|
|
![]() |
![]() |
|
|
KKTC eski başmüzakerecisi Ergün Olgun, son defa adada yapılan Cumhurbaşkanı seçimlerini kazanan Tufan Erhürman'ın GKRY ile müzakerelerde izlediği pozisyonun -elli yılı aşkın denemelerden sonra- sonuç vermeyeceğinin altını çizerek, görüşlerini ve eleştirilerini Kıbrıs televizyonunda kendisiyle yapılan söyleşilerde dile getirmiş bulunmaktadır. Bu söyleşilerin ikisini ( 17 Şubat 2026 ve 15 Aralık 2025) konuyu aydınlatmak düşüncesiyle aşağıda arzediyorum.
------------------------------------
KKTC eski Başmüzakerecisi Ergün Olgun'un Kıbrıs TV'de yaptığı söyleşi - 17 Şubat 2026
Federal Çözüm Modelini Destekleyenlerin Cevaplaması Gerekli Sorular
Federasyonlar iki kategoriye ayrılır: Ulusal homojenliği ve ademi merkeziyetçiliği hedefleyen ulusal federasyonlar (ABD gibi) ve köken, dil ve kültür bakımından farklı toplumları ortak çıkarlar zemininde birleştirmeyi hedefleyen çok uluslu/çok etnikli federasyonlar (İsviçre gibi).
Uzmanlar farklı kimlik gruplarıyla ihtiyaçtan doğan siyasi ortaklık (federal ortaklık) arayışı içinde olan tarafların hedefinin ortaklığa vatansever bir bağlılık yanında Kurucu Devletlerine ve varsa anavatanlarına milliyetçi bağlılıklarını/kültürlerini sürdürebilecekleri ortak çıkar zemininde siyasi bir yapının avantajlarından yararlanmak olduğunu belirtir.
Bu nedenle çok uluslu federasyonlar entegrasyonist ve asimilasyonist eğilimleri şiddetle reddeder. Bu tür federasyonlar eşitlik ve güç dengesini gözetecek düzenlemeler üzerine kurulur ve taraflar arasında eşitlik temelinde iş birliği için teşvikler yaratacak mekanizmalar içerir.
Federalizm hocaları Felix Mathieu ve Dave Guénette çok uluslu federasyonların başarısı için belirli koşullar gerektiğini vurgular. Bunlar arasında eşit hak ve statünün tanınması, güçlü ortak çıkarlar, içte kendi geleceğini/çıkarlarını gözetme/belirleme hakkı (federal ortaklık organlarında konsensüsle karar alma/veto hakkı gibi), dışa karşı kendi geleceğini tayin hakkı (gerektiğinde federal ortaklıktan ayrılma hakkı gibi) ve mali özerklik gereğini vurgular.
Diğer yandan tanınmış federalizm Profesörü John McGarry, Prof. O'Leary ile yaptıkları araştırmalara dayanarak çok uluslu federasyonların çöküşünün temel nedenleri arasında zorlama, küçük ortaklara kötü muamele, çıkar çatışmaları ve federasyonu merkezileştirme girişimleri olduğunun altını çizer.
Çok uluslu federasyonlar, ademi merkeziyetçilik, yetki devri (devolution) veya taraflardan birinin meşruiyetine dayalı olarak değil, bir Kuruluş Antlaşması yoluyla tarafların eşit hak, meşruiyet ve statüleri zemininde yeni bir siyasi ortaklık olarak ortaya çıkar.
Klasik “tek egemenlik” anlayışı ulus devletlerin bir özelliğidir. Çok uluslu federal devletlerde görev ve yetkiler genellikle bir Kuruluş Antlaşması çerçevesinde Federal ve Kurucu Devletler arasında paylaştırılır ve ne Federal ne de Kurucu Devletler ülke üzerinde tek egemenliğe sahip değildir. Bu nedenle, çok uluslu/çok etnikli federasyonlarda egemenlik bölünmüştür ve katmanlıdır.
Yukarıdaki gereklilikler gevşek (Kurucu Devletlerin daha fazla yetki sahibi olduğu) veya merkez ağırlıklı bütün federal ortaklıklar için geçerlidir.
Yakın tarihimize baktığımızda adayı bir Helen adası olarak gören Rum tarafı ve Yunanistan ada üzerinde hakimiyet kurabilme arayışlarında Kıbrıslı Türkleri engel olarak görmüş, hedeflerine ulaşabilmek için Kıbrıslı Türklere şiddet uygulamış, bağımsızlıkla gelen 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklığını şiddet yoluyla işgal etmiş, 1977’den başlayarak 2020 yılına kadar yapılan siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federal ortaklık müzakerelerinde uzmanların çok toplumlu/uluslu federal ortaklıklar için ortaya koyduğu hiçbir ilke veya gerekliliğe uymamış, Kıbrıslı Türklerin eşit hak ve statülerini reddetmiş, eşitlik zemininde iş birliği ve güven yaratıcı önlem (GYÖ) tekliflerine Kıbrıs Türk tarafının statüsünü yükselteceği gerekçesiyle karşı çıkmış, 1960 Anayasasına aykırı bir şekilde işgal ettikleri ve Yunanistan milli marşını benimseyerek bir Helen Cumhuriyetine dönüştürdükleri Kıbrıs Cumhuriyetini Kıbrıslı Türklere empoze etmeye çalışmış ve bugüne kadar bu maksatla insanlık dışı baskı ve ambargolar uygulamaya devam etmiştir.
Nitekim Rum lider Nicos Anastasiades 19 Mayıs 2022 tarihinde Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a hiç çekinmeden gönderdiği ve Rum tarafının kalıplaşmış pozisyonunu aktardığı mektubunda Kıbrıs’ta çözümün işgalleri altında bulunan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Federal Devlete dönüşümü ile mümkün olabileceğini ifade ve teklif etmiştir.
Kabul edilmesi halinde bu teklif esasında 1960 Kıbrıs Anayasasına aykırı bir şekilde işgal edilen ve meşruiyetini kaybeden ortaklık Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 62 yıl sonra meşruiyetinin Türk tarafınca kabulü yanında eşitliğe dayalı federal bir çözümü değil Rum tarafının gayrı meşru uluslararası statüsü ve sözde meşruiyeti zemininde azınlık anlamına gelecek bazı hakların bir anlaşma çerçevesinde Kıbrıs Türk halkına verilmesini (devolution) kabul etmesi anlamına gelmektedir.
Rum ve Yunanlıların bu irredentist Helenizm tutkusu ve bu nedenle gerçek federal ortaklıkla hiçbir alakası olmayan zihniyet ve davranışları sonuçta Kıbrıslı Türklerin çoğunluğunu siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federal çözüm modelinden uzaklaştırmış ve mevcut iki Devlet arasında egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iş birliğine dayalı bir çözüm arayışına yöneltmiştir. Bu politika Anavatan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından da güçlü bir şekilde benimsenerek desteklenmiştir.
Kıbrıs sorunu müzakere süreçlerinde 2004 Annan planı dahil 20 yıla yakın bir süre aktif rol almış birisi olarak Rum tarafının eşitliğe dayalı yetki paylaşımına zıt değişmeyen bu irredentist zihniyetine rağmen hala Kıbrıs için federasyon çözüm modelini savunup bu vizyonla göreve talip olanların cevaplamaları gereken birçok soru olduğunu düşünüyorum.
1. Federal çözüm modelini savunanlar Rum tarafının olmazsa olmaz olarak nitelendirdiği sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sözde federal bir devlete dönüşümünü öngören ahlaksız teklif ve pozisyonunu kabul edecek mi? Çok uluslu federasyonlar kurucularının eşit meşruiyeti ve statüleri zemininde yeni bir ortaklık devleti olarak kurulur ve sadece kurucularından birinin meşruiyetini ve devamlılığını öne çıkaracak şekilde kurulmaz.
2. Rum tarafı hegemonik hedeflerine ulaşmada kendilerine imkanlar sağlayacağına inandıkları ve ulus devletlerin özelliği olan tek egemenlik ilke ve düzenlemesini olmazsa olmaz olarak görmektedir. Çok toplumlu/uluslu demokratik federal devletlerde egemenliğin katmanlı ve paylaşılır olması gerektiğine göre Rum tarafının tek ve bölünmez egemenlik ısrarı kabul edilecek mi?
3. 2017 yılında Crans-Montana’da bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı gibi Rum tarafı sıfır asker-sıfır garanti üzerinde ısrar etmekte, bunu da olmazsa olmaz olarak dayatmaya çalışmaktadır. Anayasal teminatların hiçbir güvence sağlamadığı Aralık 1963 ve 1974’te görülmüş ve Kıbrıslı Türkleri yok olmaktan 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları kurtarmıştır. Rum tarafında aşırı milliyetçilik ve Helenizm’in tırmanışta olduğu günümüzde federalizmi savunan adaylar 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarını müzakereye açacak mı?
4. Rum tarafı eşit ortaklıklar için olmazsa olmaz olan ortaklık kurumlarında konsensüsle karar alma ve gerektiğinde veto hakkını reddetmektedir. Federal çözüm modelini savunan adaylar federal organlarda konsensüsle karar alma ilkesini ve gerekli durumlarda veto hakkını olmazsa olmaz olarak ortaya koyacak mı?
5. Federasyon uzmanlarının belirttiği gibi eşit taraflar arasında ihtiyaç ve güven sonucu ortaya çıkan çok toplumlu eşitliğe dayalı federal ortaklıklarda taraflar kendi hür iradeleri ile ortaklık kurabildikleri gibi bu ortaklığın aleyhlerine çalıştığı veya kuruluş amaçlarını yerine getirmediği/getiremediği koşullarda ortaklıktan ayrılma ve kendi yollarına bağımsız bir Devlet olarak devam etme hakkına sahip olmalıdır. Nitekim Çek ve Slovaklar ortaklıklarında böyle bir ihtiyaç duymuş ve kadife bir ayrılıkla bunu gerçekleştirmişlerdir. Diğer yandan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kuruluş amaçlarına aykırı gelişmeler üzerine çözülme sürecine girmiş ve sonuçta federasyonu oluşturan kurucu cumhuriyetler var olan sınırları doğrultusunda bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Federal ortaklığı savunan adaylar olası bir federal ortaklıkta olmazsa olmaz olarak Kıbrıs Türk halkının ayrılma hakkını ortaya koyacak mı?
6. Federal ortaklıklarda ortaklar için eşit dönüşümlü başkanlık ilkeleri uygulanmaktadır. Federasyonu savunan adaylar böyle bir ortaklık için eşit süreli dönüşümlü başkanlık gereğini savunacak mı?
7. Federasyonu savunan adaylar olası bir müzakere sürecinde çok toplumlu bir federal ortaklık için uzmanların belirttiği tüm gereklilikleri yok sayan ve Garanti ile İttifak Antlaşmalarını ortadan kaldırma sürecini başlatan geçmiş tavizkar yakınlaşmalar zemininde sürecin 2017’de Crans-Montana’da bırakıldığı yerden devamını kabul edecek mi?
8. Rum tarafı Kıbrıslı Türkleri ada nüfusunun %20 sınırı içine hapsetmeye çalışmaktadır ve bu doğrultuda bir yakınlaşma da sağlamıştır. Kuzey Kıbrıs’ta ortaya çıkan mukayeseli fırsatları görüp ada ekonomisi ve hayatına entegre olan, gerekli yasal gereklilikleri yerine getirdikten sonra vatandaş olup bugün sosyo-ekonomik hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen KKTC vatandaşlarını olası bir uzlaşıda Rum tarafı vatandaş olarak kabul etmeme eğilimi içindedir. Rum tarafının Kıbrıs Türk halkını ada nüfusunun %20 sınırı içine hapsetme girişimini ve bu konuda varılan yakınlaşmayı federal çözümü destekleyenler kabul edecek mi?
9. Müzakere süreçlerinde sonucu etkileyen, hatta belirleyen, müzakere şartları ve tarafların adil bir anlaşmaya varmada ihtiyaç/zorunluluk derecesidir. Örneğin müzakere şartlarında lafta değil gerçek anlamda eşitlik gözetilmiyorsa böyle bir süreçten eşitliğe dayalı bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Ayni şekilde, taraflardan biri karşılaştırmalı olarak statükodan daha fazla yaralanıyorsa ve adil bir anlaşmaya varma ihtiyacı karşılaştırmalı olarak daha azsa bu tür ortamlarda da adil bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Bu tür olumsuzlukları münhasıran adalete davet veya idealizme dayalı argümanlarla değiştirmek mümkün değildir. Toplumsal/tarihsel saplantılar dahil derin psikolojik boyutları bulunan bu gibi olumsuzlukları değiştirmek için koz/manivela (leverage) geliştirerek zorlamalara ihtiyaç vardır. Karşı tarafı etkileyecek/zorlayacak en etkin araçlardan biri de Kıbrıs Türk tarafının müzakere masasına mahkûm olmadığı, müzakere masası dışında da gerçekleştirebileceği bir alternatifinin bulunduğunu (BATNA) Rum tarafının görmesidir. Kurucu Cumhurbaşkanımız Denktaş ve onu takiben Cumhurbaşkanları Derviş Eroğlu ve Ersin Tatar bunu yapmıştır. Peki, federasyonu savunanların müzakere masasında on yıllardır gerçekleştirilemeyen çözüme alternatifi (BATNA’sı) nedir? Rum tarafını özden gelen eşit haklarımız (egemenlik dahil) ve statümüze dayalı olarak bir anlaşmaya zorlayacak kozları nelerdir?
10.Son olarak sözde federal çözüm şeklini savunanlar Anavatanımız Türkiye’nin gereklilik sonucu kararlı bir şekilde iki egemen Devlete dayalı bir uzlaşıyı savunduğu bu koşullarda Türkiye ile koordinasyonu hangi zemine oturtacaktır?
Korkum, geçmişte de defaten karşılaştığımız ve Rum tarafının hegemonyacı zihniyeti nedeniyle Kıbrıs şartlarına uymadığı kanıtlanan federal çözüm modelini yukarıdaki kemikleşmiş sorun ve soruları gerçek anlamda göz önünde bulundurmadan girilecek yeni bir federasyon macerasının geçmiştekiler gibi bize beş yıl daha kaybettirmesidir.
Son sözler:
Bilinmelidir ki taraflardan birinde veya ikisinde irredentist saplantıların hüküm sürdüğü ve asimetrik nüfus/güç ilişkisi bulunan koşullarda ikili federal ortaklıklar ciddi sorunlarla karşılaşmaya mahkumdur.
İkinci olarak eşitler arası etnik ihtilaflarda egemenlik dahil eşit hak ve statü konuları muğlaklık içinde bırakılamaz. Bunlar yukarıda uzmanların altını çizdiği doğrultuda açıkça düzenlenmediği takdirde muhakkak ciddi ihtilaf nedenleri olacaktır.
Diğer yandan Kıbrıs ihtilafında uzlaşı çözüm modeli ve terminolojide oynamalarla değil eşitliğin Rum halkının çoğunluğu tarafından bütün gerekleriyle içselleştirilmesini içerecek zihniyet değişikliğiyle mümkün olabilecektir. Bu zihniyet değişikliğinin de zorlama olmadan mümkün olamayacağını artık anlamamız ve Rum tarafını Türkiye ile birlikte zorlayacak etkin politikalar geliştirmemizin elzem olduğunu görmemiz gerekir.
Bir de bazı çevreler konfederasyonu çözüm şekli olarak öneriyor. Konfederasyon veya ne olduğu tarif edilmesi gereken gevşek konfederasyon için de tarafların egemen Devlet olduğunun ve eşit uluslararası statüye sahip olduklarının teyidi gereklidir.
Ancak, yukarıda söylediklerimin yanında bir de öz eleştiri yapmam gerekiyor.
Geleceğimiz için yaşamsal önem arz eden iki egemen Devletin kurumsal iş birliğini öngören ve bana göre gerçekçi ve en sürdürülebilir olduğuna inandığım bu vizyonumuzun gerçekleşebilmesi için bugüne kadar kendi ev ödevimizi layıkıyla yapmadığımızı veya yapamadığımızı idrak etmemiz gerekir. Bu vizyonumuzun ileriye götürülebilmesi için ekonomik sürdürülebilirliğin, küresel standartlarda iyi yönetişimin, hukukun üstünlüğünün, ülkemizi gençlerimizle sahiplenmenin, bütün paydaşların yararına olacak bu adil ve yapıcı vizyonumuzun uluslararası etkin tanıtımının ve ortak çıkarlar zemininde güçlü küresel ortaklar bulmamızın gerekli olduğunu unutmamamız gerekir. Bunları layıkıyla yaptığımızı söylemek mümkün değildir.
KKTC eski baş müzakerecisi Ergün Olgun'un Kıbrıs TV Söyleşisi – 15 Aralık 2025
“Kıbrıs’ta romantik federalizm hayali ile gerçeklik çelişkisinde yeni bir Don Kişot durumuyla karşı karşıya kalmayalım”
Uzun süre muhalefette kaldıktan sonra iktidara seçilen liderler bir yandan doğal olarak muhalefette müracaat etmiş olabilecekleri popülizm ve idealizm yaklaşımları ile diğer yandan reel politiğin gerçekleri ve gerekleri ile yüzleşmek zorunda kalırlar. Daha geçen hafta Rum Savunma Bakanı Yunanistan ile birleşme yönündeki ebedi arzudan söz etti.
Bu çelişki içinde müktesep haklar ve çıkarlar zemininde kamu yararına en sağlıklı yolu bulmak sancılı olabilir. Bazı liderler popülizm ve idealizmin etkisi/gerekleri ile reel politiğin gereklerini harmanlamada başarılı olurken bazıları bunu başaramaz.
Yeni Cumhurbaşkanımız Tufan Erhürman’ın da bu çelişki ile yüzleşmekte olduğunu görüyorum.
Bir yandan seçim sürecinde başkanı olduğu partinin popülizm ve Kıbrıs’a uygunsuzluğu defaten kanıtlanmış romantik federalizm tutkusuna uygun olarak hazırlamış olduğu dört maddelik metodoloji ve ilkeler manzumesi, diğer yandan Rum tarafının gerçek eşitlik zemininde federasyonu mümkün kılmayan adaya hakim olma tutkusu; Garantör ve Anavatanımız Türkiye ile diğer Garantörler Yunanistan ve İngiltere’nin çelişen çıkarları; ve AB, İsrail, ABD, Fransa başta olmak üzere üçüncü tarafların kendi çıkarları için adaya dayatmaya çalıştıkları sonuçlar/politikalar.
Bütün bunlar arasında Kıbrıs Türkünün özden gelen eşit haklar ve statüsünü koruma ve ileri götürme gereği.
Peki, olası bir anlaşmayı sözde kolaylaştırmaya çalışan örgüt hangisi? 4 Mart 1964 tarihinde Güvenlik Konseyinin beş daimî üyesinin, farklı da olsa, kendi ulusal ve küresel çıkarlarını gözetmek maksadıyla almış oldukları 186 sayılı kararla Kıbrıs Türkünün müktesep ve anayasal haklarını hiçe sayıp Kıbrıs sorununu içinde bulunduğumuz çıkmaza mahkûm eden Birleşmiş Milletler örgütü.
Biz geleceğimizi, haklarımızı görmezden gelen BM örgütü ve onun karalarına bağlarsak sonumuz Kıbrıs’ta azınlık statüsüne düşmek ve sonuçta kendi yurdumuzdan göç etmek olacaktır.
Kendi geleceğimizi belirleme hakkı ve iradesi bizdedir ve meşru eşitlik haklarımızı ve statümüzü korumak için mücadele etmek zorunluğumuz vardır. Hak verilmez, alınır.
Bu düşüncelerle CB Erhürman’ın seçim öncesi kendini bağladığı ve bana göre gerilerde kalmış dört metodoloji ve ilkeler manzumesi ile sonradan bunlara ilave edilen beşinci unsura dönmek istiyorum.
1. Tüm yakınlaşmaların kabulü – Bu tek egemenlikli Rum tarafına üstünlükler sağlayan sözde bir federasyon doğurur. Rum tarafı bu sözde federasyonu kendi hakimiyetlerini gerçekleştirmek için bir araç olarak görmektedir. Bu Kıbrıs Türkü ve anavatanımız Türkiye’nin kabul edebileceği bir sonuç değildir.
2. Siyasi eşitliğin teyidi – Bu Kıbrıs müzakere müktesebatında federal bir çatı altında iki toplumun sözde siyasi eşitliği anlamını taşır. Bu günümüz şartlarında gerilerde kalmış bir çerçevedir ve adada yıllardır Rum tarafının işgal ettiği ortaklık devleti karşısında Kıbrıs Türk halkının kamu düzenini korumak, güvenliğini sağlamak ve medeni ihtiyaçlarını karşılamak için zaruret sonucu oluşturduğu ve on yıllardır faaliyet gösteren KKTC’nin varlığını ve eşitlik gereği Rum tarafının egemenliği ile tanınmış devlet statüsüne denkliğini göz ardı eder. Mevcut yakınlaşmalar ve siyasi eşitlik çerçevesinde yürünmesi ve olası bir anlaşmanın mevcut iki devlet gerçeğine dayanmaması halinde bu kaçınılmaz olarak Kıbrıs Türk halkının AB üyesi Rum devletine yamalanacağı bir sonuç doğuracaktır.
3. Rum tarafının masayı terk etmesi halinde Türk tarafının statükoya dönmeyeceğine dair taahhüt – Bu içi boş bir ifadedir. Her şeyden önce Rum tarafı sürekli manevra yapıp masayı terk etmeyecektir. İkinci olarak buna karar verecek olanlar bizim dışımızdakilerdir ve onlar da kendi çıkarlarına göre karar vereceklerdir. Geçmişte üçüncü tarafların Kıbrıslı Türklere verdikleri sözler bile tutulmamıştır.
4. Takvimli süreç – Süreç/metodoloji bakımından geldiğimiz noktada bu olmazsa olmaz bir gerekliliktir ve doğrudur.
5. BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlılık – Bu kararların büyük çoğunluğu Kıbrıs Türkünün eşit hak ve statüsünü göz ardı etmektedir ve küresel güçlerin etkisi altında hala tüketilmiş ve uzmanlara göre eşitlik esasına dayalı iki etnik gruplu federal bir ortaklığın gereklerinin gerisinde kalan sözde federal çözüm şartlarını ileri sürmektedir.
Sonuç itibarıyla bu beş metodoloji şartı ve ilkesinden dördü Kıbrıs Türkünün özden gelen eşit hak ve statüsünü korumaktan uzaktır, Kıbrıs’ın bu günkü gerçekleriyle bağdaşamamaktadır ve Garantörümüz TC’nin izlemekte olduğu Kıbrıs politikasıyla çelişki içindedir.
Umudum, Sayın Cumhurbaşkanımızın, başta Kıbrıs Rum tarafında hâkim Helenizm zihniyeti olmak üzere, karşı karşıya olduğumuz tehditler ve fırsatlar ışığında artık iki toplumun siyasi eşitliği değil bu toplumların yaşananlar sonunda yıllardır kurumsallaş olan devletlerinin egemenlik ve statü eşitliklerini gözetecek, ikisi arasında kurumsal iş birliğini öngören bir politika benimsemesidir. Bunu sağlamak için kamu yönetimimizi, ekonomimizi ve halkımızın moral ve dayanışma gücünü güçlendirmeye ihtiyaç vardır. Güçlü bir KKTC’nin arzulanan hedeflere ulaşması daha olasıdır.
Bunların gözetilmemesi halinde yeni bir hüsran dönemi yaşanabilir.
M. Ergün Olgun
E. Baş Müzakereci
-----------------------------------------------------

Hüsamettin Cindoruk 1960’lardan başlayarak yarım asra yakın
Türk siyasetinde etkili olmuş isimlerdendi. 11 Nisan’da 92 yaşında
vefat etti. (Foto: Anka Ajansı)
Hüsamettin Cindoruk’u en iyi anlatan cümle şu olsa gerek: “Demokrasinin avukatıydı.”
Yassı Ada yargılamalarında daha 20’li yaşlarda başladığı demokrasi ve avukatlık mücadelesinden bir gün ödün vermedi.
Zincirbozan ile devam eden süreçte de mücadelesinden geri durmadı.
27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Başbakan Adnan Menderes’in de yargılandığı Yassıada Davası’nda, Ankara Hukuk Fakültesi’ni daha yeni bitirmiş genç bir hukukçu olarak, Refik Koraltan ve 18 milletvekilinin avukatlığını üstlendi.
Hâkime karşı tutumu nedeniyle de 2,5 ay Balmumcu Cezaevi’nde hapis yattı…
Sonrasında 1971 darbesi ve Zincirbozan’a gönderilmekle sonuçlanan 1980 darbesinde de yılmadı. O bildik nüktedanla bezenmiş politik retorik içinde, söz söyleme sanatını konuşturarak, bildiğini söylemekten kaçınmadı.
Cindoruk Cumhuriyet’in değerlerine bağlılığını da o denli yediği darbelere karşın bir gün olsun eksiltmedi. Atatürk’e hep bağlıydı.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası “siyasete dönülen” 1983’te Büyük Türkiye Partisi’ni kurdu. Süleyman Demirel siyaseten yasaklıydı; ona “Bir bilen…” adını vererek ve Demirel’in emanetini üstlendiğini söylemekten kaçınmadan kurduğu partisi kapatıldı. Yılmadı, bu kez Doğru Yol Partisi’ni kurdu, genel başkanı oldu.
Siyasi yasaklar bittiğinde de koltuğunu Demirel’e bıraktı.
TBMM Başkanı, Cumhurbaşkanı vekilliği görevlerini üstlendi; zamanında Anayasa referanduma gerek olmadan uzlaşı içinde en büyük değişikliğe uğradı.
Turgut Özal’ın vefatı sonrası Demirel’in Çankaya’ya çıkışıyla Tansu Çiller’in partinin başına geçmesiyle Cindoruk en büyük darbeyi kendi partisinden yedi.
Yine yüksünmedi, önce Demokrat Türkiye Partisini kurdu, ANAP ile koalisyon ortağı oldu. Ardından da bugün de yaşamına devam eden Demokrat Parti’yi (yeniden) kurdu…
DP’nin ANAP ile bütünleşmesine de aracılık etti.
Politikada hoşgörüyü, nezaketi ve vakti geldiğinde siyasetin gerektirdiği gibi geri çekilmeyi de bildi.
O politikacılar için Cindoruk, partililer için Hüsamettin Bey, biz siyaset gazetecileri için de Hüsamettin Ağabey idi.
Bir konuda sıkıştığımızda arar sorardık, tarih kitabı gibi bütün detayıyla aktarırdı, ardından da mutlaka iğneleyici bir şakayı patlatırdı.
Sadece kendisinin değil, başta yardımcısı Binali Toprak’ın, Cunda’daki yazlığına gittiğinde ulaşmamız zor olabilir diye, oradaki evinin numarası da kaydımızda yer alırdı.
“Biz siyasetçiler kaybetmeyi bilmiyoruz”
Bir gün sohbet ederken, devletten bu denli çok darbe yemiş biri olarak, hiç mi kırgın olmadığını sordum.
Yanıtı politik ilkesinin özetiydi:
“Siyasetçinin devletine kırılma hakkı yoktur…”
Burada durmadı, ötekini suçlamak yerine, çuvaldızı dönüp kendilerine; siyasetçilere batırdı:
“Siyasetçi muhakkak bir darbe yiyecek ki aklı başına gelsin… Çünkü biz siyasetçiler olarak kaybetmeyi bilmiyoruz. Hep kazanmak istiyoruz. Siyasetin en büyük metodoloji hatası da burada.”
Siyasetçinin hatalarını 12 Eylül darbesi ardından siyasi liderlerin hapsedildiği Zincirbozan günlerinde çok daha iyi görme fırsatı elde ettiklerini de söyledi.
Sevgili arkadaşım Serap Balet ile yaptığımız televizyon programına Altan Öymen ile katılıp katılamayacağını sormak için aradığımda verdiği yanıt şaşırmama yetmişti:
“Yayına tabii ki katılırım. Benim 60 yıllık arkadaşım: Hatta biliyor musun, Altan’ın avukatlık vekâleti 60 yıldır bende… Onun davalarına baktım yahu… Sadece avukatlık vekâleti de değil, tüm evi, barkı, bankadaki hesabı ile ilgili vekâleti de bende… Aramızdaki güven bu denli yüksektir… Arkadaşlık ayrı, siyaset ayrıdır…”
Üniversite yıllarında Cindoruk Demokrat Gençler, Öymen de CHP Gençlik Kolları başkanıymış; Fikir Kulübü’nün ilk nüvesini birlikte atmışlar.
Sonrasında biri DYP’nin ve DP’nin, diğeri de CHP’nin lideri oldu ama aralarındaki güven ve dostluk hep var olmuş.
Nasıl bir sonuç doğurduğunu da anlattı…
Zincirbozan’da, Süleyman Demirel, Deniz Baykal, Sırrı Atalay, Nahit Menteşe ile birlikte yatarken günleri iç içe geçermiş.
Demirel, yaptıkları sohbetlerden yola çıkarak, herkesin bildiği bir konuda Türkiye’nin sorunları ve çözüm yolları üzerine konferans vermesini önermiş.
Cindoruk hukuk üzerine konuşmuş.
Baykal Japon mucizesi üzerinde durmuş; kalkınma modelini anlatmış.
Cindoruk bunları sıralayıp ekledi:
“O dönem Zincirbozan’a kitap getirmek falan da pek mümkün değildi. Herkes kendi hafızasından anlattı. Ama hepimiz de çok faydalandık. Hatta CHP’den tutuklu Ferhat Altıntaş Köy Enstitülerini anlatınca okulları geliştirmeyip ne denli yanlış yaptığımızı fark ettik. Demirel gülerek, ‘yanlış yapmışız…’ demişti”
Ve ekledi:
“Zincirbozan’da ülkenin meselelerine yönelik sağlanan uzlaşı, 1991 DYP-SHP koalisyonunu getirdi. Demirel’i Cumhurbaşkanı yaptı, beni de TBMM Başkanı ve merhum Özal sonrası Cumhurbaşkanı vekili…”
Siyasi tarihimizin çok önemli bir demokrasi şövalyesi daha dün Hak yoluna yürüdü…
Yardımcısı Binali Toprak’ı dün arayıp bir daha teyidini almak istedim. Bir sohbetimizde 40 yıldır olduğu gibi Toprak da yanımızdaydı…
Vefat ederse devlet töreni yapılmasını ve devlet mezarlığına da konulmasını istemediğini söyledi.
Şaşırmıştım…
Neden böyle bir vasiyette bulunduğunu, kendisi olmadığını söylese de yine de içindeki bir kırgınlığın sonucu olarak mı böyle bir vasiyette bulunduğunu anlamak istedim.
Verdiği yanıt Hüsamettin Cindoruk’un mücadelelerle dolu demokrasi avukatlığının da özetiydi:
“Siyasetçi dediğin, halkının arasında olur…”
Cindoruk 11 Nisan 2026’da 92 yaşında vefat etti. Defni de vasiyeti gibi olacak, 13 Nisan’da Teşvikiye Camii’nde Zincirlikuyu’da halkın mezarlığında halk tarafından uğurlanacak
Hak yolu açık, ruhu revan, devri daim olsun.
AP News Alert<alerts@apnews.com>
Vance says talks with Iran have ended without an agreement
April 11, 2026
Vice President JD Vance said negotiations between the U.S. and the Iranians have ended without a deal after the Iranians refused to accept American terms to not develop a nuclear weapon. The high-stakes talks ended after 21 hours, Vance said.
T.C. Dışişleri Bakanlığı :
11 Nisan 2026, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Bir Sosyal Medya Platformunda Yaptığı Paylaşım Hk.
İşlediği suçlar nedeniyle yaşadığımız çağın Hitler’i olarak nitelenen Netanyahu’nun kim olduğu ve sicili bellidir.
Adı geçen hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçu ve insanlığa karşı suçlardan ötürü tutuklama kararı çıkarılmıştır. Netanyahu yönetimi altındaki İsrail, soykırım iddialarıyla Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanmaktadır.
Netanyahu’nun şu anki hedefi, devam eden barış görüşmelerini baltalamak ve bölgedeki yayılmacı politikalarını sürdürmektir. Aksi takdirde ülkesinde yargılanacak ve muhtemelen hapis cezasına çarptırılacaktır.
Sayın Cumhurbaşkanımızın İsrailli yetkililer tarafından düzeysiz, küstahça ve yalan dolu iddialarla hedef alınması, her platformda dile getirdiğimiz gerçeklerin yarattığı rahatsızlığın bir sonucudur.
Türkiye, masum sivillerin yanında olmaya devam edecek ve Netanyahu’nun işlediği suçlardan dolayı hesap vermesi için çaba harcamayı sürdürecektir.
ET
Assume a can opener. It’s a joke with its own Wikipedia page, one economists tell on economists, about being stuck on a deserted island with a can of food and no way open it.
Perhaps you guess where I’m headed. Unsatisfied with Donald Trump’s unstable Iran cease-fire are those who earlier imbibed his hope, unmet with means, of regime change. Also unsatisfied are those who approve of nothing he has done and yet are happy to rub in his face his TACO-like unwillingness to engage in further acts of which they would also disapprove.
Or maybe better to cite is the old Steve Martin gag about how you can be a millionaire and never pay taxes: “First, get a million dollars.”
Winner of the Kewpie doll is a Washington Post writer. First, get rid of all of Iran’s missiles. First, establish an impenetrable barrier around Iran’s nuclear sites and kill all who violate it. A writer in this newspaper at least recognizes the constraints on further Trump escalation but still insists the U.S. “must” dictate an ideal settlement without saying how. Many on one side see only the problems created by Mr. Trump in the past few weeks but not those spawned by 47 years of Iran’s so-called Islamic revolution. From every camp come hymns to the principle of free passage without saying how to uphold it in present circumstances.
Mr. Trump himself engages in wishful talk about a big beautiful deal, although I’m guessing he knows the real score and is managing his market and political risk while feeling for a path.
His remark threatening the end of Iran’s civilization was reprehensible, of course, but if you laughed you are probably on a righter track than those now locked in an orgasmatron of virtue signaling. (The time to worry is when Mr. Trump starts saying things that are conventionally sententious.)
His approach to Iran decidedly isn’t mine but neither is he likely to leave 530,000 or 140,000 U.S. troops stranded in another country’s civil war or, Truman-like, to draw a red line where he didn’t mean to and end up with 36,000 Americans dead.
Another favorite saying of economists: “There are no solutions, only trade-offs.” Well, regime change might be a solution. But in the meantime, the Trump miscalculation wasn’t that Iran couldn’t block the Hormuz Strait, but that it wouldn’t. Would Mr. Trump have been wiser not to break the spell by which Iran threatened but refrained from acting? Maybe, but a Hormuz showdown may have been inevitable if Iran continued its nuclear pursuits. Does Mr. Trump’s war help or hurt Iran’s domestic reformers? Who knows?
The future is unknowable and so is the path untaken. But the logic of incentives is knowable. Those who insist Iran now rules the strait in perpetuity might explain why it didn’t then seize control long ago. The best case for Mr. Trump’s action remains: Iran’s missiles were becoming such a threat to the world’s oil supply that the next president would be unwilling to act against its nuclear program. Iran would own the strait anyway. The frequently drawn parallel is to North Korea’s conventional artillery massed in range of greater Seoul’s 26 million people. This huge conventional deterrence, the U.S. convinced itself, rendered impractical military action against the North’s nuclear program.
All the more timely, then, is a paper from George Washington University’s Nicholas D. Anderson and Dartmouth’s Daryl G. Press revisiting the North Korea assumption. Thanks to technology, the U.S. and South Korea have vastly improved their counterbattery capabilities, meaning they can take out North Korean guns as soon as they start firing. South Korea has massively invested in civil defense. Tens or hundreds of thousands of Seoul fatalities were once expected in a war. In a scenario where the U.S. and South Korea strike pre-emptively, the authors now predict 700 to 1,100.
Calculate for yourself whether the risk would be worth taking to eliminate a rogue state’s nuclear capacity. The larger lesson is that threats invoke countermeasures, and these change the incentives of those making the threats. Iran refrained from acting against the strait for decades because it knew that doing so would set in motion things it didn’t want. Those things are now in motion. To give the barest sketch, they include military countermeasures by its neighbors, infrastructure investments to bypass the Gulf, an emerging coalition of energy-consuming nations to liberate the strait, an increase in covert action funded by the U.S. and Arab petrostates against the regime, etc.
Then there are 93 million unhappy Iranian citizens. These are real things. This is a family newspaper but turn on a podcast or cable TV right now to experience full-frontal reification fallacy, a hyperventilation over words, whether those of Mr. Trump or the Iranians or the bullet points in their for-show peace proposals.
Copyright ©2026 Dow Jones & Company, Inc. All Rights Reserved. 87990cbe856818d5eddac44c7b1cdeb8
Appeared in the April 11, 2026, print edition as 'On Iran Outcome, Nobody Knows Anything—Yet'.
Holman W. Jenkins Jr. is a member of the editorial board of The Wall Street Journal. He writes the twice-weekly “Business World” column that appears on the paper's op-ed page on Wednesdays and Saturdays
.
Mr. Jenkins joined the Journal in May 1992 as a writer for the editorial page in New York. In February 1994, he moved to Hong Kong as editor of The Asian Wall Street Journal's editorial page. He returned to the domestic Journal in December 1995 as a member of the paper's editorial board and was based in San Francisco. Mr. Jenkins won a 1997 Gerald Loeb Award for distinguished business and financial coverage.
Born in Philadelphia, Mr. Jenkins receive