Yeni NATO'nun Türkiye açmazı
Ankara’daki zirvede NATO’nun oluşmakta olan yeni Avrupalı kimliği öne çıktı. Fakat Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki mesafe akıllara şu soruyu getiriyor; Ankara’nın Brüksel tarafından savunma alanındaki inisiyatiflerde önemli ölçüde dışlanma riski gündemdeyken “Daha güçlü NATO, daha güçlü Avrupa” hedefi nasıl hayata geçecek?
Geçen salı ve çarşamba günleri Ankara’da düzenlenen, uluslararası alanda bütün projektörlerin üzerine çevrildiği NATO Zirvesi çerçevesinde Batı medyasında Türkiye hakkında iki anlatı ön plana çıktı.
Bunlardan birincisi, Türkiye’nin bölgesinde, NATO’da ve küresel ölçekte stratejik değerinin yükseldiği kabulüne dayanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası jeopolitik denklemdeki rolünün, profilinin güçlendiği olgusu da bu anlatının önemli bir boyutunu oluşturuyor.
Dünyanın büyük bir belirsizlik ve kaos ortamı içinde seyrettiği bir dönemde, NATO’nun yeni bir doğrultuya yöneldiği bir zirveye ev sahipliği yapmak, hem Türkiye’nin hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uluslararası alandaki algısı bakımından şüphesiz önemliydi.

ABD basınına göre NATO Türkiye’nin önemini yeniden keşfediyor
Bu zirvenin Türkiye’nin artan öneminin altını çizdiğini görmek bakımından bazı ABD gazetelerinde çıkan yazılara göz atmak yeterlidir. Örneğin, ABD’nin en prestijli gazetelerinden The New York Times, zirveden bir gün önce pazartesi günü yayınladığı haber-yorumda, “Tehditlerle karşı karşıya kalan NATO, Türkiye’nin değerini yeniden keşfediyor” başlığını atmıştı.
Haberin spotunda, “Başkan Trump’ın ittifaka mesafeli yaklaşması karşısında, üye ülkeler Türkiye’nin büyük ordusunu ve canlı savunma sanayisini önemli birer kazanım olarak görüyor” diye yazıyordu.
Keza, bir başka önde gelen ABD gazetesi Washington Post’ta aynı gün yayınlanan bir yazı, “Trump’ın NATO zirvesine katılması, Türkiye’nin giderek artan ağırlığını ortaya koyacak” başlığını taşıyordu.
Örnekleri arttırabiliriz. Bütün bu başlıklar, Türkiye’nin uluslararası alanda belirgin bir zemin kazanmakta olduğuna işaret ediyor. Muhtemeldir ki önümüzdeki dönemde bu anlatının sıkça tekrarlandığına tanıklık edeceğiz.
Batı basınında demokrasi odaklı ikinci anlatı
Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım. Yine ABD gazetelerinde bu ana temayı tamamlayıcı bir anlatı olarak, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk alanındaki gidişatına dönük bir hayli eleştirel tespitlerin yer aldığını da okumak mümkündü.
Örneğin, yine The New York Times’ın Türkiye’nin ve Erdoğan’ın rolünü ön plana çıkardığı 6 Temmuz tarihli nüshasında çıkan bir başka yazının başlığı “Türkiye, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yaparken muhalifleri bastırıyor” şeklindeydi.
Bu yazının spotunda da “NATO Zirvesi öncesinde Türk makamlarının internet sitelerine erişim yasağı getirdiği, terör suçlamalarıyla çok sayıda kişiyi hapse attığı ve tanınmış bir komedyenin gözaltına alındığı” vurgulanıyordu.
Daha çok iş dünyasına seslenen ve editoryal çizgi olarak muhafazakar kesime yakın duran The Wall Street Journal’daki haber-yorum ise “Trump’ın desteğini arkasına alan Erdoğan, NATO müttefiklerinden daha az eleştiri görüyor” başlığını taşıyordu.
Bu yazı, ABD Başkanı Donald Trump ile Erdoğan arasındaki ilişkinin “Washington ve Avrupa başkentlerinden Erdoğan’ın muhaliflerine dönük tasarruflarına gelen eleştirileri yumuşattığını” anlatıyordu.
Başka yayınlardan, örneğin Londra’da yayımlanan prestijli Financial Times’tan da alıntılar yapmak mümkün. Bu çizgideki haber yorumlarda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun cezaevinde olması, CHP liderliğinin mahkeme kararıyla değiştirilmesi ve komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanması başlıkları da sıkça hatırlatılmıştır.
Fotoğrafın bütününe baktığımızda şu gözlemi objektif bir tespit olarak kayda geçebiliriz:
Demokrasi/hukuk odaklı ikinci Türkiye anlatısı, jeopolitik odaklı ana anlatıyla birlikte paralel bir şekilde gündeme gelmekte, zirveyi izleyen uluslararası kamuoyu tarafından her ikisi birlikte okunmaktadır.
‘Erdoğan zirveyi kurtardı’ algısı
Daha çok basından gelen bütün bu eleştirilere karşılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan yine de NATO Zirvesi’nin Türkiye’nin ve kendi liderliğinin uluslararası alandaki görünürlüğünü ve ağırlığını artırmasından memnun olmalıdır.
Cumhurbaşkanı ayrıca, 2028 seçimlerine uzanan menzilde, Türk toplumuna yönelik imajını, siyasi söylemini besleyecek güçlü bir anlatı da elde etmiş görünüyor bu zirveyle.
Kazandığı profilin önemli bir kaynağı da Başkan Trump’ın bu zirveye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti nedeniyle katıldığını belirtmiş olmasıdır.
Trump’ın gelmeden önce Beyaz Saray’da yaptığı ve salı günü Ankara’ya varışından sonra Erdoğan’ın yanında tekrarladığı beyanı şu algıyı yerleştirmiştir: ABD Başkanı’nın aslında katılmayı arzulamadığı bir zirvenin yaratacağı kriz Erdoğan faktörü nedeniyle önlenmiştir…
Ankara’da NATO’nun Avrupalı müttefiklerine kendisini başta İran olmak üzere bir dizi meselede yalnız bıraktıkları gerekçesiyle yüklenirken, Trump’ın Türkiye ve Erdoğan’ı bu eleştirilerin dışında tutması altı çizilmesi gereken bir noktadır. Trump başkanlığının ikinci döneminde bu çizgiyi dikkatli bir şekilde koruyor.
Kuşkusuz bu tutumunun gerisinde Trump’ın Erdoğan’a şahsi düzeyde duyduğu yakınlık kadar, ABD olarak özellikle bölgeye dönük politikasında Türkiye ile işbirliği içinde, Türkiye’den yararlanarak hareket etme hesabının da bir faktör olduğunu düşünebiliriz.
Ankara Zirvesi’nde yol ayrımındaki NATO
Şimdi zirvenin NATO açısından önemine geçebiliriz. Ankara Zirvesi, 1949 yılında kurulan ve geçen üç çeyrek yüzyılı aşkın süre içinde küresel düzeydeki birçok değişim ve sarsıntı karşısında kendisi de dönüşerek yoluna devam eden NATO’nun tarihi açısından kritik bir dönemeçe rastladı.
Aslında bu zirvenin NATO’yu soktuğu yörünge, bundan bir yıl önce Lahey’de yapılan ve NATO müttefiklerinin ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı karşısında savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının yüzde 5’ine yükseltmeyi kabul ettikleri zirvede şekillenmişti.
Ankara Zirvesi, bir anlamda müttefiklerin Lahey’de seçtikleri yeni güzergahın yol haritasını detaylandırdıkları, bu yönde ilk aşamada hangi somut adımları atacaklarını kararlaştırdıkları toplantı oldu.
Zirve, ABD yönetiminin önümüzdeki dönemde NATO içinde Avrupa kıtasının güvenliğinin sorumluluğunu konvansiyonel anlamda önemli ölçüde Avrupalılara devretmek istediği ve kendisinin Avrupa’dan kuvvet azaltmaya başlamakta olduğu bir zaman kesitinde gerçekleşmiştir.
ABD’nin stratejik önceliği küresel ölçekte Çin Halk Cumhuriyeti’ne, Hint-Pasifik bölgesine kayarken, Avrupa yeni dönemde savunması açısından artan ölçüde kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmek, bunu sağlayacak askeri yetenekleri kazanmak durumundadır.
ABD’nin asker çekme adımlarının henüz majör boyutlarda olmasa da fiilen başlamakta oluşu, Avrupalıları ortaya çıkan boşlukların nasıl doldurulacağı arayışına, bu yönde somut önlemler almaya itmiştir.
ABD’nin geçen mayıs ayında Almanya’dan 5 bin kişilik bir askeri gücünü çekeceğini duyurmuş olması, Avrupalılara işin ciddiyetini gösteren bir adım olmuştur. ABD’nin Avrupa’da 75 bin dolayında askeri bulunduğu hesaba katıldığında, açıklanan sayı görece küçük bir oran da olsa, meselenin sembolizm boyutu daha önemlidir. Çünkü uzun dönemde devam edecek bir yönelişin başladığını haber veriyor.
Avrupalı müttefiklerin kendilerini yeni zamanın taleplerine uyarlamaları NATO’nun Avrupa kanadında geniş çaplı, topyekun ve eşgüdüm içinde bir çabayı zorunlu kılıyor.
Savunma konseptlerinin gözden geçirilmesi, askeri ihtiyaçların yeniden tanımlanması, savunma sanayilerinin desteklenerek güçlendirilmesi, bunun için ihtiyaç duyulan kaynakların tahsis edilmesi, üretim süreçlerinin yeni baştan tasarlanması ve bütün bu çalışmaların ittifak anlayışı içinde mümkün olduğu kadar işbirliğiyle yürütülmesi gerekiyor.
Toplam 32 üyeden oluşan bir ittifakta çok uzun yıllara yayılacak, kapsamlı bir planlama ve eşgüdüm gerektiren bir çabadan söz ediyoruz.
Artık Avrupa kimliği ön planda bir NATO var
Ankara Zirvesi’nin önemi, ABD dışındaki NATO müttefiklerinin karşılarındaki yeni gerçekliği ciddiye aldıklarını, bu sınamaya karşılık vermek üzere kayda değer adımlar atmaya başladıklarını uluslararası camiaya göstermeleri olmuştur.
İlk kez tema olarak savunma sanayisinin, bu alandaki üretim süreçlerinin, ortak yatırımların ön plana çıktığı, bir savunma sanayisi forumunun ve sergilerin düzenlendiği, silah üreticilerinin sahnede ana aktörler arasında boy göstermeye başladıkları bir NATO Zirvesi gerçekleşmiştir.
Yayınlanan bildiride zirve sırasında toplam olarak 50 milyar dolara ulaşan yeni tedarik anlaşmaları yapıldığı duyurulmuştur.
Bu arada, Dünya Bankası gibi ancak bu kez yalnızca savunma alanındaki projeleri finanse etmek üzere bir ‘Savunma, Güvenlik ve Direnç Bankası’nın kuruluşunun açıklanması zirvenin en ilginç sürprizlerinden biri olmuştur. Bankanın kurucuları arasında NATO’dan 8 ülke ve Ukrayna yer alacaktır. Kurucu NATO ülkeleri Türkiye, Kanada, Belçika, Yunanistan, Letonya, Lüksemburg, Romanya ve Arnavutluk’tur.
Burada dikkat çeken bir husus, yayınlanan bildiride “müttefikler arasında ticaret engellerinin kaldırılması” hedefinin de vurgulanmasıdır. Bildirideki bu ifadenin AB’nin savunma sanayisi alanında geliştirdiği fonlar ve işbirliği mekanizmalarında sergilediği dışlayıcı tutumlara karşı Türkiye’nin elini güçlendireceği belirtilebilir.
Özetle Ankara Zirvesi, NATO’nun Avrupalı dokusunun daha baskın olacağı yeni kimliğine doğru evrilmesinde önemli bir kilometre taşı olarak görülebilir.
Rusya 2022 yılında Ukrayna’yı işgal etmeseydi, keza 2024 yılında Trump başkanlık seçimini yeniden kazanıp ABD’nin NATO’da Avrupa’nın güvenliğine dönük taahhütlerini azaltma yönünde harekete geçmeseydi, Avrupalı müttefikler cephesinde bugün yaşanan hareketlilik muhtemelen ortaya çıkmayacaktı.
Zirvede Grönland konusunda Trump’tan tehdit dili
Avrupalı müttefikler Kanada ile birlikte kendilerine yeni bir yol tuttururlarken, Ankara Zirvesi’nden NATO açısından gerçek anlamda bir uyum mesajı çıktığını söylemek mümkün mü?
Zirvenin akışına bakarsak şu gözlem yapılabilir: Trump’ın başkanlığı döneminde bir NATO Zirvesi’nin tam katılımla gerçekleştirilebilmiş ve tek sayfalık bir metin halinde bir bildirinin yayımlanabilmiş olmasının bile, ABD ile müttefikler arasındaki uyum bakımından başarı sayıldığı günlerden geçiyoruz.
Trump, NATO’nun Avrupalı üyelerinin sonunda ellerini taşın altına koyup savunma harcamalarını artırarak istediği istikamete girmiş olmalarından dolayı bu sonucu kendi açısından bir başarı olarak görecektir.
Ancak yayınlanan zirve bildirisinde birlik ve dayanışma mesajları, ortak paydalar ön plana çıkmış olsa da, Başkan Trump’ın salı günü Beştepe’deki daha ilk açıklamasında verdiği bir dizi mesaj, aslında NATO’da nasıl bir çatlağın yaşanmakta olduğunu üstü örtülemeyecek bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Trump’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında bir soruyu yanıtlarken, Danimarka’ya bağlı Grönland’ı kontrol etme arzusunu gizlememesi bu durumun en çarpıcı göstergesidir. Danimarka da bir NATO üyesi olduğundan Grönland NATO toprağıdır. ABD’nin bir başka NATO müttefikine ait toprakları kontrolü altına almaya dönük niyetlerini duyurması NATO Antlaşması’nın temel felsefesine aykırıdır.
Trump, üstelik bu talebini tekrarlamakla kalmamış, Grönland’da istedikleri olmadığı takdirde Rusya’ya karşı NATO’ya sağladığı kaynakları serbest bırakmayacağı tehdidine başvurmuş, “Biz de parayı harcamayız. Avrupa’daki bütün askerlerimizi de çekebiliriz” diye konuşabilmiştir.
İkincisi, Trump’ın İran ile yapılan anlaşmanın geçerliliğini kaybettiğini NATO Zirvesi sırasında açıklamış olması ve yine zirve sırasında ABD’nin İran hedeflerini vurması diğer üyelere dönük bariz bir emirvaki oluşturmuştur.
Daha Avrupalı bir NATO’da AB kimliği ön plana çıkarsa
Trump’ın bu açıklamaları bir tarafa bırakılırsa, NATO bildirisinin en göze çarpan yönlerinden biri NATO için çizilmiş gelecek perspektifidir. Bu husus, bildirinin üçüncü paragrafında “Geleceği inşa ediyoruz: Daha güçlü bir NATO’da daha güçlü bir Avrupa-modernize edilmiş bir ittifak” şeklinde formüle edilmiştir.
Evet NATO, Ankara Zirvesi’yle birlikte, uzun vadede ABD desteğinin sonlanmasa da gerileyeceği, buna karşılık daha güçlü bir Avrupa kimliğinin ön plana çıkacağı bir geleceğe doğru yola koyulmuş bulunuyor.
Bu güzergaha girerken NATO’nun önündeki en önemli belirsizlik alanlarından biri Türkiye’nin Avrupa’nın geleceği içindeki yerinin bugün itibarıyla bir soru işareti olarak asılı duruyor olmasıdır.
Bir dizi nedenle…
Bir kere 27 üyeli AB’deki 23 ülke zaten NATO müttefikidir. AB aslında büyük ölçüde NATO kimliği de taşıyor. Bu toplam, ABD, Kanada gibi Avrupa olmayan üyeler de barındıran 32 üyeli NATO içinde çok kuvvetli bir ağırlıktır.
Yeni dönemde NATO’nun Avrupa kimliğinin güçlenmesi, ister istemez NATO içindeki AB kümesinin de ön plana çıkmasına yol açabilecektir. Yeni Avrupa savunma düzeni için AB bünyesinde oluşturulan fonların büyüklüğüne bakıldığında, ekonomik faktör de AB’yi NATO içinde daha belirleyici, ayrıcalıklı bir blok haline getirebilir.
Özellikle Birleşik Krallık, Norveç ve Türkiye gibi üç majör ülkenin AB dışında olması, NATO’nun Avrupa kanadı ile AB’nin tam olarak örtüşmemeleri gibi bir problemli durum yaratıyor. Britanya ve Norveç’in aksine, Türkiye müzakere süreci durmuş olsa da AB’ye tam üye adayı statüsündedir.
Bu yönüyle bakıldığında NATO girmekte olduğu evrimde artan ölçüde Avrupalı bir kimlik kazanırken, AB açısından çok temel bir soru yanıt bekliyor.
Batı basınının da işaret ettiği üzere, Türkiye, NATO içinde ikinci büyük orduya sahip olması, savunma sanayisinin belli alanlarında kazandığı yetkinlik düzeyi, jeopolitik öneminin artması gibi başlıklarda yeni NATO perspektifi açısından da göz ardı edilemeyecek bir müttefik.
Ancak tam üyelik perspektifinin kaybolması Türkiye’nin AB’nin savunma alanında başlattığı inisiyatiflerden önemli ölçüde dışlanması riskini beraberinde getiriyor.
Türkiye’nin dışlandığı Avrupa daha güçlü bir Avrupa olur mu?
AB bir yandan kurumsal bünyesindeki savunma işbirliklerinden dışladığı ama bir yandan da savunma alanında NATO’daki rolüne önem atfettiği bir Türkiye ile bu sahada nasıl etkin bir işbirliği tesis edebilecektir?
Zirve bildirisinde vurgulandığı üzere hedef “Daha güçlü NATO’da daha güçlü Avrupa” ise, o zaman Türkiye’nin AB yapılarından dışlandığı bir Avrupa nasıl daha güçlü olabilecektir?
Burada Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin boşlukta kalması Avrupa güvenliğinin geleceği bakımından da bir açmaz olarak beliriyor.
Türkiye-AB cephesindeki tıkanıklığın aşılabilmesinin bir yolu, öncelikle yazımızın girişinde söz ettiğimiz Türkiye ile ilgili iki anlatı arasındaki çelişkinin giderilmesinden, jeopolitik anlatı ile demokrasi-hukuk anlatısının birbirini tamamlamasından geçiyor.
Yani Türkiye’nin Avrupa karşısında stratejik önemine dayanmasının yanı sıra demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında sahici bir reform sürecine girmesinden…
Bakın hep stratejik önem diye başlıyoruz ve her seferinde nereye varıyoruz…
* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

No comments:
Post a Comment