Showing posts with label Suriye. Show all posts
Showing posts with label Suriye. Show all posts

Monday, December 26, 2016

Cansu Çamlıbel'in Büyükelçi (E) Kurtuluş Taşkent ile mülakatı ( 26 Aralık 2016)

Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı

25 Aralık 2016 - 21:18Son Güncelleme : 26 Aralık 2016 - 06:32

Emekli Büyükelçi Kurtuluş Taşkent, 6 sene ile Rusya’da en uzun süre görev yapan Türk büyükelçi. 2002-2008 arasında hem Rusya’nın Putin’in iktidara gelmesiyle yaşadığı hem de Türkiye’nin dış politikada AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yaşadığı değişimlerin bizzat ortasında yaşamış deneyimli bir diplomat. Geçen hafta Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un Ankara’nın kalbinde uğradığı suikastı ve hemen ertesi gün Türkiye-Rusya-İran’ın imzaladığı Suriye mutabakatını analiz edecek en yetkin isimlerin başında geliyor. Taşkent, gelişmeler Türkiye’yi Rusya’nın yörüngesine mi itiyor tartışmasını anlamsız buluyor. Türk dış politikasının geleneksel hattına dönebileceğine dönük emarelerden memnun.

 
UZUN YILLAR KENDİMİZ TABANCA TAŞIDIK
 
- Rus Büyükelçi Karlov’un Ankara’da Türk polisine mensup bir kişi tarafından öldürülmesinin ardından Putin bu suikastın Türk-Rus ilişkilerini vurmayı hedeflediğini söyledi. Şu ana kadar da Ankara’yı zora sokacak bir tepki gelmedi. İlişkiler bu durumdan nasıl etkilenir sizce?
 
Ben büyükelçinin nasıl vurulduğunu Rus televizyonlarından seyrettim. Çok üzücü bir olay. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa bir suikast ile yabancı bir büyükelçi öldürülüyor. Biz Türk diplomatları, büyükelçiler olarak Ermeni terörüne çok şehit verdiğimizden bu hususlarda daima dikkatli olmaya çalıştık. Ben ve arkadaşlarım uzun yıllar özel tabanca taşıdık. Daha sonra büyükelçi olunca korumalarımız oldu. Büyükelçinin koruma almaması basiret bağlanması belki ama belki de Türkiye’de böyle bir şeyin bir Rus sefirinin başına gelebileceğini düşünememekten ileri gelebilir.
Bu feci suikasttan sonra hem Türk hem de Rus yetkililer aklıselimle hareket ettiler. Suikast beraberce araştırılıyor.
Rusya’nın tutumu şudur; ‘Kimin yaptığı konusunda çeşitli spekülasyonlar var ama biz tahkikatın sonucunu bekliyoruz’.
 
- Putin’in son basın toplantısında söylediklerine bakınca Moskova’nın bu suikastın FETÖ tarafından yapılmış olma ihtimalini yüksek gördüğünü mü anlamalıyız?
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine anlattıkları Putin’in kafasına yatmasaydı geçen haftayı bu kadar serinkanlı geçirebilirler miydi?
Sayın Cumhurbaşkanımızın elinde muhtemelen istihbarattan ve güvenlik güçlerinden gelen bilgiler vardır. Fakat Rusların tutumu beklemek ve tahkikatın sonucuna göre bir kanaate varmak üzerine kurulu diye anlıyorum.
 
Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent: Rusya ile doğru olan yapıldı
DAVUTOĞLU’NUN UÇAK AÇIKLAMASINI PUTİN BİR TOKAT OLARAK ALDI
 
- Rusya’nın yaklaşık bir yıl önce uçağının Türkler tarafından düşürülmesi ile büyükelçisinin Türkiye topraklarında öldürülmesine verdiği tepkiler arasındaki farkı nasıl yorumluyorsunuz?
 
Soğuk Savaş dönemi dahil ilk defa bir Rus uçağı bilinçli bir şekilde düşürülüyor. Ondan sonra hatırlarsınız bazı talihsiz açıklamalar oldu. O zamanki başbakanın gazetelere yansıyan ‘Talimatı ben verdim’ şeklinde bir beyanı var. Putin bunu amiyane tabirle suratına vurulmuş bir tokat olarak aldı ve çok ciddi tepki gösterdi. Yine de aşırıya kaçmamaya dikkat etti. Türkiye üzerinde birincisi ekonomik yaptırımlara başvurdu, ikincisi Suriye hava sahasını yakın zamana kadar bize kapattı. Biz bu yaptırımlardan çok kötü etkilendik. Rakamlar ortada. 4.5 milyona yaklaşan turist sayısı 2016’da çok çok düştü.
Bir süre sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın Putin’e gönderdiği mektup bu yanlıştan iki tarafın da dönmesini sağladı. İlişkiler eski düzeyine ulaşma sürecine girdi. Büyükelçinin öldürülmesi gerçekten de Rusları yaraladı, bizleri de yaraladı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve hükümet yetkililerinin süratle olaya ey koymaları ve Putin’le görüşmeler olabildiğince suikastın olumsuz etkilerini azaltmaya çalıştı.
 
SUİKASTTAN ÖNCE DE BÜYÜKELÇİLİKLER İÇİN GÜVENSİZLİK ORTAMI VARDI
 
- Suikastın gerçekleştiği yer Meclis’e çok yakın, ABD Büyükelçiliği’nin karşısı. Ankara’nın kalbi denebilecek bir nokta. Böyle bir olaydan sonra Türkiye’deki diğer diplomatik temsilcilikler bir güven sorunu yaşamaz mı?
 
Burada merhum büyükelçinin eksikliği kadar bir büyükelçinin katıldığı bir törende onun korumasız gezdiği de bilindiği halde gerekli güvenlik önlemlerinin ve istihbaratın sağlanamaması yabancı çevrelerde tartışıldı ve eleştirildi. Biliyorsunuz Türkiye’deki temsilcilikler son dönemde sık sık kendi makamları tarafından uyarıldılar. Alman ve Amerikan Büyükelçiliği ve Konsolosluğu birkaç günlüğüne kapatıldı. Başkaları da vardır. Zaten Rus Büyükelçi’nin öldürülmesinden önce de bir güvensizlik ortamı vardı. Yabancı büyükelçilikler zaten Ankara’da bir güvensizlik ortamı olduğu konusunda uyarıldıkları için bunu biliyorlardı. Ona göre tedbirler alıyorlardı. Sayın Karlov nasıl oldu da bu ortama rağmen korumasız geziyordu? Bu yanlış bir şey.
 
- Geçen hafta suikastın ertesi günü Türkiye-İran-Rusya’nın imza koyduğu mutabakat metninin ilk maddesi şöyle diyor; ‘Üç ülke, içerisinde pek çok etnik grubu barındıran, çok mezhepli, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen destekliyor’. Yani Beşar Esad’ın cumhurbaşkanlığını yürüttüğü ve bizim Fırat Kalkanı operasyonunda işbirliği yaptığımız ÖSO’nun karşısında savaştığı ülkeden bahsediliyor. Rusya Ankara’yı nasıl bu noktaya getirdi?
 
Mutabakatın sizin hatırlattığınız maddesi dışında bir de şöyle deniyor; İran, Rusya ve Türkiye, Suriye hükümeti ve muhaliflerin üzerinde görüşme yaptıkları anlaşmanın hazırlanmasına yardımcı olmaya ve bu anlaşmanın garantörü olmaya hazır olduklarını belirtir.
Sanıyorum bu ortak bildiride Rusya’nın etkisi biraz daha fazla olabilir çünkü Suriye’de askeri bakımından gerçek manada en büyük güç uçaklarıyla, üsleriyle, özel kuvvetleriyle. İran’ın desteklediği Hizbullah grubunun etkin olduğu biliniyor. Bunu bir uzlaşı olarak görmek daha uygun olur. Ama bana göre Türkiye’nin son yaklaşımı bence gerçekçi ve doğru bir yaklaşım.
 
- ‘Rusya’nın ya da başka faktörlerin etkisiyle olması önemli değil mesele Türkiye’nin bu noktaya gelmesi’ demek istiyorsunuz, doğru mu?
 
Evet, bu doğru yaklaşımdır.
 
BU KADAR TEHDİT ALTINDAYKEN TÜRKİYE UZLAŞILARA AÇIK OLMALI
 
- AK Parti yönetimi 2011 yazından sonra tüm Suriye stratejisini Esad rejiminin devrilmesi üzerine kurdu. Başta ÖSO olmak üzere ılımlı görülen muhalifler desteklendi. Muhaliflerin siyasi şemsiyesi diyebileceğimiz Suriye Ulusal Konseyi İstanbul’da kuruldu. ‘Buraya gelinmesi doğrudur’ dediğiniz nokta Ankara’nın Esad rejimi kriterinden vazgeçtiği anlamına mı geliyor?
 
Birincisi, Türkiye içten ve dıştan çok yönlü terörizm tehditleri altında. İkincisi, Rusya gibi büyük bir güçle iyi ilişkiler yürütmek, tekrar 2000’li yılların karşılıklı güven birlikteliğine dönmek durumundadır. Üçüncüsü, aramızda çeşitli anlaşmazlıklar çıkabilir ama Türkiye İran’ı dikkate almak durumunda. Dolayısıyla biz kendi iç güvenliğimizi sağlamak açısından etrafımızda düşmanlarla değil mümkün olduğunca dostlarla çevrilmek için birtakım uzlaşılara açık olmamız lazım. Dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın ilk iktidara geldiklerinde söylediği gibi dostlarımızı arttırmamız, düşmanlarımızı azaltmamız lazım. Son bombalamalar ve Karlov’a suikastın gösterdiği gibi Türkiye çok yönlü ciddi bir terör tehdidi altında. Türkiye gerçekçi ve doğru bir tutum almıştır derken bu geniş çerçeve içinde düşünmeye çalışıyorum.
 
YAPILAN YANLIŞLAR KABUL EDİLDİ Kİ ANKARA BU DÖNÜŞÜMÜ YAŞADI
 
- Türkiye 5 senedir düşman muamelesi yaptığı bir liderle ve rejimiyle nasıl aynı masaya oturup garantörlük yapacak? 
 
Bir kere bizim geleneksel dış politikamızda rejimlerin tanınması veya tanınmaması diye bir husus yoktur. Mesela bir ülkede bir darbe olup yeni bir rejim kurulduğunda bizim geleneksel dış politikamızda o rejimin tanınması diye bir uygulama yoktur. Biz ülkelerle ilişkilerimizi rejimlerle değil o ülkenin kendisiyle kurarız. Rejimlerine ve içişlerine karışmayız. Sizin de söylediğiniz gibi ciddi bir dönüşüm olmuştur ama bugünkü bu dönüşüm doğrudur ve gerçekçidir. Eskiden birtakım yanlışlar yapıldığı kabul ediliyor ki bu dönüşüm yapılıyor. Demek o uygulamaların yanlış olduğu görülüyor ve neticede bu üçlü anlaşmaya varıyoruz. Artık anladığım kadarıyla (bir değişiklik olmazsa) Esad ile ilgili eski iddiaları ileri sürmüyoruz. Mutabakat metni bunu gayet açık gösteriyor. ‘Hükümetle muhalifler arasındaki görüşmeleri destekleyeceğiz ve bir anlaşma olursa onun garantörü olacağız’ diyoruz.
 
MUTABAKATTA HİZBULLAH DA YOK, PYD DE
 
- Ortak bildiride IŞİD ile El Nusra diğer muhalif gruplardan ayrı bir kategoride ve ‘terörist’ olarak vurgulandı. Ankara’nın bu gruplarla eşdeğer gördüğü PYD’ye bir ‘terör örgütü’ atfı yok. Bu Türkiye’nin pozisyonu açısından sorunlu değil mi?
 
Haklısınız. Bizim pek sevmediğimiz Hizbullah da yok. Üçlü mutabakatın kabulünden sonra yapılan ortak basın toplantısında Sayın Çavuşoğlu Hizbullah’ın isminin bildiriye konulmamasını eleştirmiş. Bunun üzerine Lavrov ‘Hizbullah Suriye hükümetinin daveti üzerine ülkede bulunmaktadır’ demiş. İran Dışişleri Bakanı Zarif de ‘Türk meslektaşımın söylediklerini saygıyla karşılıyorum ama diğer ülkeler (İran ve Rusya) o şekilde düşünmüyor’ demiş. Yani bu ortak bildiri her yönüyle mükemmeldir, sorunların hepsi çözülmüştür, Türkiye’nin başındaki bütün terör tehditleri kalkmıştır demek değil. Ama terörle mücadele dahil bir sürecin iyi yönde başlatılmasıdır.
 
BATI İLE SORUNLARIMIZIN RUSYA İLE İLGİSİ YOK
 
- Rusya’nın müttefikleriyle eşitlikçi değil daha ziyade kendi nüfuz alanını genişletmeye yönelik bir ilişki tarzı olduğu biliniyor. Bu gelişmelerle Türkiye’nin çok fazla Rusya’nın yörüngesine girdiği eleştirisini getirenler var. Batı’ya dönük kızgınlıklarımız, hayal kırıklıklarımız bizi biraz fazla mı Rusya’ya doğru itti?
 
Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerdeki balayı 2000’li yıllarda yaşandı. Ama Rusya, Türkiye’nin bir NATO üyesi ve belirli bir blokun ülkesi olduğunu her zaman biliyordu.
Herhangi bir güvenlik anlaşmasına bağlı olmak ve bir ittifak içinde olmak başka ülkelerle ilişkilerin kötü olması anlamına gelmez. Artık Soğuk Savaş döneminde değiliz ki o dönemde Demirel’in başbakanlığı döneminde (1960’lar-70’ler) Ruslarla çok ciddi ekonomik işbirliği içindeydik.
Ara sıra birtakım dönüşler olabilir ve zaman zaman çok eleştirdiğimiz durumlara rağmen Türkiye oradan oraya yalpalayacak bir ülke değil. Dolayısıyla ben Rusya’nın tahakkümü altına girdiğine, Rusya ile ilişkilerinde aşırıya gittiği kanaatinde değilim. Türkiye’nin menfaatleri, çıkarları Rusya ile de iyi ilişkiler içinde olmayı gerektiriyor. Ümit ediyorum Avrupa ve ABD ile ilişkilerimiz de daha olumlu bir noktaya gelebilir. Biz Rusya’ya yanaştık diye o ilişkiler istediğimiz düzeyde değil diye bir durum yok ki.
 
- Batı ile zaten gerilimli olan o ilişkiler Ankara-Moskova yakınlaşması nedeniyle daha da olumsuz etkilenir mi?
 
Etkileneceği kanaatinde değilim... Bugün eleştirilen yönlerimiz Rusya ile ilişkilerimiz dolayısıyla daha olumsuz noktalara gidecek kanaatinde değilim. Eğer birtakım yanlış uygulamalarımız varsa bunları düzeltmek bizim elimizde. Ne Rusya yüzünden bunlar oldu ne de Rusya ile ilişkilerimiz tekrar çıkarlarımız doğrultusunda gelişiyor diye bu olumsuzluklar artacak.
 
TÜRKİYE SAĞA-SOLA YALPALAYAN DEVAMLI DIŞ POLİTİKA ARAYIŞINDA ÜLKE OLMAMALI
 
- Ortadoğu ülkelerinde Türkiye’nin kendilerine rejim ihraç etmek istediği, Sünnicilik yaptığı algısının yükseldiği bir dönem yaşadık. Ankara bu iddiaları hep reddetse de hangi politikalar sizce bu algıya yol açtı?
 
Bir dış politika tarihten, coğrafyadan, stratejiden, komşularınızın durumlarından, onların size bakışlarından, ekonomiden ve sizin kendinize nasıl bir rol biçtiğinizden oluşur. Bu uzun vadeli bir iştir. Kendinizi ne küçük göreceksiniz ne de dev aynasında göreceksiniz. Stratejik derinliktir, yeni Osmanlıcılıktır gibi birtakım kavramların ortaya atılıp bunların fazla ciddiye alınması gerçekçi bir yaklaşım değildi. Türkiye o zaman Arap ülkelerine misal gösterilirken gerçekten de demokrasi ve insan hakları açısından gelişim içinde olan bir ülkeydi.
Bir de şunu söylemek isterim Atatürk’ün dönemin dışişleri bakanlığı genel sekreterine vasiyet gibi sözleri vardır: ‘Arap ülkelerinin içişlerine ve kendileri arasındaki sorunlara karışmayacaksınız. Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler içinde olacaksınız, onları tahrik etmeyeceksiniz.’ Atatürk’ün talimatı budur. Biz bu çerçevede hareket etmeliydik, etmeliyiz. Atatürk’ün çizdiği dış politika yolu gerçekçidir. Bizim sağa-sola yalpalamamıza gerek yoktur. Rusya ile ilişkiler başka ülkeler aleyhine değil, başka ülkelerle ilişkiler Rusya aleyhine bir süreç içine girmemeli. Türkiye sağa-sola yalpalayan, devamlı dış politika arayışları içinde bir ülke olmamalıdır. Sanıyorum ve ümit ediyorum dış politikamız daha gerçekçi ve daha ayağı yere basar, daha Cumhuriyet’in öteden beri uygulayageldiği dengeli ve düşman aramayan dost arayan sürece girmiştir ve bu devam edecektir.
 
RUSYA HEP SICAK DENİZLERE İNMEK İSTEDİ SURİYE SAYESİNDE BAŞARDI
 
- Rusya, Esad yönetiminin muhaliflere karşı kayıplarının büyük olduğu dönemde uluslararası müzakerelerde bir dönem Akdeniz’e kapısı olan küçük bir Nusayri devletinin devamı pahasına Suriye’nin bölünmesine göz yumacakmış gibi duruyordu. Ama üçlü mutabakat gösterdi ki Rusya planlarını Suriye’nin bildiğimiz mevcut sınırlarıyla mevcut rejimin de içinde olacağı bir formülle devamı pozisyonunu güçlendirdi.
 
Rusya Çarlık döneminden beri sıcak denizlere inmeyi istemiştir. Özellikle Arap-İsrail savaşlarıyla birlikte nasıl Amerikan Altıncı Filosu Akdeniz’e geldiyse oldukça güçlü bir Sovyet filosu da Akdeniz’de daima var olmuştur. Başka ülkelerde de istemesine rağmen Rusya sadece Suriye’de üsler temin edebilmiştir. Suriye, Rusya için her zaman Akdeniz’de dayanak noktası olmuştur. Şimdi de son hadiselerden sonra bir hava üssü kurmuştur Suriye’de biliyorsunuz. Dolayısıyla sadece Nusayri azınlığının kuracağı bir devletle idare edeceğini sanmak doğru olmazdı.
 
RUSYA TÜRKİYE’NİN KÜRT KORİDORUNU ENGELLEMESİNE ONAY VERDİ
 
- Batı PYD’ye pragmatik bir çerçeveden bakıyor ve IŞİD’le savaşta en etkin yerel ortağı olduğu için siyasi sonuçlarına çok takılmadan bugün onlara verdiği destekte ısrarlı. Suriyeli Kürtler ve PYD Rusya için ne ifade ediyor?
 
Her devlet birtakım girişimlerinde bazı unsurları kullanır. Bizim de vaktiyle yaptığımız gibi. Batı Suriye’deki rejimi yıkmak, Rusya da Suriye’deki rejimi korumak açısından PYD ile ve diğer yan unsurlarla zaman zaman işbirliği yaptılar. Batı’nın bu pozisyonu devam ediyor. Eğer uçak düşürme hadisesinden sonra Rusya ile anlaşma olmasaydı Türkiye kolay kolay El Bab’a doğru hareket edemezdi. Türkiye El Bab’a’e giderken IŞİD’den bir başka hedefi daha vardı; Kürt koridorunun engellenmesi. Dolayısıyla Rusya yardımcı olmasa bile buna göz yumuyor çünkü çıkarları onu gerektiriyor. Ruslar Suriye’de Türkiye’nin de Moskova bildirisine uyan süreç içinde olmasının kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşünüyor.
 
- Tarihsel olarak Rusya’nın Kürtlere bakışı nedir?
 
Rus politikası tarih boyunca Kürtleri zaman zaman kullanmıştır ama Rusya’nın Irak Kürtleri olsun, İran Kürtleri olsun ilişkilerinde bir yeknesaklık olduğunu söylemek mümkün değil. Zamana ve konjonktüre göre değişmiştir. Mesela Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtleri Türkiye aleyhine kullanmamıştır. Bugün de Türkiye ile ilişkilerini feda etmek uğruna oraya PYD’ye desteğini fazla devam ettirmez. O nedenle de Suriye’de Türk kuvvetlerinin Kürt koridorunu engellemesine göz yumdu, hatta belki buna destek verdi.
 
RUSYA GÜLEN OKULLARINI ARKASINDA ABD VAR ENDİŞESİYLE KAPATTI
 
- Fetullah Gülen okullarını dünyada ilk kapatan ülkelerin başında Putin’in Rusya’sı vardı. Hatta bunu AK Parti hükümetinin elçiliklerine Gülen okullarına destek talimatı verdiği bir dönemde yaptı -ki siz de o sırada Moskova’da büyükelçi idiniz-. Rusya’nın bunu yaparken motivasyonu neydi?
 
Dediğiniz gibi Rusya 2005’te yavaş yavaş çevreden merkeze doğru okulları kapatmaya başladı. 2007 yılında sadece Moskova’da bir okul kaldı, Tataristan’da ise 8 okul kaldı. 2008 yılında onlar da kapatıldı, dönüştürüldü. Sanıyorum Rus yetkililerin kafasını en fazla meşgul eden husus Türklerin kendi hassas bölgelerinde bu kadar faal olmasıydı. İkincisi de bu yapının arkasında Amerika’nın olabileceği endişesiyle hareket ettikleri kanaatindeyim. Dincilikten ziyade burada ne işleri var ve bunların arkasında Amerika var mıdır sorularını sordular. Ve herhalde ‘vardır’ endişesini de doğrulayacak şeyler var ki ellerinde 2008 yılında tamamen okullar kapatıldı ve Rus sistemine uygun okullar haline dönüştürüldü.
 
ANKARA REJİM DEĞİŞİKLİKLERİYLE İLGİLENMEMELİ
 
- ABD’nin yeni Başkanı Trump’ın Putin’in Rusya’sı ile alıştığımızın ötesinde yakın ilişki kurma hedefi var. Yeni dönemde yeniden tanımlanacak olan Washington-Moskova ilişkilerinden Türkiye nasıl etkilenir?
 
Türkiye’nin bir tarafa fazla yanaşıp diğer tarafa düşmanca davranması doğru olmaz. İki taraf arasında dengeli bir politika izlemelidir. Menfaatler neyi gerektiriyorsa o istikamette. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde geldiği noktanın ülkemizin geleneksel dış politika prensipleriyle uyumlu olduğu kanaatindeyim. Türkiye rejim değişiklikleriyle ilgilenmemeli. Amerika’nın Irak’ta, Libya’da yaptıkları malum. Şimdi Irak daha iyi durumda mı? Birtakım rejimlerin yanlışlarının düzeltilmesini iç dinamiklere bırakmakta ve en azından silahlı müdahaleden kaçınmakta fayda var.
 
KİMDİR?
Kurtuluş Taşkent 1967’de Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezuniyetinin ardından Dışişleri Bakanlığı’na girdi. 40 yıllık Hariciye kariyerine pek çok önemli görev sığdırdı. 1995-1999 yılları arasında Astana büyükelçisi, 1999-2000 yıllarında Dışişleri Bakanlığı müşaviri, 2000-2002 yıllarında ABD ile ilişkilerden sorumlu müsteşar yardımcısı olarak görev yaptı. 2002-2008 yılları arasında Türkiye’nin Moskova’da en uzun görev yapan büyükelçilerinden biri oldu. 2008’de Türkiye’ye dönüşünde Dış Politika Danışma Kurulu üyesi olarak atandı, ertesi sene emekli

Saturday, October 1, 2016

Irak-İran savaşının etkileri

aş :
PDF İndir :

30.09.2016



Karar, 29 Eylül 2016
 
Irak-İran Savaşı her yıl 22-29 Eylül tarihleri arasında “İran’da Mukaddes Savunma Haftası” ile anılıyor. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Bayram Sinkaya, sekiz yıl süren bu savaşın Tahran’ın bugünkü Orta Doğu politikasına etkilerini kaleme aldı.
 
22 Eylül 1980’de Irak askeri güçlerinin havadan ve karadan İran’a saldırmasıyla 20. yüzyılın en uzun savaşlarından birisi başladı. Çağın en kanlı savaşlarından birisi olan bu savaşta kaç kişinin öldüğü tam olarak bilinmiyor, tahminler beş yüz bin ile bir milyon arasında değişiyor.
 
Sekiz yıl süren ve 20 Ağustos 1988’de sona eren bu savaş İran halkının dimağında derin izler bıraktı. 22-29 Eylül haftası her yıl “İran’da Mukaddes Savunma Haftası” olarak anılır. Savaşın hatıraları olabildiğince canlı tutulur, şehitler anılır ve şehadet kavramı yüceltilir. Ayrıca sekiz yıl süren ve İran yazınında geçtiği şekliyle İran’a “dayatılmış savaş”ın İran halkını nasıl birleştirdiği vurgulanır. Öyle ki farklı etnik kökenlerden ve kültürel ortamlardan gelen insanlar gerek dini ve ideolojik duygularla devrimi savunmak için, gerek milli hislerle vatan savunması adına aynı saflarda birleşti. ‘Dayatılmış Savaş’ karşısında ortaya çıkan bu birliktelik devrim sonrasında ‘İran milliyetçiliğinin’ yükselmesine katkıda bulundu.  Bu savaş sadece İran milliyetçiliğinin şekillenmesinde ve yükselmesinde değil; İran siyaseti, dış politikası ve güvenlik kültürü üzerinde de belirleyici oldu. Her şeyden önce İran’da savaşla yetişen bir nesil ortaya çıktı. Genç yaşta hayatının bir kısmını cephede geçiren, kimisi savaşın izlerini hala bedenlerinde taşıyan bu nesil bugün İran’da önemli makamlara geldi. Sekiz yıl süren savaşın türlü etkileri altında zihinleri şekillenen bu nesilden gelen siyasetçiler şu an İran siyasetine yön veriyor.
 
Yeni savunma stratejisi
 
Irak savaşının dış politika ve güvenlik kültürü üzerindeki en önemli etkisi, devrim sonrası İran’ın Orta Doğu/İslam tarihi ve siyaseti içerisinde ‘müstesna’ bir yere sahip olduğu düşüncesinin yerleşmesidir. Buna göre İran, İslam ülkeleri arasında emperyalizmin tasallutuna karşı direnişe ve devrime öncülük etmiş bir ülkedir. Bu nedenle İran bölgesindeki diğer “devrimci mücadelelere ve direniş hareketleri”ne destek vermekle yükümlüdür ve onlara liderlik etmelidir. Bu doğrultuda İran, emperyalizme karşı direniş adına farklı ülkelerden çok sayıda siyasi hareketle ilişki kurmuştur.
 
İran bu müstesna konumu nedeniyle “emperyalistler”tarafından kışkırtılan ve desteklenen Irak’ın saldırısına maruz kalmış, savaş İran’a dayatılmıştır. Üstelik İran savaş boyunca “yalnız” kalmıştır. Oysa Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, Suriye dışında Arap ülkelerinin çoğundan destek almıştır. Üstelik İran türlü ambargolara maruz iken Irak, Batı Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği dâhil dünyanın farklı ülkelerinden silah tedarik edebilmiştir. Dolayısıyla Irak Savaşı, devrim sonrası İran’ın bölge siyasetinde müstesna bir yeri ve rolü olduğu inancının pekişmesine sebep olmuştur. Bunun pratik sonucu ise İran’ın bölgesel ve küresel aktörlere, özellikle Batılı ülkelere karşı şüpheyle yaklaşmasıdır. İran’ın yalnızlığı, güvenlik alanında kendi kendine yeterli olması için gerekli stratejik adımların atılmasını beraberinde getirmiştir.
 
İranlıların sekiz yıl süren savaştan öğrendikleri hususlardan birisi ‘savunmanın sınırların ötesinde başlaması’ gerektiği görüşüdür. Savaşın ilk yıllarında topraklarının bir kısmı istila edilen ve düşman karşısında “yalnız” kalan İranlılar, tekrar benzer bir durumla karşılaşmamak için savunma hatlarını topraklarının ötesinde kurmaya karar verdiler. Bunun iki yolu vardı: Birincisi ittifak ilişkileri, askeri güç, yumuşak güç unsurları ve benzeri siyasi manevralar ile etki alanını genişletmekti. Bu çerçevede İran, hükümetler ile kurduğu diplomatik ilişkilere alternatif olarak devlet dışı aktörler ile ilişki içerisine girmiş, ilgili başkentleri bypass ederek doğrudan halklarla ilişki kurmanın yolunu aramıştır.
 
Güvenliğin sınırların ötesinde kurulmasının ikinci yolu ise bölgedeki ihtilafların İran’ın güvenliğine potansiyel etkileri açısından değerlendirilmesi ve bu çerçevede politika belirlenmesiydi. Bütün bölgesel gelişmeler doğrudan İran ile ilgili olup olmadığına bakılmaksızın İran-merkezli olarak değerlendirilmiş, bölgedeki bütün çatışmalar İran’ın öncülük ettiği ‘devrimci cephe’, ‘direniş cephesi’ ile devrim karşıtı emperyalistlerin mücadelesi olarak görülmüştür. Böylece İran bölgede birçok çatışmanın doğrudan veya dolaylı bir parçası olmuştur.
 
Altüst olan jeopolitik
 
Gerçekten de Irak-İran Savaşı, İran Devrimi’nin doğrudan sonuçlarından birisidir. Savaşın sebebi yalnızca iki ülke arasına Şatt’ül Arab (Arvand Rud) su yolu üzerindeki anlaşmazlık değildir; savaş birçok çevrede iddia edildiği gibi geçmişi çok gerilere giden Arap-Fars, Sünni-Şii savaşı da değildir. Irak-İran Savaşı, devrimin bölgedeki jeopolitik dengeleri altüst etmesinin bir sonucudur. Devrim öncesinde ABD öncülüğünde Basra Körfezi’nde kurulan güvenlik mimarisinin asli unsurlarından birisi ve muhafazakâr Arap rejimlerinin dostu olan İran, devrimden sonra bölgedeki statükoya doğrudan meydan okumaya başlamıştır. Devrimci coşku ile birlikte Arap sokağına yapılan ayaklanma ve iktidardaki “gayri-meşru, emperyalizmin kuklası” rejimlerin devrilmesi çağrısı hemen hemen bütün bölge ülkelerinin İran’daki yeni rejime şüpheyle bakmasına neden olmuştur. Devrim çağrılarının özellikle Iraklı Şiiler arasında karşılık bulmaya başlaması savaşın esas sebeplerinden birisidir. Diğer yandan İran’ın devrim çağrısından endişe eden diğer bölge ülkeleri de doğal olarak doğrudan veya dolaylı şekillerde Irak yönetimine destek vermiştir.
 
Her iki taraf da zafer ilan etse de sekiz yıllık savaşın ardından kazanan olmadı. Bununla birlikte savaşın İran Devrimi’nin yayılmacı etkisini durdurduğunu söylemek mümkündür. Nitekim İran’ın bölgesel etkisi Saddam Hüseyin, Irak’ta iktidarda olduğu sürece sınırlı kaldı.
 
Devlet dışı aktörlerle ilişkiler
 
Savaş boyunca İran ile Irak’a destek veren Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler gergin bir şekilde seyretti. 1988’de hem ateşkesin sağlanması hem de İran dış politikasında görülen bazı revizyonların sonucunda İran’ın Arap dünyası ile ilişkileri değişmeye başladı.
 
Hatta 1990’da Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi ve Irak’ın bölge ülkeleri için bir tehdide dönüşmesi, diğer Arap ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşmayı artırdı. Bu durum Saddam’ın iktidardan uzaklaştırılmasına kadar devam etti. Irak’ta rejimin değişmesi ile birlikte bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesi, İran ile Arap dünyası arasındaki ilişkilerde kırılmalara sebep oldu.
 
Irak Savaşı’nın İran’ın Orta Doğu politikası üzerindeki en önemli ve kalıcı etkisi, Suriye ile kurulan ittifaktır. Savaş boyunca Saddam yönetimine karşı İran’a destek veren tek lider olan Hafız Esad ile İran arasında o yıllarda kurulan ittifak ilişkisi hâlâ İran’ın bölge siyasetindeki en önemli kartlarından birisidir.
 
Savaşın uzun erimli sonuçlarından birisi de İran’ın Iraklı Şiiler ve Kürtler ile kurduğu ilişkilerdir. İki ülke arasında gerilimin artmasıyla birlikte İran’a geçen Şii aktivistler burada uzun süre kalmış, Irak Yüksek İslam Devrimi Konseyi ve Bedir Ordusu gibi hareketleri örgütlemiştir. Saddam Hüseyin’in iktidardan uzaklaştırılmasının ardından Irak’a dönen bu hareketler beraberinde İran’ın etkisini de taşımıştır. Keza İran savaş boyunca Iraklı Kürt hareketleri Saddam yönetimine karşı desteklemiş, dolayısıyla Irak Kürtleri İran’ın müttefiki haline gelmiştir. Savaş yıllarında Irak Kürtleri ile İran arasında temeli atılan bu ilişkinin de etkileri hâlâ sürmektedir.
 
Dolayısıyla, savaşın en önemli sonuçlarından birisi İran’ın devlet-dışı aktörler ile yerel düzeyde kurulan işbirlikleri üzerinden kendi çıkarlarını koruma kabiliyetini geliştirmesidir.
 
Savaş, uzun vadeli müttefikler sağlamanın yanında İran’a sınırları dışında istihbarat ve askeri operasyon yapma yeteneği kazandırdı. Bu amaçla kurulan Kudüs Gücü, sonraki yıllarda İran’ın bölge politikasındaki en önemli araçlarından birisi oldu.
 
Sekiz yıllık savaşın İran’a öğrettikleri ve kazandırdıkları bir yana, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, İran’ı dengelemeye devam etmiştir. Ancak 2003 sonrasında Irak’ta yeni bir yönetimin tesisi ile İran’ın Orta Doğu’da daha aktif bir rol oynamasının önü açılmıştır. Savaş sırasında edindiği imkân ve kabiliyetleri – devlet dışı aktörlerle yerel düzeyde işbirliği ve sınırları ötesinde operasyon yapma yeteneğini-  yukarıda izah edilen stratejik kültür çerçevesinde değerlendiren İran yönetimi, bölgede sonraki yıllarda artan ihtilafların bir tarafı olmuş ve bu ihtilafları kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Böylece İran hem bölgesel istikrarsızlığın sürmesinde rol oynamış, hem de bölgedeki ihtilaflardan faydalanan bir aktör olmuştur.

Thursday, August 25, 2016

Cerablus operasyonu- Fehim Taştekin

Fehim Taştekin: Cerablus operasyonunun beş nedeni var

  • 24 Ağustos 2016
Image copyright T24
Image caption Fehim Taştekin, BBC Türkçe'nin sorularını yanıtladı.
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ABD öncülüğündeki koalisyonun da desteğiyle Suriye'nin Cerablus kasabasına harekât başlattı.
'Fırat Kalkanı' adı verilen operasyona TSK'nın tankları, savaş uçakları ve Özgür Suriye Ordusu'na bağlı militanlar katılıyor.
Operasyonun amacı ve olası sonuçlarını gazeteci Fehim Taştekin'e sorduk:
Cerablus, 2013'ten bu yana IŞİD kontrolündeydi. Türkiye neden daha önce müdahale etmedi, neden şimdi IŞİD'e karşı Cerablus'ta operasyon düzenliyor?
Şimdi müdahale etmesinin beş nedeni var. Birincisi, Türkiye, IŞİD'i Cerablus'tan atan gücün Kürtler olmasını istemiyor. Malum Kürt koridoru endişesi.
Kürtler, Kobani ile Afrin arasında bağlantı kurmak için bu bölgeye özel önem veriyor. Tabi Rojava üzerindeki IŞİD baskısının bitmesi için de bölgenin temizlenmesi lazım.
İkinci neden cihatçı grupların Türkiye'nin kapıları açması sayesinde bu bölgeyi ele geçirmiş olması. Sonradan ortaklarını kovup tek başına hükmeden IŞİD buralarda temizlik yaparken de Türkiye ses çıkarmadı. Zaten Türkiye-IŞİD bağlantısı da bu olaylar nedeniyle kuruldu. Ardından Türkiye IŞİD'in Rojava'ya karşı saldırılarını kolaylaştırdı. Son olarak da YPG'nin önüne konan Fırat'ın batısına geçemez kırmızı çizgisiyle esasen IŞİD'e de dolaylı olarak kalkan olmuş oldu.
Bu pozisyon Türkiye üzerindeki baskıları artırdı. Türkiye, YPG liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri'nin Cerablus'a operasyon yapmasını önlemek için kendi güdümünde gruplarla operasyon yapmak zorunda kaldı. Hem IŞİD'i destekliyor görüntüsünden hem baskılardan kurtulmak için bunu yapma gereği duydu.
Image copyright EPA
Image caption Cerablus'tan yükselen dumanlar Karkamış'tan görüldü.
Üçüncüsü, IŞİD artık Türkiye'yi de İncirlik üssünü açtığından beri artan oranda tehdit eder hale geldi. Artık hükümetin eli kolu bağlı kalamazdı. Gerçi içerdeki hücrelerle samimi ve ciddi olarak mücadele etmemesi de ayrıca sorgulanmalı.
Dördüncüsü, Türkiye Rus uçağını düşürdükten sonra Suriye'de oyun dışı kalmıştı. Bu şekilde oyuna dönme fırsatı buldu.
Beşincisi, bu operasyonla Esad karşıtı güçlere desteğin önünü açmak istemiş olabilir. Bu güçler Halep'te çok zor durumda.
Suriye haritası
Rusya ve ABD'nin bu operasyona yaklaşımı nedir? Onaylıyorlar mı?
Ruslar ve Amerikalılar operasyonu onaylıyor, ama onayladıkları şey Erdoğan'ın deklare ettiği gibi hem IŞİD hem YPG/PYD'ye karşı operasyon değil.
Rusya'nın onayı olmadan Suriye hava sahasına Türk savaş uçakları ya da karadan tanklar giremez. Ruslar S-400'ler ile hava sahasını Türklere kapatmıştı. İlişkiler normalleşirken bu konuda da anlaştılar.
ABD ile zaten bu konuda mutabakat sağlanmıştı. Erdoğan son ABD ziyaretinde, "Siz havadan destek verirseniz, biz de müttefikimiz olan muhalifleri Cerablus'a sokarız" demişti. Bunu iki kez El Rai'ye yönelik olarak denediler, ama başaramadılar.
Ama operasyon Kürtlere yönelirse ABD frene basabilir, çünkü YPG artık sahada Amerikan müttefiki.
Ruslar da YPG'ye karşı savaşı onaylamaz.
Suriye ile anlaşma olduğunu sanmam. Esad, Kürtleri Erdoğan'a altın tepside sunup mutlu etmez. Tabii Halep'teki gruplara Türk desteği kesilirse durum değişir.
Türkiye Cerablus operasyonuyla neyi hedefliyor, asıl stratejisi nedir? Amacına ulaşır mı?
Resmi açıklamaya göre, Cerablus'u IŞİD'den temizlemeyi ve PYD/YPG ile mücadeleyi. Ama asıl hedef tabi ki Kürtlerin kontrol alanını sınırlamak. SDG'yi (Suriye Demokratik Güçleri) Cerablus'tan uzak tutabilirler ama Menbic'ten çıkartamazlar ve El Bab'a yönelmekten de alıkoyamazlar.
Ayrıca sahadaki SDG operasyon planlamasının ABD ile birlikte yapıldığını unutmamak lazım.
Image copyright EPA
Türkiye, IŞİD niyetine hedefi büyütürse ABD ile karşı karşıya gelir. Ayrıca sahayı IŞİD sonrası nasıl tutacakları konusunda ihtimal hesaplarının sağlıklı yapıldığını sanmıyorum. Türkiye'nin çalıştığı grupların kapasite ve kabiliyetleri sınırlı.
Bunlara Amerikanvari bir destek sağlanmadığı sürece El Rai'deki hezimet tekrarlanabilir.
Türkiye'nin Suriye'ye geçişlerine yardımcı olduğu ÖSO militanları kimlerden oluşuyor?
Türkmenler ve bazı Arap birliklerinden oluşuyor.
Cerablus Kürtler için neden önemli? Alternatif güzergâhları var mı?
Kürtlerin tahayyülünde Derik'ten Afrin'e bir coğrafyayı federatif bir yapıya dönüştürmek var.
Türkiye gibi Suriye yönetimi de buna izin vermek istemiyor. Şam yönetimi üçlü kantonu müzakere edilebilir buluyordu, ama federasyon başka bir perspektif ve bölünme korkusunu besliyor. Bu korkuyu tetikleyen başka bir husus da Amerikan askeri varlığının kalıcı hale gelmesi ihtimalidir.
Image copyright EPA
Image caption TSK'ya ait tanklar da operasyona katıldı.
Eğer Cerablus olmazsa Kobani-Afrin bağlantısı Türkiye sınırlarının 30-40 km kadar güneyinden Menbic ve El Bab üzerinden bir koridorla sağlanabilir. Şu an üzerinde durulan güzergâh da burası.
IŞİD Suriye'nin kuzeyinde zayıflarsa Türkiye içinde eylemlerini arttır mı?
Elbette artırır. Türkiye sınırlarına ihtiyacı olduğu ve Ankara'nın laçka politikasından istifade ettiği için Türkiye'deki eylemlerini üstlenmiyordu. Artık düşmanlık doğrudan ve aleni hale gelebilir.
Cerablus operasyonu Türkiye ile Suriye'de Esad hükümeti arasındaki ilişkiyi nasıl etkiler?
Türkiye, Suriye politikasında bir değişikliğe gidecekse bir şey almak istiyor; o şey de Rojava'yı yıkmaktır. Esad ile ortaklığın şartı Kürtlere karşı ortak cephe kurmaktır.
Ankara YPG konusunda Amerikan politikalarından dolayı mutsuz. Şimdi İran ve Rusya ile yeni ortaklığı Kürt karşıtı bir zemine çekmeye çalışıyor.
Ancak İran PKK konusunda Türkiye ile aynı hassasiyete sahip olsa da Rojava konusunda Ankara ile aynı dalga boyunda değil. Rusya da öyle.
İki ülke için Kürtler, Şam ile anlaşır ve özerklik kurarsa sorun olmaz. Ayrıca iki ülke de ABD'nin Kürtler üzerinden bölgenin geleceğine kendi çıkarlarını saplamasını istemiyor.
Türkiye'nin izlediği bu yol en çok öfkelendiği Amerikan senaryosuna yarar.

Friday, April 1, 2016

İran Dış Politikasında Din Faktörü ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkileri

İRAN DOSYASI : İran Dış Politikasında Din Faktörü ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkileri

 






ÖZEL BÜRO
- 31 Mart 2016
 


 
 

 
 
ÖZET
İran, 1979 İslam Devrimi ile birlikte bölgede yeni bir düzenin etkin bir aktörü olmuştur. Bir yandan Amerikan ve İsrail karşıtlığı ile küresel güçlerin dikkatini ve tepkisini üzerine çekmiş; bir yandan da mazlumların, mağdurların, emperyalizm ve siyonizm karşıtlarının sempatisini kazanmıştır. Bölgede faaliyet gösterdiği politikalara dini yaklaşımdan çok pragmatik anlayışın hâkim olduğu bir gerçektir. Afganistan’da Sünni Taliban rejiminin devrilmesi için verilen mücadele, Irak’ta Sünni olan Saddam Hüseyin’in devrilmesi için ABD işgaline yardımcı olunması, Suriye devletini ise kendisinin ön karakolu olarak görmesi ve Suriye üzerinden Hizbullah’a desteklerinin kesilmesini engellenmemesi için her türlü yardımı alenen yapması ve son olarak Yemen’e Husiler üzerinden müdahil olması bölgeyi karıştırmıştır. Yemen’de süregiden kaos durumu, bölgedeki Sünni-Şii ayrılığının bir devamı olarak değerlendirilmektedir. İran, ülkedeki Sünni yönetimi deviren Şii Husi hareketini desteklerken, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon ülkedeki Sünni yönetimi yeniden kurmak için Yemen’e askeri müdahalelerde bulunmaktadır. Gerçekleşen bu olaylardan sonra bölgede saflar adeta belirginleşmiştir. Ülkede Şii’ler çoğunlukta olsa da iktidar Sünnilerin elindedir. Kuveyt başta olmak üzere bir yandan Sünni taraf ve diğer yandan ise İran, Irak, Lübnan, Suriye başta olmak üzere Şii taraf belirginleşmiştir. Tüm bu gelişmeler sonrasında bölge ülkelerinin tutumu ve uzlaşı içerisinde olmaları hayati önem arz etmektedir. Çünkü söz konusu bölge barış ve istikrar için son derece önemlidir. Türkiye’nin bu ateş çemberindeki tutumu çok önemlidir. Ülke içerisindeki Müslümanların ekseriyeti Sünni ağırlıklıdır. Türkiye’nin, Suriye politikasında karşısına çıkan en büyük engellerden biri Rusya ve İran faktörü olmasına rağmen, Türkiye’nin ve İran’ın karşı karşıya gelmesi hiç hoş olmayacaktır. Türkiye ve İran’ın uzlaşmacı olmaları, karşı karşıya gelmemeleri ve bölgede Sünni ve Şii inanışlarının diyalog halinde olmaları aynı zamanda bölge barışına da güzel bir örnek teşkil edecektir. İran’ın, bölge istikrarının önemini bilmesine rağmen yayılmacı politikalarının başta Türkiye olmak üzere ağırlıklı olarak bölgedeki Sünni yönetimleri endişelendirdiği bilinmektedir. Tüm bunları Tahran yönetiminin bilmesi ve bazen perde arkasından bazen de alenen yaptığı Şii milisleri destekleyerek bölge ülkelerine karşı isyan hareketlerini teşvik etmesi bölgede güvensizlik yaratacaktır. İran’ın bu tavrına rağmen Türkiye’nin iyi niyet sergileyişinin pek fazla uzun sürmeyeceği görülmektedir. Türkiye’nin uzlaşmacı tutumunun bölgedeki İran’ın devrim ihracı politikalarına daha fazla dayanması beklenemez. Bölgede istikrar ve huzur aranacaksa hiç şüphesiz İran’ın kendine çeki düzen vermesi gerekmektedir.
Anahtar Kelime: İslam Devrimi, Husi, Ön karakol, Hizbullah, Yemen
İran, Büyük Pers İmparatorluğu havzasında hâkimiyet kurmak için birbirinden farklı, hatta çelişen politikalar geliştirerek müthiş bir pragmatizm sergilemektedir. İran, kendi içerisinde farklı etnik ve dini grupları barındıran ve bunları bir İran Kimliği altında toplayan devlet anlayışına sahiptir. 1979 yılında gerçekleşen İslam devrimi ile birlikte sürgünde olan Ayetullah Humeyni Tahran’a geldi ve büyük coşku ile karşılanmıştır. Halkın büyük çoğunluğu Şii mezhebine mensup olan ve devrim sonrasında kurulan İslam Cumhuriyeti ile birlikte İran’ın dış politikasında artık İslam ve Mezhep inanışı belirgin bir şekilde etkin olmuştur. İran İslam dünyasının, mazlumların, mağdurların, sempatisini kazanmak için İslam devriminden sonra dile getirdiği ABD-İsrail düşmanlığını öne çıkaran antiemperyalist söylemler ile kendisini bölgede itibar sahibi bir devlet konumuna getirmiştir.
İran’ın devrimden sonra Ortadoğu’da artan etkisini, SSCB’nin dağılmasından sonra daha da perçinlemiş ve bölgede sadece oyuncu değil oyun kuran bir devlet konumuna gelmiştir. Irak, Suriye ve Lübnan üzerinde önemli bir etkisi bulunan İran, Yemen içerisinde de kendisine yakın olan iç siyasal aktörleri desteklemektedir. İran’ın bölgedeki kontrolünü artırmak için kullandığı temel kart, bölgede en tehlikeli kart olan mezhep kimliğidir. İran’ın Şii yayılmacılığı ilk önce Türkiye’yi endişelendirmektedir. Bölgesinde etkin ve yetkin bir devlet olmayı kendine şiar edinen Türkiye her şeyden önce bölge istikrarını istemektedir. Dış politikada ortak hareket eden Türkiye-Katar ikilisine İran’ın Yemen’e göz dikmesinden sonra Suudi Arabistan’ında dâhil olması beklenilen bir durumdu.
İran’ın çevresindeki Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer devletlerin İran Dış politikasına göre Şii mezhebi haricinde başka bir mezhebin yönetiminde olması bir tehdittir. Toprak bütünlüğünü koruma endişesini taşıyan İran, başta kendisi ile sınırı olan ve İran’da Azeriler/Türkmenler, Kürtler, Araplar ve Beluclar gibi halklarla akrabalığı bulunan ülkeleri tehdit olarak görmektedir. İran’ın kendi içerisindeki etnik gruplar sistematik bir şekilde göç ettirerek Farslaştırmak istenmekte, bunun için büyük çaba harcanmaktadır. Çünkü İran, olası bir iç karışıklığa ve ayrılıkçı harekete fırsat vermek istememektedir. İran yöneticileri ve elitleri ülkenin etnik olarak heterojen yapısından ötürü toprak bütünlüğünü koruma konusunda oldukça hassas bir düşünce yapısına sahiptir. Her ne kadar İran nüfusunun çoğunluğunu Farisiler oluştursa da ülkede beş farklı etnik grup bulunmaktadır. Bu nedenden ötürü İranlı yöneticiler sürekli olarak şu korkuyu düşünce dünyalarında taşımaktadır: Bu etnik gruplardan birisi bağımsızlığını talep ederse bu domino etkisi yapabilir ve İran kısa sürede parçalanabilir. İran’ın, istikrarsız olmasını istediği veya kendi güdümünde olmasını istediği öncelikli ülkeler; Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’dir.
Afganistan, İran’ın önem verdiği ülkelerden biridir.1979 Aralık Ayının sonundan itibaren SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi ve bu dönemde İran’da gerçekleşen devrim aynı zamana denk gelmiştir. İşgalden sonraki karışıklıktan istifade eden Sünni Peştun ağırlıklı Taliban 1996’da yönetimi ele geçirmiştir. Bu durum İran’ı, Sünni Beluclar Afganistan’daki Sünni yönetimden etkilenir veya isyana teşvik edilir korkusu nedeniyle endişelendirmiştir. 11 Eylül 2001 saldırılarında ABD’nin ulusal güvenliğine zarar veren terör örgütü El Kaide’nin üstlendiği bu saldırılar Amerika’nın bölgeyi tasarlaması için gereken tüm şartları oluşturmuştur. 2002 yılında ABD Afganistan’ı işgal ettiği zaman Amerika’ya en büyük desteği Tahran yönetimi vermiştir. Dönemin cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.” demişti.
Irak, işgal edilmeden önce Iraklıları tek çatı altında toplayan ve otoriter bir yapıya sahip olan Saddam Hüseyin, ülkesinin büyük çoğunluğu Şii olmasına rağmen kendisi Sünni’dir. Azınlık yönetimde olduğu sürece daima baskıcı olmak zorundadır aksi halde iktidarda kalması mümkün değildir. İran’da gerçekleşen İslam Devrimi sonrasında İran’da çoğunlukta olan Şii nüfusu Saddam’ı endişelendirmiştir. Irak’ta Saddam’a karşı bir iç muhalefet olmuştur. Bu iç muhalefet dolayısıyla, Saddam Hüseyin’in de halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istemesi şüphesiz ihtimal dışı değildir. İran’ın Kürtleri Irak’ın ise Kuzistan Araplarını birbirlerine karşı kullanmaları 1980 İran-Irak savaşının gerçekleşmesine sebep olmuştur. Savaş sonrasında iki tarafın topraklarında herhangi bir değişim olmamıştır. Saddam Hüseyin bölgede ciddi bir prestij kaybederken, Humeyni ise iktidarını pekiştirmiştir. ABD’de gerçekleşen 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Başkan Bush’un bölgeyi dizayn etmeye çalışması ve terörün kaynağını kurutmak için hedef belirlediği sıradaki ülke Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’tır. ABD’nin 2003 yılındaki Irak operasyonu ve bu operasyona İran’ın destek vermiş olması bir gerçektir. Nitekim İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed Ali Abtahi 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşmada “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” konuşmasından da anlaşılacağı üzere Tahran bölgede pragmatik bir durum sergilemiştir. İran, Irak için ABD’den sonra “ikinci işgal gücü ”olarak nitelenebilir. Çünkü ABD’den sonra Irak üzerinde en fazla etkiye sahip olan ülke konumunda İran vardır.
2010 yılından beri Ortadoğu’da meydana gelen gelişmeler Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de yönetimleri değiştirmiş; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün ve Fas’ta rejim karşıtı gösterileri meydana getirmiş ve en önemlisi Suriye’de Ortadoğu’nun en kanlı iç savaşının fitilini ateşlemiş bulunmaktadır. Suriye, birinci ve ikinci dünya ülkelerinin gövde gösterisi yaptığı yer olmuştur. Suriye’de olan savaşın beşinci yılına girilmiş olması ve hala çözüm üretilmemiş veya üretilen çözüme bazı devletlerin engellemeleri (Rusya-Çin) dünya için büyük bir utanç örneğidir. Bu karışıklıktan istifade eden Rusya’nın Hafız Esad döneminde elde ettiği Tartus deniz üssüne birde Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizi sonrası hava üssü kurması, Çin’in ise enerji yolları güvenliğinin daha fazla tehlikeye girmemesi ve Rusya ile ters düşmemek için yani Çin’in, yükselen bir güç olması ve ABD tarafından çevrelenmesi, Orta Asya’daki devletlerin Çin ile ilişkileri ve Rusya’nın Orta Asya ülkeleri üzerindeki etkisi Çin’e rahat nefes aldırmaktadır. Çin bundan mütevellit bölgede Rusya’ya ters düşmek istememektedir. İran ise bu savaşın Esad aleyhine olmaması için her türlü desteğini vermektedir. Esad’ın yönetimden gitmesi demek; İran için Suriye, Lübnan, Filistin’in kontrolden çıkması demektir. Bu duruma müsaade etmeyecek olan İran, Suriye’deki Nusayri Esad’a verdiği desteği 14 Aralık 2015’te İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Cabir Ensari şu şekilde ifade etmektedir; “İran, Suriye hükümetinin önceki talebi üzerine askeri danışmanlık yardımında bulunmaktadır.” İran’dan Suriye’ye giden askerler, İran Devrim Muhafızları Ordusu bünyesindeki İranlı milisler, Afgan Fatimiyyun Tugayları ve Pakistanlı Zeynebiyyun Tugayları’ndan oluşuyor. İran’ın resmi ajansı İRNA, 15 Haziran tarihli haberinde Suriye’de öldürülen İran askerlerinin sayısını 400 olarak duyurmuştu. İran dış politikasında ezilenlerin yanında yer alma ilkesi Suriye krizi ile birlikte önemini yitirmiştir.
İran’ın bölgedeki çıkarcı ve pragmatik tutumu bölge ülkelerini, özellikle körfez ülkelerini endişelendirmektedir.

Suudi Arabistan öncülüğündeki körfez ülkeleri kendi içerisinde büyük sorun olarak gördükleri İhvan-ı Müslüm (Müslüman Kardeşler) hareketini bile birincil tehdit olmaktan çıkarıp İran’ın yayılmacı Şii politikasını engellemeyi kendilerine ilke edinmişlerdir. İran’ın, Suriye ve Yemen’deki olaylarda başı çekmesi hiç şüphesiz Suudi Arabistan’ın da karşı bir hamle yapmasını gerektirmiştir. Suudi Arabistan, Ortadoğu’da oldukça saygı gören Şii lider Nimr el-Nimr’in de aralarında bulunduğu 47 kişiyi terör suçlamasıyla 2016 yılının ilk haftası idam etti. İranlı yetkililer Suudi Arabistan yönetiminin kendini eleştirenleri baskı yapıp idam ederken diğer yandan radikal Sünnileri destekliyor iddialarını dile getirmiştir. Irak’ta Şii liderler karara öfke saçarken, Suudi Arabistan’ın Bağdat’ta henüz iki hafta önce açtığı elçilik binasının kapatılması talep edildi. Cumhurbaşkanı yardımcısı ve eski Başbakan Nuri El Maliki, “Bu mezhepçi, nefret uyandıran eylemi güçlü bir şekilde kınıyoruz. Nimr’i idam etme suçu; Suudi rejimini, Muhammed Bekir El Sadr’ın idamının Saddam Hüseyin’i devirdiği gibi devirecektir.” demiştir. İran ile Suudi Arabistan arasında yaşanan başka bir olay ise 24 Eylül 2015’te Mekke’de hac sırasında meydana gelen izdihamda 460’dan fazla İranlı hacı hayatını kaybetti. Bu olaydan sonrada taraflar karşılıklı olarak birbirlerini suçlamıştır.
İran, 1979 İslam Devrimi ile birlikte bölgede yeni bir düzenin etkin bir aktörü olmuştur. Amerikan ve İsrail düşmanlığı ile küresel emperyal güçlerin dikkatini ve tepkisini üzerine çekmiş mazlumların, mağdurların, emperyalizm ve Siyonizm karşıtlarının adeta sempatisini kazanmıştır. Bölgede faaliyet gösterdiği politikaları dini yaklaşımdan çok pragmatik anlayışın hâkim olduğu gerçektir. Afganistan’da Sünni Taliban rejiminin devrilmesi için verilen mücadele, Irak’ta Sünni olan Saddam Hüseyin’in devrilmesi için ABD işgaline yardımcı olunması, Suriye devletini ise kendisinin ön karakolu olarak görmesi ve Suriye üzerinden Hizbullah’a desteklerin kesilmesini engellenmemesi için her türlü yardımı alenen yapması ve son olarak Yemen’e Husiler üzerinden müdahalede bulunması bölgeyi karıştırmıştır. Yemen’de süregiden iç savaş da, bölgedeki Sünni-Şii ayrılığının bir devamı olarak değerlendirilmektedir. İran, ülkedeki Sünni yönetimi deviren Şii Husi isyancılarını desteklerken, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon ülkedeki Sünni yönetimi yeniden kurmak için Yemen’e askeri müdahalelerde bulunmaktadır. Gerçekleşen bu olaylardan sonra bölgede saflar adeta belirginleşmiştir. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn (Ülkede Şii’ler çoğunlukta olsada iktidar Sünnilerin elindedir), Kuveyt başta olmak üzere bir yandan Sünni taraf; diğer yandan ise İran, Irak, Lübnan, Suriye başta olmak üzere Şii taraf belirginleşmiştir.
Birçok bölge ülkelerinde Şii nüfusunun azımsanamayacağı bilinmektedir. Asıl mesele İran gibi bölgesel bir gücün, Şii gücünü bölgede kendi istediği düzene karşı kullanıp kullanmayacağı meselesidir. Çünkü İran’ın komşu ülkelerinin istikrarsızlığı veya kendi istediği Şii rejimin başa gelmesi uğruna giriştiği mücadele bölgeyi ateşe vermektedir. İran’ın, son olarak Suudi Arabistan ile olan gergin ilişkilerinin ardından bundan sonra yapacağı bölge ülkelerinin içerisindeki muhalefeti desteklemekten vazgeçmesi, bölge ülkeleri ile istişareye açık olması, bölgedeki ayrılıkçı hareketlerini desteklemekten vazgeçmesi gibi basit ama bölge barışı için faideli hareketler bölgede yıllardır aranan huzuru ve istikrarı sağlayacaktır. Bu konuda en büyük görev hiç şüphesiz İran’a düşmektedir.
SELÇUK ÖZÇELİK
GİRESUN ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ

Saturday, February 6, 2016

Armağan Kuloğlu: Rusya krizden çıkar sağlama peşinde

Armağan KULOĞLU'nun, "Rusya krizden çıkar sağlama peşinde" başlıklı 06 Şubat 2016 tarihli yazısı

Rusya'nın agresif bir politika izlediği, Batı'yla çekişme içine girdiği ve bu davranışıyla yeniden dikkate alınacak bir ülke olmayı hesapladığı düşünülmektedir.
ABD ve NATO etkinliğinin sınırına dayanması, Rusya'yı tedirgin etmiştir. Birçok eski Sovyet ülkesinin NATO ve AB'ye girmesi, bu tedirginliği artırmıştır. Batı'nın Gürcistan ve Ukrayna'ya el atması karşısında Rusya, karşı hamlelerle bu yaklaşımları püskürtmeye çalışmıştır. Son açıklamalarında ve Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi'nde NATO'yu artık tehdit olarak gördüğünü ifade etmiştir.
Yeniden süper güç olma girişimleri
Rusya kontrolü kaybettiği etki ve ilgi alanlarında ve Orta Doğu'da yeniden inisiyatif alarak etkin olma peşindedir. Gürcistan ve Ukrayna operasyonlarını gerçekleştirmiş, Kırım'ı ilhak etmiştir. Orta Doğu'daki son kalesi Suriye'yi, karışıklıktan istifadeyle kontrol altına almaya çalışmış, ortaya çıkan IŞİD tehdidini, Batı'yla birlikte bertaraf etme bahanesiyle bölgeye yerleşmiştir.
Kendisiyle çatışmaya girmenin, dünya savaşı çıkarabileceği endişesi yaratmaya çalışmaktadır. Bir dünya savaşının göze alınamayacağını da bildiği için, karşı güçleri, geri durmaya zorlamaktadır. Bunda ABD'nin ağırlık merkezini Orta Doğu'dan Asya-Pasifik'e kaydırmasının da etkisi vardır.
Rusya Batı'nın yaptırımlarına maruz kalmıştır. Gelirinin esasını oluşturan petrolün, bilerek düşürülmesinden dolayı da sıkıntısı artmıştır. Bunlardan kurtularak güçlenmek için, doğrudan kendisiyle çatışmanın göze alınamayacağını da hesaplayarak, kriz yaratmaktadır. Bu açıkça "Krizden Beslenme Politikası"dır. Yenilenen Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi'nde nükleer gücü ön plana çıkarmasının da, Batı'ya gözdağı verme niyetinden kaynaklandığı değerlendirilmektedir.
Türkiye'yle olan gerginlik
Rusya, Suriye'de Türkiye'nin önünü kesmeye çalışmaktadır. Suriye'deki gücünü ve nüfuzunu pekiştirmek için, Türkiye'nin burada kıstırılması gerektiğini düşünmektedir. Rusya'nın, Türkiye'nin angajman kurallarını hiçe sayarak, sınır bölgesindeki hava sahasını kendi amaçlarına göre kullanmakta ısrarlı olduğu görülmektedir.
Rusya, Türk hava sahasını ihlal eden Rus uçağının düşürülmesinden sonra, daha da umursamaz, uzlaşmaz ve hatta saldırgan bir tutum izlemeye başlamıştır. Uğradığı prestij kaybını telafi etmek için fırsat kollamaktadır. Rövanş peşindedir. Rusya, Kuzey Suriye'de hava sahasını, fiilen Türk uçaklarına kapatmıştır. Türk Hava Kuvvetleri, fiili bir çatışmaya meydan vermemek için hassasiyet göstermektedir. Türkiye de Rusya'ya, Açık Semalar Anlaşması gereği yapılacak uçuşa, rota anlaşmazlığı gerekçesiyle izin vermemiştir.
Türkmenler hedefte, PYD yayılıyor...
Rusya'nın Türkmenleri hedef alması da ayrı bir endişe kaynağıdır. Rus hava bombardımanı altında Türkmenler, Esad güçleriyle savaşmakta zorlanmaktadır. Siviller Türkiye'ye göç etmektedir. Türkmenler Türkiye'den, insani yardımın yanında silah, mühimmat ve malzeme talep etmektedir.
Diğer taraftan PYD, bölgede yayılarak kantonlarını genişletme çabasında. ABD'nin ardından şimdi Rusya'dan da aktif destek görmektedir. Rusya'nın, Kamışlı'ya asker ve teknik personel gönderdiği istihbar edilmiştir. Kamışlı'daki hava alanı Esad rejiminin kontrolündedir. Rusya, burasını da Lazkiye'deki hava üssü gibi kullanmak istemekte ve PYD'yle de iş birliği içinde hareket etmektedir.
Türkiye-Rusya krizi büyüyebilir...
Türkiye Fırat'ın batısını "kırmızı çizgi" ilan etmiştir. Ancak bunun PYD'yi ne kadar durduracağı ve YPG güçlerinin daha ileriye gitmesi halinde Türkiye'nin hangi riskleri göze alacağı henüz bilinmemektedir.
PYD, Rus yetkililerle, hava desteği konusunda temas içindedir. Bu desteği özellikle Fırat'ın batısı için talep etmiştir. PYD, Rusya'nın sahada tam destek için söz verdiğini söylemektedir. Kobani'yle birlikte Afrin bölgesinde de hareketliliğin arttığı söylenmektedir. İngiliz Times Gazetesi, Türkiye ve Rusya'nın Suriye topraklarında sıcak bir çatışmaya girebileceğini dahi yazmıştır.
Barzani de durumdan istifade peşinde...
Barzani, bağımsızlık için referandum yapmanın en doğal hakları olduğunu, devletlerini kurmak için kimseden izin istemeyeceklerini beyan etmiş, Kürt milletinin kaderini tayin etmesi için de en doğru zamanın bu zaman olduğunu söylemiştir.
Bu karmaşık tabloya IŞİD'in, iç, dış ve sınır güvenliğine oluşturduğu tehdidi de eklemek gerekmektedir.
İçeride PKK'yla mücadele devam etmektedir. Rusya, Suriye, YPG, IŞİD, Barzani'yle kriz yaşanmaktadır. Yunanistan, Ege ve Kıbrıs konuları da krize doğu gitmektedir. Yönetim ise yeni anayasa ve başkanlık peşindedir. Etkisiz muhalefeti de peşine takmış sürüklemektedir. Bindik bir alamete, gidiyoruz... Dikkat!