Friday, July 17, 2026

Cumhuriyet gazetesi - Özlem Yüzak - 17 Temmuz 2026 - Güven bir kez aşındığında ...

 

Güven bir kez aşındığında...

17.07.2026 04:00
Güncellenme:

Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent hakkında ortaya atılan iddialar ağır. Çok ağır. Depremde insanların yaralarını sarmak için verilen bağışların amacı dışında kullanıldığı, derneğe ait kaynakların kişisel ve ticari ilişkilerde devreye sokulduğu iddiaları doğruysa bunun hiçbir mazereti olamaz. İnsanların en çaresiz oldukları anda gösterdikleri dayanışmanın istismar edilmesi yalnızca mali bir suç değil; topluma karşı işlenmiş büyük bir güven suçudur. Ama bu hikâye yalnızca Ahbap’ın hikâyesi değil. Aslında bugün yaşadığımız tablo, Türkiye’de yıllardır adım adım aşınan güven duygusunun halkalarından biri. Ahbap’ın nasıl ortaya çıktığını anımsayalım.

Uzun yıllar boyunca bu toplumun en fazla güvendiği kurumların başında Kızılay gelirdi. Deprem, sel, savaş... İnsanlar hiç düşünmeden bağışlarını Kızılay’a gönderirdi. Çünkü güven vardı. Kızılay hükümete yakın kadroların yönetime gelmesiyle birlikte liyakatsizlik, usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarının odağında yer aldıkça güven sarsıldı. 6 Şubat depremlerinde insanlar ilk kez devletin en köklü yardım kuruluşuna değil, bir sivil toplum örgütüne yöneldi. Milyarlarca liralık bağış Ahbap’a aktı. Bu yalnızca Haluk Levent’e duyulan sevgiyi göstermiyordu; aynı zamanda Kızılay’a duyulan güvenin ne ölçüde eridiğinin de göstergesiydi. Bugün Ahbap’a yöneltilen iddialar tabii sonuna kadar araştırılmalı; gerçekler bütün açıklığıyla ortaya çıkarılmalı.

Ama insanın aklına ister istemez başka bir soru geliyor: Böylesine büyük bağışlar toplayan bir dernek bugüne kadar neden düzenli, etkili ve kamuoyuna açık biçimde denetlenmedi? Devletin görevi, yıllarca seyredip sonra bir sabah operasyon yapmak mıdır? Yoksa başından itibaren kuralları koymak, hesapları incelemek, bağışçıyı korumak ve olası usulsüzlükleri daha gerçekleşmeden önlemek midir?

DENETİM NEDEN HERKES İÇİN AYNI İŞLEMİYOR?

Dahası var: Bu denetim neden herkes için aynı biçimde işlemiyor? İktidara yakın vakıflara, derneklere ve cemaat yapılarına aktarılan kamu kaynakları; belediyelerle, bakanlıklarla, yurtlarla, eğitim kurumlarıyla kurdukları mali ilişkiler yıllardır tartışılıyor. Onların topladığı bağışlar, aldığı kamu arazileri, vergi ayrıcalıkları ve yaptığı harcamalar aynı titizlikle inceleniyor mu? Kamuoyu bu kuruluşların hesaplarına Ahbap’ın hesaplarına bakıldığı kadar yakından bakabiliyor mu? Hayır. TÜRGEV, TÜGVA, Ensar Vakfı ve daha onlarcası hakkında onlarca iddia ortaya atıldı. Hemen hepsi siyasi polemik olmanın ötesine geçemedi. Burada da sorun Ahbap’ın denetlenmesi değil. Tam tersine, denetlenmemiş olmasıdır. Sorun yolsuzluk iddialarının soruşturulması değil; soruşturmanın siyasi yakınlığa göre işlemesi, hukukun bazıları için büyüteç, bazıları için görünmezlik pelerini haline gelmesidir.

ASIL MESELE DE BURADA BAŞLAMIYOR MU?

Çünkü güven dediğimiz şey yalnızca yardım kuruluşlarıyla ilgili değil. Son yıllarda Türkiye’de hemen her gün yeni bir gözaltı, yeni bir soruşturma, yeni bir operasyon haberiyle uyanıyoruz. Ana muhalefet partisi başta olmak üzere belediye başkanları, gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, iş insanları ve sivil toplum temsilcileri hakkında yürütülen soruşturmalar çoğu zaman henüz mahkeme kararı ortada yokken kamuoyu önünde peşinen hükme bağlanıyor. Görüntüler servis ediliyor, manşetler atılıyor, televizyon ekranlarında insanlar suçlu ilan ediliyor. Elbette suç işleyen kim olursa olsun yargılanmalıdır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama hukuk, gerçeği ortaya çıkarmanın değil, kamuoyu oluşturmanın aracına dönüşmeye başladığında adalet kadar güven de yara alır. Oysa güven, siyasetçilerin dağıttığı bir lütuf değildir.

EVRİMSEL AÇIDAN GÜVEN 

Evrimsel biyoloji ve sosyal bilimler bize insan türünü diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden birinin, hiç tanımadığı milyonlarca insanla işbirliği yapabilmesi olduğunu söylüyor. Bir marketten alışveriş yaparken, bankaya paramızı yatırırken, çocuğumuzu okula gönderirken ya da mahkeme kararına uyarken görünmez bir sözleşmeye dayanıyoruz. O sözleşmenin adı güvendir.

Francis Fukuyama’nın yıllar önce söylediği gibi güven, toplumların görünmeyen sermayesidir. Robert Putnam’ın tanımıyla ise sosyal sermayenin temelidir. OECD de kurumlara duyulan güveni, vatandaşların devletin adil ve öngörülebilir davranacağına ilişkin beklentisi olarak tanımlıyor. Bu beklenti zayıfladığında yalnızca siyaset değil, ekonomi de zarar görüyor; insanlar yatırım yapmıyor, ortaklık kurmuyor, risk almıyor, birbirine kuşkuyla bakmaya başlıyor. Türki- ye tam da böyle bir dönemin içinde. Bugün mesele yalnızca Ahbap değil. Yalnızca CHP ya da başka bir siyasi parti de değil.

Asıl mesele, toplumun güvenebileceği bağımsız kurumların birer birer aşınmasıdır. Çünkü insanlar önce yargıya güvenini kaybediyor. Sonra medyaya. Ardından yardım kuruluşlarına. Üniversitelere. Seçimlere. En sonunda da birbirlerine... Ve güven bir kez kaybedildi mi onu yeniden inşa etmek yıllar alır. Güven ancak hukukun herkese eşit uygulandığı, denetimin seçici değil evrensel olduğu, liyakatin sadakatin önüne geçtiği, hesap verebilirliğin istisna değil kural haline geldiği ülkelerde yeşeriyor. Ve korkarım ki bugün en hızlı tükettiğimiz şey de tam olarak bu.

No comments:

Post a Comment