Türk resminin kayıp ressamı: Mihri Rasim mi? Mihri Müşfik mi? Kim Mihri?
Mihri'nin öğrencileri Fahrelnissa Zeid, Aliye Berger, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve niceleri, Türk Sanat Tarihi’nin yapı taşları oldular. Sanat tarihçisi Linda Nochlin "Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?" diye sormuştu, aslında sorun kadınların yokluğu değil sorun, tarihin onları ya tamamen unutması ya da sadece "hüzünlü birer kurban" olarak kurgulaması. Bugün Gülhane Parkı’nda yürürken, asırlık ağaçların gölgesinde Mihri Hanım ve öğrencilerinin fırça tıkırtılarını duymak mümkün. Çünkü o gün orada yapılan şey sadece resim değil, bir özgürlük provasıydı.

12 Mart 2026 00:00
1918 yılının İstanbul’unda, Galata rıhtımına demirleyen İngiliz zırhlıları, İstiklal Caddesi’nde devriye gezen yabancı üniformalı askerler var. Şehrin üzerine çöken o devasa "Ne olacak?" sorusu herkesin zihninde asılıdır. İşgal bir imparatorluğun çöküşünü simgelemektedir. Tam bu puslu atmosferin ortasında, bugün İstanbul Üniversitesi olarak bildiğimiz Zeynep Hanım Konağı’nın kapısı gıcırdayarak açılır. Bir grup genç kadın, ellerinde ahşap şövalelerle dışarı çıkar. Gencecik öğrencilerin önünde, bakışlarında tavizsiz bir ifade taşıyan bir kadın vardır: Mihri!
Bugün onu “Mihri Müşfik Hanım" diye ansak da onun kimliği tarih yazımının elinden her seferinde kaçmaya başaran bir cıva gibidir. 1900’lü yılların toplumsal hayatında kadının görünür olması bile büyük bir meseleyken, bir kadın ressamın var olması başlı başına bir başkaldırıdır. Öyle ki adı bile bir bilmeceye dönüşmüştür. Kayıtlara bakarsanız, kimi yerde babasının adıyla -ki en doğrusu bu- Mihri Rasim, kimi yerde ilk evliliğiyle Mihri Müşfik, bazı yerlerde ikinci eşiyle Mihri Rasim Virzi, Avrupa’da ise egzotik bir figür olarak Mihri de Pacha ismine rastlarsınız. Birçok eserine imza atmamış, arkasında düzenli bir arşiv ya da günlük notlar bırakmamıştır. Sanki hayatının izlerini bilerek dağınık bırakmış, varlığını tarihin tozlu raflarına hapsetmek isteyen sisteme inat, izini sürmeyi bizlere bitmek bilmeyen bir bulmaca olarak devretmeyi seçmiştir. Ancak o günlerde yaptığı şey, tarihe silinmez bir iz bırakacaktır.
Gülhane’de bir özgürlük provası
1914’te, kadınlar için açılan ilk güzel sanatlar akademisi olan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdürü olduğunda, bu muğlak isim tarihin en somut devrimlerinden birine imza atacaktır. Kadınların üniversiteye gitmesinin bile "fazla" bulunduğu, kamusal alanın erkek egemen bir sessizlikle kuşatıldığı bir dönemdir. Böyle bir iklimde Mihri, öğrencilerini sınıfların loş koridorlarına ve harem-selamlık duvarlarının ardına hapsetmeyi reddeder. Onları alır ve resim yapmaları için açık havaya, Gülhane Parkı’na götürür.
Şehrin sokaklarında işgal askerleri dolaşırken, muhafazakâr bakışlar ve yıkılan bir imparatorluğun enkazı arasında bir grup genç kadın parkın ortasında şövale kurarlar... Bu, kadının sokağa çıkmasının bile fısıltıyla karşılandığı bir coğrafyada, kamusal alanı tuvalle fethetmektir. O fırça darbeleri o güne kadar kadına çizilen sınırları delip geçer. Mihri’nin öğrencileri orada sadece ışık ve gölgeyi değil, "var olmayı" öğrenirler.
Ancak o yıllarda kız sanat öğrencileri için canlı çıplak modelle çalışmak imkânsızdır. Mihri çözümü bulur. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden antik heykel parçaları, mermer torsoları getirtir. Genç kadınlar, bu taşlaşmış bedenlerden insan anatomisini keşfederler. Fakat Mihri burada da durmaz, sanatın en büyük tabusu olan "canlı model" meselesine el atar. Okulun yaşlı hademesi Zaho Ağa’yı kürsüye oturtur. Genç Müslüman kadınların, karşılarında duran bir erkeği dikkatle inceleyip kâğıda aktarması, toplumsal cinsiyet rollerinin ters yüz edilmesidir. Mihri onu da yapar.
Zeynep Hanım Konağı
Saraydan Manhattan’a: Bir kimlik inşası
Mihri, Tanzimat Dönemi’nin getirdiği yenilik rüzgârları içinde büyür. Babası Rasim Paşa, II. Abdülhamid’in doktorlarındandır. Küçük yaşta edebiyat, müzik ve yabancı dil dersleri alır. Yaptığı resimleri gören II. Abdülhamid, onun saray ressamı Fausto Zonaro’dan ders almasını teşvik eder. Ancak Mihri, sarayın altın kafesine sığmayacak kadar özgürlüğüne düşkündür. İlk büyük isyanını, genç yaşta tanıştığı bir İtalyan’ın peşinden Roma’ya kaçarak yapar.
Roma’dan Paris’e geçer Montparnasse’da hem ev hem de atölye olarak kullandığı bir mekânda portre yaparak hayatta kalmaya çalışır. Sorbonne’da okuyan Müşfik Selami Bey ile evlenir ve bugün en çok bilinen soyadını alır, Mihri Müşfik. Birkaç yıl sonra ayrılırlar ama bu süreçte yolu Paris’teki Osmanlı Maarif Nazırı Ahmet Zühdü Paşa ile kesişir. Paşa, Mihri’nin yeteneğinden etkilenir ve Mihri’nin "Kadınlar için de bir sanat akademisi kurulmalı" mesajı, 1 Kasım 1914’te İnas Sanayi-i Nefise’nin kurulmasıyla meyvesini verir. İşte ondan sonra kendisini kızların sanat eğitimine adar. Kız öğrencilerin önündeki her zorluğu yok etmeye çalışır.
Tevfik Fikret'in maskı
En yakın arkadaşlarından biri Tevfik Fikret’tir. O’nun Aşiyan’daki evinin üst katında Mihri resim yaparken alt katta Fikret şiir yazmaktadır. Tevfik Fikret öldüğünde yanı başındadır, hatta yüzünün maskesini alır. Bugün o mask Aşiyan’da sergilenmektedir.
NY Times 16 Nisan 1932
New York’a kaçış ve bir şehir efsanesinin sonu
1927’de New York’a yerleşen Mihri, Salvatore Virzi ile evlenir ve Manhattan’da yaşayan kozmopolit bir portre ressamına dönüşür. Artık Amerikan basınında "Mihri Rasim Virzi" adıyla anılmaktadır.
Yıllarca sanat tarihi kitapları, onun hikâyesini hüzünlü bir sonla sefalet içinde ölüp Hart Island’daki kimsesizler mezarlığına gömüldüğü efsanesiyle bitirdi. Ancak Murat Bardakçı’nın, Şehzade Osman Ertuğrul’un tanıklığına dayandırdığı belgeler bu trajik imajı yerle bir etti. Mihri Hanım, Manhattan’ın kalbinde, 52. Cadde’deki evlerinde Muhteşem Gatsby’i aratmayacak modern bir hayat sürdü. 1954’te vefat ettiğinde, cenazesi Virzi ailesinin özel kabristanına defnedildi.
Halaskârgazi Mustafa Kemal Atatürk'ün portresi
Mihri’nin fırçası kıtaları aştı. Mustafa Kemal’i tuvale aktaran ilk kadın ressam olmasının yanı sıra, bir Müslüman kadın olarak Papa XV. Benedict’in portresini yapmış olması başlı başına sıra dışı bir başarıdır. Amerika’nın eski başkanlarından Theodore Roosevelt ve mucit Thomas Edison da onun fırçasının değdiği isimler arasındadır.
"Kim Mihri": Arşivlerden taşan hayat
Mihri hakkında bildiklerimiz aslında şaşırtıcı derecede az. Hayatına dair anlatıların bir kısmı belgeye değil, neredeyse şehir efsanelerine dayanıyor. Birkaç zaman önce Pera Müzesi’nde Yönetmen Berna Gençalp’in “Kim Mihri” belgeselini izledim. Bu belgesel yalnızca bir sanatçı portresi değil, aynı zamanda kayıp bir hayatın izini süren önemli bir araştırma.
Belgesel, Mihri’nin hikâyesini anlatmakla kalmıyor filmin gösterimleri sırasında yeni izlerin de ortaya çıkmasına vesile oluyor.
Gençalp’in anlattığına göre, belgeselin İzmir gösteriminde bir bey yanına gelmiş ve yıllardır yemek odalarında asılı duran bir tablodan söz etmiş: “Biz yıllardır o tablonun önünde yemek yiyoruz,” demiş. İncelendiğinde bu eserin gerçekten Mihri’ye ait olduğu anlaşılmış. Tablo bugün İş Bankası Resim Heykel Müzesi koleksiyonunda Mustafa Kemal Atatürk’ün portresi ile Osman Hamdi Bey’in eserinin ortasında duruyor.
Ressam Mihri'nin otoportresi, İş Bankası koleksiyonu
O gün Pera Müzesi’ndeki gösterimde başka bir iz daha ortaya çıktı. Mihri’nin öğrencilerinden birinin torunu söz alarak büyükannesi Nevzat Hanım’a ait okul belgelerini, Mihri’nin imzaladığı bir günlüğü ve öğrencilerini insan bedenini öğrenmeleri için kadavra derslerine götürdüğünü gösteren fotoğrafların olduğunu bizimle paylaştı.
Bir bakıma Mihri’nin hayatı, yalnızca arşivlerden değil, böyle tesadüflerden, aile albümlerinden ve yıllar sonra ortaya çıkan tanıklıklardan yeniden kuruluyor.
Miras ve Gölgeler
Mihri'nin öğrencileri Fahrelnissa Zeid, Aliye Berger, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve niceleri, Türk Sanat Tarihi’nin yapı taşları oldular. Sanat tarihçisi Linda Nochlin "Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?" diye sormuştu, aslında sorun kadınların yokluğu değil sorun, tarihin onları ya tamamen unutması ya da sadece "hüzünlü birer kurban" olarak kurgulaması.
Bugün Gülhane Parkı’nda yürürken, asırlık ağaçların gölgesinde Mihri Hanım ve öğrencilerinin fırça tıkırtılarını duymak mümkün. Çünkü o gün orada yapılan şey sadece resim değil, bir özgürlük provasıydı.
No comments:
Post a Comment