Wednesday, February 4, 2026

CB İletişim Başkanlığı 03 02 2026 - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan temaslarının ardından Türkiye ile Suudi Arabistan arasında ortak bildiri yayımlan

 CB İletişim Başkanlığı  03 02 2026


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan temaslarının ardından Türkiye ile Suudi Arabistan arasında ortak bildiri yayımlandı.


Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suudi Arabistan Krallığı ziyareti hitamında yayımlanan ortak bildiri


1) Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti ile Suudi Arabistan Krallığı liderlerini ve kardeş halklarını bir araya getiren kardeşçe bağlara, seçkin ilişkilere ve köklü tarihi bağlara dayanarak, Miladi 3/02/2026 tarihine tekabül eden Hicri 15/08/1447 tarihinde Suudi Arabistan Krallığı’na resmî bir ziyarette bulunmuştur.


2) Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Altesleri Prens ve Başbakan Muhammed bin Salman bin Abdulaziz El Suud ile bir toplantı yapmıştır. Altesleri, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a Haremeyn-i Şerifeyn’in Hadimi Kral Salman bin Abdulaziz El Suud'un selamlarını ve Ekselanslarının sağlığı ve esenliğinin devamına ve Türkiye Cumhuriyeti ve kardeş halkının daha da ilerlemesi ve refahına yönelik dileklerini iletmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Haremeyn-i Şerifeyn’in Hadimi Kral Salman bin Abdulaziz El Suud'a, selamlarını ve sağlığının ve esenliğinin devamı için içten dileklerini iletmesini Alteslerinden rica etmiştir. İki kardeş ülke arasındaki tarihi ilişkileri ve bu ilişkileri her alanda geliştirmenin yollarını ele aldıkları resmî görüşmelerde bulunmuşlardır.


3) Toplantının başında Türk tarafı, Türkiye Cumhuriyeti’nden gelen hacılar, umreciler ve ziyaretçilerin rahatını sağlamak için iki ülke arasındaki eş güdüm seviyesinden övgüyle bahsederek, Suudi Arabistan Krallığı hükümetinin Haremeyn-i Şerifeyn’e ve ziyaretçilerine hizmet etmek için gösterdiği çabaları takdir etmiştir.


4) Her iki taraf da iki ülke arasında tüm alanlarda iş birliğinin kapsamının genişlemesine katkıda bulunan, Altesleri Veliaht Prens ve Başbakan’ın Miladi 22/06/2022 tarihine tekabül eden Hicri 23/11/1443 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’ne yaptığı ziyaretin ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Recep Tayyip Erdoğan’ın Miladi 17/07/2023 tarihine tekabül eden Hicri 29/12/1444 tarihinde Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı ziyaretin olumlu sonuçlarından övgüyle bahsetmiştir.


Ekonomi, Ticaret ve Yatırımlar


5) Her iki Taraf, ekonomi, ticaret ve yatırım sektörlerinde iki ülke arasındaki ekonomik bağların gücünden övgüyle bahsetmiş ve özellikle karşılıklı önceliği olan sektörlerde bu bağların güçlendirilmesinin önemi konusunda mutabık kalmışlardır. Ayrıca, her iki ekonominin karşılıklı yararı için (Suudi 2030 Vizyonu) ve (Türkiye Yüzyılı Vizyonu) ile sunulan yatırım fırsatlarından faydalanılması konusunda mutabık kalmışlardır. Ticaret hacminin düzeyinden övgüyle bahsetmiş ve petrol dışı ticaret hacmini geliştirmek, kamu ve özel sektör yetkilileri arasında karşılıklı ziyaretleri yoğunlaştırmak ve (Türkiye-Suudi Arabistan İş Konseyi) aracılığıyla her iki ülkede ticaret etkinlikleri düzenlemek için ortak çabaların sürdürülmesinin önemini vurgulamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti ile Körfez Arap Ülkeleri İş birliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasında Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerinin sonuçlandırılmasının önemini vurgulamışlardır.


6) Her iki taraf, finans, sigortacılık, gayrimenkul, imalat ve hizmet alanlarındaki Suudi yatırımları da dahil olmak üzere karşılıklı yatırımların seviyesini takdir etmiştir. Aynı zamanda her iki taraf; mühendislik, inşaat, gayrimenkul geliştirme ile imalat sanayi gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren Türk şirketlerinin oynadığı hayati rolü memnuniyetle karşılamışlardır. Suudi tarafı, Türk inşaat ve danışmanlık firmalarının Suudi Arabistan’da gerçekleştirdiği projeleri takdir etmiş, her iki taraf da Krallığın 2030 Vizyonu çerçevesinde daha fazla altyapı ve üstyapı projelerinin hayata geçirilmesi için iş birliğini geliştirmeye hazır olduklarını ifade etmiştir.


7) Her iki taraf ayrıca, 3 Şubat 2026 tarihinde Riyad’da düzenlenen Türk-Suudi Yatırım Forumu’nun olumlu sonuçlarını takdir etmiştir. Forum, her iki ülkeden büyük şirketlerin geniş katılımına sahne olmuş; turizm ve konaklama, inşaat, iletişim ve bilgi teknolojileri ile yaşam bilimleri ve sağlık alanlarında umut vadeden yatırım fırsatlarını ve uzmanlık paylaşımını ortaya koymuştur. 


Enerji, iklim değişikliği:


8) Her iki Taraf, enerji sektöründe, bölgelerinin ve küresel pazarların enerji arzına önemli ölçüde katkı sağlanmasında rollerinin önemini vurgulamıştır.  Türk Tarafı, Suudi Arabistan Krallığı’nın küresel petrol piyasalarının güvenilirliğini ve istikrarını, üreticilerin ve tüketicilerin çıkarlarına hizmet edecek ve küresel ekonomik büyümeyi destekleyecek bir şekilde artırmadaki öncü rolünü vurgulamıştır. Her iki Taraf da petrol, petrol türevleri ve petrokimya tedariki alanlarında iş birliğini güçlendirme, petrokimya ve tarımsal besin maddeleri sektörlerindeki yatırım fırsatlarını değerlendirmek için birlikte çalışma ve hidrokarbonların yenilikçi kullanımları konusunda iş birliği yapma konusunda anlaşmışlardır.


9) Her iki Taraf, iki ülkenin yenilenebilir enerji entegrasyonu alanındaki geniş deneyiminden ve Suudi Arabistan'ın büyük ölçekli enerji yatırımlarından yararlanarak, elektrik ve yenilenebilir enerji alanlarında iş birliğini güçlendirme arzularını teyit etmiştir. İki ülke arasındaki elektrik bağlantısı için fizibilite çalışmalarını hızlandırmayı, elektrik ve yenilenebilir enerji teknolojileri ve şebeke otomasyonu, elektrik şebekesi güvenliği ve dayanıklılığı, yenilenebilir enerji projeleri, şebeke bağlantısı, enerji depolama teknolojileri alanlarında uzmanlık teatisinde bulunmayı ve bu projelerin uygulanmasında her iki tarafın şirketlerinin katılımını teşvik etmeyi taahhüt etmişlerdir. Ayrıca, enerji verimliliği ve tasarrufu alanlarında iş birliğinin güçlendirilmesinin, bu konunun önemine ilişkin farkındalığın artırılmasının ve enerji hizmetleri sektöründe uzmanlık alışverişinin ve bu alanda kapasite geliştirmenin önemini vurgulamışlardır.


10) Taraflar, temiz hidrojen alanında iş birliği fırsatlarını araştırmayı, hidrojenin taşınması ve depolanmasıyla ilgili teknolojiler geliştirmeyi ve temiz hidrojen alanında en iyi uygulamaları hayata geçirmek için uzmanlık ve deneyim alışverişinde bulunmayı memnuniyetle karşılamışlardır. Enerji tedarik zincirlerinin geliştirilmesi ve sürdürülmesi konusunda iş birliğini güçlendirmenin ve her iki ülkedeki şirketler arasında iş birliğini mümkün kılarak yerel kaynaklardan yararlanmanın, böylelikle de daha esnek ve verimli enerji tedarikine katkıda bulunmanın gerekliliği konusunda mutabık kalmışlardır.


11) Her iki Taraf, maden kaynaklarının keşfi, çıkarılması ve işlenmesinde iş birliğini güçlendirme konusunda mutabık kalmışlardır. Ayrıca, küresel enerji dönüşümü için hayati önem taşıyan tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlamak amacıyla ve kritik mineraller alanında uluslararası iş birliği ve ortak girişimlerin önemini vurgulamışlardır.


12) Her iki Taraf, iklim değişikliği konularına ilişkin olarak, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Paris Anlaşması ilkelerine bağlı kalmanın önemini ve kaynaklardan ziyade emisyonlara odaklanan iklim anlaşmaları geliştirilmesinin ve uygulamaya geçirilmesinin gerekliliğini vurgulamıştır. Suudi Arabistan Krallığı, iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik uluslararası çabalar çerçevesinde Türkiye'nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı (COP31) başkanlığını ve 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da düzenlenecek 31. Taraflar Konferansı'na (COP31) ev sahipliği yapmasını memnuniyetle karşılamıştır. Türk Tarafı, Suudi Arabistan’ın iklim değişikliği alanındaki tutum ve çabalarından övgüyle bahsetmiştir. Ayrıca, emisyonları yönetmek ve iklim değişikliği hedeflerine ulaşmak için diğer azaltım yaklaşımlarının yanı sıra, döngüsel karbon ekonomisini bir araç olarak kullanan politikaları teşvik ederek, döngüsel karbon ekonomisi uygulamalarının geliştirilmesinde ortak iş birliğinin önemini vurgulamışlardır.


Türk-Suudi Koordinasyon Konseyi, diğer iş birliği alanları:


13) Her iki Taraf, ortak menfaatlerin elde edilmesi ve tüm sektörlerde yeni ufuklara taşınması amacıyla (Türk-Suudi Koordinasyon Konseyi) çerçevesindeki koordinasyon ve iş birliği düzeyini takdir etmişlerdir. Aşağıdaki alanlarda iş birliği ve ortaklığın güçlendirilmesinin önemini vurgulamışlardır: (1) dijital ekonomi, yapay zekâ, yeni teknolojiler ve uzay teknolojileri; (2) ulaştırma, lojistik ve sivil havacılık; (3) hukuk ve adalet; (4) kültür; (5) turizm; (6) spor ve gençlik; (7) bilim ve eğitim alanında iş birliği; (8) medya; (9) çevre, su, tarım ve gıda güvenliği; (10) gümrük; (11) savunma sanayileri, (12) sağlık.


Savunma ve güvenlik:


14) Savunma ve güvenlik alanında, her iki Taraf, iki ülke arasında savunma iş birliği alanlarında imzalanan anlaşmaların harekete geçirilmesi gerektiği konusunda mutabık kalmışlardır. Taraflar, her iki ülkenin menfaatlerine hizmet edecek ve bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacak şekilde, çok taraflı iş birliği platformları aracılığıyla da dahil olmak üzere, savunma ilişkilerini güçlendirme ve geliştirme konusundaki arzularını teyit etmişlerdir. Her türlü suçla mücadele, aşırılıkçılık ve terörizm ile bunların finansmanına karşı mücadele, uzmanlık ve eğitim teatisi dahil olmak üzere ortak menfaatlerinin olduğu alanlarında mevcut güvenlik iş birliği ve eş güdümünün artırılmasının ve her iki ülkenin çıkarlarına ve ulusal güvenliğine hizmet edecek şekilde siber güvenlik alanında iş birliğinin güçlendirilmesinin önemini vurgulamışlardır.


Uluslararası iş birliği:


15) Her iki Taraf, uluslararası forum ve örgütler ile çok taraflı mali ve ekonomik kuruluşlarda süregelen iş birliğinin sürdürülmesinin önemini vurgulamış ve Türk tarafı, Suudi Arabistan’ın 2030 yılında (G20 Zirvesi’ne) ev sahipliği yapma isteğine desteğini ifade etmiştir. 


Anlaşmalar, Mutabakat Zabıtları:


16) İki Taraf, bu ziyaret sırasında adalet, yenilenebilir enerji, uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı ile AR-GE ve inovasyon iş birliği dahil olmak üzere çeşitli alanlarda 4 anlaşma imzalanmasını memnuniyetle karşılamıştır. 


Bölgesel ve uluslararası konular:


17) Taraflar, uluslararası barış ve güvenliği korumak için eş güdümü sürdürme ve çabaları yoğunlaştırma taahhütlerini yeniden teyit etmişlerdir. Bölgesel ve uluslararası düzeyde, karşılıklı ilgi alanlarına giren konularda görüş alışverişinde bulunmuş ve bu konularda iş birliğini ve ortak koordinasyonu güçlendirme konusundaki kararlılıklarını vurgulamışlardır. Ayrıca, bölgede ve dünyada barış ve istikrarın tesis edilmesine yönelik tüm çabaları desteklemeye devam edeceklerini belirtmişlerdir.


18) Taraflar, bölgesel gelişmeler hakkında kapsamlı bir görüş alışverişinde bulunmuş; bölgedeki çatışmalar, gerilimler ve tırmanma riskinin artmasıyla ilgili endişelerini dile getirmiş ve bölgesel iş birliğinin önemini vurgulamışlardır. Bu bağlamda, bölgesel istikrar, barış ve refahı sağlamayı amaçlayan kolektif girişimlere destek verdiklerini teyit etmişlerdir.


Filistin


19) Filistin’deki son gelişmelere ilişkin olarak, her iki Taraf, Gazze Şeridi’nde kötüleşen insani durum, devam eden İsrail saldırıları ve insani yardımların ve sınır geçişlerinin engellenmesi konusunda derin endişelerini dile getirmiştir. Gazze’de yardım çabalarının yoğunlaştırılması ve çok ihtiyaç duyulan insani yardımın ulaştırılmasını sağlamak için Şerit boyunca tüm geçişlerin engelsiz bir şekilde açılmasının sağlanmasının önemini vurgulamışlardır. Ayrıca, uluslararası toplumun sivillerin korunmasının garanti altına alınması, hayati altyapıyı hedef almaktan kaçınması ve uluslararası hukuka ve uluslararası insani hukuka uymasını sağlamak için İsrail işgal makamlarına baskı uygulaması gerektiğini vurgulamışlardır. Ayrıca, ateşkesin pekiştirilmesi, Gazze’nin işgalinin sona erdirilmesi ve Filistin Ulusal Yönetimi’nin Gazze Şeridine ilişkin sorumluluklarını yeniden üstlenmesinin önünün açılması, en nihayetinde ise işgalin sona erdirilmesi ve uluslararası hukuk ve 2002 Arap Barış Girişimi uyarınca, başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırları içinde bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının sağlanmasının gerekliliğini vurgulamışlardır.


20) Her iki Taraf, ülkelerinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın önderlik ettiği barış çabalarını desteklemek üzere (Barış Kurulu’na) katılmasını memnuniyetle karşılamıştır. Gazze’de kapsamlı barış planının ikinci aşamasının başlatılmasını ve Gazze Şeridi’nin Yönetimi için Bağımsız Ulusal Komite’nin çalışmalarına başlamasını memnuniyetle karşılamış ve bu konuda gösterilen uluslararası çabaları takdir etmişlerdir. Suudi Tarafı, kardeş Türkiye Cumhuriyeti’nin barış anlaşmasının garantör devletleriyle birlikte yürüttüğü ara buluculuk çabalarını ve elde edilen kazanımları takdir etmiştir. Türk Tarafı, Suudi Arabistan’ın Birleşmiş Milletler Filistin Sorununun Barışçıl Çözümü ve İki Devletli Çözümün Uygulanmasına İlişkin Yüksek Düzeyli Konferansı'ndaki eş başkanlık rolünü ve bunun sonucunda Filistin Devleti’nin birbiri ardına uluslararası tanınma elde etmesini takdir etmiştir.


21) Her iki Taraf, Filistin halkına temel hizmetlerin sağlanmasında Birleşmiş Milletler Filistin Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı’nın (UNRWA) oynadığı önemli ve hayati rolü yeniden teyit etmiştir. İsrail güçlerinin İşgal altındaki Kudüs’te UNRWA binalarını yıkmasını en şiddetli şekilde kınamış ve İsrail işgal makamlarının uluslararası norm ve yasaları ihlal etmesini tamamen reddetmişlerdir. Uluslararası topluma, uluslararası yardım kuruluşlarına yönelik bu uygulamalarla ve suçlarla mücadele çağrısında bulunmuşlardır.


22) Her iki Taraf, İslam İşbirliği Teşkilatı'nın Filistin davasının savunulmasındaki hayati rolünü tekrar vurgulamış ve Arap-İslam Gazze Temas Grubu'nun yaptığı çalışmaları takdir etmiştir. Her iki Taraf, Türkiye ile Arap Devletleri Ligi arasındaki diyalog ve iş birliğinin geliştirilmesini teşvik etme konusunda mutabık kalmıştır.


Yemen


23)Taraflar, Yemen meselesinde, Yemen Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Başkanı ve hükümeti tarafından temsil edilen meşru Yemen hükümetine desteklerini teyit etmişlerdir. Yemen’in egemenliğinin, birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasının önemini vurgulamışlardır. Yemen’i bölmeye veya ülkedeki güvenlik ve istikrarı bozmaya çalışan iç güçleri desteklemeye yönelik her türlü girişime karşı çıkılmasının gerekliliğini vurgulamışlardır. Türk Tarafı, Suudi Arabistan Krallığı’nın Yemen’de oynadığı önemli role ve Yemen Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Başkanı’nın krizin çözülmesi ve Yemen’de ulusal uzlaşmanın güçlendirilmesi için tüm güney grupların katılımıyla Riyad’da kapsamlı bir konferans düzenlenmesi talebine yanıt verilmesi de dahil olmak üzere Yemen krizini sona erdirmek için gösterdiği çabalara destek verdiğini ifade etmiştir. 


Somali


24) Taraflar, Somali meselesine ilişkin olarak, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği, toprak bütünlüğü ve birliğine olan sarsılmaz desteklerini ve Somali’nin istikrarını, halkının refahını ve kalkınmasını muhafaza etmeye olan bağlılıklarını teyit etmişlerdir. İsrail işgal makamları ile Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak gördükleri sözde “Somaliland” bölgesi arasında karşılıklı tanıma beyanını, uluslararası hukuku ihlal eden ve bölgedeki gerilimi tırmandıran tek taraflı ayrılıkçı eylemleri pekiştirdiği için reddetmişlerdir. Ayrıca, Somali’nin birliğini zedeleyen paralel yapıları dayatma girişimlerini de reddettiklerini ifade etmişlerdir.


Sudan


25) Taraflar, Sudan meselesine ilişkin olarak, Sudan’ın birliğini ve güvenliğini, istikrarını ve egemenliğini korumaya yönelik kararlı tutumlarını teyit etmişlerdir. Meşru Sudan devlet kurumları kapsamı dışında kalan herhangi bir gayrimeşru veya paralel yapı oluşumunu reddetmişlerdir. Ayrıca, Sudan’ın ihtilafların ve yasa dışı faaliyetlerin sahnesi haline gelmesinin ve ülkeye yabancı menşeli silahların yasa dışı şekilde girişinin önlenmesinin önemini vurgulamışlardır. (Uluslararası İnsani Hukuk) ve 11 Mayıs 2023 tarihinde imzalanan (Cidde Deklarasyonu) uyarınca, sivillerin korunmasına uyulmasının yanı sıra, Sudan’ın tüm bölgelerine insani yardım ve yardım malzemelerinin ulaştırılmasının kolaylaştırılmasının gerekliliğini de vurgulamışlardır. Sudan devlet kurumlarının korunmasının ve Sudan halkına karşı suç işleyen aşırılıkçı gruplar ve oluşumları içermeyen bir sivil hükümetin kurulması yoluyla Sudanlıların önderliğinde bir siyasi sürecin başlatılmasının önemini vurgulamışlardır.


26) Türk Tarafı, Sudan’da barışı sağlamak, savaşı sona erdirmek, ülkenin birliğini, güvenliğini ve istikrarını korumak ile aynı zamanda Sudan halkının acılarını hafifletmek için Krallığın gösterdiği çabaları takdir etmiştir. Suudi Tarafı, Türkiye'nin Sudan'daki insani krize yanıt vermek için sürdürdüğü insani yardım faaliyetleri ve çabalarına yönelik takdirlerini dile getirmiştir.


27) Taraflar, Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin Çad ile Adré sınır kapısının daha uzun süre açık olması ve Kassala, Dongola ve El Ubeyd’deki havaalanları ile Kadugli sınır kapısını insani yardımın ulaştırılması için yeniden açma kararını memnuniyetle karşılamışlardır.


Suriye


28) Taraflar, Suriye konusunda, kardeş Suriye hükümetinin çabalarını ve Suriye’nin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü korumak için attığı sorumlu adımları ve aldığı önlemleri takdir etmişlerdir. Ayrıca, Suriye hükümetini desteklemeye ve uygulanan yaptırımları kaldırmaya yönelik olarak uluslararası toplumun çabalarını takdir etmişlerdir. 30 Ocak tarihinde açıklanan ateşkes ve entegrasyon anlaşmasının uygulanmasını desteklemiş ve Suriye Hükümeti’nin Suriye’nin ve tüm bölgenin istikrarını tehdit eden terörist örgütleri engellemek ve sivil barışı teşvik etmek için yapılan çabalarını tam olarak desteklediklerini teyit etmişlerdir. Ayrıca, Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumayı ve Suriye halkının kalkınma ve refah arzularını yerine getirmeyi onaylamışlardır. İsrail işgal makamlarının Suriye topraklarına ve egemenliğine karşı gerçekleştirdiği tekrarlı ihlalleri ve tecavüzleri kınadıklarını yinelemişlerdir. Bu ihlaller ve tecavüzler, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmekte, bölgesel güvenlik ve istikrarı tehdit etmekte ve şiddet ve aşırıcılığın artmasına elverişli bir ortam yaratmaktadır. İsrail’in İşgal altındaki tüm Suriye topraklarından derhal çekilmesi konusundaki çağrılarını yinelemişlerdir. 


Rusya – Ukrayna Krizi 


29) Rusya-Ukrayna krizi konusunda, her iki Taraf bölgede ve ötesinde kalıcı barış, istikrar ve refahı sağlayacak, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun kapsamlı bir müzakereye dayalı çözüme yönelik güçlü desteklerini teyit etmişlerdir.


Sonuç


30) Ziyaretin sonunda, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Recep Tayyip Erdoğan, kendisine ve beraberindeki heyete gösterilen sıcak karşılama ve cömert misafirperverlik için Haremeyn-i Şerifeyn’in Hadimi Kral Salman bin Abdulaziz El Suud'a ve Altesleri Veliaht Prens ve Başbakan Muhammed bin Salman bin Abdulaziz El Suud’a şükran ve takdirlerini sunmuştur. Altesleri Veliaht Prens Muhammed bin Salman bin Abdulaziz El Suud, Ekselanslarına sağlık ve esenlik, kardeş Türk halkına ise terakki ve refah dileklerini iletmiştir.


31) Ekselansları Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haremeyn-i Şerifeyn’in Hadimi Kral Selman bin Abdulaziz Al Saud ve Altesleri Veliaht Prens ve Başbakan Muhammed bin Selman bin Abdulaziz Al Saud'u Türkiye'de ağırlamak için samimi arzusunu ifade etmiştir.

Cumhurfiyet - Ahmet Süha Umar - 04 Şubat 2026 - Doğru dış politika

 

Ahmet Süha Umar
Son Köşe Yazıları

Doğru dış politika

04.02.2026 04:00
Güncellenme: 

İsrail’in, Ortadoğu’yu ABD eliyle yeniden şekillendirmek için Trump’a, Epstein şantajı yaptığı dahi konuşuluyor.

TÜRKİYE KİLİT ÜLKE 

Ortadoğu’da bu girişime karşı durabilecek tek ülke, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye bir Ortadoğu devleti haline getirilmeden, bölgede emperyalizmin beklentisine uygun bir düzen kurulamaz. Irak, Suriye ve Lübnan’da yaşananlar, ABD-İsrail’in İran planları, Türkiye’nin yalnızlaştırılarak Batı emperyalizminin projelerine engel olamayacak hatta onlara destek olacak şekle sokulmasına yönelik adımlardır.

HAKAN FİDAN DOĞRU SÖYLÜYOR 

Fidan’ın, İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile görüştükten sonra “Türkiye’nin, İran’a yapılacak bir harekâta karşı olduğunu” ifade etmesi yerindedir. Hedefin Türkiye olduğunu gördüğüne işaret etmektedir. Bu sözler, Türkiye’nin, Irak ve Suriye’de, ABD ile İsrail’e destek olmasının yanlış olduğunun da itirafıdır.

Fidan’ın, Türkiye’nin İran’a bir harekâta hiçbir şekilde katılmayacağını, topraklarının ve ülkedeki NATOABD tesislerinin kullanılmasına izin vermeyeceğini söylememesi ise önemli bir eksikliktir. (Suudi Savunma Bakanı Prens Selman’ın Washington’da söyledikleri kafa karıştırsa da) ABD’nin sözünden çıkmayan Suudi Arabistan ile özellikle Zengezur Anlaşması nedeniyle ABD ile iyi ilişkiler sürdüren Azerbaycan bile topraklarını kullandırmayacaklarını açıkladılar.

TÜRKİYE-SUUDİ ARABİSTAN-PAKİSTAN-MISIR TEMASLARI 

Hakan Fidan İran’a bir harekâta karşı olduğunu söylerken Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan ile işbirliği/ ittifak görüşmeleri yapması, bu amaçla Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Mısır’a gideceğinin açıklanması, en azından zamanlama olarak doğru değildir. Türkiye’nin, İran ile yakın ilişkilere sahip olmayan bu üç ülke ile yaptığı görüşmeler, İran tarafından, ona karşı bir cephe en azından onu dışlamak olarak algılanabilir. Ortadoğu’da İsrail’e (ABD’ye) karşı bir ortaklık yapılacaksa İran’ın dışarıda bırakılması amaca terstir. Bu girişimin, bu ülkelerin, İran dahil, birlikte Türkiye’ye davet edilerek gerçekleştirilmesi daha doğru olurdu. Öte yandan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan birlikteliğinin, nükleer silahlara sahip Pakistan ile Suudi Arabistan arasındaki Stratejik Savunma Anlaşması (2025) nedeniyle de ABD ve İsrail’i huzursuz edeceği kuşkusuzdur.

TÜRKİYE ABD’Yİ ÖNLEMEYE ÇALIŞMALIDIR 

Türkiye’nin, ABD harekâtını önlemeye, sorunun görüşmeler yoluyla çözülmesini sağlamaya çalışması hatta bunu zorlaması doğrudur. Bunu yaparken ABD’ye, İran’ın daha baştan teslim olması anlamına gelecek koşullar ileri sürmesinin, görüşmeleri anlamsız kılacağını hatırlatması; İsrail’in, varlığı bilinen ve Türkiye dahil tüm bölge ülkeleri için tehdit oluşturan nükleer silahlarına dikkat çekmesi gerekir. Basına yansıyan ve Türkiye’nin İran’a, ABD petrol şirketlerinin İran petrol ve gaz yataklarının işletilmesine katılmalarına izin vermesini önerdiği haberi doğru ise bu ABD’nin Venezuela’ya zor kullanarak kabul ettirdiği çözümdür. Fidan’ın sözleri ile de çelişmektedir.

İSRAİL AYAĞINI DENK ALMALIDIR

Bakan Fidan’ın, basın toplantısındaki, “İsrail’in yayılmacı politikasını terk etmesi gerektiği” sözleri İsrail’e ciddi bir uyarıdır. Hırsı aklını ve gücünü aşan İsrail, kurulduğu günden beri, Ortadoğu’da barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olmuştur. İsrail, Roma döneminde Ortadoğu’dan kovulan Yahudilerin, bölgeye Osmanlı Devleti sayesinde dönebildiğini unutmamalı, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Büyük Kürdistan projesiyle bölmeye kalkışmamalıdır. Türkiye’nin dostluğunu ve desteğini yitiren bir İsrail’in, gerileme dönemine girdiği görülen ABD’den yeterli destek alamazsa Ortadoğu’dan bir kez daha çıkarılması, olmayacak iş değildir.

GERÇEKLERİ GÖRMEK 

Dün Türkiye, Mısır ve Katar’ın, ABD ile İran’a, Türkiye’de buluşup aralarındaki sorunu görüşmeyi önerdikleri; Witkoff ile Arakçi’nin, 6 Şubat’ta Türkiye’de buluşacakları açıklandı. Bu gelişme, Hakan Fidan’ın, yukarıda sözünü ettiğim açıklamalarındaki eksikliğin; Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan temaslarının İran’da yol açabileceği yanlış anlamaların farkına varıldığını gösteriyor. Türkiye’nin durumu doğru değerlendirdiğine, kendisine yönelen tehdidi gördüğüne ve buna göre tutum aldığına işaret ediyor. Uygulanması çok dikkat gerektiren bu politika doğrudur.

Son söz: Türkiye’nin, yakın geçmişte yaşadığı, Türkiye-Brezilya-İran Anlaşması deneyimini düşünerek olası bir ABD-İran anlaşmasında, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun, Türkiye’ye teslim edilmesini kabul etmemesi önemlidir

Foreign Affairs - Peace Through Leverage in Gaza - How to Limit Hamas’s Influence and Ensure Israel’s Compliance - Dennis Ross and David Makovsky February 2, 2026

 Foreign Affairs

Menu

Peace Through Leverage in Gaza

How to Limit Hamas’s Influence and Ensure Israel’s Compliance

Dennis Ross and David Makovsky

February 2, 2026



DENNIS ROSS is Counselor at the Washington Institute for Near East Policy and a Professor at Georgetown University. A former U.S. Envoy to the Middle East, he served in senior national security positions in the Reagan, George H. W. Bush, Clinton, and Obama administrations.


DAVID MAKOVSKY is Director of the Koret Project on Arab-Israel Relations at the Washington Institute for Near East Policy and Adjunct Lecturer of Middle East Studies at the Johns Hopkins University School of Advanced International Studies. From 2013 to 2014, he served as a senior adviser to the Special Envoy for Israeli-Palestinian Negotiations in the U.S. Department of State.


Last month, the Trump administration announced the start of the second phase of its Gaza peace plan, which the UN Security Council endorsed in November. Phase one, which went into effect last October, produced an initial cease-fire and ultimately the return of all hostages alive and dead, the release of about 2,000 Palestinian prisoners, and the resumption of humanitarian aid. Phase two mandates the creation of a technocratic Palestinian governing authority, the deployment of an international stabilization force, the disarmament of Hamas, the reconstruction of Gaza, and the withdrawal of the Israel Defense Forces. The success of phase two will depend on the disarmament of Hamas. If there is disarmament, there will be reconstruction and Israeli withdrawal. Without it, there will be neither. The success of phase two hinges on the answer to a central question: Can the conditions that produced years of terrorism and war truly be dismantled?


At present, there are effectively two Gazas that must be unified before a durable peace can take hold. Israel maintains control of what is known as the Green Zone, which is roughly 53 percent of the territory and is largely in the east. Hamas controls the so-called Red Zone, the remaining 47 percent, primarily in the western part of the strip. In a statement issued in October, Hamas formally agreed to “hand over the administration of the Gaza Strip to a Palestinian body of independent technocrats,” but it is far from clear that the group will lay down its arms and allow Gazans to build a future it does not dominate. Achieving that outcome will require multiple actors, led by the United States, to use their leverage.


U.S. President Donald Trump must make clear to three countries in particular—Egypt, Qatar, and Turkey—that they are expected to deliver disarmament or risk damaging their relationships with Washington. The heads of state of all three countries have joined Trump’s Board of Peace and endorsed his Gaza peace plan. Each has influence over Hamas’s finances, legitimacy, political standing, and internal cohesion. Together, they have the power to pressure Hamas to begin decommissioning its weapons. They can publicly condemn the group for blocking the reconstruction of Gaza, and they can threaten to deny its leaders the ability to continue operating in their countries.


If a process of disarmament takes hold, Trump’s peace plan, including a pathway to Palestinian self-determination and statehood, will begin to look less aspirational and more realistic. That may seem implausible today, but successful implementation of phase two would fundamentally alter the psychological and political landscape for both the Israelis and the Palestinians.


Conversely, if Hamas chooses not to disarm and Gaza does not reunify, the future looks bleak. At best, the territory will remain partitioned, with Gazans living under Hamas’s tyranny or Israeli occupation. At worst, Gaza will once again become a war zone.


INTO THE RED ZONE

UN Security Council Resolution 2803 gives the Board of Peace exclusive authority over the governance of Gaza for the next two years, with the possibility of extension. The Board of Peace’s executive committee will work closely with the National Committee for the Administration of Gaza, which is made up of 15 Palestinian technocrats. The NCAG will manage day-to-day governance in both the Green and Red Zones. An International Stabilization Force will back a Palestinian police force that recently underwent training in Egypt and Jordan; together they will assume responsibility for law and order. (The number of countries and the exact mandate and rules of engagement for the ISF are not yet finalized.)


The fate of phase two hangs on what happens in the Hamas-controlled Red Zone. This area is crucial because it contains more than 95 percent of Gaza’s population and most of its urban centers, with the notable exception of Rafah near the Egyptian border. The members of the NCAG, all of whom are from Gaza, have indicated that their mission is to bring stability and economic development to all of Gaza. Should they neglect the Red Zone, they will fail to consolidate their authority and credibility.


But for the NCAG to be able to work in the Red Zone, it will need security—and that cannot be guaranteed unless Hamas disarms and the ISF-backed Palestinian police force can operate unimpeded. In October, Hamas endorsed Trump’s peace plan, but the group’s leadership did not explicitly commit to disarmament, stating that certain unnamed issues (presumably disarmament among them) would be deferred until they can be “discussed within a comprehensive Palestinian national framework.” Perhaps that was meant to provide Hamas an out, but there should be no doubt about point 13 of Trump’s peace plan: “All military, terror, and offensive infrastructure, including tunnels and weapon production facilities, will be destroyed and not rebuilt.” It is very clear that disarmament and demilitarization are required, and there will be monitoring to ensure it.


In theory, Hamas leaders should not be able to oppose the redevelopment and reconstruction of Gaza, since they have already indicated that they are prepared to relinquish administrative control to technocrats. Still, the danger is that Hamas will never entirely abandon control, the NCAG will never fully take charge, and the two will maintain an uneasy cohabitation indefinitely. Although Hamas claims it will not interfere with the NCAG’s work, the history of the contemporary Middle East has repeatedly shown that those who control the weapons often control the outcomes.


A QUESTION OF MEANS

For its part, Israel will not withdraw to the perimeter of Gaza and permit reconstruction, as it is obliged to do eventually under the terms of Trump’s cease-fire plan, unless Hamas first disarms. Without disarmament, there can be no reconstruction, in part because Israelis fear that Hamas will divert materials such as cement, wiring, and steel to rebuild its tunnel system, where it stored and produced the bulk of its weapons, and in part because the Saudis and Emiratis have made clear that they will not invest in reconstruction if Hamas is not disarmed.


At a televised cabinet meeting in January, Trump expressed optimism, saying that “it looks like they’re going to disarm.” His envoy Steve Witkoff added, “They will because they have no choice. . . . They’re going to give up their AK-47s.” According to U.S. and other officials, Qatar and Turkey have recently conveyed to Washington that Hamas will, in fact, begin a process of decommissioning their weapons.


Israeli officials do not share the Trump administration’s optimism. They point to Hamas’s ideological commitment to rejecting Israel’s right to exist. And although a senior Israeli official conceded that Hamas might stage a symbolic gesture, perhaps decommissioning a limited number of heavy weapons, he insisted that the group will never relinquish its ability to reassert control by force. Moussa Abu Marzouk, a veteran senior official of Hamas, seemed to validate the Israeli view in an interview in Al Jazeera in late January, declaring that Hamas had not agreed to disarm. He said such a commitment “never happened,” adding that “not for a single moment did we talk about the surrender of weapons.”


Standing beside Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu at Mar-a-Lago several weeks ago, Trump warned that it would be “horrible, horrible” for Hamas if it did not disarm. Trump has from time to time threatened to impose a deadline on Hamas to disarm. If he follows through on that threat and the group fails to decommission its weapons, Israel will have the green light from Washington to act militarily.


The United States and Israel agree on disarming Hamas but disagree on how to do so. Netanyahu doubts that disarmament can happen peacefully. Trump is at least willing to test the proposition. If Trump does announce a deadline, with the implication of renewed Israeli military action, that will make clear to Hamas’s leadership (and everyone else) that there is a limit to Washington’s patience.


COLLABORATIVE ADVANTAGE

For Trump’s preferred approach to work, Washington will have to lean on Egypt, Qatar, and Turkey. Each of these countries has significant bilateral interests with the United States, and each has been keen to show Trump that maintaining good relations serves the United States’ interests. The U.S. president appears to share that desire. He has approved the inclusion of Qatar and Turkey, whose negotiators helped secure the release of Israeli hostages, in the Board of Peace’s executive committee, over Netanyahu’s opposition. (Israel opposed their inclusion because of their long-standing support for Hamas.)


Egypt, Qatar, and Turkey also have the means to pressure Hamas to disarm. Egypt controls Hamas’s access to Gaza through the Rafah crossing. Hamas officials and their families live in Qatar with impunity guaranteed by Trump after Israel’s failed strike in September. Qatar can threaten to expel them and deny them access to their bank accounts—and Turkey can make clear it will not take them. The three countries can use their individual and collective leverage on Hamas, impressing on the group that if it does not disarm (and allow the NCAG to begin rebuilding in the enclave), the fault will lie with Hamas’s leadership. They will need to insist that the group not only decommission its weapons but also provide maps of their tunnels, so that this infrastructure could be destroyed.


They must pressure Hamas to surrender its weapons to either the ISF or the NCAG’s police contingents. Disarmament should begin with heavy weapons that directly threaten Israel: rockets, mortars, antitank missiles, machine guns, and rocket-propelled grenades. Mike Waltz, the U.S. ambassador to the United Nations, has said that decommissioning will also involve buy-back provisions and amnesty for those who turn over their weapons. Crucially, the group’s AK-47s must be included in any disarmament process, lest Hamas maintain its means of coercion over the Gazan population and prevent the new ISF-backed Palestinian security forces from ensuring basic law and order.


THE CLOCK IS TICKING

Israel, too, will need to play a constructive role in implementing phase two, and that starts with permitting the NCAG to operate and facilitating the rapid entry of aid, especially prefabricated housing and medical supplies. Beyond that, if Hamas engages in a credible disarmament process, Israel must permit reconstruction to begin at least in the places in the Red Zone where disarmament has taken place. Eventually, as Hamas demonstrates significant progress on disarmament, Israel will have to pull back its forces in accordance with Trump’s peace plan.


Just as the disarming of Hamas will unfold in stages, so, too, will Israeli withdrawal from Gaza. Netanyahu will be skewered within his coalition and beyond if he is seen as withdrawing before disarmament, facing accusations that he has left Israel vulnerable after a sustained military effort. Knowing that any withdrawal is likely to cost him his coalition and require him to go to early elections, he is likely to resist Trump. But the fact is, he cannot easily say no to the president.


Trump has already demonstrated his ability to apply leverage to Netanyahu. In June, he insisted that Netanyahu recall aircraft midflight to preserve the cease-fire that ended Israel’s 12-day war with Iran. In September, after a failed Israeli attempt to assassinate Hamas officials in Doha, Trump secured Israel’s acceptance of his peace plan and compelled Netanyahu to apologize for the attack to Qatar’s prime minister in a phone call from the Oval Office. And last month, he overrode Netanyahu’s opposition to include the Turkish foreign minister and a senior Qatari official on the executive committee of the Board of Peace. Increasingly, it appears that Netanyahu cannot afford to defy Trump—especially after repeatedly calling him Israel’s greatest friend and with elections looming.


Can the conditions that produced years of terrorism and war truly be dismantled?

Even so, Israel will not withdraw any farther than it has already before there is meaningful progress on Hamas’s disarmament. That is why Trump must reach an understanding with Netanyahu on what would constitute meaningful progress—and if Hamas does indeed voluntarily disarm, Trump must hold Netanyahu to his own commitment to pull back.


Ultimately, the question is whose clock is ticking with a greater sense of urgency. Israel has made clear that if voluntary disarmament fails, military action will follow. Israeli officials privately speak of March—six months after the cease-fire—as a decision point. That gives Egypt, Qatar, and Turkey limited time to push Hamas to begin a real disarmament process. If Trump wants the cease-fire he has achieved in Gaza not only to endure but to also evolve into something more durable, he will have to apply sustained leverage—on Hamas, on Israel, and on the regional states that have influence.


Leverage, like any strategic asset, erodes if it is not used to produce concrete outcomes. The coming weeks will show whether diplomacy can shrink and ultimately eliminate Hamas’s zone of control, avert another war, and catalyze a transformation in Gaza. If Trump wants the Board of Peace to act in other conflicts, he will first need to show that it has succeeded in Gaza.











EuroNews World Greece -- Greek coast guard vessel and speedboat carrying migrants collide, killing 15 people - Published on 04/02/2026 - 10:55 GMT+1

 EuroNews

World

Greece

Greek coast guard vessel and speedboat carrying migrants collide, killing 15 people


Copyright EBU

By Euronews

Published on 04/02/2026 - 10:55 GMT+1



At least 15 people died when a speedboat collided with a Greek coast guard vessel off Chios, with searches for those missing ongoing.

At least 15 people were killed Tuesday night after a coast guard vessel collided with a speedboat carrying migrants in the sea off the Greek island of Chios.


Out of the 25 people that were rescued, 24 including 11 children were hospitalised on the eastern Aegean island near Turkey.


One of the people rescued later died. Two coast guard officers were also lightly injured, the coast guard said.


It is unclear how many people were on the speedboat at the time of the incident, as the search for those missing continued on Wednesday.


Four coast patrol boats, two helicopters and divers began an overnight search that carried into the morning, with one helicopter and five patrol vessels still involved.


The Greek Coast Guard said in a statement on Wednesday that one of its patrol boats spotted a dinghy travelling toward Chios late Tuesday without navigation lights. Despite sound and visual signs by the patrol boat, the speedboat did not stop.


"Instead, the pilot (of the speedboat) turned around, and the boat then collided with the starboard side of the Coast Guard patrol boat," the statement added, "the force of the impact caused the boat to capsize and sink".


Damage sustained by a Coast Guard vessel after it collided with a speedboat carrying migrants, killing 15 people. 

Damage sustained by a Coast Guard vessel after it collided with a speedboat carrying migrants, killing 15 people. Greek Coast Guard

Greece is a key entry point into the European Union for migrants and refugees fleeing from the Middle East, Africa and Asia.


Along with other EU countries, Greece has recently toughened its stance on migration, with reinforced border and sea patrols.


While these measures have reduced crossing attempts, Greece has faced increased international scrutiny and criticism from human rights groups over its handling of illegal immigration, including allegations of pushbacks.


Last year, the EU’s border protection agency launched an investigation into a 2023 incident in which a boat sank off the country's southern coast, killing hundreds.


More than 1,700 people died or went missing in 2025 on migration routes to Europe in the Mediterranean, and in the Atlantic off the coast of West Africa, the UN refugee agency said in November.


According to data gathered by the UN's main migration organisation, the IOM, about 33,000 migrants have died or gone missing in the Mediterranean since 2014.