Showing posts with label Türkiye. Show all posts
Showing posts with label Türkiye. Show all posts

Friday, December 16, 2016

17-25 Aralık ve Zarrab-Sencani ortaklığı

Thursday, August 25, 2016

Cerablus operasyonu- Fehim Taştekin

Fehim Taştekin: Cerablus operasyonunun beş nedeni var

  • 24 Ağustos 2016
Image copyright T24
Image caption Fehim Taştekin, BBC Türkçe'nin sorularını yanıtladı.
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ABD öncülüğündeki koalisyonun da desteğiyle Suriye'nin Cerablus kasabasına harekât başlattı.
'Fırat Kalkanı' adı verilen operasyona TSK'nın tankları, savaş uçakları ve Özgür Suriye Ordusu'na bağlı militanlar katılıyor.
Operasyonun amacı ve olası sonuçlarını gazeteci Fehim Taştekin'e sorduk:
Cerablus, 2013'ten bu yana IŞİD kontrolündeydi. Türkiye neden daha önce müdahale etmedi, neden şimdi IŞİD'e karşı Cerablus'ta operasyon düzenliyor?
Şimdi müdahale etmesinin beş nedeni var. Birincisi, Türkiye, IŞİD'i Cerablus'tan atan gücün Kürtler olmasını istemiyor. Malum Kürt koridoru endişesi.
Kürtler, Kobani ile Afrin arasında bağlantı kurmak için bu bölgeye özel önem veriyor. Tabi Rojava üzerindeki IŞİD baskısının bitmesi için de bölgenin temizlenmesi lazım.
İkinci neden cihatçı grupların Türkiye'nin kapıları açması sayesinde bu bölgeyi ele geçirmiş olması. Sonradan ortaklarını kovup tek başına hükmeden IŞİD buralarda temizlik yaparken de Türkiye ses çıkarmadı. Zaten Türkiye-IŞİD bağlantısı da bu olaylar nedeniyle kuruldu. Ardından Türkiye IŞİD'in Rojava'ya karşı saldırılarını kolaylaştırdı. Son olarak da YPG'nin önüne konan Fırat'ın batısına geçemez kırmızı çizgisiyle esasen IŞİD'e de dolaylı olarak kalkan olmuş oldu.
Bu pozisyon Türkiye üzerindeki baskıları artırdı. Türkiye, YPG liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri'nin Cerablus'a operasyon yapmasını önlemek için kendi güdümünde gruplarla operasyon yapmak zorunda kaldı. Hem IŞİD'i destekliyor görüntüsünden hem baskılardan kurtulmak için bunu yapma gereği duydu.
Image copyright EPA
Image caption Cerablus'tan yükselen dumanlar Karkamış'tan görüldü.
Üçüncüsü, IŞİD artık Türkiye'yi de İncirlik üssünü açtığından beri artan oranda tehdit eder hale geldi. Artık hükümetin eli kolu bağlı kalamazdı. Gerçi içerdeki hücrelerle samimi ve ciddi olarak mücadele etmemesi de ayrıca sorgulanmalı.
Dördüncüsü, Türkiye Rus uçağını düşürdükten sonra Suriye'de oyun dışı kalmıştı. Bu şekilde oyuna dönme fırsatı buldu.
Beşincisi, bu operasyonla Esad karşıtı güçlere desteğin önünü açmak istemiş olabilir. Bu güçler Halep'te çok zor durumda.
Suriye haritası
Rusya ve ABD'nin bu operasyona yaklaşımı nedir? Onaylıyorlar mı?
Ruslar ve Amerikalılar operasyonu onaylıyor, ama onayladıkları şey Erdoğan'ın deklare ettiği gibi hem IŞİD hem YPG/PYD'ye karşı operasyon değil.
Rusya'nın onayı olmadan Suriye hava sahasına Türk savaş uçakları ya da karadan tanklar giremez. Ruslar S-400'ler ile hava sahasını Türklere kapatmıştı. İlişkiler normalleşirken bu konuda da anlaştılar.
ABD ile zaten bu konuda mutabakat sağlanmıştı. Erdoğan son ABD ziyaretinde, "Siz havadan destek verirseniz, biz de müttefikimiz olan muhalifleri Cerablus'a sokarız" demişti. Bunu iki kez El Rai'ye yönelik olarak denediler, ama başaramadılar.
Ama operasyon Kürtlere yönelirse ABD frene basabilir, çünkü YPG artık sahada Amerikan müttefiki.
Ruslar da YPG'ye karşı savaşı onaylamaz.
Suriye ile anlaşma olduğunu sanmam. Esad, Kürtleri Erdoğan'a altın tepside sunup mutlu etmez. Tabii Halep'teki gruplara Türk desteği kesilirse durum değişir.
Türkiye Cerablus operasyonuyla neyi hedefliyor, asıl stratejisi nedir? Amacına ulaşır mı?
Resmi açıklamaya göre, Cerablus'u IŞİD'den temizlemeyi ve PYD/YPG ile mücadeleyi. Ama asıl hedef tabi ki Kürtlerin kontrol alanını sınırlamak. SDG'yi (Suriye Demokratik Güçleri) Cerablus'tan uzak tutabilirler ama Menbic'ten çıkartamazlar ve El Bab'a yönelmekten de alıkoyamazlar.
Ayrıca sahadaki SDG operasyon planlamasının ABD ile birlikte yapıldığını unutmamak lazım.
Image copyright EPA
Türkiye, IŞİD niyetine hedefi büyütürse ABD ile karşı karşıya gelir. Ayrıca sahayı IŞİD sonrası nasıl tutacakları konusunda ihtimal hesaplarının sağlıklı yapıldığını sanmıyorum. Türkiye'nin çalıştığı grupların kapasite ve kabiliyetleri sınırlı.
Bunlara Amerikanvari bir destek sağlanmadığı sürece El Rai'deki hezimet tekrarlanabilir.
Türkiye'nin Suriye'ye geçişlerine yardımcı olduğu ÖSO militanları kimlerden oluşuyor?
Türkmenler ve bazı Arap birliklerinden oluşuyor.
Cerablus Kürtler için neden önemli? Alternatif güzergâhları var mı?
Kürtlerin tahayyülünde Derik'ten Afrin'e bir coğrafyayı federatif bir yapıya dönüştürmek var.
Türkiye gibi Suriye yönetimi de buna izin vermek istemiyor. Şam yönetimi üçlü kantonu müzakere edilebilir buluyordu, ama federasyon başka bir perspektif ve bölünme korkusunu besliyor. Bu korkuyu tetikleyen başka bir husus da Amerikan askeri varlığının kalıcı hale gelmesi ihtimalidir.
Image copyright EPA
Image caption TSK'ya ait tanklar da operasyona katıldı.
Eğer Cerablus olmazsa Kobani-Afrin bağlantısı Türkiye sınırlarının 30-40 km kadar güneyinden Menbic ve El Bab üzerinden bir koridorla sağlanabilir. Şu an üzerinde durulan güzergâh da burası.
IŞİD Suriye'nin kuzeyinde zayıflarsa Türkiye içinde eylemlerini arttır mı?
Elbette artırır. Türkiye sınırlarına ihtiyacı olduğu ve Ankara'nın laçka politikasından istifade ettiği için Türkiye'deki eylemlerini üstlenmiyordu. Artık düşmanlık doğrudan ve aleni hale gelebilir.
Cerablus operasyonu Türkiye ile Suriye'de Esad hükümeti arasındaki ilişkiyi nasıl etkiler?
Türkiye, Suriye politikasında bir değişikliğe gidecekse bir şey almak istiyor; o şey de Rojava'yı yıkmaktır. Esad ile ortaklığın şartı Kürtlere karşı ortak cephe kurmaktır.
Ankara YPG konusunda Amerikan politikalarından dolayı mutsuz. Şimdi İran ve Rusya ile yeni ortaklığı Kürt karşıtı bir zemine çekmeye çalışıyor.
Ancak İran PKK konusunda Türkiye ile aynı hassasiyete sahip olsa da Rojava konusunda Ankara ile aynı dalga boyunda değil. Rusya da öyle.
İki ülke için Kürtler, Şam ile anlaşır ve özerklik kurarsa sorun olmaz. Ayrıca iki ülke de ABD'nin Kürtler üzerinden bölgenin geleceğine kendi çıkarlarını saplamasını istemiyor.
Türkiye'nin izlediği bu yol en çok öfkelendiği Amerikan senaryosuna yarar.

Wednesday, May 11, 2016

Dünya parlamentolarında kadın üyeler

Dünya parlamentolarının kadın üyelerin oranı sıralamasında hangi ülkeler ön sıralarda yer alıyor? Demokrasi ile yönetilen büyük devletlerde kadın parlamenterler yeterli düzeyde temsil ediliyor mu? Dünya sıralamasında İsveç'in liderliğini hangi ülkeler kaptı? Türkiye, bu sıralamada kaçıncı?
Bu ve benzer soruların yanıtlarını aşağıda sunduğum kısa bilgi notunda bulabilirsiniz.
Dünya parlamentolarında ( çift meclisli parlamentolarda, temsilciler meclisi ya da aşağı meclis sandalye sayısı esas alınmıştır.) kadınların en yüksek oranda temsil edildiği iki ülke sırasıyla Ruanda ve Bolivya'dır. Ruanda, 2008 Eylul ayındaki seçimlerden sonra yüzde 63 ile kadınların parlamentoda en çok pay sahibi olan birinci ülke konumuna yerleşti. Sıralamada ikinci olan Bolivya'da 2014 yılında yapılan seçimlerden sonra, kadın parlamenterlerin oranı yüzde 53'e ulaştı. Bolivya'da seçimlere katılan siyasi partilerin aday listelerini alternatif biçimde kadın-erkek eşitliğine göre düzenlemeleri gerekiyor.
Küba, tek meclisli yasama organı yüzde 48,9 oranı ile kadın parlamenterler sıralamasında üçüncü sırada yer alıyor. (Küba'da 612 milletvekilinden 299'u kadın.)
Seychelles ada devleti ise yüzde 43,8 kadın temsil oranı ile dünya sıralamasında Küba'nın ardından dördüncü sırada yer alıyor. (32 sandalyeli yasama organında 14 kadın üye bulunuyor.)
Avrupa'da kadın parlamento üyelerinin oransal olarak en yüksek olduğu ülke İsveç. İsveç, yüzde 43,6 ile kadın parlamenter oranı sıralamasında Avrupa'da birinci, dünyada ise beşinci sırada. Diğer Nordik ülkelerin sıralaması ise şöyle:
Finlanda : yüzde 41,5 ile 10ncu
İzlanda : yüzde 41,3 ile 11nci
Norveç : yüzde 39,6 ile15nci
Danimarka : yüzde 37,4 ile 21nci
Nüfus ve yüzölçümü açısından Avrupa'nın büyük devletlerinde ise sıralama şöyle:
İspanya : yüzde 40 ile 14ncü
Almanya : yüzde 36,5 ile 26ncı
İtalya : yüzde 31 ile 42nci
İngiltere : yüzde 29,4 ile 48nci
Polonya : yüzde 27,4 ile 51nci
Fransa : yüzde 26,2 ile 58nci
Rusya : yüzde 13,6 ile 131 nci
Komünist sistemle yönetilen ülkeler arasında Küba 612 sandalyeli mecliste 299 kadın üye yani yüzde 48,9 ile dünyada üçüncü sırada.
Diğer komünist ülkelerde durum şöyle:
Çin : yüzde 23,6 ile 70nci
Vietnam : yüzde 24,32 il3 67nci
Kuzey Kore : yüzde 16,3 ile 113ncü sırada.
ABD'nde durum nedir? 435 üyeli Temsilciler Meclisi'nde 84 kadın üye bulunuyor. Bu, yüzde 19,4 oranı ile dünya sıralamasında 95nci.
ABD'nin küresel terörle mücadele bağlamında demokrasi getirmek niyetiyle askeri harekat düzenlediği Afganistan ve Irak'ta durum nedir?
Afganistan'da yasama meclisinde kadın üyelerin oranı yüzde 27,7, sıralamada 50nci. Irak'ta ise yüzde 26,5 oranı ile sıralamada 56ncı.
Türkiye 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra, 82 kadın milletvekili ile (yüzde 14,9) dünya sıralamasında, Mısır ve Çad ile birlikte 122nci sırada yer alıyor.
Bu kısa bilgi notunu şu klasik söylemle sonlandırabilirim diye düşünüyorum: "istatistikler her zaman doğruyu söylemez."
Bu notun hazırlanmasında Parlamentolararası Birlik verilerinden yararlanıldı.

Friday, April 1, 2016

İran Dış Politikasında Din Faktörü ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkileri

İRAN DOSYASI : İran Dış Politikasında Din Faktörü ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkileri

 






ÖZEL BÜRO
- 31 Mart 2016
 


 
 

 
 
ÖZET
İran, 1979 İslam Devrimi ile birlikte bölgede yeni bir düzenin etkin bir aktörü olmuştur. Bir yandan Amerikan ve İsrail karşıtlığı ile küresel güçlerin dikkatini ve tepkisini üzerine çekmiş; bir yandan da mazlumların, mağdurların, emperyalizm ve siyonizm karşıtlarının sempatisini kazanmıştır. Bölgede faaliyet gösterdiği politikalara dini yaklaşımdan çok pragmatik anlayışın hâkim olduğu bir gerçektir. Afganistan’da Sünni Taliban rejiminin devrilmesi için verilen mücadele, Irak’ta Sünni olan Saddam Hüseyin’in devrilmesi için ABD işgaline yardımcı olunması, Suriye devletini ise kendisinin ön karakolu olarak görmesi ve Suriye üzerinden Hizbullah’a desteklerinin kesilmesini engellenmemesi için her türlü yardımı alenen yapması ve son olarak Yemen’e Husiler üzerinden müdahil olması bölgeyi karıştırmıştır. Yemen’de süregiden kaos durumu, bölgedeki Sünni-Şii ayrılığının bir devamı olarak değerlendirilmektedir. İran, ülkedeki Sünni yönetimi deviren Şii Husi hareketini desteklerken, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon ülkedeki Sünni yönetimi yeniden kurmak için Yemen’e askeri müdahalelerde bulunmaktadır. Gerçekleşen bu olaylardan sonra bölgede saflar adeta belirginleşmiştir. Ülkede Şii’ler çoğunlukta olsa da iktidar Sünnilerin elindedir. Kuveyt başta olmak üzere bir yandan Sünni taraf ve diğer yandan ise İran, Irak, Lübnan, Suriye başta olmak üzere Şii taraf belirginleşmiştir. Tüm bu gelişmeler sonrasında bölge ülkelerinin tutumu ve uzlaşı içerisinde olmaları hayati önem arz etmektedir. Çünkü söz konusu bölge barış ve istikrar için son derece önemlidir. Türkiye’nin bu ateş çemberindeki tutumu çok önemlidir. Ülke içerisindeki Müslümanların ekseriyeti Sünni ağırlıklıdır. Türkiye’nin, Suriye politikasında karşısına çıkan en büyük engellerden biri Rusya ve İran faktörü olmasına rağmen, Türkiye’nin ve İran’ın karşı karşıya gelmesi hiç hoş olmayacaktır. Türkiye ve İran’ın uzlaşmacı olmaları, karşı karşıya gelmemeleri ve bölgede Sünni ve Şii inanışlarının diyalog halinde olmaları aynı zamanda bölge barışına da güzel bir örnek teşkil edecektir. İran’ın, bölge istikrarının önemini bilmesine rağmen yayılmacı politikalarının başta Türkiye olmak üzere ağırlıklı olarak bölgedeki Sünni yönetimleri endişelendirdiği bilinmektedir. Tüm bunları Tahran yönetiminin bilmesi ve bazen perde arkasından bazen de alenen yaptığı Şii milisleri destekleyerek bölge ülkelerine karşı isyan hareketlerini teşvik etmesi bölgede güvensizlik yaratacaktır. İran’ın bu tavrına rağmen Türkiye’nin iyi niyet sergileyişinin pek fazla uzun sürmeyeceği görülmektedir. Türkiye’nin uzlaşmacı tutumunun bölgedeki İran’ın devrim ihracı politikalarına daha fazla dayanması beklenemez. Bölgede istikrar ve huzur aranacaksa hiç şüphesiz İran’ın kendine çeki düzen vermesi gerekmektedir.
Anahtar Kelime: İslam Devrimi, Husi, Ön karakol, Hizbullah, Yemen
İran, Büyük Pers İmparatorluğu havzasında hâkimiyet kurmak için birbirinden farklı, hatta çelişen politikalar geliştirerek müthiş bir pragmatizm sergilemektedir. İran, kendi içerisinde farklı etnik ve dini grupları barındıran ve bunları bir İran Kimliği altında toplayan devlet anlayışına sahiptir. 1979 yılında gerçekleşen İslam devrimi ile birlikte sürgünde olan Ayetullah Humeyni Tahran’a geldi ve büyük coşku ile karşılanmıştır. Halkın büyük çoğunluğu Şii mezhebine mensup olan ve devrim sonrasında kurulan İslam Cumhuriyeti ile birlikte İran’ın dış politikasında artık İslam ve Mezhep inanışı belirgin bir şekilde etkin olmuştur. İran İslam dünyasının, mazlumların, mağdurların, sempatisini kazanmak için İslam devriminden sonra dile getirdiği ABD-İsrail düşmanlığını öne çıkaran antiemperyalist söylemler ile kendisini bölgede itibar sahibi bir devlet konumuna getirmiştir.
İran’ın devrimden sonra Ortadoğu’da artan etkisini, SSCB’nin dağılmasından sonra daha da perçinlemiş ve bölgede sadece oyuncu değil oyun kuran bir devlet konumuna gelmiştir. Irak, Suriye ve Lübnan üzerinde önemli bir etkisi bulunan İran, Yemen içerisinde de kendisine yakın olan iç siyasal aktörleri desteklemektedir. İran’ın bölgedeki kontrolünü artırmak için kullandığı temel kart, bölgede en tehlikeli kart olan mezhep kimliğidir. İran’ın Şii yayılmacılığı ilk önce Türkiye’yi endişelendirmektedir. Bölgesinde etkin ve yetkin bir devlet olmayı kendine şiar edinen Türkiye her şeyden önce bölge istikrarını istemektedir. Dış politikada ortak hareket eden Türkiye-Katar ikilisine İran’ın Yemen’e göz dikmesinden sonra Suudi Arabistan’ında dâhil olması beklenilen bir durumdu.
İran’ın çevresindeki Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer devletlerin İran Dış politikasına göre Şii mezhebi haricinde başka bir mezhebin yönetiminde olması bir tehdittir. Toprak bütünlüğünü koruma endişesini taşıyan İran, başta kendisi ile sınırı olan ve İran’da Azeriler/Türkmenler, Kürtler, Araplar ve Beluclar gibi halklarla akrabalığı bulunan ülkeleri tehdit olarak görmektedir. İran’ın kendi içerisindeki etnik gruplar sistematik bir şekilde göç ettirerek Farslaştırmak istenmekte, bunun için büyük çaba harcanmaktadır. Çünkü İran, olası bir iç karışıklığa ve ayrılıkçı harekete fırsat vermek istememektedir. İran yöneticileri ve elitleri ülkenin etnik olarak heterojen yapısından ötürü toprak bütünlüğünü koruma konusunda oldukça hassas bir düşünce yapısına sahiptir. Her ne kadar İran nüfusunun çoğunluğunu Farisiler oluştursa da ülkede beş farklı etnik grup bulunmaktadır. Bu nedenden ötürü İranlı yöneticiler sürekli olarak şu korkuyu düşünce dünyalarında taşımaktadır: Bu etnik gruplardan birisi bağımsızlığını talep ederse bu domino etkisi yapabilir ve İran kısa sürede parçalanabilir. İran’ın, istikrarsız olmasını istediği veya kendi güdümünde olmasını istediği öncelikli ülkeler; Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’dir.
Afganistan, İran’ın önem verdiği ülkelerden biridir.1979 Aralık Ayının sonundan itibaren SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi ve bu dönemde İran’da gerçekleşen devrim aynı zamana denk gelmiştir. İşgalden sonraki karışıklıktan istifade eden Sünni Peştun ağırlıklı Taliban 1996’da yönetimi ele geçirmiştir. Bu durum İran’ı, Sünni Beluclar Afganistan’daki Sünni yönetimden etkilenir veya isyana teşvik edilir korkusu nedeniyle endişelendirmiştir. 11 Eylül 2001 saldırılarında ABD’nin ulusal güvenliğine zarar veren terör örgütü El Kaide’nin üstlendiği bu saldırılar Amerika’nın bölgeyi tasarlaması için gereken tüm şartları oluşturmuştur. 2002 yılında ABD Afganistan’ı işgal ettiği zaman Amerika’ya en büyük desteği Tahran yönetimi vermiştir. Dönemin cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani 2002 yılında Tahran’da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde; “Amerikalılar eğer İran ordusu olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur giderlerdi.” demişti.
Irak, işgal edilmeden önce Iraklıları tek çatı altında toplayan ve otoriter bir yapıya sahip olan Saddam Hüseyin, ülkesinin büyük çoğunluğu Şii olmasına rağmen kendisi Sünni’dir. Azınlık yönetimde olduğu sürece daima baskıcı olmak zorundadır aksi halde iktidarda kalması mümkün değildir. İran’da gerçekleşen İslam Devrimi sonrasında İran’da çoğunlukta olan Şii nüfusu Saddam’ı endişelendirmiştir. Irak’ta Saddam’a karşı bir iç muhalefet olmuştur. Bu iç muhalefet dolayısıyla, Saddam Hüseyin’in de halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istemesi şüphesiz ihtimal dışı değildir. İran’ın Kürtleri Irak’ın ise Kuzistan Araplarını birbirlerine karşı kullanmaları 1980 İran-Irak savaşının gerçekleşmesine sebep olmuştur. Savaş sonrasında iki tarafın topraklarında herhangi bir değişim olmamıştır. Saddam Hüseyin bölgede ciddi bir prestij kaybederken, Humeyni ise iktidarını pekiştirmiştir. ABD’de gerçekleşen 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Başkan Bush’un bölgeyi dizayn etmeye çalışması ve terörün kaynağını kurutmak için hedef belirlediği sıradaki ülke Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’tır. ABD’nin 2003 yılındaki Irak operasyonu ve bu operasyona İran’ın destek vermiş olması bir gerçektir. Nitekim İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed Ali Abtahi 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşmada “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” konuşmasından da anlaşılacağı üzere Tahran bölgede pragmatik bir durum sergilemiştir. İran, Irak için ABD’den sonra “ikinci işgal gücü ”olarak nitelenebilir. Çünkü ABD’den sonra Irak üzerinde en fazla etkiye sahip olan ülke konumunda İran vardır.
2010 yılından beri Ortadoğu’da meydana gelen gelişmeler Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de yönetimleri değiştirmiş; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün ve Fas’ta rejim karşıtı gösterileri meydana getirmiş ve en önemlisi Suriye’de Ortadoğu’nun en kanlı iç savaşının fitilini ateşlemiş bulunmaktadır. Suriye, birinci ve ikinci dünya ülkelerinin gövde gösterisi yaptığı yer olmuştur. Suriye’de olan savaşın beşinci yılına girilmiş olması ve hala çözüm üretilmemiş veya üretilen çözüme bazı devletlerin engellemeleri (Rusya-Çin) dünya için büyük bir utanç örneğidir. Bu karışıklıktan istifade eden Rusya’nın Hafız Esad döneminde elde ettiği Tartus deniz üssüne birde Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizi sonrası hava üssü kurması, Çin’in ise enerji yolları güvenliğinin daha fazla tehlikeye girmemesi ve Rusya ile ters düşmemek için yani Çin’in, yükselen bir güç olması ve ABD tarafından çevrelenmesi, Orta Asya’daki devletlerin Çin ile ilişkileri ve Rusya’nın Orta Asya ülkeleri üzerindeki etkisi Çin’e rahat nefes aldırmaktadır. Çin bundan mütevellit bölgede Rusya’ya ters düşmek istememektedir. İran ise bu savaşın Esad aleyhine olmaması için her türlü desteğini vermektedir. Esad’ın yönetimden gitmesi demek; İran için Suriye, Lübnan, Filistin’in kontrolden çıkması demektir. Bu duruma müsaade etmeyecek olan İran, Suriye’deki Nusayri Esad’a verdiği desteği 14 Aralık 2015’te İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Cabir Ensari şu şekilde ifade etmektedir; “İran, Suriye hükümetinin önceki talebi üzerine askeri danışmanlık yardımında bulunmaktadır.” İran’dan Suriye’ye giden askerler, İran Devrim Muhafızları Ordusu bünyesindeki İranlı milisler, Afgan Fatimiyyun Tugayları ve Pakistanlı Zeynebiyyun Tugayları’ndan oluşuyor. İran’ın resmi ajansı İRNA, 15 Haziran tarihli haberinde Suriye’de öldürülen İran askerlerinin sayısını 400 olarak duyurmuştu. İran dış politikasında ezilenlerin yanında yer alma ilkesi Suriye krizi ile birlikte önemini yitirmiştir.
İran’ın bölgedeki çıkarcı ve pragmatik tutumu bölge ülkelerini, özellikle körfez ülkelerini endişelendirmektedir.

Suudi Arabistan öncülüğündeki körfez ülkeleri kendi içerisinde büyük sorun olarak gördükleri İhvan-ı Müslüm (Müslüman Kardeşler) hareketini bile birincil tehdit olmaktan çıkarıp İran’ın yayılmacı Şii politikasını engellemeyi kendilerine ilke edinmişlerdir. İran’ın, Suriye ve Yemen’deki olaylarda başı çekmesi hiç şüphesiz Suudi Arabistan’ın da karşı bir hamle yapmasını gerektirmiştir. Suudi Arabistan, Ortadoğu’da oldukça saygı gören Şii lider Nimr el-Nimr’in de aralarında bulunduğu 47 kişiyi terör suçlamasıyla 2016 yılının ilk haftası idam etti. İranlı yetkililer Suudi Arabistan yönetiminin kendini eleştirenleri baskı yapıp idam ederken diğer yandan radikal Sünnileri destekliyor iddialarını dile getirmiştir. Irak’ta Şii liderler karara öfke saçarken, Suudi Arabistan’ın Bağdat’ta henüz iki hafta önce açtığı elçilik binasının kapatılması talep edildi. Cumhurbaşkanı yardımcısı ve eski Başbakan Nuri El Maliki, “Bu mezhepçi, nefret uyandıran eylemi güçlü bir şekilde kınıyoruz. Nimr’i idam etme suçu; Suudi rejimini, Muhammed Bekir El Sadr’ın idamının Saddam Hüseyin’i devirdiği gibi devirecektir.” demiştir. İran ile Suudi Arabistan arasında yaşanan başka bir olay ise 24 Eylül 2015’te Mekke’de hac sırasında meydana gelen izdihamda 460’dan fazla İranlı hacı hayatını kaybetti. Bu olaydan sonrada taraflar karşılıklı olarak birbirlerini suçlamıştır.
İran, 1979 İslam Devrimi ile birlikte bölgede yeni bir düzenin etkin bir aktörü olmuştur. Amerikan ve İsrail düşmanlığı ile küresel emperyal güçlerin dikkatini ve tepkisini üzerine çekmiş mazlumların, mağdurların, emperyalizm ve Siyonizm karşıtlarının adeta sempatisini kazanmıştır. Bölgede faaliyet gösterdiği politikaları dini yaklaşımdan çok pragmatik anlayışın hâkim olduğu gerçektir. Afganistan’da Sünni Taliban rejiminin devrilmesi için verilen mücadele, Irak’ta Sünni olan Saddam Hüseyin’in devrilmesi için ABD işgaline yardımcı olunması, Suriye devletini ise kendisinin ön karakolu olarak görmesi ve Suriye üzerinden Hizbullah’a desteklerin kesilmesini engellenmemesi için her türlü yardımı alenen yapması ve son olarak Yemen’e Husiler üzerinden müdahalede bulunması bölgeyi karıştırmıştır. Yemen’de süregiden iç savaş da, bölgedeki Sünni-Şii ayrılığının bir devamı olarak değerlendirilmektedir. İran, ülkedeki Sünni yönetimi deviren Şii Husi isyancılarını desteklerken, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon ülkedeki Sünni yönetimi yeniden kurmak için Yemen’e askeri müdahalelerde bulunmaktadır. Gerçekleşen bu olaylardan sonra bölgede saflar adeta belirginleşmiştir. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn (Ülkede Şii’ler çoğunlukta olsada iktidar Sünnilerin elindedir), Kuveyt başta olmak üzere bir yandan Sünni taraf; diğer yandan ise İran, Irak, Lübnan, Suriye başta olmak üzere Şii taraf belirginleşmiştir.
Birçok bölge ülkelerinde Şii nüfusunun azımsanamayacağı bilinmektedir. Asıl mesele İran gibi bölgesel bir gücün, Şii gücünü bölgede kendi istediği düzene karşı kullanıp kullanmayacağı meselesidir. Çünkü İran’ın komşu ülkelerinin istikrarsızlığı veya kendi istediği Şii rejimin başa gelmesi uğruna giriştiği mücadele bölgeyi ateşe vermektedir. İran’ın, son olarak Suudi Arabistan ile olan gergin ilişkilerinin ardından bundan sonra yapacağı bölge ülkelerinin içerisindeki muhalefeti desteklemekten vazgeçmesi, bölge ülkeleri ile istişareye açık olması, bölgedeki ayrılıkçı hareketlerini desteklemekten vazgeçmesi gibi basit ama bölge barışı için faideli hareketler bölgede yıllardır aranan huzuru ve istikrarı sağlayacaktır. Bu konuda en büyük görev hiç şüphesiz İran’a düşmektedir.
SELÇUK ÖZÇELİK
GİRESUN ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ

Sunday, January 24, 2016

Türkiye - İran: sağlık, AR-GE, y.teknoloji


Türkiye ve İran: Sağlık, Ar-Ge ve yüksek teknoloji – 21 Ocak 2016

 

Orhan Bursalı

Hazır İran gündemdeyken, şu “aydınlar vb bildirisi” üzerine, ancak tamamen iktidarın değirmenine su taşıyan zırvalıkların hızla dışına çıkalım ve komşumuza yeniden bu kez başka açıdan bakalım. 
Önce şu grafiğe bakın. Renk sayfada görünür mü bilmem, ama aşağıdan tepeye tırmanan çizgi İran. Konu da İran ve Türkiye’nin bilimsel makale sayısındaki gelişimi. Kaynak Dünya Bankası.

[Haber görseli]

İncelerseniz, 2011 yılında grafik eğrimiz öpüşüyor. 1997’de biz uluslararası bilim dergilerinde 2480 makalede, İran 391 makalede idi. 16 yıl içinde füze gibi geldi. Bugün bilimsel makale sayısını dünyada hızla artıran üç ülke arasında. 
Şimdi eğitim harcamalarında bize göre nasıl fark attığını görelim: 
Türkiye ve İran’da Eğitim Harcamalarının Ulusal Gelir İçerisindeki Payı, Ortalama ve Beklenen Eğitim Süresi:

[Haber görseli]

Hani bizim devletlilerimiz eğitime ne kadar büyük paylar ayırdıklarını söyler ya, İran’ın eğitim harcamalarının ulusal gelir içindeki payı yüzde 4.7, bizim ise 2.9 (2014). Bu eğitilmiş insan gücüne verdikleri önemi gösteriyor. 
Üstelik İran’ın gayri safi yurtiçi hasılası ve adam başına düşen milli geliri yarımıza yetişemiyor: 
GSYH (2013): İran: 242.5 milyar dolar. Türkiye: 653 milyar dolar.
Kişi başına GSMH (2013): İran: 3.131 dolar; Türkiye 8.717 dolar 
Parasal gücü bu kadar düşük olmasına rağmen, İran eğitime çok daha fazla harcama yapıyor. Şüphesiz eğitime verdikleri önem bilim ve teknolojiye de yansıyor. Şimdi sizle bir kıyaslama daha paylaşıyorum:

[Haber görseli]

İran’ın toplam imalat sanayi ihracatı içerisindeki yüksek teknoloji payı bizim iki katımızdan fazla. Biz yıllardır yüzde 2’nin altındayız. Bu gösterge ülkelerin yüksek teknoloji gelişmişlik düzeyini gösteriyor. Bizim milli gelir içindeki Ar-Ge harcamamız ise İran’dan biraz daha yüksek. Bu da, İran’ın Ar-Ge harcamalarını daha verimli ve etkin kullandığını gösteriyor.

Sağlık harcamalarında ileride 
İnsani gelişmişlik göstergelerinde Türkiye en çok sağlık harcamalarında artışı sağlar. Aşağıda iki ülkenin, GSYH içinde sağlık harcamalarının değerleri var. Ulusal gelirden sağlık harcamalarına ayrılan kaynak kıyaslamasında, İran Türkiye’yi geride bırakmış. İran bize göre daha yoksul, ama eğitime ve sağlığa daha çok harcıyor paralarını!

[Haber görseli]

İran’ın tasarruf ve yatırım oranları da Türkiye’ye fark atıyor.

[Haber görseli]

Gördüğünüz gibi, biz habire tüketir ve az üretirken İran kıt kaynaklarını tasarruf edip yatırıma yönlendirmeyi beceriyor. 
Dünkü yazıda YÖK’ün izlenimlerini paylaşmıştım. Prof. Hasan Mandal’ın bazı notları daha vardı: Hem temel bilime önem veriyorlar hem de araştırmalarını ürüne dönüştürme güçleri yüksek. Laboratuvarlarında çok fazla kadın araştırmacı var. İran üniversitelerinde bizden öğrenci yok gibi. Gidenler de Farsça öğrenmek için oradalar. Bir zamanlar Türk öğrenciler çok tutulurdu Avrupa ve ABD’de. Şimdi İranlı doktora öğrencileri bu pozisyonu kapıyor. 
Not: Yukarıdaki verileri, Bayram Ali Eşiyok’un, bir zamanlar CBT’nin 1140 sayılı makalesinden aldım.

 

İRAN : Bilimde büyük çıkış


İran: Bilimde büyük çıkış

19 Ocak 2016 Salı

Bunlarla da ilgilenebilirsiniz

  • Bıktınız mı siyasetten? CHP kurultayı üzerine fazla yazacak, benim açımdan yeni olabilecek bir yön bulamadım. Olayı biraz akışını bırakmakta yarar var. Ama bir ay önceden beri izlediğim ve hepinizin de ilgisini çeken, kapsamlı bir siyasi analiz dizisiyle gündeme getirdiğim RTE’nin üçüncü seçim olasılığı, geniş siyasi çevrede tutuldu ve benimsendi. Artık bu olasılık konuşuluyor. Bu konuyu tükettim, artık herkes yazabilir! Bizde, analizin kaynağını anmak, atıfta bulunmak gibi bir gelenek yoktur. Böyle bir beklentim olduğunu sanmayın, okurlarımın ayrıcalıklı olarak bundan öncelikle haberdar olması yeter.
Bugün siyasetten kaçıyorum. İran’a ve Türkiye’ye bakıyorum, ama bilimsel açıdan. Dünya İran’la barıştı. İyi oldu. Biri nükleer silah üretimini verdi, diğerleri ambargoyu kaldırdı. İran uzun süredir ambargo altında inleyip duruyor ve normal ekonomik gelişmesini izleyemiyordu.
Aralık ayında, bazı rektörlerin de eşlik ettiği YÖK heyeti (Başkanı Prof. Yekta Saraç, Prof. Hasan Mandal) İran’ı ziyaret etti. Ben de merak ettim ne konuştular diye. İran önemli bir ülke, komşumuz, ilişkilerin harika olması gerek (bilirsiniz tüm komşularımız için öyle düşünürüm). Sordum, Mandal Hoca yardımcı oldu ve bilgiler verdi. İlginç konular var, paylaşacağım.

Yetenekli 4500 İranlı öğrencimiz var
Görüşme girişimi bizden gelmiş. Üniversitelerimizde 4500 İranlı öğrencinin lisans sonrası eğitim yaptığını biliyor muydunuz? Bu da vesile olmuş. Peki İranlı öğrencilerin yüksek lisans ve doktora programlarında başarılı olduklarını ve bilimsel projelerin gerçekleştirilmesinde bilgi ve becerileriyle özellikle tercih edildiklerini?
İranlılar birinci sınıf protokolle karşılamışlar heyeti. Gece 1.30’da bakan yardımcısı havaalanına gelmiş karşılamaya. İranlı Bilim, Araştırma ve Teknoloji Bakanı Muhammed Ferhadi ve Cumhurbaşkanı’nın BT konularında yardımcısı Sorena Settari ile görüştüler. İki üniversite Şerif ve Tahran Bilim ve Teknoloji üniversiteleri gezildi, rektörleriyle görüşüldü, bazı işbirliği kararları alındı...
Bütün bunlar iyi güzel, ama niyetim başka: İran’daki bilimsel atılıma değinmek. Siz de şaşıracaksınız şimdi!

Nano teknolojide dünyada 7. sırada
Bizim hocalar etkilendiler İran’ın bilimsel düzeyinden. Çünkü yıllardır ambargo altında yaşayan İran, bilimsel araç gereç edinme konusunda da büyük sıkıntılar yaşayınca, pek çok cihazı da kendileri üretmeye soyunmuşlar. Laboratuvarları bizimkilerin düzeyine ulaşamıyor, dahası ilkel bile kalıyor; ama orada çalışan insan kalitesinin bize kıyasla yüksek olduğu görülüyor.
Mesele insan kalitesidir her zaman için. Dünyanın en iyi laboratuvarlarını kurabilirsiniz ama orada projeniz ve yüksek düzeyde kadronuz yoksa, laboratuvar size, siz de makinelere bakar, uzaktan birbirinizi seversiniz.
İran, çok önemli bir yüksek teknoloji alanı olan nano teknoloji konusunda
uluslararası dergilerde yayımlanan makale sayısına göre dünyada 7. sırada. Türkiye ise 20. sırada.
2014 sayılarına göre İran’ın 5525 makalesi, Türkiye’nin ise 1594 makalesi var.
Bu nano makalelere yapılan atıflara göre sıralamada ise İran 5.043 atıfla 9. sırada. Türkiye ise 1313 atıfla 23. sırada
Aradaki büyük farka bakar mısınız!

Tıp - sağlık bilimlerinde
Biyokimya, genetik ve moleküler biyoloji konusunda iki ülkenin karşılaştırması (2014):
Türkiye 34.421 makale ile dünyada 24’üncü sırada.
İran 27.026 ile 20. sırada. Ama iki ülkenin makale başı sitasyon payları aynı: 15.20

Fen bilimlerinde öndeler
Enerji konusunda, Türkiye 9522 makale ile 19. sırada.
İran ise 11.724 makale ile 17. sırada. Bizden iyi.
İranlılar fen bilimlerinde bize fark atıyorlar.
Biz ise sağlık/tıp bilimlerinde bir adım öndeyiz. Ama İran bu alanda da gelişme içinde.

Hangi alanlarda kim önde?
İki ülkenin en başarılı oldukları 6’şar bilim alanının başarı sıralaması şöyle:
Türkiye: Klinik tıp (%3.02), tarım (2.52), matematik (2.34), mühendislik (2.33), bitki/hayvanbilimi (2.33), malzeme bilimi (1.98).
İran: Mühendislik (%4.05), kimya (2.86), malzeme bilimi (2.80), matematik (2.54), tarım (2.47), bilgisayar bilimi (2.18).
Görüyorsunuz, İran yokluklar içinde hızla yükseliyor, Türkiye “varlıklar” içinde yürüyor...