Sedat Ergin
AB ile ilişkiler daha karmaşık hale geliyor
Ticaret Bakanı Ömer Bolat, geçen hafta başında Brüksel’de düzenlenen ‘Türkiye-AB İş Zirvesi’ sırasında aralarında bulunduğum bir grup Türk gazeteciyle yaptığı sohbet sırasında, “Made in Europe” tartışmalarında özellikle Almanya’nın tutumu konusunda iyimser görünüyordu.
Bakan, “Dış ticarette liberal, gümrük birliği ve serbest ticaret anlaşmaları ortaklıklarının zarar görmesini hiç istemeyen ülkeler de var…” diye söze girmiş ve eklemişti:
“Almanya gibi, Hollanda, Belçika, Danimarka, İsveç, Finlandiya, Avusturya gibi...”
Ama Bolat, hemen ardından, “İmalat bazlı kuvvetli olup da ‘Uzak Doğu’dan çok ağır darbe alıyoruz, tamamen duvar örelim’ yaklaşımında olan ülkeler de var…” diyerek ikinci bir grubun varlığına da dikkat çekmişti.
Ankara belli ki, AB içindeki bu bölünmede Almanya’ya güveniyordu.
Almanya-Fransa uzlaşması sürpriz oldu
DEİK’in düzenlediği iş zirvesine “Made in Europe” tartışmaları damgasını vurdu. Zirve, hem Türk özel sektörü hem de hükümet kanadının, AB’nin kamu alımlarında otomotiv sektörü için “Made in Europe” (Avrupa’da Üretilmiştir) sınırlaması getirme eğilimine karşı yaptığı kuvvetli çıkışlara sahne oldu.
İtirazların temel nedeni, bu düzenlemenin Türkiye’nin Avrupa pazarında önemli kayıplara uğraması ve Gümrük Birliği rejiminin raydan çıkması gibi sonuçlara yol açabilecek olması.
AB ‘Made in Europe’ konusundaki nihai kararını almaya hazırlanırken, Türk tarafı AB içindeki korumacı eğilimlere karşı duran Almanya’nın da yer aldığı bir kanadın desteğini yanında bulacağı beklentisini taşıyordu.
Gelgelelim, bu zirveden tam iki gün sonra bazı yayın organlarına yansıyan haberler, Almanya ile Fransa’nın ‘Made in Europe’ konusunda Türkiye’nin beklentilerini karşılıksız bırakan bir çizgide anlaşmaya vardıklarına işaret ediyordu.
Bu haberler, tahmin edilebileceği gibi Ankara’da ciddi bir rahatsızlık yarattı.
Kuşkusuz, Paris ile Berlin arasındaki mutabakat AB’nin nihai kararı anlamına gelmiyor. En son noktaya gelinceye kadar daha kat edilmesi gereken bir dizi aşama var. Ama AB’nin iki büyük karar merkezinin aralarında mutabakata varmış olmaları, Ankara’dan bakıldığında, AB’nin nihai pozisyonu açısından pek cesaretlendirici değil.
Türkiye ile AB arasında 1/95 dengesi
Peki Türkiye’nin “Made in Europe” uygulamasının dışında kalması ihtimalinin ne gibi sonuçları olabilir?
Türkiye’nin itirazının temel dayanağı, tasarlanan bu sistemin Türkiye ile AB arasındaki ticaretin esaslarını düzenleyen Gümrük Birliği rejimine aykırı olması.
Türkiye’nin AB nezdindeki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Yaprak Balkan’ın, geçen hafta DEİK Başkanı Nail Olpak ile birlikte zirve öncesinde düzenlenen basın sohbetinde Türk gazetecilere ısrarla vurguladığı üzere, bu düzenleme “1/95’e ters düşüyor.”
Peki “1/95” nedir?
Resmi adı, “1/95 sayılı Türkiye-Avrupa Topluluğu Ortaklık Konseyi Kararı”.
Büyükelçi Balkan, Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği rejimini düzenleyen 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararına atıf yapıyor. Ortaklık Konseyi, Türkiye ile AB arasındaki ortaklık ilişkisinin en üst karar organıdır. Söz konusu kararda bütün AB üyelerinin onayı bulunuyor.
Balkan şunları söylüyor:
“Bu konudaki ilk argümanımız şu oluyor AB tarafıyla konuşurken. Bizim bir kararımız var, birlikte aldığımız, 1/95… Değil mi? Bu ne? Sanayi ürünlerinde tarife olmayacak, tarife dışı engeller olmayacak. Sen zaten bunu yaparsan gümrük birliğine aykırı hareket ediyorsun. Bu (Gümrük Birliği’ne) karşı. ‘Sen bunu yapamazsın’ diyoruz.”
İhracatın yarıdan fazlası avrupa ülkeleriyle
Hukuki açıdan yarattığı problemli durum kadar çok sakıncalı görünen yönleri de var bu hazırlıkların. Başlangıçta özellikle otomotiv sanayii için öngörülmesine karşılık, başka sanayi ürünlerine dönük olarak da bir emsal oluşturuyor. En azından bu ihtimalin kapısını aralıyor.
Bu sınırlamaların yaygınlaşmasının genelde Türk sanayii üzerinde sarsıcı bir etki yapacağını söylemeye gerek yok.
Ticaret cephesine bakarsak, önce ana tespitin altını bir daha çizelim. AB, bugün Türkiye’nin başat dış ticaret ortağıdır. Sadece geçen yıl toplam karşılıklı dış ticaret hacmi yaklaşık 233 milyar dolardı.
Bu toplam içinde Türkiye’nin AB’ye ihracatı 116.8, ithalatı ise 115.9 milyar dolar. İthalat ve ihracat çok yakın oranlarda seyrettiği için AB ile ticaretin dengeli bir yapısı var; Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya ile ticaretin aksine.
Geçen yıl Türkiye’nin ihracatının yaklaşık yüzde 43’ü AB ülkelerine gitti. Brexit ile 2020 Ocak ayı sonunda AB’den ayrılan Birleşik Krallık’ın yüzde 6.1’lik payını da dahil ettiğimizde, bu oran yüzde 49’a yaklaşıyor. AB üyesi olmayan İsviçre, Norveç ve Balkan ülkeleriyle birlikte -Rusya hariç- Avrupa’nın Türkiye’nin ihracatındaki payı yüzde 55’e yaklaşıyor. Bu, her yıl kendisini tekrarlayan istikrarlı bir ticaret tablosudur.
Yabancı sermayenin yüzde 70’i AB ülkelerinden
Bu noktada kritik bir faktörü daha hesaba dahil edelim. Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye girişinin ana gövdesi AB ülkelerinden geliyor. Ticaret Bakanı Bolat’ın Brüksel’de paylaştığı verilere göre, Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye yatırımları toplamı bugün itibarıyla 294.7 milyar dolardır. Bu toplamın yüzde 70’i AB kaynaklıdır. Bakan, Türkiye’de 60 bin AB firmasının faaliyet gösterdiğini vurguluyor.
Yeni yatırımlar açısından yine en güvenilir kapı AB ülkeleri olarak görülüyor.
Hizmetler sektörünü unutmayalım. TÜİK’e göre, Türkiye’den geçen yıl turizm dahil toplam 124.9 milyar dolar tutarında bir hizmet ihracı gerçekleşmiştir. Bu verilere göre, turizm hariç AB’ye giden hizmet ihracı 25.33 milyar dolardır.
İşte bütün bu faktörler, dış ticaret, yabancı sermaye ve hizmetler ihracı açısından AB’nin Türk ekonomisi için ne kadar hayati bir önem taşıdığını göstermeye yeterli olmalıdır.
Bütün ekonomiyi olumsuz etkileyebilir
Bu yönüyle AB’yi Türk ekonomisi açısından kuvvetli bir taşıyıcı sütun olarak görebiliriz. “Made in Europe” bu sütuna zarar verecekti. Şöyle ki;
Türk ekonomisi geçen 30 yıl içinde büyük ölçüde Gümrük Birliği’nin getirdiği serbest ticarete dayanarak AB ile entegrasyon doğrultusunda şekillenmiştir. Otomotiv sektörünün kaydettiği sıra dışı gelişme bu durumun en çarpıcı örneğidir.
Hal böyleyken AB’nin Gümrük Birliği’ni ihlal etme pahasına herhangi bir üçüncü ülke gibi değerlendirerek “Made in Europe” sistemini Türkiye’ye de teşmil etmesi, Türk ekonomisini birçok katmanda olumsuz yönde etkileyecektir.
Bu yönelişin otomotiv ve ardından diğer sektörlere yayılmasıyla birlikte, kademe kademe Türk ekonomisinin üretim, istihdam ve diğer alanlarına dönük yansımalarını tasavvur etmek güç değildir.
Dolayısıyla konu ticaret hacminde bir daralma meselesi olmayı fazlasıyla aşıyor.
Alternatifi görünmüyor
Konunun ikinci bir boyutu daha var. Gerçekçi olursak AB’nin Türkiye’nin dış ticaretindeki başat konumunu başka bir alternatifle değiştirebilme imkanı ufukta görünmüyor. Çin Halk Cumhuriyeti bir tercih olarak düşünülse, bu ülkeyle dış ticaret açığının her yıl büyüdüğünü dikkate almak durumundayız.
Çin’in 2024 yılında 44.9 milyar dolar olan Türkiye’ye ihracatı 2025 yılında 49.6 milyar dolara yükselmiştir. Buna karşılık Türkiye’nin ihracatı aynı yıllarda 3.4 ve 3.3 milyar dolarda kalmıştır. Yalnızca 2025 yılındaki açık 46.3 milyar dolardır.
Rusya cephesinde durum farklı değildir. Türkiye’nin geçen yıl bu ülkeye ihracatı 6.7 milyar dolarda kalırken, büyük ölçüde petrol ve doğalgaz alımları nedeniyle ithalatı 42.3 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir. Kuzey komşumuzla dış ticaret açığı 35.6 milyar dolardır.
Türkiye’nin görülebilir gelecekte AB ile dış ticaretinde yaşayabileceği kayıpları, Orta Doğu, Afrika, Latin Amerika gibi başka coğrafyalarda süratli bir şekilde kapatabilmesi hiç de kolay değildir.
Var olan kazanımlar da tehlikede
Şimdi meselenin en düşündürücü kısmına gelelim. Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik müzakereleri, 2018 yılından bu yana AB tarafından “Hukukun üstünlüğünde gerileme, yargının bağımsızlığı ve işleyişine ilişkin ciddi kaygılar” gibi gerekçelerle durdurulmuş bulunuyor.
Tam üyelik perspektifinin belirsizleştiği bir ortamda Türkiye ile AB arasında en azından yürürlükteki diğer işbirliği çerçevelerinin işlemesi, bu ilişkilerin hiç olmazsa diğer alanlarda bir şekilde sürdürülebilmesini mümkün kılabilirdi.
Ancak gelinen noktada tam üyelik bir tarafa, diğer alanlarda da Türkiye’nin ciddi derecede zemin kaybetmekte olduğunu görüyoruz.
Bu zemin kaybının birinci göstergesi Gümrük Birliği’nin güncellenmesine dönük resmi görüşmelerin başlayamamasıdır. AB Komisyonu’nun Türkiye ile masaya oturmak için yaptığı başvuruya rağmen hükümetler kanadını temsil eden AB Konseyi Komisyona bu yetkiyi vermemiştir. Gerisinde özellikle Yunanistan-Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ikilisinin engellemesi yatıyor.
Bunun sonucu olarak Türkiye ile AB arasında 1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşması geçen 30 yıl içinde dünya ticaretinde meydana gelen köklü değişikliklere rağmen güncellenememiştir.
Güncellenmediği gibi, bu kez “Made in Europe” uygulaması nedeniyle Gümrük Birliği’ndeki kazanımların da kaybedilmesi tehlikesi baş göstermiştir.
Birbiri ardına olumsuz gelişmeler
Bu noktada başka bir dizi yönelişi daha denkleme koymalıyız.
Bunlardan birincisi, AB Komisyonu’nun Alman Başkanı Ursula von der Leyen’in geçen 19 Nisan’da yaptığı bir açıklamada “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz” şeklindeki çıkıştır.
Bu açıklamaya bakarak, bugün Komisyon’u yöneten liderliğin Türkiye’ye karşı menfi bir bakışa sahip olduğunu söylemek mümkündür.
Von der Leyen cephesinde dikkat çekici bir nokta daha var. Komisyon Başkanı, geçen ay yaptığı yeni bir açıklamada Kanada’ya “ortak üye statüsü” önerisinde bulunmuştur. Türkiye ile tam üyelik süreci dondurulup gümrük birliği geri götürülmeye çalışırken, AB’nin Atlantik ötesindeki Kanada ile kurumsal bir ortaklık ilişkisi kurmaya yönelmesi, Ankara açısından rahatsızlığı artırıcı bir gelişme olmalıdır.
AB birçok ülkeyle ticaret anlaşmaları yapıyor
Bitmedi. AB Komisyonu’nun yakın zamanda açıkladığı yeni bir strateji belgesinin yarattığı tartışmalar da kayda değerdir. Bu belgeye göre, Komisyon aday ülkelerin üyelik öncesinde tek pazara ve belirli AB politikalarına kademeli ve koşullu biçimde daha erken katılmasını öngörüyor. Ancak bunu bir dizi koşulun karşılanmasına bağlıyor. Burada getirilen ölçütler arasında aday ülkenin dış politikasını AB ile uyumlu hale getirmesi de var.
Kabul edelim ki, Türkiye’nin ekonomik avantajlar elde etme hesabıyla dış politikasının dümenini olduğu gibi AB’nin koordinatlarına uyarlaması beklenemez.
Bir de AB’nin son dönemde birbiri ardına sonuçlandırmakta olduğu ticaret anlaşmalarını göz ardı edemeyiz. Örneğin AB, bu yıl içinde önce Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’ın bir araya geldiği Mercosur grubu ile yeni bir ortaklık anlaşması imzalayıp uygulamaya koymuştur.
Bunu, yine ocak ayı içinde Hindistan’la yeni bir serbest ticaret anlaşmasının müzakerelerinin tamamlanması izlemiştir. Ardından mart ayında Avustralya ile serbest ticaret anlaşması müzakereleri sonuçlanmıştır. Yine mart ayında İsviçre ile ilişkileri derinleştiren bir anlaşmalar paketi imzalanmıştır. Son olarak geçen Mayıs ayında Meksika ile bir Küresel Anlaşma’ya imza atılmıştır.
Gümrük Birliği güncellemesi yıllardır yerinde sayarken, AB’nin birbiri ardına yaptığı bu yeni ticaret anlaşmaları Türkiye’nin var olan kazanımlarını aşındırma potansiyelini taşıyor.
Ukrayna için açılan ihalelere de yeşil ışık yok
AB’nin kendi güvenliğini ABD’den özerk bir şekilde sağlamak için yeni arayışlara girmesinin, Türkiye’ye yeni bir bakışla yaklaşmasına yol açacağına dair iyimser beklentiler de göründüğü kadarıyla boşlukta kalmıştır.
Türkiye’nin bu alanda açıklanan SAFE Mekanizması çerçevesindeki fonlardan yararlanabilmek için Savunma ve Güvenlik Ortaklığı Anlaşması yapılmasına ilişkin başvurusu AB Komisyonu tarafından hükümetler kanadı AB Konseyi’ne sunulmamıştır bile. Çünkü Yunanistan ve KRY bu müzakereleri engelleyeceklerini duyurmuştur.
Keza, Ukrayna’ya yardım için oluşturulan 50 milyar euro’luk AB Ukrayna Yardım Mekanizmasına (EU Ukraine Facility) birçok aday ülke isimleri zikredilerek dahil edilirken, Türkiye bunun dışında bırakılmıştır. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Sırbistan, Gürcistan ve Moldova gibi çoğu aday olan ülkeler Ukrayna için bu fonların kullanılacağı ihalelere katılabilecekler, ancak Türkiye bu imkandan yararlanamayacaktır. Burada açık bir ayrımcılık söz konusudur.
Özetle, buraya kadar aktardığımız bütün adımlar, ifade edilen eğilimler, sergilenen tutumlar Türkiye ile ilişkiler bakımından iyimserliğe pek izin vermiyor.
AB cephesindeki ‘ikilik’
Bu noktada AB cephesinde göze çarpan bir “ikiliğe” de dikkat çekmemiz gerekiyor. Sıraladığımız olumsuz tutumlar sergilenirken, diğer yandan AB Komisyonu’nun Türkiye ile tedarik zincirleri, ticaret koridorları, enerji işbirliği gibi konularda yakın bir çalışma ilişkisi yürüttüğü gözleniyor.
Komisyon üyelerinin yaptıkları açıklamalarda Türkiye’nin yeni jeopolitik realiteler ışığında bütün bu başlıklarda kazandığı öneme ilişkin vurguları fikir vericidir.
AB’nin hükümetler kanadında da Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi konusunda son derece kuvvetli çıkışlar yapıldığı gözleniyor. Geçen hafta Türkiye-AB İş Zirvesi’nin açış konuşmasını yapan Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prevost’un Türkiye ile ilişkilerin ileri götürülmesini savunan görüşleri bu bakışın bir ifadesiydi.
Türkiye’den kaynaklanan sorunlar
Tabii ilişkilerin neden bir kilitlenme noktasına geldiğine bakarken, doğrudan Türk tarafından kaynaklanan sorunlara değinmemek bu değerlendirmeyi eksik bırakacaktır.
AB cephesinde yerleşen Türkiye’ye dönük olumsuz bakışta, Komisyon’un resmi raporlarındaki tespitiyle, Türkiye’deki “demokratik gerileme ve ifade özgürlüğü alanındaki sorunlar” önemli bir etki yapıyor.
Komisyonun önümüzdeki hafta açıklaması beklenen 2026 raporunda, Özgür Özel’in CHP genel başkanlığının geçen mayıs ayında bir mahkeme kararıyla yok hükmünde sayılmasının yanı sıra, basın özgürlüğünü hedef alan uygulamalar ve özellikle son dönemde yoğunlaşan gazetecilere yönelik tutuklamaların vurgulanması şaşırtıcı olmayacaktır.
Nitekim AB’nin hükümetler kanadında Türkiye’ye en yakın duran aktörlerden Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prevot’un zirvede sıcak tonlar içeren açış konuşmasında, bu konudaki çekincelerini dile getirmesi dikkat çekicidir. Prevot, “Temel haklar, hukukun üstünlüğü ve Türkiye’nin AB üyesi ülkelere yönelik yükümlülükleri konusundaki görüş ayrılıkları sürüyor. Bu konuların açık diyalogla ele alınması gerekiyor” diye konuşmuştur.
Keza, Türkiye’nin Gümrük Birliği’ni Kıbrıs Rum Yönetimi’ne de teşmil etmesi yolundaki talepler her seferinde bir pürüz olarak Türkiye’nin önüne konuyor.
Örnek vermek gerekirse, Komisyon Ticaret Komiseri Maros Sefcovic, zirvede Türkiye ile ilgili oldukça sıcak bir konuşma yaparken şu ifadeleri de kayda geçirmiştir:
“Yapılması gereken daha çok iş var. Örneğin, tüm üye devletlere uygulanması da dahil olmak üzere, Gümrük Birliği’nin eksiksiz ve gerektiği şekilde uygulanmasının sağlanması gerekiyor. Bu, temel bir gereklilik.”
Kıssadan hisse
Sonuçta Türkiye ile AB arasındaki sorunları ve aynı zamanda potansiyel imkanları bütün boyutları ve karmaşıklığıyla bir arada değerlendirdiğimizde, Brüksel’de karşımızda içinden çıkılması son derece güç bir tablo beliriyor.
Terazide tarttığımda, geçen hafta gittiğim Brüksel’de sorunların ağırlaştığı ve tarafların birbirinden uzaklaşmaları eğiliminin biraz daha ilerlediğini hissettiğimi belirtmeliyim.
Ancak her iki tarafın da birbirinden uzaklaşmak gibi bir lüksü var mıdır sorusunun yanıtı da hayırdır.
No comments:
Post a Comment