Monday, July 6, 2026

Evren Balta T24 Yazarı - NATO’nun yeni sözleşmesi: Bir hizmet olarak egemenlik Yeni kapitalizmin egemenlik modelini anlamak için Musk’a bir kişilik olarak değil, devlet, sermaye ve güvenlik arasındaki yeni sözleşmenin adı olarak bakmak gerekiyor

 

NATO’nun yeni sözleşmesi: Bir hizmet olarak egemenlik

Yeni kapitalizmin egemenlik modelini anlamak için Musk’a bir kişilik olarak değil, devlet, sermaye ve güvenlik arasındaki yeni sözleşmenin adı olarak bakmak gerekiyor

NATO’nun yeni sözleşmesi: Bir hizmet olarak egemenlik

7-8 Temmuz’da NATO liderleri Ankara’da bir araya geliyor. Bir NATO zirvesi dendiğinde çoğumuzun aklına hâlâ aynı sahne geliyor: Devletler bir masanın etrafında toplanır, tehdidi değerlendirir, güvenliği kendi aralarında müzakere eder, taahhütte bulunur. Güvenliği hala temelde egemen devletlerin birbiriyle pazarlık ettiği bir alan sanıyoruz.

Ankara Zirvesi bu resmin eksik kaldığını bir kez daha gösteriyor. Zirvenin bir parçası olarak 7 Temmuz’da NATO Savunma Sanayii Forumu da toplanıyor. Forumun resmi gündemi, ittifakın % 5’lik savunma yatırım planına doğru ilerleyişi ve bu paranın savunma üretimine, işbirliğine ve ortak tedarike nasıl çevrileceği. NATO diliyle söylersem  “sanayi caydırıcılığını” güçlendirmek. Caydırıcılık artık yalnızca asker sayısı ya da nükleer şemsiye meselesi değil; fabrika, çip, uydu, mühimmat hattı ve özel şirket kapasitesi meselesi.

Bu küçük bir ayrıntı değil. İttifakın merkezindeki en önemli tartışma. 2025 Lahey Zirvesi'nde müttefikler 2035'e kadar GSYH'nin %5'ini savunma ve savunmayla bağlantılı yatırımlara ayırmayı taahhüt etmişti. Ankara Zirvesi'nin önemi, bu taahhüdün siyasi beyan olmaktan çıkıp sanayi politikasına dönüşmesinde yatıyor. Trump, Avrupa’nın daha fazla harcamasını istiyor. Ama bu harcamanın Amerikan savunma ve teknoloji şirketlerine akmasını istiyor. Avrupa ise daha fazla para harcarken kendi mühimmatını, hava savunmasını, uydu altyapısını, yapay zekâ sistemlerini ve kritik teknolojilerini güçlendirmek istiyor.Yani bu yıl asıl soru "NATO ne kadar harcayacak?" değil, bu paranın nereye gideceği. Zira % 5  hedefi, barış zamanında savunma ve teknoloji sermayesine verilmiş modern tarihin en büyük talep güvencelerinden biri.

Fordizmden Muskizm’e

Birkaç haftadır elimde Quinn Slobodian ve Ben Tarnoff’un yeni kitabı Muskism: A Guide for the Perplexed dönüp duruyor. Kitabın hamlesi basit ama güçlü: Elon Musk’ı bir kişilik, bir kahraman ya da bir kötü adam olarak okumayı bırakın. Onu, tıpkı Fordizm gibi, bir birikim rejiminin adı olarak okuyun.

Nitekim fordizm de yalnızca Henry Ford’un montaj hattı değildi. 20. yüzyıl kapitalizminin üretim, tüketim, emek disiplini ve toplumsal uzlaşma modeliydi. Fordist sözleşme şunu söylüyordu: Çalış, üret, ücret al, tüket, sisteme bağlan. İşçi fabrikada disipline ediliyor, ama yükselen ücret ve tüketim kapasitesiyle sisteme dahil ediliyordu. Fordizm yalnızca üretim tekniği değil, bir toplumsal rıza rejimiydi.

Muskizm farklı bir sözleşmeye dayanıyor. Kitlelere yükselen ücret, örgütlü emek ya da ortak refah vaat etmiyor. Bu vaadi zaten 1980’lerin neoliberalizmi büyük ölçüde altüst etmişti. Muskizmin vaadi teknolojik egemenlik: enerjide özerklik, ulaşımda otomasyon, uzayda genişleme, internette süreklilik, yapay zekâda hız, güvenlikte özel altyapı.

Fordizm yurttaşı ücretli işçi ve tüketici olarak sisteme bağlamıştı. Muskizm yurttaşı kullanıcı, devleti müşteri, güvenliği abonelik, egemenliği ise kiralanan bir kapasite haline getiriyor.

Savunma ekonomilerine rıza üretmek

Bu dönüşümün rızası ise teknomilliyetçilik etrafında örgütleniyor. Özel şirket altyapısına bağımlılık ve devletlerin özel şirketleri kamusal kaynaklarla besleyip büyütmesi, ulusal zayıflık olarak değil, ulusal kudretin teknolojik biçimi olarak sunuluyor. Uydu ağı, yapay zekâ sistemi, batarya zinciri, çip kapasitesi ya da insansız savaş teknolojisi yalnızca teknik yatırım değil, milletin hayatta kalma kapasitesi olarak anlatılıyor. Böylece kamusal kaynaklarla büyüyen, kişisel bağlarla serpilen özel teknoloji imparatorlukları, piyasa aktörü olmaktan çıkıp ulusal kaderin taşıyıcısı gibi temsil ediliyor.

Ankara Zirvesi’nde konuşulan savunma üretimi tam da bu yeni sözleşmenin güvenlik alanındaki karşılığı. Devletler daha fazla egemenlik kapasitesi arıyor. Fakat bu kapasite giderek özel şirketlerin elindeki altyapılar üzerinden sağlanıyor. Teknomilliyetçilik bu çelişkiyi görünmez kılıyor: Egemenlik kiralanıyor, ama ulusal güç diliyle anlatılıyor. Devlet özel altyapıya bağımlı hale geliyor, ama bu bağımlılık teknolojik bağımsızlık vaadiyle meşrulaştırılıyor.

Bir diğer deyişle Muskizm’de pazarlanan şey egemenlik kapasitesi. Slobodian ve Tarnoff’un ifadesiyle “sovereignty as a service”, yani bir hizmet olarak egemenlik.

NATO içinde üç yanıt

Başa döneyim. Ankara Zirvesi’nin merkezinde yalnızca savunma harcamalarının artırılması yok. NATO içinde savunma harcamalarının hangi sanayi tabanına, hangi şirketlere akacağına dair sert bir kavga var.

ABD açısından Avrupa’nın daha fazla harcaması gerekli. Fakat Washington bu artışın Avrupa savunma pazarını Amerikan şirketlerine kapatan bir sanayi özerkliği projesine dönüşmesini istemiyor. Amerikan beklentisi açık: Avrupa daha fazla ödeyecekse, bu paranın önemli bir kısmı Amerikan savunma ve teknoloji şirketlerine akmalı. Bu hatta Lockheed Martin, RTX ve Boeing gibi klasik savunma devlerinin yanına SpaceX, Palantir ve Anduril gibi yeni teknoloji-savunma şirketleri ekleniyor. Bu şirketler yalnızca silah üretmiyor. Veri, bağlantı, hedefleme, yapay zekâ, uydu ve komuta-kontrol altyapısı üretiyor. Böylece savaş kapasitesi giderek ABD merkezli özel teknoloji şirketlerinin altyapısına bağlanıyor.

Musk “imparatorluğu”nun bu denklemde yeri çok ayrı. Zira günümüzün en hızlı büyüyen üç birikim cephesini, yani enerji ve iklimi, dijital altyapıyı ve güvenliği tek bir özel sermaye yapısında birleştiyor. Tesla, batarya, güneş ve enerji depolama ile yeşil dönüşüm ayağını kuruyor. X, Grok ve Şubat 2026'da SpaceX'e katılan xAI ile dijital altyapı ve yapay zekâ ayağını genişletiyor. SpaceX, Starlink ve askeri bağlantılar ise güvenlik ve uzay ayağını oluşturuyor. Starlink'in 160'a yakın ülke ve bölgede milyonlarca kullanıcıya ulaşması, bu mimarinin yalnızca ticari değil, jeopolitik bir altyapıya dönüştüğünü gösteriyor.

12 Haziran 2026'da Nasdaq'ta işlem görmeye başlayan SpaceX’in 75 milyar dolarlık halka arzla piyasa tarihinin en büyük halka arzına imza atması ve aynı gün Elon Musk’ın serveti yaklaşık 1,1 trilyon dolara ulaşarak kayıtlı tarihin ilk trilyoneri olması boşuna değil.

Avrupa Birliği’nin “yerli malı yurdun malı” hamlesi

Avrupa Birliği'nin "Made in Europe" yanıtı kanımca büyük ölçüde bu bağımlılık korkusundan doğuyor. Çünkü ABD bir devlet olarak çekiliyor, ama şirketleri eliyle Avrupa kıtasında kalmaya devam etmek istiyor. Washington Mayıs 2026'da Almanya'dan 5 bin asker çekme kararı aldı. Polonya'ya planlanan bir tugay rotasyonunu askerler yolda iken son anda iptal etti ve Tomahawk ile hipersonik füze taşıyacak uzun menzilli ateş gücü birliğinin konuşlanmasından vazgeçti. Bütün bunlar Soğuk Savaş sonrasının en kritik asker ve kabiliyet azaltımı sürecine işaret ediyor. Ama aynı dönemde Amerikan savunma ve teknoloji şirketlerinin Avrupa pazarındaki payını büyütme baskısı sürüyor.

Avrupa ise harcama artışının otomatik olarak özerklik (ya da güvenlik) getirmediğini düşünüyor. Eğer artan savunma bütçeleri Amerikan şirketlerine akarsa, Avrupa daha fazla para harcarken kendi üretim kapasitesini aynı ölçüde güçlendiremeyecek. ABD'ye bağımlılık, asker sayısı azalsa bile, bu kez sanayi üzerinden yeniden üretilecek. Tam da bunu önlemek için AB, ReArm Europe ve Readiness 2030 başlıkları altında 800 milyar avroya kadar savunma harcamasını harekete geçirmeyi, SAFE aracılığıyla ortak tedarik için finansman sağlamayı ve EDIP ile Avrupa savunma sanayiini güçlendirmeyi hedefliyor.

Fakat Avrupa’nın sorunu da kapasite, hız ve parçalanmışlık. Avrupa savunma sanayii hâlâ ulusal şirketler, farklı standartlar, yavaş ortak tedarik mekanizmaları ve sınırlı üretim kapasitesiyle çalışıyor. Üstelik Ukrayna cephesine yakın ve Rusya korkusu derin ülkeler açısından mesele çoğu zaman “Avrupa malı mı?” sorusu değil, “kim şimdi teslim eder?” sorusu. Bu ülkeler için teslimat hızı caydırıcılığın kendisi. Bu yüzden Avrupa içindeki sanayi özerkliği hedefi ile cephe hattındaki güvenlik aciliyeti her zaman aynı yöne bakmıyor.

Üçüncü hat: NATO'da olup AB'de olmayanlar

NATO'nun 32 üyesinden dokuzu AB'de değil. ABD'yi dışarıda bırakırsak geri kalan sekizi ise kendi içinde ikiye ayrılıyor.

Birinci grup ülkeler Kanada, Norveç, İzlanda, İngiltere. Norveç ve İzlanda Avrupa Ekonomik Alanı üzerinden zaten tek pazarın içinde; Kanada ve İngiltere ise AB ile doğrudan bir "güvenlik ve savunma ortaklığı" (SDP) imzaladı. İkinci grup ülkeler, yani Arnavutluk, Karadağ, Kuzey Makedonya ise AB ile aktif müzakerede ve müzakereler ilerleme kaydediyor. Bu yüzden AB onları "gelecekteki üye" sayıp SAFE'e "katılım sürecindeki ülke" sıfatıyla erken erişim veriyor.

Geriye sadece Türkiye kalıyor. Türkiye’nin önünde ise AB’ye açılan teorik olarak üç kapı var, ama üçü de farklı biçimlerde tıkalı.Birincisi, 1995 Gümrük Birliği. Ama bu yalnızca sanayi ürünlerini kapsıyor, savunma baştan beri kapsam dışı. İkincisi, adaylık yolu ama bu da donmuş durumda. Üçüncüsü, Kanada/Norveç/İngiltere'nin kullandığı güvenlik ve savunma ortaklığı yolu  ama bu da hiç denenmedi, çünkü adaylıktan bağımsız olsa da yine Konsey'de oybirliği gerektiriyor ve Yunanistan-Kıbrıs vetosuna çarpması neredeyse kesin. Avrupa cephesindeki tıkanıklığın somut örneği de var: Türkiye'nin PESCO'daki bir başvurusu Atina ve Lefkoşa'nın itirazıyla zaten fiilen durdurulmuştu.

Ama üç kapı da kapalıyken, Türkiye’nin savunma sanayi ikili ilişkilerin açtığı kapıdan Avrupa pazarına girmiş durumda. Nitekim geçen yıl Leonardo, Baykar'la LBA Systems adında 50-50 bir ortak girişim kurdu; İtalyan donanması, Mart 2026'da TB3 insansız hava aracını Cavour uçak gemisine entegre edeceğini açıkladı. Fransa'nın Safran'ı ise Mayıs 2026'da Baykar'la stratejik ortaklık imzaladı; İspanya, Polonya, Romanya ve Portekiz ile de benzer ikili bağlar kurdu. Kısacası Avrupa'nın savunma-sanayi dokusu, siyasi kurumlarının yönetebileceğinden daha fazla Türkiye'ye bağımlı hale geliyor ama bu bağımlılığı çerçeveleyecek resmi bir kural seti olmadığı gibi Türk şirketleri Avrupa silahlanma dalgasının finansman havuzunun içinde değiller.

Türkiye’nin kendine özgülüğünün bir başka boyutu daha var. Baykar 2025'te 2,2 milyar dolarlık ihracatla, TB2 ve Akıncı için toplam 37 ülkeyle anlaşarak, dünyanın en büyük silahlı İHA ihracatçısı unvanını üçüncü yıl üst üste korudu. Yani Türkiye yalnızca bu yeni düzenin müşterisi olmaya çalışmıyor. Kendi ölçeğinde egemenlik kapasitesi satan bir savunma-teknoloji aktörüne dönüşmeye çalışıyor. Bu açıdan Türkiye'nin de sermaye ve siyaset arasındaki mesafenin kısalması üzerinden okuyabileceğimiz kendine özgü bir "muskizmi" var.

Yeni toplum sözleşmesi

İddiam şu: muskizm kavramı Ankara'da izleyeceğimiz pazarlıkları anlamak için bize bir çerçeve sunabilir. Çünkü ABD, Avrupa ve Türkiye'nin üç ayrı cepheden çekiştirdiği şey aslında aynı şey: egemenliğin bir hizmet olarak satıldığı bu yeni düzende kim satıcı, kim müşteri olacak; hangi ülkenin sanayisi nasıl büyüyecek. NATO'nun sınırlarını artık yalnızca kimin nereyi savunacağı değil, sanayi-devlet işbirliğinin kimi içeri alıp kimi dışarıda bıraktığı çiziyor.

Washington bu yeni dönemi özel "şampiyonlar" eliyle örgütlemek istiyor; Avrupa aynı mantığı kendi kamusal-sınai kapasitesiyle yeniden kurmaya çalışıyor; Türkiye ise bu düzenin dışında kalmamak için savunma sanayisiyle pazarlık ediyor.

Bu doğruysa, gelecek hafta Ankara'da yalnızca savunma harcaması konuşulmayacak. NATO'nun yeni sınırları, ve bu sınırlara eşlik eden yeni toplum sözleşmesi konuşulacak. Bu sözleşmede yurttaşa refah değil güvenlik, işçiye ücret değil teknolojik hız, ittifaka ise dayanışma değil sanayi entegrasyonu vaat ediliyor.

Ankara Zirvesi'nin asıl gündemi kanaatimce tam da bu.

No comments:

Post a Comment