Friday, May 1, 2026

Yetkin Report - Yazar : Mehmet Öğütçü - 01 Mayıs 2026 - Azerbaycan-Ermenistan Barış Süreci: Güney Kafkasya İçin Tarihi Fırsat

 

Azerbaycan-Ermenistan Barış Süreci: Güney Kafkasya İçin Tarihi Fırsat

/ / Siyaset

Sınır delimitasyonu, egemenlik, güvenlik, tarihî hafıza, ulaşım hatları,

 köyler, meralar, yollar ve askerî hassasiyetleri içerir. Net çizilmemiş

 sınırlar, yıllardır yanlış hesaplamalara, askerî gerilimlere ve 

karşılıklı güvensizliğe yol açtı. (Foto: Ekran Görseli)



Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki ihtilaflı sorunların çözümü için iki ülke heyetlerinin Erivan yakınlarındaki Ağveren’de bir araya gelmesi, ilk bakışta teknik bir sınır toplantısı gibi görülebilir. Oysa bu buluşma, bence Güney Kafkasya’nın geleceğini değiştirebilecek stratejik bir dönemeç.

29 Nisan 2026’da yapılan 13’üncü sınır delimitasyonu toplantısı, Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Şahin Mustafayev ile Ermenistan Başbakan Yardımcısı Mher Grigoryan’ın eş başkanlığında gerçekleşti. Taraflar, sınır belirleme uzman gruplarının çalışma usulü, delimitasyon haritasının hazırlanması ve sınır belgelerinin resmileştirilip yayımlanması konusunda taslak talimat metinleri üzerinde mutabakata vardı. Bu metinlerin hükümet onayına sunulması kararlaştırıldı.

Bu, küçük görünen ama büyük sonuçlar doğurabilecek bir adımdır. Çünkü bu ihtilafın temelinde yalnızca Karabağ meselesi değil, Sovyetler Birliği döneminden miras kalan, uluslararası sınır olarak tasarlanmamış idari hatların bugünkü devlet sınırlarına dönüşmesinden kaynaklanan derin belirsizlik yatıyor.

Taraflar Artık Aracısız Temas Kuruyor

Bu sürecin en dikkat çekici yönü, tarafların doğrudan konuşuyor olmasıdır. Geçmişte Rusya, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin gölgesinde yürüyen süreçlerin aksine, bugün Bakü ile Erivan kendi başkentlerinden, kendi heyetleriyle ve kendi siyasi sorumlulukları altında masaya oturuyor.

Kolay olmayacak. Kimse kısa vadede mucize beklememeli. Ancak dış müdahale olmaksızın iki ülkenin doğrudan görüşebilmesi bile başlı başına stratejik bir kazanımdır.

Azerbaycan’ın yaklaşık 10.2 milyon, Ermenistan’ın ise 3 milyonluk nüfusu var. 2024 itibarıyla Azerbaycan’ın GSYH’si yaklaşık 74.3 milyar dolar, Ermenistan’ınki 26 milyar dolar düzeyinde. Türkiye ise 86 milyonluk nüfusu ve çok daha büyük ekonomik ölçeğiyle bu denklemin bölgesel taşıyıcı gücü konumunda.

Sınır Delimitasyonu  ve Egemenlik

Sınır delimitasyonu yalnızca harita üzerinde çizgi çekmek değildir. Egemenlik, güvenlik, tarihî hafıza, ulaşım hatları, köyler, meralar, yollar ve askerî hassasiyetler bu meselenin içindedir.

Net çizilmemiş sınırlar, yıllardır yanlış hesaplamalara, askerî gerilimlere ve karşılıklı güvensizliğe yol açtı. Eğer sınırlar uluslararası hukuk temelinde, karşılıklı rıza ile ve sahada uygulanabilir şekilde belirlenirse, bu sadece iki ülke arasındaki ihtilafları azaltmaz; Güney Kafkasya’nın ekonomik haritasını da yeniden çizer.

Azerbaycan tarafının açıklamasında, Azerbaycan üzerinden Ermenistan’a kargo transitinin sürdüğü, Azerbaycan’ın Ermenistan’a petrol ürünleri tedarik ettiği ve iş dünyası temsilcilerinin de ticari işbirliği konusunda görüşmelere katıldığı belirtiliyor. Bu ayrıntı önemlidir: diplomasi yalnızca sınır masasında değil, ticaret masasında da ilerlemeye başlamıştır.

Aliyev ve Paşinyan Siyasi Risk Alıyor

Bu sürecin arkasında en tepede siyasi irade olmadan ilerleme mümkün olmazdı. Resmî açıklamada da sonuçların Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Başbakan Nikol Paşinyan’ın siyasi iradesiyle mümkün olduğu özellikle vurgulanıyor.

Aliyev açısından bakıldığında, Karabağ sonrası dönemde askeri kazanımı diplomatik ve ekonomik düzene dönüştürme sorumluluğu var. Paşinyan açısından ise tablo daha zorlu: Ermenistan kamuoyu savaş, kayıp, göç ve travma sonrası her tavizi ağır sorguluyor. Bu nedenle Erivan yönetiminin barış sürecini iç kamuoyuna “teslimiyet” değil, devletin geleceğini güvenceye alan stratejik normalleşme olarak anlatması gerekiyor.

Rusya ve İran’ın Tavrı  Ne Olacak?

Bu noktada en hassas mesele dış güçlerdir. Rusya ve İran, Güney Kafkasya’daki hiçbir gelişmeye kayıtsız kalmaz.

Rusya, uzun yıllar boyunca bu bölgenin güvenlik mimarisinde belirleyici aktördü. Ancak Ukrayna savaşı, Moskova’nın kapasitesini ve bölgesel ağırlığını sınırladı. Ermenistan’ın Rusya’ya bağımlılığı azalırken, Bakü daha özgüvenli ve çok yönlü bir dış politika izliyor. Moskova açısından en akılcı yol, süreci sabote etmek değil, yeni gerçekliğe uyum sağlayarak ulaşım, ticaret ve güvenlik mekanizmalarında yapıcı rol aramaktır.

İran açısından ise mesele daha karmaşık. Tahran, Azerbaycan’ın güçlenmesinden, Türkiye-Azerbaycan bağlantısının derinleşmesinden ve kendi kuzey sınırlarında yeni jeopolitik hatların oluşmasından rahatsız olabilir. Ancak İran’ın da ticaret, transit ve enerji üzerinden kazanabileceği alanlar var. Süreci engellemek yerine, bölgesel bağlantıların dışında kalmamak İran’ın da çıkarına olur.

Başka bir ifadeyle: Rusya ve İran bu süreci bozucu aktörler olmaktan çıkarılıp, sınırları belli, şeffaf, kazan-kazan çerçevesine dahil edilmelidir. Bunun yolu da Bakü-Erivan hattının doğrudan iletişimini güçlendirmekten, Türkiye’nin ise bu süreci sessiz ama kararlı şekilde desteklemesinden geçer.

Süreç Türkiye İçin Tarihi Önemde

Türkiye açısından bu süreç tarihî önemdedir. Azerbaycan-Ermenistan normalleşmesi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin de önünü açabilir. Sınırların netleşmesi, ulaşım hatlarının açılması ve karşılıklı güvenin artması halinde Orta Asya’dan Kafkasya’ya, oradan Türkiye ve Avrupa’ya uzanan yeni lojistik ve enerji koridorları güçlenebilir.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 5.7 milyar dolar seviyesine ulaştı; buna karşılık Türkiye-Ermenistan ticareti son derece sınırlı kalmaya devam ediyor. Bu tablo bile normalleşmenin ekonomik potansiyelini göstermeye yeter.

Ancak Ankara’nın dili dikkatli olmalı. Bu süreç “kazanan-kaybeden” mantığıyla değil, “kazan-kazan” yaklaşımıyla yürütülmeli. Ermenistan’ın onurunu zedeleyen, iç siyasetini köşeye sıkıştıran veya Rusya-İran reflekslerini harekete geçiren aşırı zaferci söylemler sürece zarar verir.

İhtilafların Temeli: Belirsizlik

Bu sürecin nihai hedefi açık olmalı: Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sınırların uluslararası hukuk temelinde, karşılıklı kabul edilebilir ve sahada uygulanabilir biçimde çizilmesi.

Bu başarıldığında yalnızca teknik bir sorun çözülmüş olmayacak. İki ülke arasındaki bütün ihtilafların temelinde yatan belirsizlik ortadan kalkacak. Sınır netleşirse güvenlik riski azalır. Güvenlik riski azalırsa ticaret artar. Ticaret artarsa karşılıklı bağımlılık doğar. Karşılıklı bağımlılık doğarsa savaş ihtimali zayıflar.

Barış böyle kurulur: büyük nutuklarla değil, küçük ama geri döndürülemez adımlarla.

Kafkasya’da Barış Artık Hayal Değil

Bugün Güney Kafkasya’da barış hâlâ kırılgan. Ama artık imkânsız değil.

Haritadaki çizgiler yıllarca çatışmanın sembolü oldu. Şimdi aynı çizgiler, doğru çizilirse, barışın altyapısına dönüşebilir.

Asıl soru şu: Aliyev ve Paşinyan bu sürecin arkasında sonuna kadar durabilecek mi? Dış güçler süreci zehirlemek yerine yönetilebilir bir zeminde kalmasına izin verecek mi? Türkiye stratejik sabırla hareket edip bu tarihî fırsatı kalıcı bölgesel düzene çevirebilecek mi?

Cevap evet olursa, Güney Kafkasya yalnızca geçmişin savaşlarını kapatmaz; geleceğin ticaret, enerji ve bağlantı koridorlarından biri haline gelir.

Üç Tavsiye

Birincisi, Azerbaycan ve Ermenistan doğrudan temas hattını kesintisiz sürdürmeli; dış aktörler yalnızca kolaylaştırıcı olmalı, karar verici değil.

 İkincisi, sınır delimitasyonu teknik süreç olarak görülmeli ama kamuoylarına siyasi zafer değil, karşılıklı güven ve istikrar projesi olarak anlatılmalı.

Üçüncüsü, Türkiye süreci yüksek sesli müdahalelerle değil, ekonomik bağlantı, ulaştırma, enerji ve ticaret projeleriyle sessiz ama etkili biçimde desteklemeli.



U.S: Department of State - April 30, 2026 - United States Condemns the Pro-Hamas Global Sumud Flotilla

 

12:22 AM (12 hours ago)
to me

Flag and Seal 2025

U.S. DEPARTMENT of  STATE



 

04/30/2026 04:59 PM EDT

Thomas "Tommy" Pigott, Department Spokesperson

United States Condemns the Pro-Hamas Global Sumud Flotilla

Press Statement

April 30, 2026


The United States condemns the Global Sumud Flotilla, a pro-Hamas initiative and a baseless, counterproductive effort to undermine President Trump’s Peace Plan. This Pro-Hamas Flotilla is organized by an OFAC-sanctioned entity, the Popular Conference for Palestinians Abroad, which was designated as a specially designated global terrorist in January for operating at Hamas’ behest. The founder of the Global Sumud Flotilla has publicly expressed support for the Iranian regime and its terror proxies including Hamas and Hizballah.


Consistent with international law, ports constitute internal waters over which coastal states exercise full territorial sovereignty. The United States expects all our allies, particularly those who have committed to supporting President Trump’s successful 20-Point Plan, to take decisive action against this meaningless political stunt by denying port access, docking, departure, and refueling to vessels participating in the flotilla. Our allies should also take additional actions, consistent with applicable law, including denying berthing to vessels reasonably suspected of enabling terrorism or presenting security concerns. Clear public warnings should be issued to their nationals to refrain from participating in this terror-supporting flotilla in any manner or risk facing any applicable legal consequences.


Unlike organized assistance mechanisms coordinated with regional partners, this flotilla circumvents mechanisms designed to ensure humanitarian assistance is received by civilians. The United States will explore using available tools to impose consequences on those who provide support to this pro-Hamas flotilla and supports our allies’ legal actions against it. The flotilla has nothing to do with humanitarian aid or the welfare of Gazans.


Yusuf Kanlı - MAy 1, 2026 - Kral Charles III’ün ABD ziyareti: Stratejik sürtüşme çağında diplomatik incelik

 

Titizlikle kurgulanmış bir kraliyet ziyareti, artan transatlantik gerilimlerin ortasında ince ama tartışmasız mesajlar verdi. King Charles III, espri, tarih ve ölçülü bir üslupla Washington’ı açık bir çatışma yaratmadan yeniden ittifak disiplinine davet etti.

Diplomaside ton, çoğu zaman başka araçlarla ifade edilen özün kendisidir. King Charles III’ün 27-30 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleştirdiği dört günlük ABD ziyareti, tören açısından kusursuz, sembolik açıdan güçlü, alt metni bakımından ise göz ardı edilemeyecek kadar belirgindi. Ziyaret, ABD’nin 250. kuruluş yıldönümüne denk geldi; sürekliliği kutlamak için tasarlanmış bir andı. Ancak bu görkemli sahnenin arkasında daha acil bir hedef vardı: gözle görülür biçimde gerilim yaşayan transatlantik ilişkileri dengelemek.

Bu ziyaretin belirleyici özelliği tek bir politika açıklaması ya da diplomatik atılım değildi. Daha incelikli, ölçülmesi zor ama etkisi derin bir unsurdu: dilin stratejik bir araç olarak kullanılması. Çoğu zaman Winston Churchill’e atfedilen “Diplomasi, insanlara cehenneme gitmelerini öyle söyleme sanatıdır ki, onlar da yol tarifini sorarlar” sözü, Charles’ın performansını anlamak için son derece isabetli bir çerçeve sunuyor. Bu sözün gerçekten Churchill’e ait olup olmaması ikincil bir mesele. Asıl önemli olan, bu yaklaşımın Kral’ın her cümlesinde hissedilen ruhu.

Anlaşmazlık zemininde şekillenen bir ziyaret

Ziyaretin zamanlaması kesinlikle tesadüfi değildi. Uzun yıllar alışkanlıkların ve ortak çıkarların taşıdığı transatlantik ilişkiler artık yeniden tanımlanma sürecine girmiş durumda. Bu sürecin en görünür arka planı, ABD-İsrail’in İran’la yaşadığı çatışmanın tırmanmasıydı. Bu kriz, Washington ile Avrupa müttefikleri arasındaki görüş ayrılıklarını açık biçimde ortaya koydu.

Gerilimin merkezinde Donald Trump yer alıyor. İkinci başkanlık döneminde daha işlemsel ve tek taraflı bir ittifak anlayışını yeniden gündeme taşıyan Trump’ın, Keir Starmer’ı İran operasyonları için üs erişimi vermemesi nedeniyle açıkça eleştirmesi, yalnızca sert bir söylem değildi. Washington’ın müttefiklerinden beklentilerinin değiştiğinin işaretiydi.

Londra açısından mesele yapısal. Birleşik Krallık, ABD öncülüğündeki güvenlik mimarisine derin biçimde bağlı kalmaya devam ediyor. Ancak aynı zamanda iç siyasi dengeleri, Avrupa hassasiyetlerini ve giderek daha karmaşık hale gelen küresel ortamı yönetmek zorunda. Sonuç olarak ilişki vazgeçilmezliğini koruyor, ancak artık sürtünmesiz değil.

Gerilim yalnızca İran meselesiyle sınırlı değil. NATO içinde yük paylaşımı tartışmaları, Ukrayna’ya yaklaşım farklılıkları, iklim politikaları ve Hürmüz Boğazı’ndaki istikrarsızlığın enerji fiyatlarına etkisi gibi başlıklar transatlantik ilişkileri daha karmaşık hale getiriyor. Bir zamanlar içgüdüsel uyumla tanımlanan “özel ilişki”, artık aktif bir yönetim gerektiriyor.

Söylenenden fazlasını söyleyen konuşma

Bu atmosferde Kral Charles, 28 Nisan’da ABD Kongresi’nin ortak oturumuna hitap etti. Konuşma yüzeyde ortak değerlerin teyidi niteliğindeydi. Tarihten, fedakârlıktan ve iki ülkeyi birbirine bağlayan derin bağlardan söz etti. İlişkinin “hiç olmadığı kadar önemli” olduğunu vurguladı ve bu sözler ayakta alkışlandı.

Ancak konuşmanın asıl önemi, söylediklerinden çok nasıl söylediğinde yatıyordu. Hiçbir politikayı ya da aktörü doğrudan hedef almadan, son derece güçlü mesajlar verdi. İttifakların önemini vurguladı; bu vurgu, güvenilirliğin tartışıldığı bir dönemde dikkat çekiciydi. NATO’nun merkezî rolüne işaret etti; bu, ittifakı sorgulayan yaklaşımlara dolaylı bir yanıt niteliğindeydi. “Dalgalı bir dünyada istikrar” ifadesi, mevcut kriz ortamında güçlü bir çağrışım yarattı. İklim eyleminin aciliyetine değinmesi ise Washington’ın öncelikleriyle ince bir tezat oluşturdu.

Bu, ima yoluyla yürütülen bir diplomasi örneğiydi. Kral ABD’yi eleştirmedi; ona kendisini hatırlattı.

“Zor zaman dostluğu”nun dili

Charles’ın yaklaşımının gücü, bu ikili yapıdan geliyor. Hem müttefik hem de ayna olmayı başardı. Ne azarlayan ne de boyun eğen bir ton kullandı. Daha incelikli bir çizgide durdu: zor zaman dostluğu.

Churchill’e atfedilen sözün pratikteki karşılığı tam da burada ortaya çıkıyor. Bir müttefike yönünü kaybettiğini söylemek, ama bunu savunma refleksi yaratmadan yapmak, özel bir dil disiplini gerektirir. Övgü, yalakalık olmamalı. Eleştiri, suçlama gibi algılanmamalı. Mesaj, karşı tarafın kendi sonucuna varmasını sağlayacak şekilde kurgulanmalı.

Charles bunu başardı. Ortak tarihe atıf yaparak bugüne bir ölçüt sundu. Kolektif sorumluluğu vurgulayarak tek taraflı adımları bu geleneğin dışına yerleştirdi. Tartışmalı kararlardan kaçınarak dinleyicisinin onurunu korudu, ancak kaygılarını da gizlemedi.

Ortaya çıkan sonuç, dirençle karşılaşmadan duyulabilen bir mesajdı.

Monarşi bir diplomasi aracı mı

Modern jeopolitikte Britanya monarşisi ilginç bir konumda. Resmî siyasi gücü yok, ancak ciddi bir diplomatik işlevi var. Günlük siyasi tartışmaların dışında kaldığı için, seçilmiş liderlerin dile getiremeyeceği mesajları iletebiliyor.

Bu ziyaret, bu rolün hâlâ geçerli olduğunu gösterdi. İç politik baskılar altındaki liderlerin aksine, Kral daha serbest bir hareket alanına sahip. Meşruiyeti seçimlerden değil, süreklilikten geliyor. Bu da onu değişken bir dünyada sabit bir referans noktası haline getiriyor.

Bu sadece sembolik bir durum değil. Sembolizm algıyı, algı da politika alanını etkiler. Charles, ABD-İngiltere ilişkisinin derinliğini vurgularken aynı zamanda çatlaklara dikkat çekerek, gerilimi tırmandırmadan yeniden dengeleme alanı açtı.

Zamanlama ve görünürlük

Ziyaretin zamanlaması etkisini artırdı. İran geriliminin hemen ardından ve NATO tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşmesi, onu yüksek görünürlüklü bir güven tazeleme hamlesine dönüştürdü.

Ancak dikkat çekici olan, bunun bir müdahale gibi sunulmamasıydı. Somut anlaşmazlıkları çözmeye yönelik bir girişim yapılmadı. Amaç daha sınırlı, ama daha gerçekçiydi: bu anlaşmazlıkların yönetilebileceği çerçeveyi korumak.

Bu, diplomasideki daha geniş bir değişimi yansıtıyor. Yapısal sorunların çözülmesinin zorlaştığı bir dönemde, odak çözümden çok yönetilebilirlik üzerine kayıyor. Amaç farklılıkları ortadan kaldırmak değil, kontrol altında tutmak.

Tarihsel yankılar, nostalji olmadan

Transatlantik ilişkiler söz konusu olduğunda tarihsel benzetmeler kaçınılmazdır. 1956 Süveyş Krizi, 2003 Irak savaşı gibi örnekler sıkça hatırlatılır. Ancak bugünkü durum bazı açılardan farklı.

Geçmiş krizler daha istikrarlı bir stratejik çerçeve içinde yaşanmıştı. Soğuk Savaş, tüm gerilimlerine rağmen belirleyici bir eksen sunuyordu. Bugün ise tablo daha parçalı. Çin’in yükselişi, Rusya’nın devam eden etkisi, Ortadoğu’daki istikrarsızlık ve iklim gibi yeni güvenlik başlıkları çok katmanlı bir ortam yaratıyor.

Bu nedenle Charles’ın tarih vurgusu nostaljik değildi. Daha çok, sürdürülebilmesi gereken bir geleneğe işaret ediyordu.

Ekonomik boyut

Ziyaretin arka planındaki jeopolitik gerilimlerin ekonomik sonuçları da var. İran bağlantılı kriz enerji piyasalarını etkiledi. Hürmüz Boğazı’ndaki riskler Avrupa’yı doğrudan etkileyen maliyet artışlarına yol açtı.

Birleşik Krallık ve Avrupa için mesele son derece somut. Enerji güvenliği, enflasyon ve ekonomik istikrar doğrudan bu gelişmelere bağlı. ABD ise daha dolaylı etkilenmekle birlikte sürecin ana belirleyicisi.

Charles’ın istikrar ve iş birliği vurgusu bu bağlamda dolaylı bir gerilim azaltma çağrısı olarak okunabilir.

NATO ve güvenilirlik tartışması

NATO, transatlantik ilişkilerin merkezinde kalmaya devam ediyor. Ancak yönü giderek daha fazla tartışılıyor.

Birleşik Krallık ittifak yükümlülüklerinin sürdürülmesinden yana. ABD ise daha fazla yük paylaşımı talep ediyor ve zaman zaman daha koşullu bir yaklaşım sergiliyor.

Charles’ın NATO vurgusu bu nedenle dikkat çekiciydi. Ayrıntıya girmeden, ilkeyi savundu. Kolektif güvenliğin altını çizdi, ancak tartışmalı alanlara girmedi.

Algı ve karşılık

Ziyaretin karşılanışı da bu dengeli yaklaşımı yansıttı. Birleşik Krallık’ta diplomatik bir başarı olarak görüldü. ABD’de ise daha çok törensel yönü öne çıktı.

En dikkat çekici nokta, Beyaz Saray’dan sert bir tepki gelmemesiydi. Bu, yöntemin başarısına işaret ediyor. Daha doğrudan bir eleştiri savunma refleksi yaratabilirdi. Dolaylı yaklaşım ise mesajın çatışma üretmeden iletilmesini sağladı.

Sembolizmin sınırları

Elbette bu ziyaretin etkisini abartmamak gerekir. Sembolik diplomasi atmosferi etkiler, ancak yapısal sorunları çözmez.

İran politikası, NATO tartışmaları, ekonomik öncelikler ve ABD dış politikasının yönü gibi başlıklar varlığını koruyor.

Ancak ziyaretin sağladığı katkı küçümsenmemeli. Bu sorunların ilişkiyi tamamen tanımlamasını engelledi. Ortak bir çerçevenin hâlâ var olduğunu hatırlattı.

Talimat değil, yön haritası

Sonuçta Kral Charles III’ün ABD ziyareti bir talimat verme girişimi değildi. Daha çok bir yön gösterme çabasıydı. Washington’a ne yapması gerektiğini söylemedi. Nasıl düşünmesi gerektiğine dair bir çerçeve sundu.

Churchill’e atfedilen sözün özü de bu. Diplomasi zorlamak değil, yönlendirmektir. Çatışma üretmek değil, etki yaratmaktır. Kapıları kapatmak değil, açık tutmaktır.

Transatlantik ilişkilerin yeniden tanımlandığı bir dönemde bu yaklaşımın değeri daha da artıyor. Etki sınırlarını kabul ederken, yine de etki yaratmaya çalışmak. Anlaşmazlıkları kabullenirken, onları yönetilebilir kılmak.

Bugünün sert ve doğrudan diline karşılık, Charles’ın diplomatik inceliği dikkat çekiyor. Bu ziyaret, hâlâ ikna eden, ama provoke etmeyen; eleştiren, ama yabancılaştırmayan bir dilin mümkün olduğunu hatırlatıyor.


Foreign Affairs Let Iran Defeat Itself America Should End the War but Keep Up the Pressure Richard Nephew April 28, 2026

 Foreign  Affairs

Let Iran Defeat Itself

America Should End the War but Keep Up the Pressure

Richard Nephew

April 28, 2026



An Iranian flag in Tehran, April 2026 

Majid Asgaripour / West Asia News Agency / Reuters

RICHARD NEPHEW is Senior Research Scholar at the Center on Global Energy Policy at Columbia University and Bernstein Adjunct Fellow at the Washington Institute for Near East Policy. He served as Deputy Special Envoy for Iran during the Biden administration and on the National Security Council and State Department during the Obama administration.


When U.S. President Donald Trump announced that the United States was at war with Iran, he called on the country’s people to rise in revolt. “When we are finished, take over your government,” Trump said on February 28. “This will be probably your only chance for generations.” But in the days after, his administration backed away from calls for regime change. “This is not a so-called regime change war,” U.S. Defense Secretary Pete Hegseth said on March 2. Vice President JD Vance reinforced this message: “Whatever happens with the regime in one form or another, it’s incidental to the president’s primary objective here, which is to make sure the Iranian terrorist regime does not build a nuclear bomb.” Eventually, Trump began suggesting that by killing Iranian Supreme Leader Ali Khamenei and his top deputies, Washington had already done what it needed to make Iran less threatening—and had, in fact, achieved regime change of a sort. “They have a new set of leaders, and we find them very reasonable,” the president said in mid-April.


It's easy to see why the White House has seemingly abandoned its efforts to topple the Islamic Republic wholesale. Research shows that it is extremely difficult—perhaps impossible—to down a government through a bombing campaign. Practical experience, meanwhile, shows that successful regime change endeavors can produce a wide array of unfortunate consequences, such as the chaos in Libya that followed Muammar al-Qaddafi or the decade of violence that came after Saddam Hussein in Iraq. But if Trump thinks Iran’s new leaders are less radical than their predecessors, he is sorely mistaken. The Islamic Revolutionary Guard Corps generals who now control the country are, if anything, more hard-line than their predecessors. Iran’s new supreme leader, Mojtaba Khamenei, is Ali Khamenei’s son. His entire family was just killed by the Americans and Israelis, and he was likely put in charge by the IRGC. These new elites will thus remain highly repressive at home and aggressive abroad. They will continue to menace the United States and its regional partners. It would be better for Iran and better for the world if they lose power and are succeeded by actual representatives of the population.


That does not mean Washington should return to war and keep fighting until the regime is finished. That is a task for the Iranian people, and they are up to it: over the last five years, Iranians have taken to the streets in increasing numbers to protest the regime’s repression and economic mismanagement. There is a reason Trump began the war with a call for them to resume demonstrations. But it does mean Trump must help their cause by being very selective about the peace deal he signs. Any deal that affords Iran widespread sanctions relief—even if it features hard limits on Iran’s nuclear infrastructure, missile programs, and support for proxies—could give the hard-line Iranian leaders Trump helped install a new lease on life. Instead, then, the United States should pursue more modest arrangements, like one that continues the current cease-fire agreement while opening the Strait of Hormuz and maintaining intense pressure on the Iranian system. Such an outcome won’t be as satisfying for Trump, who wants to make sweeping deals. But it is the best way to prevent Iran from rebuilding its damaged military over the long term—and to get actual regime change.


MEET THE NEW BOSS, SAME AS THE OLD BOSS

Thanks to American and Israeli action, the Islamic Republic of Iran has a new generation of leaders. Yet they are every bit as extreme as their predecessors, and now they have extra motivation and fewer structural constraints. They may want to make a peace deal with the United States. But there is no proof whatsoever that they are willing to fundamentally change the character of their government. The top IRGC officers now running Iran are all longtime regime loyalists. The new head of the IRGC, Ahmad Vahidi, was previously responsible for the IRGC Quds Force, which supports terrorist groups around the world. He is suspected of planning the AMIA Jewish community center bombing in Buenos Aires in 1994 that killed 85 people. Iranian Foreign Minister Abbas Araghchi and Supreme National Security Council Secretary Mohammad Bagher Ghalibaf are former IRGC soldiers. Even when these individuals differ on tactics, they are all determined to defeat the United States and strengthen the Islamic Republic. Little wonder, then, that Tehran has continued to put out statements declaring it will use force to quell protests. It has promised, should the cease-fire break down, to resume attacking not only U.S. and Israeli targets but also Gulf Arab states. Such rhetoric suggests that Tehran is in no way moderating.


But just as Iran’s new leaders have inherited their predecessors’ hard-line mindsets, they have also inherited their predecessors’ challenges. Three months ago, millions of Iranians were on the streets protesting the poor state of the country’s economy and its pitiful provision of public goods and services. Those demonstrations were only the latest round of unrest that Iran has experienced in recent years. Corruption and economic malaise, including the unrealized expectations of millions of college graduates, have produced a set of economic pressures that the Iranian political system simply cannot address, particularly under U.S. sanctions.


The regime has used the war with Washington to try to whip up public support and unify the population, just as it did during the United States’ June 2025 bombing campaign (when it invoked Persia of antiquity). But the conflict will not fix these underlying challenges. No matter what happens in the weeks and months to come, Tehran will struggle to provide water, electricity, and gas to its people. It will remain wildly corrupt and poorly managed. In fact, its problems might all get worse after the fighting ends. For starters, the IRGC-controlled Khatam al-Anibya has an effective monopoly over Iran’s construction and industrial sector, and its graft-ridden subsidiaries are almost certain to acquire more financial and political power as they haphazardly rebuild damaged infrastructure. Iran will also be forced to choose between rebuilding its military or improving social services—what political scientists call the “guns or butter” challenge—and it will almost certainly select the former. The result is likely to be more rounds of unrest.


The government will retain its formidable repressive apparatus, and so in theory, at least, it can keep putting down protests. But even with all its force, Iran’s leaders will feel increasingly precarious. In fact, they might already. Iranian officials have gone to pains to stress that government services have returned to normal during the cease-fire, and they seem keen on reaching a broader peace settlement.


GOING SMALL

The fact that the war is causing problems for Tehran does not mean Washington should start striking Iran again. The war might be reducing the IRGC’s raw capacities, but it is not reducing the organization’s strength within its country. The IRGC’s leadership group may internally debate what decisions to make, but the war has helped hard-line elites consolidate power and reduced elite fragmentation to its lowest level in decades. The IRGC has squeezed out seemingly all alternative voices, including ones that were once quite powerful (and that, in theory, should still carry weight). That includes Iranian President Masoud Pezeshkian, who does not belong to the IRGC clique. Pezeshkian, for example, declared on March 7 that Iran would stop attacking Gulf Arab states—only to be quickly overridden by IRGC commanders.


But the United States also shouldn’t rush into a comprehensive peace deal. It should, instead, be selective—including by rejecting both Iran’s ten-point proposal and Trump’s own 15-point one. Both feature comprehensive sanctions relief for Iran, which would help flood the country with enough money to overcome its legacy of mismanagement, corruption, and failed governance. In doing so, it might relieve popular pressure on the regime. Major inflows of foreign cash would also enable the IRGC to further dominate the country’s markets, given that the organization now has unassailable political control and would be able to control the influx.


Tehran could try to tempt Trump into making such concessions by agreeing to place serious limits on its nuclear program and even parts of its military in exchange for expansive relief. But it is unclear whether Iran could ever prove that it made good on its commitments, especially given the collapse of international verification and inspections over the last year. Tehran, for example, might secretly keep some of its enriched uranium. It could retain a clandestine stockpile of centrifuges. And it might maintain underground missile and drone programs. Any Iranian promise regarding the Strait of Hormuz would thus also be immediately suspect. After all, it only takes a modest number of drones and short-range missiles to close the passage.


Instead of pursuing a comprehensive settlement, then, the United States should focus more narrowly on its immediate priority: unblocking the Strait of Hormuz and avoiding future attacks across the Persian Gulf. An arrangement to do so could be straightforward. The United States would cease its blockade and commit to maintaining the cease-fire (as would Israel) in exchange for Iran opening the strait, cooperating on demining, and committing to stopping its attacks, directly and through proxies, against Israel, the United States, and Gulf Arab countries. The resulting cease-fire might still be fragile. It would not address the nuclear issue. But it would unburden the rest of the globe from the interruption of trade in and out of the Persian Gulf.


It is possible that Iran, having established dominance over the Strait of Hormuz, might reject a modest deal. Publicly, at least, the IRGC is projecting confidence and demanding major concessions. But by agreeing to the current cease-fire, Iran has demonstrated that it will accept a deal that does little other than put a stop to violence. And a continued, fragile cease-fire is not a bad outcome when compared with the alternatives.


BARGAINS AND BAILOUTS

There are, of course, theoretical grand bargains the United States would and should consider for its own national security interests. After all, the United States still has an abiding interest in preventing Iran from acquiring nuclear weapons and the means of their delivery against the United States. It is thus reasonable to examine such a possibility again, especially if such a deal might also address Iranian proxies or shorter-range missiles. Ultimately, this is why the United States pursued and concluded the 2015 Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA). It was in Washington’s security interest. Alternatives at the time—including pushing for regime change—were risky, costly, and bordered on the fantastical, given the nature of regime stability and the status of Iran’s nuclear program.


What is critical, however, is that agreement offered Iran targeted sanctions relief tied to clear Iranian concessions. The IRGC itself remained subject to U.S. economic restrictions that effectively barred it from working with any foreign bank or company. The Iranian economy improved after the deal took effect, thanks to the broader relief, but the IRGC sanctions discouraged so much of the trade and investment the JCPOA was supposed to bring about that Iranian politicians and commentators started publicly debating whether the corps should play a major role in the economy. Part of the IRGC’s value to Iran was that it was good at smuggling and sanctions evasion, and those skills were less in demand under the nuclear deal. The JCPOA, in other words, did not empower Iran’s militaristic elite. It may have even weakened it over the long term.


But then Trump withdrew the United States from the JCPOA and imposed sweeping restrictions on almost every facet of the Iranian economy, eliminating whatever comparative advantage non-IRGC firms had. In fact, by mastering sanctions evasion, the IRGC became the main conduit for getting goods and revenue in and out of the country. Tehran also pivoted away from reform-leaning policies. The IRGC became ever more powerful.


The Iran of 2026 is therefore very different from the one of 2015, both in terms of its power centers, its nuclear program, and the challenge it faces from a restive population. The U.S. policy response should shift, as well. As Trump seemed to initially understand, the best hope for sidelining the IRGC comes from inside the country. Ordinary Iranians are fed up with the organization’s vast corruption and terrible policies, and they have demonstrated they can menace both it and the broader regime.


As the Trump administration pursues an end to the war, it must therefore avoid any deal that would bail the regime out. It should not dismiss a broader negotiated settlement out of hand; it would be reckless to object to a deal not yet negotiated. But it should set a high bar for significant sanctions relief and ensure that the IRGC-led regime is not the primary beneficiary of any deal. Only then will the Iranian people have a chance to finally control their own destiny.


Topics & Regions: Iran Diplomacy Geopolitics Politics & Society Political Development Security Defense & Military Strategy & Conflict War & Military Strategy U.S. Foreign Policy War in Iran


FP - World Brief - By Alexandra Sharp - April 30, 2026 - looking at the Trump administration facing a legal hurdle in its Iran war, Israel intercepting a Gaza aid flotilla, and Pakistan commissioning advanced Chinese submarines.