Tuesday, July 7, 2026

Mehmet Öğütçü - 7 Temmuz 2026 - Trump’ın F-35 hamlesi: Uçaktan çok daha büyük bir pazarlık

 

Akış gönderileri

Mehmet Ogutcu  ( 7 Temmuz  2026) 

4s 
 
Trump’ın F-35 hamlesi: Uçaktan çok daha büyük bir pazarlık
F-35 tartışmalarının odağında yalnızca savaş uçakları değil, Türkiye ile ABD arasında savunma, enerji, teknoloji ve bölgesel güvenliği kapsayan yeni bir stratejik denklem yer alıyor. Sürecin, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğini şekillendirecek kapsamlı bir pazarlığın parçası olduğu ifade ediliyor.
Mehmet Öğütçü
07 Temmuz 2026

Son günlerde bana en çok sorulan soru şu:
“Trump gerçekten Türkiye’ye F-35 vermek mi istiyor?”
Ben meseleyi biraz farklı okuyorum.
Bana göre Trump’ın amacı Türkiye’ye birkaç filo savaş uçağı satmak değil; Ankara ile uzun süredir yıpranan stratejik ilişkiyi yeniden tanımlamak. F-35 ve buna eşlik edebilecek diğer “hediyeler” ise bu büyük pazarlığın yalnızca görünen yüzü.
Otuz yılı aşkın süredir Washington’u, NATO’yu ve Batı’nın karar alma mekanizmalarını yakından izleyen; diplomaside, uluslararası kuruluşlarda ve özel sektörde müzakere masalarında bulunmuş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Amerika Birleşik Devletleri hiçbir zaman yalnızca silah sistemi satmaz.
Her büyük savunma anlaşması, daha kapsamlı bir siyasi, ekonomik ve jeostratejik vizyonun parçasıdır.
Bugün yaşananın da özü budur.
Bu mesele F-35’ten çok daha büyük
Dünya, Türkiye’nin F-35 programından çıkarıldığı 2019’daki dünya değil.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Avrupa’nın güvenlik mimarisini değiştirdi. Karadeniz NATO’nun yeni ön cephesi hâline geldi. İran-İsrail gerilimi Orta Doğu’yu yeniden şekillendiriyor. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden Avrasya’nın ekonomik haritasını yeniden çiziyor. Enerji ve ticaret koridorları değişiyor; eski tedarik zincirleri kırılırken yenileri kuruluyor.
Avrupa ise bütün çabalarına rağmen güvenliğini tek başına sağlayabilecek noktaya henüz ulaşabilmiş değil.
İşte bu tabloda Türkiye artık yalnızca önemli bir NATO müttefiki değildir.
Karadeniz, Kafkasya, Rusya, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Orta Asya’nın kesiştiği vazgeçilmez bir jeostratejik merkezdir.
Trump’ın bunu net şekilde gördüğünü düşünüyorum.
Onun dış politika anlayışı ideolojik değil; son derece işlemsel ve pazarlık odaklıdır.
Zihnindeki temel soru şudur:
“Ben sana ne veriyorum; sen bana karşılığında ne alıyorum?”
Dolayısıyla F-35 dosyası, çok daha büyük bir stratejik pazarlığın yalnızca görünen yüzüdür.
Trump Türkiye’den ne bekliyor?
Washington’un beklentileri bana göre birkaç başlıkta toplanıyor.
İlk sırada S-400 meselesi geliyor.
Amerikan güvenlik bürokrasisi açısından S-400 ile F-35 aynı güvenlik mimarisinde birlikte yaşayamaz.
Tam da bu nedenle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son Moskova temaslarında S-400 dosyasının ve bunun Türkiye-ABD ilişkilerine etkilerinin de ele alınmış olması kuvvetle muhtemeldir. Resmî açıklamalar ayrıntı vermese de, böylesine kritik bir başlığın gündem dışında kalmış olması beklenmez.
İkinci beklenti, Türkiye’nin yeniden Batı savunma sistemine daha güçlü biçimde bağlanmasıdır.
Üçüncü beklenti ise Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’da Türkiye’nin daha fazla stratejik sorumluluk üstlenmesidir.
Dördüncü başlık enerji güvenliği, kritik mineraller, Orta Koridor ve yeni tedarik zincirleridir.
Kısacası Washington’un ilgisi yalnızca askerî değildir.
Enerjiyledir.
Teknolojiyledir.
Ticaretledir.
Çin’e karşı şekillenen yeni Avrasya dengesiyle ilgilidir.
Dikkat çekici olan bir başka gelişme de Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki değişimdir.
Güvenlik ortamının sertleşmesiyle birlikte Brüksel’de de Türkiye’yi dışlayan yaklaşımın sürdürülebilir olmadığı görüşü güç kazanıyor. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi, savunma sanayii iş birliği ve Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde Türkiye’nin yeri yeniden tartışılıyor.
Ancak Avrupa’nın Türkiye’ye gerçekten ne kadar stratejik alan açmaya hazır olduğu henüz netleşmiş değildir.
Trump istese bile tek başına yetmez
Burada en büyük yanlış anlamayı düzeltmek gerekiyor.
Trump istese bile F-35 meselesini tek başına çözemez.
Amerikan Başkanı güçlüdür; ama mutlak güç sahibi değildir.
Pentagon’un teknik değerlendirmeleri, Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik yaklaşımı, Kongre’nin siyasi dengeleri ve Amerikan savunma sanayii şirketlerinin çıkarları belirleyici olacaktır.
Senato ve Temsilciler Meclisi’nde Türkiye konusunda hâlâ ciddi rezervler bulunmaktadır.
İsrail’in güvenliğini önceleyen çevreler, Rum ve Ermeni lobileri de süreci kendi açılarından etkilemeye çalışacaktır.
Ancak Washington’u tanıyan herkes şunu bilir:
Hiçbir lobi tek başına Amerikan dış politikasını belirleyemez.
Eğer Beyaz Saray, Pentagon ve ulusal güvenlik bürokrasisi ortak bir stratejik zorunluluk görürse siyasi direnç zamanla aşılabilir.
Fakat bunun için sadece liderler arasındaki kişisel uyum yetmez.
Kurumların da ikna edilmesi gerekir.
F-35 bir uçak değil, bir ekosistem
Kamuoyunda F-35 çoğu zaman dünyanın en güçlü savaş uçağı olarak anlatılıyor.
Gerçek biraz daha farklıdır.
F-35’in en büyük üstünlüğü yalnızca görünmezlik teknolojisi değildir.
Asıl gücü; sensörleri, yazılımı, veri işleme kapasitesi ve ağ merkezli harekât sistemidir.
Başka bir ifadeyle F-35, havada uçan bir bilgisayardır.
Ancak bu üstünlük aynı zamanda ciddi bir bağımlılık yaratmaktadır.
Görev planlama sistemleri, yazılım güncellemeleri, görev veri dosyaları, bakım altyapısı ve lojistik destek büyük ölçüde Amerikan ekosistemine bağlıdır.
Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen “ABD istediği anda F-35’i uzaktan kapatabilir” iddiasını doğrulayan kamuya açık teknik kanıtlar bulunmamaktadır.
Ancak tartışmasız gerçek şudur:
Amerikan teknik desteği ve yazılım altyapısı olmadan bu platformun uzun süre tam operasyonel kapasitede işletilmesi oldukça güçtür.
Bu nedenle Türkiye’nin yalnızca uçağa değil; kullanım serbestisine, teknolojiye, yazılım egemenliğine ve veri bağımsızlığına da bakması gerekir.
Bugün savaş uçaklarından daha değerli olan, onları yöneten yazılım, veri ve yapay zeka mimarisidir.
Geleceğin savaşları artık yalnızca gökyüzünde değil, algoritmalar üzerinde de kazanılacaktır.
Küçük kazanımlar, büyük tavizler olmamalı
İşte tam bu noktada Türkiye açısından en önemli stratejik ilke devreye giriyor.
F-35 önemlidir.
KAAN’ın motor teknolojilerine erişim önemlidir.
CAATSA yaptırımlarının kaldırılması da Türkiye’nin lehinedir.
Ancak bunların hiçbiri Türkiye’nin daha büyük stratejik menfaatlerinden daha değerli değildir.
Kıbrıs’taki haklarımız…
Ege’deki egemenlik alanlarımız…
Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi…
Karadeniz’in güvenlik mimarisi…
Kafkasya’daki rolümüz…
Suriye ve Irak’taki güvenlik önceliklerimiz…
Avrupa Birliği ile geleceğimiz…
Rusya ve Çin ile ilişkilerimizin dengesi…
Bunların hiçbiri birkaç filo savaş uçağı veya motor teknolojisi karşılığında pazarlık konusu yapılamaz.
Amerikan diplomasisinin zaman zaman başvurduğu yöntemlerden biri, sınırlı kazanımlar sunarak daha büyük stratejik tavizler elde etmeye çalışmaktır.
Trump ise bu pazarlık siyasetinin belki de en usta uygulayıcılarından biridir.
Önce karşı tarafın en çok istediği şeyi masaya koyar.
Ardından onun karşılığında çok daha geniş bir jeopolitik alan açmaya çalışır.
Türkiye’nin bu oyunu doğru okuması gerekir.
Türkiye masaya nasıl oturmalı?
Bugünkü Türkiye, 2019’un Türkiye’si değildir.
KAAN geliştiriliyor.
İHA ve SİHA teknolojilerinde dünyanın öncü ülkeleri arasındayız.
Elektronik harp, mühimmat, deniz platformları ve savunma sanayiinde önemli bir kapasite oluşturduk.
Dolayısıyla masaya psikolojik üstünlüğümüzü kaybetmeden oturmalıyız.
Türkiye masaya sadece F-35 almak için değil, önümüzdeki otuz yılın stratejik konumunu güçlendirmek için oturmalıdır.
Asıl hedef; teknoloji transferini, ortak üretimi, motor bağımsızlığını, yapay zekâ destekli savunma sistemlerini, siber güvenliği, hava savunmasını, uzay teknolojilerini ve yerli savunma sanayiini güçlendirecek kapsamlı bir ortaklık olmalıdır.
Asıl mesele uçak değil, Türkiye’nin geleceğidir
Hayatım boyunca diplomaside de özel sektörde de şunu öğrendim:
Büyük devletler size hiçbir şeyi hediye etmez.
Hele hele F-35 gibi stratejik bir sistemi asla.
Masaya mutlaka bir hesapla otururlar.
Bugün Trump’ın yaptığı da budur.
Türkiye açısından önemli olan, bu hesabı doğru okuyabilmektir.
Önümüzdeki dönemde başarımız, paramızla kaç adet F-35 alacağımızla değil; bu pazarlığın sonunda ne kadar teknoloji, ne kadar hareket serbestisi ve ne kadar stratejik bağımsızlık kazanacağımızla ölçülecektir.
Tarih bize şunu öğretiyor:
Büyük devletler, kısa vadeli askerî kazanımlar uğruna uzun vadeli jeopolitik çıkarlarını feda etmezler.
Türkiye de bu masaya birkaç filo savaş uçağı almak için değil, önümüzdeki otuz yılın jeopolitiğini şekillendirecek bir stratejik ortaklık kurmak için oturmalıdır.
Güçlü devletler silah satın alabilir.
Ama büyük devletler, geleceklerini inşa eder.