tarihinin en ağır sanayi ve en yoğun yerleşim merkezlerinden birini vurdu. Sanayi tesislerinin yoğun olduğu, nüfus hareketliliğinin yüksek bulunduğu Marmara Bölgesi’nde meydana gelen bu yıkım, yalnızca insani boyutuyla değil, ekonomik ve sosyolojik sonuçlarıyla da ülkemizi derin bir krize sürüklemiştir.

Deprem anında ve sonrasında yaşanan çaresizlik, toplumun her kesiminde büyük bir dayanışma ruhunu ateşlerken aynı zamanda kentleşme politikalarının, inşaat kalitesinin ve denetim mekanizmalarının ne kadar yaşamsal olduğunu çok acı bir deneyimle öğretmiştir.

Depremlerin felakete dönüşmesini engelleyen şey, binaların yıkılmasını beklemek değil, binaları yıkılmayacak şekilde depreme dayanıklı olarak inşa etmektir.

Bugün toplumuzda oluşan genel algı, doğal afetlerin bir kader, insan eliyle yapılan ihmallerin ise birer risk unsuru olduğu şeklindedir ve hafızalara öyle kazınmıştır.

27 YILDA NELER DEĞİŞTİ? 

Geçen 27 yıllık süreçte, Türkiye’nin depremlerle mücadele hem teknik hem de idari açıdan gerekli adımların zamanında ve yeterince atıldığını söylemek olanaklı değildir.

Depremde yitirdiğimiz canlarımızı bir kez daha rahmet ve özlemle anıyoruz. Onların aziz hatıralarına gösterebileceğimiz en büyük saygı, kentlerin güvenli ve depreme dirençli hale getirme iradesini her daim diri tutmaktır.

Depremler, ülkemizin coğrafi konumunun ve genel jeolojik yapısının kaçınılmaz bir gerçeğidir; ancak normal bir doğa olayı olan depremlerin bir felakete dönüşüp dönüşmemesi tamamen bizim alacağımız önlemlere bağlıdır.

Geçmişin acı deneyimlerini unutmadan, bilimin ve mühendislik mesleğinin rehberliğinde geleceğimizi güvence altına almak hepimizin ortak sorumluluğu olmalıdır.

K. ERÇİN KASAPOĞLU

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ EMEKLİ ÖĞRETİM ÜYESİ