Madde madde laiklik nasıl yok edildi, eğitim nasıl dincileştirildi..
Mevcut siyasi iktidarın, laikliği yalnızca din ve vicdan özgürlüğü seviyesine indirgemek istediğine tanık olmaktayız. Oysa laiklik, sadece din ve vicdan özgürlüğü değildir...
08.09.2017 01:54
Eğitsel süreç sonunda nasıl bir bireye ulaşmak istiyoruz?
Bu soruya vereceğimiz yanıt eğitimin amacını ortaya koyacaktır.
Doğayı, yaşamı ve toplumu tüm gerçekliğiyle tanıyan, öğrenen ve anlayan bireyler mi yetiştireceğiz yoksa subjektif görüş, inanç ve kanılara mahkum nesiller mi?
Bir süredir olgusal gerçekliğin ve olgucu tavrın yadsındığı, doğadaki ve yaşamdaki olaylar arasında neden sonuç ilişkisini değil de sözde ilahi takdirin esas alındığı paradigmal bir tahakküm, eğitim sistemimize egemen kılınmaya çalışılıyor.
İşte laiklik tam da bu noktada önemi gereğince anlaşılması gereken bir kavram olarak öne çıkıyor.
Ne var ki, mevcut siyasi iktidarın, laikliği yalnızca din ve vicdan özgürlüğü seviyesine indirgemek istediğine tanık olmaktayız. Oysa laiklik, sadece din ve vicdan özgürlüğü değildir. Din ve vicdan özgürlüğü, laikliğin unsurlarından yalnızca biridir ama temel belirleyici unsur değildir.
O halde laikliği doğru anlamak ve doğru tanımlamak lazımdır. Laiklik; devlet yönetiminde, yasama faaliyetinde ve eğitimde herhangi bir dinsel ve inançsal dogmayı refere etmemek; aklı, bilimi ve değişen sosyal koşulları esas almak demektir.
Eğitimde bilimselliğin temel şartı da laikliktir. Laik olmayan bir eğitim bilimsel de değildir. Bu noktada ilginç bir bilgi olarak Arapçada bilimsellik (Ilmiyyetün) sözcüğü ile laiklik (Ilmaniyyetün) sözcüğünün aynı kökten; “ilm” kökünden türetilmiş sözcükler olduğunu anımsatmak isterim. Bu bilginin Türkiye’deki laiklik karşıtı çevrelerin Arapça ve Araplık konusundaki tutum ve tavırları bağlamında düşünüldüğünde anlamlı olduğu kanısındayım.
Bilimsel eğitim için laiklik şartı yaşamsal derecede önemlidir. Buna karşın, eğitimimizin, bilimsel bilgi yerine dinsel – inançsal dogmaları önceleyen ve bu dogmaları toplumsal, kültürel ve hatta siyasal yaşamın merkezine yerleştirmeye çalışan bir anlayış tarafından kuşatıldığını üzülerek saptamak ve teşhis etmek durumundayız.
LAİKLİK AÇIKÇA HEDEFE KONULMUŞTUR
Nitekim özellikle 4+4+4 biçiminde formüle eden eğitim sistemiyle birlikte, müfredatımızda hem dinsel derslerin sayısı ve içeriği artmış hem de pozitif bilimleri konu edinen derslerin içeriğine paradoksal bir biçimde dinsellik zerk edilmiştir.
Evvelce, dinsel ders bağlamında yalnızca Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adlı bir ders varken, şimdi buna ilaveten; Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı ve Kur’an – ı Kerim adlı dersler de ihdas edilmiştir. Böylece eğitimde, dogmatizme, cumhuriyet tarihi boyunca hiç görülmemiş bir biçimde alan açılmış, hatta laiklik açıkça hedefe konulmuştur.
Söz gelimi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin 11. Sınıf “Din ve Hayat” adlı ünitesinde İnançla İlgili Felfesi Yaklaşımlar başlığı altında, Deizm, Ateizm, Sekülerizm, Agnostisizm gibi felsefi düşünceler, hurafe ve batıl inanışlar konusu ile aynı ünite içinde verilerek, öğrencilerin zihninde deist, ateist, seküler ve agnostiklere karşı olumsuz bir düşünce inşasına çalışılmış; deist, ateist, seküler ve agnostiklere yönelik bir itibar saldırısı yapılmıştır.
Ortaöğretim Temel Dini Bilgiler ders müfredatıyla İmam Hatip Liseleri “Akaid ve Kelam” ders müfredatında laikliğin, Sekülerizm ve dünyevileşme kavramları çerçevesinde ahlaki yozlaşma sebebi ve bir inanç problemi olarak ele alındığını ve böylece dolaylı olarak laikliğe karşı olumsuz düşünüş ve görüşlerin öğrencilere empoze edilmeye çalışıldığını da görmekteyiz. Müfredattaki laiklik karşıtı konular ve ifadelerin; Eğitim Bir Sen adlı sendikanın Ocak ayında hazırladığı “Gecikmiş Bir Reform: Müfredatın Demokratikleştirilmesi” başlıklı bir raporunun yansıması ve uzantısı olduğu anlaşılmaktadır.
Laiklik karşıtı anlayış, sadece dini dersler için değil pozitif bilimleri konu edinen dersler için de kendini göstermektedir. Söz konusu derslerin müfredatına da dinsellik zerk edilmiştir. Bu noktada verilebilecek en keskin ve en yalın örnek; Biyoloji ders müfredatından evrim kuramının çıkarılmış olmasıdır. Bu, canlı türlerinin kökenine ilişkin bilimsel açıklama yerine, yaratılış dogmasının öncelenmesinin hatta tek gerçek gibi ikame edilmeye çalışılmasının acıklı bir örneğidir. Buna ilaveten verilebilecek bir diğer örnek de, Anadolu Liselerinin haftalık ders saati sayısından Biyoloji dersinin bir saat düşürülüp yerine din dersi saatinin bir saat artırılması yanlışlığıdır.
Temel Dini Bilgiler, Peygamberimizin Hayatı ve Adab- ı Muaşeret adlı derslerin müfredatına konulan cihad kavramı, “ateist, mürted ve müşrikle evlenilmez” ifadeleri, “kadının kocasına itaat etmesi ibadettir” biçimindeki hükümler bu derslerin içeriğini hazırlayan kadronun, maalesef ne denli çağ dışı bir dini anlayışa sahip olduğunu gözler önüne sermektedir.
CİHAD VE FETİH YERİNE MİLLİ SAVUNMA
Cihadın can ve mal ile yapılan temel bir ibadet olarak nitelenmesi, cihatçılığın / fetihçiliğin devlet eliyle desteklenmesi gibi büyük bir soruna yol açacaktır. Can ile yapılan cihadın silahlı mücadele olduğu apaçık ortadadır. Ayetler yanlış yorumlanarak, yüzyıllar önceki siyasal, sosyal koşullar çerçevesinde oluşmuş anlayışlar, 21. Yüzyıla taşınmaya çalışılmaktadır. Bu, yakın zamanda uluslararası büyük sorunlara yol açacak bir durumdur. Cihatçılık ve fetihçiliğin günümüz dünyasında ve geleceğin dünyasında asla yeri yoktur, olamaz da... Cihad, artık sadece nefisle mücadeledir. Fetih de yalnızca bilimsel gerçeklerin keşfedilmesi olarak düşünülmek ve bu şekilde revize edilmek zorundadır.
Cihad ve fetih yerine, “Milli Savunma” ve dünya barışı kavramı güçlendirilmelidir.
Bir diğer konu olarak belirtelim ki, anayasasında laik olduğu yazılı olan bir devlet, eğitim kurumlarında nasıl olur da, kişilerin evliliği konusunda onların inanç durumlarını esas alan bir hükmü öğrencilere belletmeye çalışır? Müfredatta ne hakla, ateistle, mürted ve müşrikle evlenilmez ifadesine yer verilir? Bu, büyük bir insan hakları ihlalidir. Evrensel bir suçtur. Müfredatta buna benzer çok ciddi suç unsurları bulunmaktadır.
Kadının kocasına itaati ibadettir, ifadesi de erkek egemen ve cinsiyetçi bir anlayışı yansıtması bakımından, modern ve demokratik aile kurumunu imha etmeye yönelik bir kafa yapısını işaret etmektedir.
Kadın demişken bu noktada müfredattan çok acıklı bir örnek vermek isterim.
11. sınıf, Hz. Muhammed’in Hayatı adlı ders kitabının 36. Sayfasında aynen şu cümleler yazıyor:
“Erkek ve kadının örtünme şekli yeniden düzenlendi.
Böylece kadının şeref ve haysiyeti korunup itibarı arttı.”
Demek ki, müfredata göre kadın tesettürlü olunca daha haysiyetli ve daha şerefli oluyor. Ya tesettürlü olmayı tercih etmeyen kadınların durumu nedir?
Baş örtüsü inanç özgürlüğümüzdür, diye diye gelinen noktanın artık, yaşam tarzına müdahale aşamasına ulaştığı görülüyor. Gerçekten hazin bir vaziyet...
Öte yandan Din kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin zorunlu oluşundan kaynaklanan pedagojik ve toplumsal sorunların, yargısal süreçlere değin varıp AİHM’de verilen bir kararla neredeyse içinden çıkılmaz bir hale gelmesi de hepimizce malumdur. AİHM kararında yer alan, söz konusu ders müfredatının, Türkiye’deki inançsal çeşitliliği yansıtmadığı ve ilaveten bilimsel ölçütlere uygunluk arzetmediği saptamasından hareketle, yapılan saptama doğrultusunda dersin içeriğinin düzeltilmesi ya da istemeyen öğrencilere muafiyet hakkının tanınması yönündeki talebe rağmen bakanlıkça ilan edilen taslak programın daha da sorunlu bir muhteviyata sahip olduğu görülmektedir.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatının, AİHM kararına rağmen indokrine edici özelliğinin daha pekiştirildiği, yapılan geniş çaplı incelemeler ve davacıların itirazlarıyla net bir biçimde ortaya çıkmıştır.
Buna göre ders müfredatı, anayasadaki ifadesiyle, bir öğretim ve kültür dersinde olmaması gereken tabir ve ifadelerle doludur. Ders müfredatı, çeşitli din ve inançları ritüel ve inanç esaslarıyla tanıtma ve öğretme dersinin içeriği gibi değil de belli bir din ve inancı olumlulayan, telkin eden ve öğrenciye benimsetmeye çalışan, diğer din ve inançları ise olumsuzlayan bir dinci ders muhteviyatına sahiptir.
Buna göre Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde doğru ve yanlış inanç tasnifi yapılmaktadır. Oysa laik devlette hiçbir inanç doğru veya yanlış olarak nitelenemez. Ancak din devletlerinde nitelenir.
ŞU TESPİTİ YAPMALIYIZ
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde İslam’ın sadece belli bir mezhebi ve belli bir anlayışı esas alınıp o mezhep ve anlayışın İslam’la özdeşleştirilmesi gibi inanılmaz derecede fahiş bir yanlışa düşülmektedir. Üzülerek belirtelim ki, müfredatta anlatılan İslam, Emevilerin başlattığı saltanatçı ve hilafetçi İslam’dır. Oysa Kur’an’da anlatılan ve Hz. Peygamberin tebliğ ettiği din, ne saltanatçı ne de hilafetçidir. Bundan dolayıdır ki, ders müfredatı trajik bir biçimde aslında İslam’a da aykırıdır. Bu müfredat, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dini değil, Emevilerin uydurduğu dini esas almaktadır.
Dersle ilgili AİHM sürecinde Cem Vakfı ve Alevi yurttaşların davacı olarak yer almaları nedeniyle özellikle müfredata konulan Alevilikle ilgili konular üzerinde de birkaç cümleyle durmak istiyorum.
Öncelikle şu tespiti yapmalıyız.
Emevi İslam’ı ile ilgili bilgiler, ilkokul dördüncü sınıftan itibaren verilirken, Alevilikle ilgili bilgiler ise 7. Sınıfta başlamaktadır. Emevi İslam’ına ayrılan ünite ve konuların hacmi, ders müfredatının % 75 – 80’ini oluşturmaktadır. Yine Emevi İslam’ı ile ilgili konular, indokrine edici bir dile sahipken, diğer din ve inanışlarla ve tabii bu arada Alevilikle ilgili bilgiler ise yer yer olumsuzlayıcı yahut değerini düşürücü bir dille anlatılmaktadır.
Alevilik, bir inanç olarak değil de bir kültür ve düşünce olarak nitelenmekte, Alevi ibadetleri ibadet sözcüğü ile değil tören, ayin vb. ifadelerle anlatılmaktadır. Aleviliğin temel ibadetlerinden olan cem ibadeti, tarikatların zikir törenleri ile aynı seviye ve aynı tanımlamalarla tanıtılmaya çalışılmakta ve böylece Alevilik; Kadirilik ve Nakşibendilik gibi Sünni tarikatlarla aynı kategoriye dahil edilmektedir.
AİHM kararıyla Alevilerin ibadethanesi olarak nitelenen cem evleri, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatında ibadethane olarak kabul edilmemektedir. Müfredat neredeyse hiçbir bakımdan AİHM kararlarını karşılamamaktadır.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredatında halen yer alan trajikomik bir bilgiyi dikkatlerinize sunarak bu husustaki sözlerimi noktalamak istiyorum.
12. Sınıf ders kitabında; “Atatürk’ün Okulda Din Öğretimine Verdiği Önem” başlığı altında Atatürk’ün bir sözüne yer veriliyor.
“Her kişi dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.”
Bu ifadeler, adında “Ahlak Bilgisi” geçen bir dersteki ahlaki bir sorunu haykırmaktadır. Bu cümleye göre, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine karşı çıkarsanız aslında Atatürk’ün bu sözüne de karşı çıkmış oluyorsunuz. Demek ki Atatürk, zorunlu din derslerinden yanaymış. Zira ders kitabı öyle diyor. Zorunlu din derslerine Atatürk üzerinden meşruiyet sağlamaya çalışıyor. Ama işin gerçeği öyle değil. Bu düpedüz gerçek dışı bir bilgi. Atatürk bu sözü söylediğinde yıl 1925’ti. Ama aynı Atatürk, daha hayattayken 1930’da şehir okullarından, 1933’te ise bütün köy okullarından din dersleri tümüyle kaldırılmıştır. O halde şimdi biz Atatürk’ün 1925’teki sözünü mü, yoksa 1933’teki uygulamasını mı esas alacağız? Ders kitabı son derece ahlakî (!) bir tutumla 1933’teki uygulamayı görmezden gelip sırf işine geldiği için 1925’teki sözü dikkate alıyor.
HEM TRAJİK HEM GÜLÜNÇ
Bu tercihin temel bir ahlak kuralı olan dürüstlükle ne derece bağdaştığını idraklerinize sunuyorum.
Ahlak dersinde bile temel bir ahlak kuralının çiğnenmesi gerçekten hem trajik hem de gülünç görünüyor.
Gerek zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi olsun, gerekse seçmeli dini dersler olsun, tümünde istisnasız yer alması gereken Atatürkçülük ve laiklik konuları seçmeli dini derslere hiç konulmadığı gibi son yapılan değişiklikle, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatından da çıkarılmıştır.
Bu durum laik eğitime ve bütünüyle laikliğe vurulan en büyük darbedir. Hatta bu durum doğrudan doğruya darbeciliğin kılıf değiştirmiş halidir. Zira bu ülkeye laikliği getiren, bir sistem olarak devlete yerleştiren kişi büyük devrimci Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onunla ilgili konuların müfredattan çıkarılmasından daha büyük bir laiklik karşıtı eylem olabilir mi?
Bu ülkede, Atatürkçülüğü ve Atatürk’ü öğretmeden laik, bilimsel ve çağdaş bir eğitimden söz etmek mümkün değildir.
Zira, büyük Atatürk eğitimin amacını; “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek” olarak açıklamıştır. Eğitimde laikliğin en özlü ifadelerinden biri olan bu özdeyişin tersine çevrilmeye çalışıldığını görüyoruz.
Fikri cemaatlere, vicdanı tarikatlara, irfanı sözde şeyh efendilere bağlı nesiller yetiştirilme yanlışına doğru yol alınmaktadır. Bu yoldan acilen dönülmelidir. Zira bu yol, bilimden giden bir yol değildir. Bilim ise, büyük Atatürk’ün ifadesiyle yaşamdaki en gerçek yol göstericidir.
Taha Akyol'un "Popülizm nedir?" başlıklı, 6 Eylül 2017 tarihli yazısını okuyabilirsiniz.
DIŞİŞLERİ Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “popülizmin gözü kör olsun” sözü, umarım popülizmin ne olduğu ve neden ‘kötü’ olduğu konusunda seviyeli tartışmalara yol açar.
Çünkü popülizm 21. yüzyılın siyasi hastalığı haline gelmek üzeredir.
Nasıl 1930’lar Avrupa’sında liberal demokrasinin “öldüğü” ilan edilerek halkın desteğiyle dikta rejimleri yükselmişse, bugün de demokrasinin çoğulculuk, özgürlük ve kuvvetler ayrılığı gibi temel değerlerine karşı fakat klasik anlamda diktatörlük olmayan otoriter popülist akımlar gelişiyor.
Batı’da bu konuda birçok akademik yayın var. Bizde dikkat çekici düzeyde akademik araştırmayı ben görmedim. Bazı Türk akademisyenlerin önemli makaleleri yurtdışındaki bilimsel dergilerde yayınlanmış.
POPÜLİZM ÜZERİNE 7 TEZ
Prof. Jean-Werner Müller’in “Popülizm Nedir” adlı kitabı geçen yıl Pensilvanya Üniversitesi tarafından yayınlandı. Kitabın sonunda “Popülizm Üzerine 7 Tez” başlıklı bir bölüm var. Çok özetle şöyle:
1. Popülizm her devirde görüldü. Zamanımızdaki popülizmin özelliği demokrasinin “temsil” ilkesini benimsemesi fakat halkın tek temsilcisinin kendileri olduğunu iddia etmesidir.
2. Popülizm kendi dışındaki akımları illegal görür. Popülizmin anti-elitist olması aslında anti-çoğulcu olmasındandır. Demokrasinin çoğulculuk prensibini benimsemezler.
3. Toplumun iyiliğini sadece kendilerinin istediğini söylerler. “Halk iradesi”nin serbest tartışmalarla oluşmasını benimsemezler, “gerçek halk” kendileridir! (Müller, kitabında seçim kaybettiklerinde Fransız Le Pen’in ve Macar Orban’ın ‘seçimleri millet kaybetti’ diye konuştuklarını yazıyor.)
4. Popülistler referandumu, halkın karar vermesini çok savunurlar fakat halk iradesinin serbest ve açık tartışmalarla oluşmasını benimsemezler, halk iradesi dedikleri kendilerinin iradesidir.
5. Devleti yönetmezler, işgal ederler. Çünkü kendileri halkın yegâne temsilcileridir. Bu gerekçeyle sivil topluma baskı yaparlar. Siyaset anlayışları dışlayıcıdır.
6. Popülizm bu özellikleriyle sadece liberalizme değil, demokrasiye karşı da bir tehlikedir. Bu özellikleri onları anayasal kurumlarla şöyle veya böyle çatışmaya götürür. (Müller bunları yazarken Trump henüz başkan koltuğuna oturmamıştı.)
7. Popülizm demokraside düzeltmeler yapan, devleti ve siyaseti halka daha yakın hale getiren bir akım değildir. Demokrasiyi savunanlar popülizmin destek bulma sebepleri üzerinde kafa yormalı, özellikle çoğulculuğun neden gerekli olduğunu iyi anlatmalıdırlar.
DEMOKRASİDEN FARKI NE?
Amsterdam Üniversitesi’nden Matthijs Rooduijn’in “Popülizmi Ölçmek” (Measuring Populism) başlıklı araştırması önemlidir. Avrupa’daki popülist partilerin söyleminde öne çıkan kavramların ölçülmesine dayanıyor. Mesela “biz-onlar” ayrımı... Sadece kendisini “halk” ya da “millet” temsilcisi sayan ifadeler... “Dışlayıcı” ve “anti-elitist” konuşmalar popülist söylemin en belirgin özellikleri.
Bütün araştırmacılar popülizmin çoğulculuk karşıtı, “çoğunlukçu” ve “plebisiter” yönüne dikkat çekiyor.
Demokrasi ile popülizmin farkı basitçe şudur: Avrupa’da Beyaz “çoğunluk”, bir referandumda “Avrupalı olmayanlar dışarı” diye karar verse ne olur?
Tam popülizm olur!
Tam demokrasi katliamı olur!
Gerçek demokrasilerde temel hak ve özgürlükler çoğunluğun iradesinden üstündür; teminatı da gerçekten bağımsız olan yargıdır. İşte Amerikan yargısının popülist Trump karşısındaki onurlu tavrı.
(Hürriyet -06 Eylul 2017)
Why an Unpopular Approach Is Washington's Best Option
Hamid Biglari
HAMID BIGLARI is a Managing Director at Point72 Asset Management and the former Vice Chair and Head of Emerging Markets at Citigroup.
It remains conventional wisdom in many U.S. foreign policy [1]circles that Iran’s government is ineluctably hostile to U.S. interests by virtue of its ideology and thus is impervious to conciliation. According to this school of thought, there are few differences among the competing forces in Iranian politics, and the labels of "moderate” and “hard-line[2]" used by some Western observers are misplaced. Since anyone standing for election must be approved by Iran’s Guardian Council, an unelected body of Shiite jurists, all candidates must support the fundamental revolutionary tenets of the Islamic Republic. Measured by a properly balanced political scale, all Iranian politicians are therefore hard-liners, and the government is monolithic. As such, this thinking runs, Iran’s presidential elections are less an expression of popular will than a mechanism for the supreme leader, Ayatollah Ali Khamenei[3], to rotate power among loyalists while maintaining control.
Proponents of this line of thinking point to the record of Iranian President Hassan Rouhani, a moderate who overwhelmingly won reelection to a second term in May. Rouhani’s first term, they note, brought few improvements to domestic human rights conditions, nor did it appear to moderate Iran’s foreign policies. They point to Iran’s support for the regime of President Bashar al-Assad in Syria, for Hezbollah in Lebanon, for Houthi forces in Yemen, and for Shiite militias in Iraq, as well as to Tehran’s provocation of U.S. warships in the Persian Gulf. They point to Iran’s Islamic Revolutionary Guard Corp’s (IRGC) continued development of medium-range ballistic missile technology as evidence of the offensive threat that Iran poses to Israel and the region. And they note some Iranian officials’ bellicose rhetoric against Israel and the United States. These facts, it is commonly argued, show that Iran is not ready for responsible international engagement.
American expectations about the pace of change in Iran need to be tempered.
Current U.S. policy is therefore built around containing and isolating Iran, using a Sunni cordon sanitaire centered on Saudi Arabia, and a variety of U.S.-led economic and military sanctions[4]. A number of influential observers and officials have also recently expressed at least implicit support for regime change, including Secretary of State Rex Tillerson, who stated in Senate testimony in June that, although Iran policy is still under review, the United States would work with Iranian opposition forces “towards the peaceful transition of that government.” Based on this thinking, the more isolated Iran becomes and the more tightly it is squeezed politically and economically, the more likely Iran’s regime is to capitulate to Western interests or transform its approach to governance.
There are elements of truth that support the conventional wisdom about the nature of Iran’s government. However, the reality of Iran’s character four decades after its 1979 revolution is more nuanced than the charges leveled against it suggest. As has been the case in many other postrevolutionary states, Tehran’s earlier zeal to export its cause across the region is waning, even if it has not come to an end.
Broadly speaking, the United States will have three options with respect to Iran in the years ahead. The first is to try to contain the country through intensified U.S.-led sanctions and a coalition of regional states led by Saudi Arabia (and separately, Israel). The second option, which is not mutually exclusive to the first, is to seek regime change. The third is to use a variety of behavior-driven inducements to preserve the regional balance of power through détente. The third option is politically unpopular in the United States, would take much longer than the others to show its effects, and would be considerably more difficult to execute. It also offers the best combination of risks and rewards for the United States.
TIMA / REUTERS A supporter of Iranian president Hassan Rouhani holding his poster as she celebrates his victory in the presidential election, in Tehran, Iran, May 2017.
THE TROUBLE WITH CONTAINMENT
The rationale for containing Iran is clear. Washington could kill two birds with one stone by using Sunni states’ fears of Iranian hegemony to gather opposition to Tehran while creating common cause between Israel and Arab states, thus also helping to mitigate the Israeli-Palestinian conflict. But such a policy would work only if three conditions hold. First, a coalition of Sunni states would have to stick together to credibly deter Iran. Second, economic sanctions would have to continue to undermine the growth of Iran’s economy by blocking the business community’s access to badly needed investment and financing. And third, if regional tensions did escalate into outright conflict, the fighting would have to be contained.
All of these conditions are questionable, at best. Saudi officials, for example, appear eager to lead a Sunni coalition, but they already have much on their plate. Under the leadership of Crown Prince Muhammad bin Salman, Saudi Arabia has embarked on an ambitious program of domestic economic reforms that requires substantial changes in the fabric of Saudi society, including its welfare system—actions that will face stiff resistance from the country’s sizeable Wahhabi community. Moreover, the kingdom is bogged down in a war in Yemen that may have no clear resolution, and Riyadh’s authority remains vulnerable in Saudi Arabia’s oil-rich northeast, where its Shiite minority is concentrated, as evidenced by the continued unrest that followed its execution of local Shiite cleric and regime critic Nimr al-Nimr last year. Nor is this all. The ongoing confrontation between Saudi-led Arab states and Qatar has illustrated the limits of Arab solidarity, a prerequisite for any anti–Iran configuration. It is also unlikely that a regional coalition would be credible as a deterrent force without Turkey’s involvement—and that country would have far more to lose than gain by being drawn into such a group, given its greater sense of urgency about aligning with Iran against Kurdish separatists as well as the two countries’ deep economic interdependence. (Iran supplies nearly one-fifth of Turkey’s oil and gas needs, whereas Turkey is critical to Iran’s land-based trade with Europe.)
Regardless of which version of events one believes, what matters is that the original narrative of a CIA-led coup is the one broadly accepted inside Iran.
As for sanctions, they clearly placed enormous pressure on Iran during the negotiations that led to the 2015 nuclear deal. At the time, however, much of the sanctions’ power came from the fact that they enjoyed broad international support—a product of the perception that former President Mahmoud Ahmadinejad had placed Iran on a fast track to developing a nuclear weapon. There is little such support today, mostly because Iran has upheld its side of the nuclear deal, the Rouhani government has been reasonably open to international engagement, and the secondary sanctions tied to the agreement have already been lifted. This year’s spats between the United States and its European allies have made it even less likely that Europe would follow the lead of the United States to tighten economic sanctions against Iran. Perhaps more important, even if Washington could gather international support for them, harsher economic sanctions would undermine Iran’s reformists to the benefit of its hard-liners, who see opposition to the United States as their raison d’être. Officials from both the reformist and hard-line factions may answer to the supreme leader[5], but the contention between the two groups is real, as demonstrated by the friction and harsh rhetoric[6] between President Rouhani on the one hand and the supreme leader, the IRGC, and the judiciary on the other during this year’s presidential elections.
Finally, a regional confrontation with Iran could easily lead to accidental clashes and undesired escalations, and those could quickly transform into outright conflict. Such a confrontation could be far more consequential than any other conflict in the Middle East has been so far. Given Iran’s proxies across the region, the effects on the broader Middle East and on the global economy would probably not be contained.
CHANGE BY FORCE
The second option for the United States’ Iran policy would be for Washington to covertly or overtly back the overthrow of the country’s theocratic government and its replacement with a secular democracy. Regime change would rest on three pillars: supporting dissident forces; fomenting popular opposition to the state, especially among young people; and fueling ethnic unrest in Iran’s Sunni-majority provinces.
None of those pillars withstand scrutiny. Consider the question of support for dissident forces. Iran’s only operational dissident group is the Mujahideen-e Khalq, or MEK, a resistance organization with somewhere between 5,000 and 13,500 members[7]. The MEK’s small size and the fact that most of its members are scattered outside of Iran mean that it does not have the power to destabilize Iran’s government. More important, most Iranians disdain the MEK because it sided with Saddam Hussein in the bloody eight-year war between Iraq and Iran and because many believe that it is backed by Israel and Saudi Arabia.
Iran’s youth, meanwhile, are unlikely to seek regime change by force, especially if the pressure for change comes from abroad. Even at the height of the international sanctions against their country, few Iranians saw their situation as desperate: they were prepared to sacrifice to make ends meet. What’s more, Iran’s educated youth understand that, in recent history, attempts at regime change in their region have led to massive civil wars (as in Iraq and Syria) or to domestic chaos (as in Egypt). Only if the regime completely crushes the current reform movement would most Iranians even consider backing change by force. Although Iran’s hard-liners are radical, they are not irrational enough to attempt that, particularly in the aftermath of the 2009 Green Movement, which posed an existential threat to the regime.
As for fomenting an uprising through ethnic dissent, to call for doing so misreads Iran’s history. Iran’s territories are connected neither through imperial conquest (as was the case in the Soviet Union) nor through the drawing of artificial boundaries by outside powers (as in Syria and Iraq) but through thousands of years of shared history[8]. There are about a dozen different ethnic groups that can trace their histories in Iran back almost three millennia: the country’s Sunni-Shiite differences are insignificant compared to this common bond. And although religion has been a source of tension in Iranian provinces with large Sunni populations, Sunnis’ qualms are generally with the Shiite hard-liners in the judiciary and the IRGC responsible for religious discrimination, not with the Iranian state itself. (It is worth noting that Rouhani won all major Sunni-populated provinces by overwhelming margins in this year’s election, and that in those provinces voter turnout exceeded national averages.)
Finally, the very talk of regime change among American political leaders plays into the hands of Iran’s hard-liners, who use it to undermine reformist policies and Iran’s economic engagement with the West. Such talk ignores the lesson of the United States’ previous intervention in Iran’s domestic affairs in 1953, when the popularly elected Prime Minister Mohammad Mossadegh was overthrown in a CIA-backed coup. Some observers have recently sought to interpret the events leading to Mossadegh’s ouster as primarily domestic initiatives[9] led by the Iranian military and clergy, discounting the role played by the United States. But regardless of which version of events one believes, what matters is that the original narrative of a CIA-led coup is the one broadly accepted inside Iran. Indeed, a quarter century later, in 1979, Iranian revolutionaries cited that grievance more than any other as the motive for their 444-day occupation of the U.S. embassy in Tehran. The embassy takeover was rightly condemned around the world as an egregious breach of international law, but many Iranians viewed it as an acceptable retaliation. What would Iranians consider a proportional response if there were another attempt at regime change today?
Brendan McDermid / reuters John Kerry, then the U.S. secretary of state, and Iranian Foreign Minister Mohammad Javad Zarif in New York, September 2013.
TURNING DOWN THE HEAT
That brings us to the third option for the United States: détente with a mix of behavior-based rewards and penalties aimed at maintaining the regional balance of power. Such a policy would seek to turn down the heat of the Saudi-Iranian rivalry and induce Iran to act more responsibly in its neighborhood in exchange for strategic accommodations acceptable to the United States and its allies.
One would have to believe three things to pursue this policy: that reducing tensions between Iran and its rivals would serve the interests of all; that Iran could be convinced to act responsibly given the right accommodations; and that the timing is right for such a course.
When it comes to the first point, it is hard to dispute that the Middle East has entered an unsustainable cycle of conflict and that it is a disproportionately large distraction and drain on U.S. resources. War and the absence of economic opportunity have turned much of the region into a breeding ground for international extremism. Yet a century of Western attempts to impose solutions without understanding the region’s cultural undercurrents has backfired. Stability will come only if there is a regional balance of power, and that balance can develop only if the strategic interests of the region’s major players are respected.
It is also not in Iran’s interests to fear for its security. The country’s reliance on regional Shiite proxies has left it logistically and financially overextended. Perhaps because of the cushion provided by its abundant natural resources, Iran’s economy will probably not enter a crisis anytime soon. But the opportunity cost of supporting proxies is high and has come at the expense of the country’s economic health. Indeed, those in Iran’s political elite fearing regime instability need look no further than the former Soviet Union, whose geopolitical overextension and misallocation of resources were responsible for its demise. What Iran needs for regime stability is economic growth. That won’t happen without access to massive international financing, which will remain severely constrained by the United States unless Iran adopts a more accommodating regional posture. That, in turn, won’t occur unless Iran feels that it is not militarily threatened. It is in everyone’s interest to find a path out of this vicious cycle.
As for Iran’s ballistic-missile development program, Tehran is unlikely to curtail it without being offered a credible alternative security arrangement. The source of the insecurity driving the missile program goes back to Iran’s experience during the Iran-Iraq war, when Saddam Hussein bombarded Iranian cities with ballistic missiles in a campaign of mass terror. Iran was initially unable to get missiles of its own, thanks to U.S.-led sanctions. It eventually secured some from Libya and North Korea and then launched an indigenous missile research-and-development effort.
That historical background needs to be considered in today’s environment, in which Iran’s adversaries far outspend it on military hardware. Saudi Arabia, for example, outspent Iran by a factor of 6.7 in the years between 2013 and 2016. (Saudi Arabia spent $300 billion; Iran spent $45 billion.) This context is important. No state would cede its national defense just to overcome economic sanctions. Pressuring Iran to that end would disillusion those Iranians who have so far been favorably disposed toward the United States.
Finally, the timing matters. A policy of détente toward Iran during the Ahmadinejad era, for example, would have been ill timed; neither his rhetoric nor his actions offered the basis for rapprochement. It may also have been premature to explore détente until the more urgent question of Iran’s ability to develop nuclear weapons technology had been either significantly postponed or set aside. Although that issue was a priority during Rouhani’s first term, the foundation for a transition in the relationship was nonetheless put in place during the Barack Obama administration[10], when regular, direct channels of communication between the Iranian and U.S. foreign ministers were established for the first time in almost four decades. The Donald Trump administration[11], however, appears to be reversing that trajectory, just at the moment with the most potential to seriously explore détente with Iran.
A SEAT AT THE TABLE
A change in relations between the United States and Iran could only come if there is a reset on both sides. Finding common ground would require direct channels of communication among high-ranking political and military officials. The United States would need to acknowledge Iran as a regional power with a seat at the table on all issues of regional security and stability, while Iran would need to acknowledge an active U.S. presence in the Middle East aimed at preserving stability. In return for a package of security guarantees and sanctions relief, Iran would need to rein in its proxies.
There may be too much distrust between Iran and the United States for these issues to be tackled bilaterally. One possible diplomatic arrangement could be a regional security summit, attended by Iran, Saudi Arabia, and Turkey, and sponsored by the P5+1, building on that group’s success in negotiating the 2015 nuclear deal. (At least initially, it could prove too disruptive for Israel to participate in such a forum, in which case its interests would have to be represented by the United States; ultimately, however, it would be in Iran’s own interest for Israel to be a signatory to any regional security agreement.) Regional ballistic missile reduction as well as a ban on nuclear weapons development would be on the agenda. Respect for territorial integrity, mutual non-interference in each other’s affairs, safe shipping passage in the Persian Gulf, and the eradication of terrorism and religious extremism would also need to be negotiated.
None of this would be easy, given the serious grievances each side holds against the other. But consider the alternatives. If the current regional cold war is not addressed, one of two possibilities is likely. In the worst-case scenario, there could be an escalation, perhaps accidental, that could make the Middle East’s conflicts so far look tame by comparison. In the best-case scenario, tensions could continue to simmer unresolved—and soon enough, the ten-year horizon of the nuclear deal will arrive without any constructive developments having occurred in the interim. Then the same tensions that preceded the deal could reemerge and trigger a new crisis. Over the same period, a regional security forum could at least create a mechanism for progress. Its odds of success may be low, but the chance that the nuclear deal could have succeeded were not much greater at a comparable point in time, and the prospects of the alternatives are far worse.
Détente is politically unpopular in the United States and opposed by Iranian hard-liners. Even if it were achieved, profound differences would remain between the United States and Iran, just as there remained disputes between the United States and the Soviet Union after the improvement in their own ties in the 1970s. The regional rivalry among Iran, Turkey, and the Arab states will not go away, and relations between Iran and Israel will remain fraught. The United States, however, is the only power with the influence to ease the Middle East’s four-decade regional Cold War. It would be a serious blunder if Washington forfeited this position by using blunt instruments to seek narrow, ill-defined objectives, such as regime change.
Henry Kissinger once observed that Iran had to decide "whether it is a nation or a cause.” To the extent that Iran continues to see itself as a cause—or insists that it can be both a cause and a nation—there can be little prospect for regional stability. Yet American expectations about the pace of change in Iran need to be tempered. The internal debate around Iran’s future could continue without a clear resolution for another decade or more, and its domestic situation could get worse before it gets better. What is true is that the more Iranian citizens participate in the debate about their country’s destiny and the more Iran is connected to the rest of the world, the greater the prospects for political moderation. A smart U.S. policy would rest on this long-term expectation of change, riding the momentum of a leader who has just been reelected with a mandate to bring Iran into responsible engagement with the rest of the world. Such a policy would require both patience and courage, because it would be politically unpopular. But none of the popular alternatives are in the long-term interests of the United States.
14-17 Eylul
2017 tarihlerinde Almanya’nın Potsdam kentinde Ermeni iddialarının savunucusu
olarak tanınan Türk ve yabancı akademisyenlerin katılımıyla düzenleneceği
açıklanan bir çalıştaya evsahipliği yapacak Akademik kuruluşlar arasında
Sabancı Üniversitesi de yer alıyor.
Çalıştayın ingilizce başlığı şöyle: “Workshop
on Armenian and Turkish Scholarship (WATS) 2017”
Evsahibi kuruluşlar
şunlar:
-Michigan Üniversitesi
-Lepsiushaus Potsdam
-Sabancı Üniversitesi
- USC Dornsife (Güney Kaliforniya
Edebiyat,Sanat ve Bilimler Koleji) Ermeni Etüdleri Enstitüsü
Çalıştay’ın açılış konuşmasını Sabancı Üniversitesi öğretim
üyelerinden Hülya Adak’ın yapacak olmasının, Sabancı Üniversitesi’nin bu
çalıştaydaki başat rolünü vurguladığı düşünülmektedir. Hülya Adak çalıştay’a
ayrıca panelist olarak da katılacaktır. Çalıştay’a Koç Üniversitesi’nden Zeynep
Türkyılmaz’ın da oturum başkanı ve panelist olarak katılacak olması dikkat
çekmektedir. Bilgi Üniversitesi’nden Ohannes Kılıçdağı, Ankara Üniversitesi’nden
Murat Cankara ve Kemerburgaz Üniversitesi’nden Nazan Maksudyan da panelistler
arasında yer almaktadır.
Çalıştay’a katılan akademisyenler arasında Ermeni tezlerini
savunmalarıyla tanınan iki akademisyen de dikkat çekmektedir. Fatma Müge Göçek
ve Ronald Grigor Suny. Her ikisi de Michigan Üniversitesi’nde öğretim
üyesidirler.
Çalıştay’da ele alınacak konulardan birinin başlığı şöyle :
Kürtler ve Ermeniler arasında soykırım bağı Tied together the Kurds and the
Armenian Genocide “.
Soykırımı anımsamak ve unutmak (COMMEMORATING AND FORGETTING GENOCIDE ) konulu
Oturuma katılacak panelistler arasında Sabancı
Üniversitesi’nden Ayşe Gül Altınay da bulunmaktadır.
Bu oturuma ayrıca aşağıdaki Türk akademisyenler davet
edilmiştir:
Kader Konuk (University Duisburg-Essen)
E. Egemen Özbek (Carleton
University, Ottawa)
Eren Yıldırım Yetkin (Goethe
University Frankfurt/Main)
Ayşe Gül Altınay (Sabancı
University Istanbul)
Yukarda kısaca özetlediğim çalıştaya katılacak
akademisyenlerin Ermeni savlarını destekleyenler arasından seçildiğini nereden
biliyorsunuz? sorusu akla gelebilir. Müge Gökçek ve Ronald Grigor Suny
Ermenilere sözde soykırım uygulandığını savunan başlıca isimler arasında yer almaktadır. Koç
Üniversitesi’nden Zeynep Türkyılmaz, lisans üstü çalışmalar yaptığı UCLA’da
(Kaliforniya Üniversitesi) Ermeni tezlerine yakınlığı ile dikkat çekmiştir. Çalıştay’a“National Academy of Sciences Armenia, Yerevan”
(Ermenistan Milli Bilimler Akademisi) üyesi Gevork Petrosyan da katılacaktır. Panelistler arasında yer alan Stephan Ihrıg,
Hitler’in yahudi soykırımını Atatürk’ten esinlendiği yalanı üzerine bir kitap
yazmış bir genç akademisyendir. Ayrıca, şu hususu da gözönünde bulundurmakta yarar
var. Bu gibi çalıştay ve benzeri akademik etiketli toplantılara, bugüne değin sözde”Ermeni
soykırımı” karşıtı çalışma yapmış hiç bir akademisyen, tarihçi, araştırmacı- yazar
davet edilmemiştir. Çalıştaya katılacağı
açıklanan genç Türk akademisyenin ise, eğilimleri hakkında şahsen bilgi sahibi
değilim. Ancak, kariyerlerini dürüst ve objektif bir çizgi üzerinde geliştirmek
istiyorlarsa, bu gençlerin sağlıklı,uluslararası hukuka uygun bir yola
girmeleri, ortaya konulan ve konulacak
olan belgeleri ve kanıtları bilimsel tarafsızlıkla incelemeleri samimi
dileğimdir. Bu vesileyle Ermeni soykırım iddialarının tutarsızlığı konusunda Soykırımın
Önlenmesi Sözleşmesinin yetkili mahkeme hükmünü ve bu alanda son yıllarda
kaydedilen bazı gelişmeleri özetle sunuyorum.(Ermenilerin iddialarını çürütecek
çok belge ve kanıt olduğunu da bu vesileyle vurgulamak istiyorum.)
-Her
şeydenönce, 1948 tarihinde kabul edilen
Birleşmiş MilletlerSoykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, hangi
eylemlerin soykırım sayılacağını tadat ettikten sonra, bir eylemin soykırım
sayılabilmesi için yetkili uluslararası mahkemenin ya da suçun işlendiği yerin
yetkili mahkemesinin kararını şart koşmuştur.Osmanlı Devleti’nın Birinci Dünya
Savaşında Ermeni isyanlarına karşı uyguladığı savunma önlemleri hakkında böyle
bir mahkeme kararı yoktur.
-Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi Perinçek/İsviçre davasında “soykırım uluslararası bir
yalandır “diye Doğu Perinçek’in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini kabul
etmiş,ayrıca, 1915 olaylarının tartışmalı niteliğine işaretle, yahudi soykırımı
(Holocaust) ile 1915 olayları arasında bir benzerlik olmadığını belirtmiştir.
-Fransa Anayasa
Konseyi’nin 8 Ocak 2016 tarihli kararı ileHolokost`un inkarını cezalandıran ve `Gayssot Yasası`
olarak bilinen yasayla ilgili olarak,`1915 olaylarının Holokost ile bir
tutulamayacağı bir kez daha tescil edilmiştir.
-Danimarka parlamentosu, tarihi
olayların parlamentolarda tartışılmasını doğru bulmadığınıbelirtmiştir.
-Ermenistan Başbakanı Ovanes
Kaçaznuni’nin 1923 Bükreş’te yapılan parti kongresinde okuduğu raporda, Türklerle
Ermenilerin savaş halinde olduğunu ve “Türkler ne yaptıklarını biliyordu ve
bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır “beyanları..
Son olarak, Sabancı Üniversitesi ve Potsdam çalıştayına öğretim üyeleri
katılan diğer Türk üniversiteleri (Koç, Bilgi ve Kemerburgaz) yöneticilerine şu hususu sormak istiyorum: özellikle fanatik diaspora Ermenilerinin, Erivan’ın
açık desteğini de arkalarına alarak yürütegeldikleri sözde “soykırım”
kampanyasının, hiç bir zaman uygulanmamış Sevr antlaşmasını neredeyse 100 yıl sonra
yeniden gündeme getirerek,Türkiye Cumhuriyeti aleyhine tezgahlanmak istenen
büyük oyunun bir parçası olduğunun farkında değil misiniz?