Friday, June 19, 2026

Yazar: Murat Yetkin / 19 Haziran 2026, Cuma - Pervin Buldan: 5 günlük işi var. Yasayı Meclis tatile girmeden çıkaralım

 

Pervin Buldan: 5 günlük işi var. Yasayı Meclis tatile girmeden çıkaralım

/ / Siyaset

TBMM Başkanvekili ve DEM Parti İmralı heyeti üyesi Pervin 

Buldan: Çerçeve yasanın Meclis’te 5 günlük işi var; tatile girmeden 

yasanın çıkması süreci hızlandırır.


TBMM Başkanvekili ve DEM Parti İmralı heyeti üyesi Pervin Buldan, Terörsüz Türkiye sürecinin aksamaması niçin çerçeve yasanın Meclis tatile girmeden çıkması gerektiğini söyledi. YetkinReport’un sorularının yanıtlarken sürecin “Zamana yayıldıkça risklerinin arttığını” vurgulayan Buldan, “İstenirse en fazla beş günlük işi var. Yasa çıkarsa yol haritası da belirlenir, süreç çok hızlanır,” dedi.
CHP’deki mutlak butlan süreci gündemini kaplıyor. ABD ve İsrail’in İran savaşından sonra CHP mutlak butlan süreci de Terörsüz Türkiye sürecinin ikinci plana düşmesine neden oldu. Buna rağmen son haftalarda sessiz de olsa, henüz sonuçları ortaya çıkmasa da bir hareketlenme gözleniyor.

Terörsüz Türkiye trafiği

Bu hareketlenme Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 20 Mayıs’taki AK Parti grubunda “Hayırlı işlerde çabuk olunmalı” demesiyle başladı.
Bunu, Buldan ve Mithat Sancar’dan oluşan DEM heyetinin 24 Mayıs’ta İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmesi izledi.
Erdoğan 9 Haziran’da Milli Güvenlik Konferansı’nda süreci “devlet vizyonu” olarak sahiplendi.
Bu arada DEM Parti ve AK Parti arasında kamuoyuna pek yansımayan temaslar oldu; bu temaslar “kod yasa” ya da “çerçeve yasa” denilen süreci yasalaştırma girişimi çerçevesinde yapıldı.
Buldan ve Sancar 16 Haziran’da TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’la görüştüler.
O arada sürpriz bir gelişme oldu. CHP Diyarbakır Milletvekili ve TBMM terörsüz Türkiye Komisyonu üyesi Sezgin Tanrıkulu, 17 Haziran’da MHP lideri Devlet Bahçeli’yi ziyaret etti. Hemen arkasından da TBMM Başkanı Kurtulmuş’la görüştü. Bu görüşmeler CHP Grup Başkanı Özgür Özel’in bilgisi içinde yapıldı. Kurtulmuş, bu görüşmelerden sonra, 18 Haziran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edildi.
Terörsüz Türkiye konusu 18 Haziran’daki Millî Güvenlik Kurulu’nda öncelikli madde olarak yer aldı.

Buldan: 5 günlük iş

Buldan ile süreçte gelinen noktayı konuştuk. Sorularıma verdiği yanıtlar şöyle:
– TBMM Başkanı Kurtulmuş’la Terörsüz Türkiye sürecini konuştunuz. İlerleme var mı?
– Evet, süreci ve Meclis tatile girmeden çerçeve yasanın çıkmasının süreci hızlandıracağını, Türkiye’ye fayda sağlayacağını konuştuk. Kendisi de aynı kanıda olduğunu ifade etti. Henüz somut bir sonuç olmasa da temaslarımız sürüyor. Ben iyimserim.
– Geçtiğimiz yıl Terörsüz Türkiye Komisyonu üyeleri Meclis tatili sırasında da çalışmıştı? Ona benzer bir çözüm mü önerdiniz?
– Bu defa daha kolay olabilir. Zaten 7-8 maddelik bir çerçeve yasadan söz ediyoruz. İki gün komisyon çalışması olsa, Genel Kurul’a inişiyle, istenirse en fazla 5 günde bitecek bir çalışma olur. Meclis tatile girmeden, ya da birkaç gün gecikmeyle girmesi hâlinde yasayı çıkartabiliriz. Gerçi Meclis kapandıktan sonra, gerekirse olağanüstü toplantıya da çağrılabilir, ama biz kapanmadan çıkmasının daha pozitif etki yapacağını düşünüyoruz. İmralı’daki görüşmelerimizden de bu izlenimi aldık. Çünkü süreç zamana yayıldıkça riskler artıyor.

“Riskler artabilir”

– Ne gibi risklerden söz ediyorsunuz?
– Ortadoğu’da savaş ortamı devam ediyor. ABD ve İsrail’in İran’la savaşında anlaşma sağlandı deniyor ama ne olacağı belli değil. Sonra, Türkiye içinde de süreci baltalamak isteyenler var, sabotajlar olabilir.
– Kandil tarafında süreci istemeyenler yok mu?
– PKK kendisini feshetme sürecinde, biliyorsunuz, silah bırakmaya da başladı. PKK yetkilileri “Sayın Öcalan’a bağlı” olduklarını, baş müzakereciliğini kabul ettiklerini açıkladılar. Şu anda oradan bir sorun çıkacağını sanmıyorum. Ancak silah bırakma sürecinin ilerlemesini görmek için yasanın çıkması, ona göre yol haritasının belirlenmesi, kimlerin nasıl, ne zaman geleceğinin belirlenmesi gerekiyor.
O nedenle yasanın Meclis tatile girmeden çıkmasını önemsiyoruz.
– DEM açıklamalarında CHP’deki mutlak butlan sürecinin Terörsüz Türkiye sürecini geciktirmesi endişesi dile getiriliyor. Sizin bu konudaki bakışınız nedir?
– CHP açısından üzücü bir durum. Şu an itibarıyla CHP’de bölünmüşlük olsa da ben her iki tarafın da olumlu bakacağını düşünüyorum; böyle yaklaştıklarını biliyorum.

Cumhuriyet gazetesi 16 Kasım 1960 (Bidokuzyüzaltmış) -Yunus Nadi Armağanı - 27 Mayıs'ın manasını anlatın - Önder Özar'ın yarışmaya katılan makalesi

 Cumhuriyet gazetesi 16 Kasım1960

Yunus Nadi armağanı -27 Mayıs'ın manasını anlatın
27 Mayıs Devrimi
Yazan : Önder Özar

1876 den beri siyasal tarihimizde iktidarı sınırlayıcı birtakım tedbirlere başvurulmak istendiği görülmektedir. Şüphesiz, o tarihten bu yana köklü bir rejim değişikliği olmuştur. Otokratik bir idareden, Cumhuriyet idaresine geçilmiş, halkın genel oy yaşı ile kendini yönetecekleri bizzat seçmesi sağlanmıştır. Fakat, siyasal iktidara bir gem vurmak, onu sınırlamak lüzumu her zaman duyulmuştur. Ne garip tecellidir ki, rejim ne olursa olsun, siyasal iktidar er geç bir soysuzlaşmaya doğru bir eğilim göstermiştir. Bunda iktidarın siyasal mahiyeti, yıpratıcılığı rol oynamışsa da, uygulanan rejimin geniş halk kitlelerine mal edilme imkanları ve imkansızlıkları da büyük ölçüde müessir olmuştur.

Atatürk'ün bütün iyi niyetine rağmen, başarısızlığa uğrayan çok partili siyasi hayat denemesine, 1945' de yeniden girişilmiştir. Yeni doğan parti 1950'de ezici bir çoğunlukla senelerin yıprattığı "şeflik" idaresini devralmıştır. Fakat, büyük ümitlerle iktidara gelen yeni idare de  dört-beş yıl sonra soysuzlaşma eğilimi göstermiş ve süratle antidemokratik ve totaliter bir mahiyet almaya başlamıştır. Aydın tabakanın güvenini kaybeden bu idare, iktidarda tutunabilmek için gericiliğe taviz vermiş, Atatürk devrimlerini ihmal ve Kemalizm prensiplerini de ihlal etmiştir.Fakat son 1957 seçimlerinde gene iktidarda kalmaya muvaffak olmuştur. Burada bir an durmak isteriz. Her ne kadar bu seçimlerde hile yapıldığı bugün anlaşılmışsa da, şu sorunun nedenlerini araştırmak gerekliliğine inanıyoruz.

1957 seçimlerinde iktidar partisi halkın oyu ile neden iktidardan uzaklaştırılmadı? Bu sorunun cevabı Türk toplumunun çözülmesi gereken ana meselelerine dayanmaktadır. Türk toplumu içinde çağdaş uygarlıktan ve demokrasi gereklerinden haberli olanların oranı azdır. Türk toplumunun çoğunluğu sunI bir iktisadi kalkınma ve enflasyonist bir para siyasetine kanmış veya hiç olmazsa verilen oylarla durum bu şekilde tecelli etmiştir. Gelinen noktada, kısa süre içinde yapılacak seçim sonucu iktidar bir siyasal partiye veya koalisyona teslim edilecektir.
Demek oluyor ki, 27 Mayıs'a kadar fırtınalı ve dalgalı bir havada seyreden geminin rotası esas itibariyle köklü bir değişikliğe uğramayacaktır. Devrimin takdir ve hayret uyandıran tarafı da bizce budur. Devrim, bir rejim değişikliği meydana getirmek için yapılmamıştır. Demokratik rejimde ısrar ediyoruz. Batı dünyasının ilgisini çeken Ak devrimi diğer devrimlerden ayıran husus da bu olsa gerek.

Demokrasi rejimi kendi ile birlikte birtakım müesseseleri de getirir. Demokrasinin benimsenmesi bir bakıma, bu müesseselerin toplumda yerleşmesine, toplumun yapısına intibak etmesine bağlıdır. Bunlara kısaca demokratik murakabe ve hür fikir müesseseleri deniyor. Meclisteki muhalefetin de müessir olması demokrasinin en gerekli şartı . Düşük iktidar sakat ve yanlış bir demokrasi anlayışı ve görüşüne sahipti, kontrolden kaçtı ve onu bertaraf etmeye çalıştı. Gelecek iktidar kontrolsüz demokrasi olamayacağını müdrik olsa bile, meclis içinde ve dışında kuvvetli ve müessir bir muhalefet olmadan arzulanan rejimin gerçekleşeceğini sanmıyoruz. İşin sadece iyi niyetle yürüyemeyeceği ortaya çıkmıştır. Sadece mükemmel bir Anayasa da her şeyi halletmez. Bunu yeni Anayasayı hazırlayan profesörler derslerinde söylemişlerdir.
Türk toplumunun vereceği sınavın başarılı olması, yeni teşkil edecek meclis veya meclislere, seçmenler heyetinin hem  sayıca hem kalitece müessir ve kuvvetli bir muhalefet göndermesine bağlıdır. Kanaatimizce, bunu sağlamak için de dürüst ve siyasi ahlak sahibi kişilerin memleketin siyasal gidişinde yeni bir buhrana yer vermemek üzere, birleşip kuvvetlibir siyasi teşekkül meydana getirmeleri gerekmektedir.

Soysuzlaşmış bir grubu memleket yönetiminden uzaklaştırmakla gönülleri ferahlatan Ak devrim yeni bir devir açmıştır. Bu başlangıç noktasından hareketle yapılacak işlerin kolay olmadığı da anlaşılmıştır. 27 Mayıs 1960'da Türk ordusu, Içtüzüğün ilgili maddesi ile kendine yüklenilen ödevi yerine getirmiş, gerçekleri görmeyen ve parti mücadelesi adı altında milli birlik ve bütünlüğü tehlikeye sokan on senelik bir iktidarı yıkmıştır. Şüphesiz , Türk ordusu bu ihtilali şartlar elverişli olmasaydı, başaramazdı. Sivil halk orduyu desteklemiştir. Fakat basının uyarması ile başlayan hoşnutsuzluğu daha elle tutulur bir hale getiren gençlik olmuştur. Gençlik, Atatürk'ün kendine emanet ettiği devrimleri korumak ve ileriye götürülmesini mümkün kılmak için harekete geçmiş ve ayaklanmıştır. Gençliğin bu hareketi aydınlar ve okur yazar şehirliler tarafından desteklenmiştir. Fakat, öte yanda, merkez şehirlerden uzakta bulunan geniş halk kitleleri bu hareketten haberdar olmamış, bir kısmı da haberdar olduğu halde herhangi bir tepki göstermemiş ve hatta partizan bir kitle de gençliğin bu  hareketini takbih derecesine kadar gitmiştir.

Bizler, bunları devrimden önce düşünüyor ve o sırada yapılacak bir seçimin dahi o günkü idare aleyhine sonuç vereceğine kolayca inanmıyorduk. Ak devrim olmuş ve siyasal tarihimizde yeni bir sayfa açılmıştır. Fakat, devrimin tabii bir sonucu olarak, düşük iktidarın dayandığı parti ortadan kalkmıştır. Bu nokta üzerinde de bir an durmak istiyoruz. Kuvvetli bir siyasal teşekkülün bu şekilde son buluşu siyaset tarihimiz bakımından hazin değil midir? Türkiye'nin 1946'da giriştiği deneme bu şekilde tam bir fiyasko ile sonuçlanmış olmuyor mu?  Bu duruma bakıp da biz de çok partili siyasal sistemin yürüyemeyeceği sonucuna mı varmak lazım?   Bu kadar kötümser olmak istemiyoruz. Fakat bize bunu düşündüren birtakım sebepler var. İlk planda bugün, dünkü ana muhalefet partisinden başka, gerçekten kuvvetli ve büyük bir siyasal teşekkül vardır, denilemez. Ancak, 15 yıllık bir denemenin tamamen boşa gittiğini söylemek ne dereceye kadar doğru olur? Türk toplumunun 15 senelik süre içinde demokrasi sınavını başarılı bir şekilde verdiği iddia edilemeyeceği gibi, sınıfta kaldığı da söylenemez. Konulacak en yerinde teşhisin ikmale kalma olacağını sanıyoruz. Türk toplumu içinde bulunduğu intikal devresinde bu ikmal sınavını başarılı bir şekilde vermek için hazırlanmalıdır. Görünüşte fiyasko ile sona eren denemeden yüz akı ile çıkmamız buna bağlıdır. İki ana siyasal parti arasındaki temsil dengesizliği yeni hazırlanan ve primli bir nisbi temsil esasına yer vereceğini sandığımız seçim kanunu ile kısmen giderilecektir. 27 Mayıs 1950 den sonra geçerli bir süre için  idareyi eline alan Milli Birlik Komitesi, demokrasi  prensiplerine bağlılığını ilan etmiştir. Bu demektir ki, ülkenin kaderi dün olduğu gibi yarın da seçimle tayin edilecek.

Atatürk devrimlerini eski haline getirmek ve ülkenin yapısına uygun  bir şekilde ana davaları halletmek gerekiyor. Ancak Türk toplumunu sosyal yapısı dağınık iskan bölgelerinden ve buralarda yaşayan çoğu cahil ve çağdaş uygarlıktan uzak kimselerden meydana geldiğine göre, dikkatli ve planlı hareket etmek lüzumu ortaya çıkıyor. Sosyal ve iktisadi kalkınmanın eğitim, sağlık gibi temel davalarının halledilmesinin, ülkenin siyasal geleceği ile ilgili olduğu anlaşılıyor. Ancak toplum yapısında bir zorlama yapılması pek müspet bir sonuç vermez.Güdümlü bir yönetimin arzuladığımız demokratik rejimle bağdaştırılması kolay değildir.

Kısaca temas ettiğimiz bu meseleler bize 27 Mayıs devriminin  ileriye götürülmesinin  pek de kolay olmadığını gösteriyor. Fakat, Türk toplumunun 15 yıllık denemesinden faydalandığına ve önümüzdeki sınavları başarı ile vereceğine inanıyor ve ona güveniyoruz.


Önder Özar'ın notu : 23 yaşında bir Üniversite (SBF) öğrencisinin kaleme aldığı bu yazının arşivden çıkarılmasını sağlayan SBF sınıf arkadaşım Prof. Dr. Emre Kongar'a, ve yazının ANA kültür sanat dergisinin Mayıs -Haziran 2026 sayısında  yayınlanması isteğimi olumlu karşılayan anılan derginin imtiyaz sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Şaheste Günday'a teşekkürlerimi sunuyorum.                   

Yetkin Report - Yazar: Ahmet Erdi Öztürk / 19 Haziran 2026, Cuma - Türkiye’nin Jeopolitik Primi ve Güven Açığı

 

Türkiye’nin Jeopolitik Primi ve Güven Açığı

/ / Siyaset

Ankara’nın NATO Zirvesi’ne hazırlandığı, ABD-İran mutabakatına

 dijital imzaların atıldığı, G7 Zirvesi’nin Fransa’da toplandığı sırada

 Dışişleri Bakanı Fidan, Kazan’daki ASEAN Zirvesi’nde Rusya 

Cumhurbaşkanı Putin ve heyetiyle görüşüyordu. Jeopolitik konum

 önemli ama kalıcı olmayabilir. 

Soldan sağa, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Putin, Putin’in Dış 

Politika Danışmanı Uşakov, Fidan, Türkiye’nin Moskova 

Büyükelçisi Bilgiç. (Foto: X/Dışişleri)



Türkiye son dönemde uluslararası siyasetin birden fazla kriz hattında yeniden görünür hale geldi. Avrupa Parlamentosu’nun çok negatif Türkiye raporu, Ankara’nın demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve muhalefet üzerindeki baskılar nedeniyle Avrupa ile ilişkilerinde ciddi bir normatif maliyet taşıdığını bir kez daha gösterdi. Aynı dönemde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın G7 zirvesi sırasında Rusya’da temaslarda bulunması, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisi içinde yer alırken Moskova ile doğrudan konuşabilen az sayıdaki NATO aktöründen biri olduğunu yeniden hatırlattı. Bulgaristan’daki Karadeniz, NATO ve enerji güvenliği temasları da Türkiye’nin Avrupa güvenliği açısından hâlâ merkezî bir konuma sahip olduğunu ortaya koydu.

Bu tablo Türkiye’nin güncel jeopolitik önemini açıkça gösteriyor. Ancak aynı zamanda ciddi bir paradoksu da beraberinde getiriyor. Türkiye, Karadeniz, Suriye, enerji koridorları, Rusya ve Ortadoğu dosyalarında vazgeçilmez bir aktör olarak öne çıkıyor. Fakat içerideki demokratik gerileme, kurumsal zayıflama, yargının siyasallaşması ve Batı ile büyüyen güven sorunu bu jeopolitik değeri daha kırılgan hale getiriyor.

Başka bir ifadeyle Türkiye bugün önemli, görünür ve gerekli bir aktör; fakat bu onun otomatik olarak güvenilir, öngörülebilir ve kalıcı biçimde etkili bir ortak olduğu anlamına gelmiyor.

Denge Siyasetinin Getirisi ve Sınırı

Fidan’ın, ev sahibi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un başka “orta güçleri” davet etse de Türkiye’yi davet etmediği G7 zirvesi sırasında Rusya ile görüşmeler yapması sembolik açıdan oldukça önemliydi. G7’nin ana gündemlerinden biri Ukrayna savaşı, Rusya’ya yönelik baskı, yaptırımlar ve enerji güvenliği iken, Türkiye’nin Moskova ile doğrudan temas kurması, Ankara’nın klasik bir Batı müttefiki gibi davranmadığını gösterdi. Fakat bu durum basitçe bir “eksen kayması” olarak okunmamalı. Daha doğru okuma, Türkiye’nin uzun süredir sürdürdüğü çok yönlü dengeleme siyasetinin güncel bir yansıması olarak görülmeli.

Türkiye Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekliyor, NATO üyesi olarak Karadeniz’deki güvenlik risklerini doğrudan hissediyor ve Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olmayı sürdürüyor. Aynı zamanda Rusya ile enerji, ticaret, turizm, Suriye, Kafkasya ve Karadeniz güvenliği üzerinden koparılamayacak ilişkilere sahip. Bu nedenle Ankara’nın Moskova ile konuşabilmesi Batı açısından zaman zaman rahatsızlık yaratsa da tamamen dışlanabilecek bir davranış değil. Savaşın uzadığı, diplomatik kanalların zayıfladığı ve Karadeniz’in askerî risklerle dolduğu bir ortamda Türkiye’nin Rusya ile konuşabilmesi belirli bir stratejik işlev üretiyor.

Ancak bu işlevin sınırları var. Türkiye’nin Rusya ile konuşabilmesi ona diplomatik değer kazandırabilir; fakat aynı anda Batı’da Ankara’ya yönelik güven sorununu derinleştirebilir. Dahası, Türkiye bugün NATO’nun doğu ve güneydoğu kanatlarının kesiştiği yeni bir güvenlik hattında kritik bir aktör olarak görülüyor. Bu durum Ankara’nın önemini artırıyor fakat Avrupa ile ilişkilerdeki demokratik sorunları ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, Türkiye ne kadar vazgeçilmez hale gelirse, yurt içindeki siyasal düzen de o kadar fazla uluslararası tartışmanın konusu oluyor.

Merkezde Olmadan Etkili Olmak

Türkiye’nin benzer bir rolü Ortadoğu ve enerji güvenliği alanlarında da görülüyor. Ankara Suriye’de hâlâ sahada olan, sınır güvenliği, göç, Kürt meselesi, muhalif gruplar ve bölgesel normalleşme dosyalarında etkili bir aktör. Ancak İran-ABD hattında ortaya çıkan diplomatik yumuşama ihtimali, Hürmüz Boğazı etrafındaki enerji güvenliği tartışmaları ve yeni enerji koridorları arayışı, Türkiye’nin bölgesel enerji mimarisindeki konumunun hem önemli hem de sınırlı olduğunu gösteriyor.

Türkiye Hürmüz’ün doğrudan tarafı değil. Ne Körfez üreticisi ne de Boğaz’ın askerî kontrolünde birincil aktör. Fakat Hürmüz’de yaşanacak her kriz, enerji fiyatları, LNG akışları, Avrupa’nın enerji güvenliği ve alternatif koridor arayışları üzerinden Türkiye’yi dolaylı biçimde etkiliyor. Körfez enerjisinin Hürmüz’e bağımlılığının sorgulanması, Irak-Suriye-Türkiye hattı, Doğu Akdeniz, Güney Kafkasya ve Orta Koridor gibi başlıkları yeniden gündeme taşıyor. Türkiye bu süreçlerin tam merkezinde yer almayabilir, ancak çevresinde şekillenen enerji ve güvenlik mimarisinin dışında da kalmıyor.

Burada önemli olan nokta şu: Türkiye’nin dış politika kapasitesi artık yalnızca askerî güç, coğrafya ya da diplomatik çeviklikle ölçülemez. Ankara’nın etkisi, farklı kriz alanları arasındaki bağlantısallıktan besleniyor. Suriye’deki pozisyonu göç ve güvenlik üzerinden Avrupa’yı ilgilendiriyor. Karadeniz’deki rolü NATO’yu ve Rusya’yı doğrudan etkiliyor. Enerji koridorlarındaki yeri Avrupa’nın arz güvenliğiyle ilişkileniyor. Rusya ile ilişkiler hem Ukrayna savaşını hem de Batı ittifakını ilgilendiriyor. Bu bağlantısallık Türkiye’ye manevra alanı açıyor, ancak kuşkusuz aynı zamanda onu daha kırılgan bir aktöre dönüştürüyor.

Jeopolitik Önem Kalıcı Güç Değildir

Türkiye’nin bugünkü jeopolitik görünürlüğü önemli, fakat bu görünürlük kalıcı, garantili ya da tek başına yeterli değil. Uluslararası sistemin geçişken yapısı, bugün avantaj üreten bir pozisyonun yarın maliyete dönüşebileceğini gösteriyor. Rusya ile konuşabilmek bugün diplomatik değer yaratabilir, ancak Batı ile güven sorununu derinleştirebilir. Suriye’de sahada olmak pazarlık gücü sağlayabilir, ancak uzun vadeli güvenlik yükü üretebilir. Enerji koridorlarının kesişiminde bulunmak stratejik önem yaratabilir ama alternatif güzergâhlar, yeni teknolojiler ve bölgesel normalleşmeler bu önemi zamanla azaltabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin yalnızca coğrafyasına, krizlerdeki vazgeçilmezliğine ve jeopolitik konumuna güvenmesi riskli. Jeopolitik önem, kurumsal kapasite, ekonomik istikrar, diplomatik öngörülebilirlik ve demokratik meşruiyetle desteklenmediğinde kırılgan bir avantaja dönüşür. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye yönelik eleştirileri tam da bu noktada anlam kazanıyor. Batılı aktörler Türkiye’ye ihtiyaç duyabilir ama ne yazık ki bu ihtiyaç Ankara’ya duyulan güvenin arttığı anlamına gelmez.

Foreign Policy’s Situation Report - June 18, 2026 - By John Haltiwanger and Rishi Iyengar - The White House deploys its No. 2 official to sell the Iran deal, Ukraine makes black rain fall on Moscow, and the Pentagon returns a combatant command to its old name.