Saturday, February 21, 2026

Yusuf Kanlı - 21 Şubat 2026 - Kıbrıs'ta aynı sürecin tekrarı mı , ya da yeni birf modalite mi?

 

Aynı süreci tekrar mı, yeni bir modalite mi?

Kıbrıs’ta son dört aydır yaşanan hareketlilik, yüzeyde bakıldığında “görüşmeler başlıyor mu?” sorusunu çağrıştırıyor. Oysa mesele masaya dönüş değildir. Çünkü ortada kurulmuş bir müzakere masası zaten yok. Şu an yürüyen şey temas, nabız yoklaması ve pozisyon belirleme sürecidir.

Müzakere ile görüşme arasındaki farkı bilmeden yapılan analizler bizi yanlış sonuca götürür. Görüşme niyet beyanıdır. Müzakere ise çerçevesi, takvimi, hedefi ve sonuç mekanizması olan bir süreçtir. Kıbrıs’ta bugün tartışılan tam da bu ayrımdır.

Türk Tarafının yeni modalite önerisi

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın son dönemde yaptığı televizyon röportajları, panel konuşmaları ve basın açıklamaları birbiriyle uyumlu bir çerçeve ortaya koyuyor. Bu bir kamu diplomasisi çabasıdır. Bu bir retorik tekrar değil, bilinçli bir süreç tasarımı önerisidir.

Türk tarafının yaklaşımı şu soruya dayanıyor: Başarısızlığı defalarca kanıtlanmış bir yöntemi tekrar ederek neden farklı sonuç bekleyelim?

Önerilen dört unsurun özü nettir: Siyasi eşitlik dönüşümlü başkanlık ve etkin katılımı içerecek şekilde baştan netleşmeli, görüşmelere konu edilmemelidir. Süreç sıfırdan başlamamalıdır; Crans Montana’ya kadar sağlanan tüm yaklaşımlar geçerlidir. Görüşmelerin bir takvimli olmalıdır. Ve masa dağılırsa statükoya otomatik dönüş olmamalıdır.

Bu çerçeve, özellikle 2017 Crans-Montana deneyiminin ardından şekillendi. O konferans Rum tarafının masadan kalkmasıyla sonuçsuz kalmış ve açık uçlu müzakere modelinin maliyetsiz bir çıkış kapısı sunduğu kanaatini güçlendirmişti.

Bugün Türk tarafının söylediği şey basittir: Aynı açık uçlu, takvimsiz ve sonuçsuzluk halinde hiçbir bedel üretmeyen model tekrar edilmemelidir. Masayı deviren veya masadan kaçan taraf bedel ödemelidir. Görüşmelerin başlamasıyla birlikte Kıbrıs Türkleri üzerindeki izolasyon kalkmalıdır ve Rum tarafının tutumu nedeniyle süreç yine başarısız olursa tekrar statükoya dönmemelidirler.

Bu bir çözümden kaçış değil, tam tersine başarısızlığı önleme arayışıdır.

Rum tarafının “hemen başlayalım” israrı

Rum lider Nikos Hristodulides ise “hemen görüşmelere başlayalım” çizgisini koruyor. Crans-Montana’da kalınan yerden devam edilmesi gerektiğini, Birleşmiş Milletler parametrelerinin açık olduğunu savunuyor.

Ancak burada kritik soru şudur: Başlayalım, ama nasıl? Eğer yöntem değişmeyecekse, sonuç neden değişsin?

Rum tarafının yaklaşımı, mevcut BM parametrelerine atıfla siyasi zemini sabitlemeye çalışıyor. Ancak Türk tarafı yöntemin kendisinin sorunlu olduğunu söylüyor. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, model tartışmasından çok süreç tasarımı tartışmasıdır.

Bir taraf “önce başlayalım” diyor. Diğer taraf “nasıl başlayacağımızı netleştirelim” diyor. Bu iki cümle arasındaki fark, diplomatik olarak küçümsenemez.

BM’nin beklenmedik pozisyonu

Belki de en dikkat çekici gelişme Birleşmiş Milletler cephesinde yaşandı. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar’in yayımladığı mektup ve ardından Genel Sekreter António Guterres’in “tam güven” açıklaması, klasik diplomatik nötrlüğün ötesinde bir mesaj içeriyor.

Holguin’in işaret ettiği nokta, iç siyasi takvimlerin ve AB Dönem Başkanlığı gibi kurumsal sorumlulukların liderlerin risk alma kapasitesini etkileyebileceğidir. Bu, diplomatik dilde söylenmiş ama içeriği güçlü bir tespittir.

Rum liderin eleştirileri akabinde Genel Sekreter’in bu görüşe açık destek vermesi ise sürecin ilerlememesinin sadece model farklılığından kaynaklanmadığını düşündüğünü gösterir.

Başka bir deyişle, BM bu kez başarısızlığı kanıtlanmış yöntemi otomatik olarak savunmuyor. Aksine, ilerleme üretmeyen formatın sorgulanabileceğine dair kapı aralıyor.

Bu, diplomatik baskının yönünü değiştiriyor.

Baskının yön değiştirmesi

Geçmiş yıllarda uluslararası baskı genellikle Kıbrıs Türk tarafının “masaya dönmesi” üzerine kuruluydu. Şimdi ise baskı, ilerleme üretmeyen sürecin formatının değiştirilmesi yönünde Rum liderliğe doğru kayıyor gibi görünüyor.

Bu değişim üç önemli sonucu beraberinde getiriyor.

Birincisi, Kıbrıs Türk tarafı artık statükoyu savunan değil, sürecin tasarımını değiştirmeyi öneren taraf konumunda.

İkincisi, “hemen başlayalım” söylemi artık otomatik olarak yapıcı görünmüyor. Çünkü soru şu: Hangi kurallarla başlayacağız?

Üçüncüsü, retorik yerine performans talebi yükseliyor. Güven artırıcı önlemler, sınır kapıları, günlük hayatı kolaylaştıracak somut adımlar artık sembolik değil, test niteliği taşıyor.

Erhürman’ın “iki kapıyı açamayan kapsamlı çözüm müzakere edemez” sözünün bu kadar yankı bulmasının nedeni budur. Bu, büyük resmi küçük bir örnek üzerinden test etme çağrısıdır.

Enerji ve güvenlik boyutu

Tartışma sadece anayasal modelle sınırlı değil. Doğu Akdeniz’deki enerji projeleri, bölgesel güvenlik dengeleri ve adadaki askeri varlıklar da sürecin arka planını oluşturuyor.

Türk tarafı, Türkiye’yi dışlayan enerji projelerinin siyasi dışlama anlamına geldiğini savunuyor. Rum tarafı ise bunları egemenlik hakkı çerçevesinde değerlendiriyor.

Bu farklı bakış açısı, Kıbrıs sorununun artık sadece ada içi bir mesele değil, bölgesel mimariyle bağlantılı bir dosya olduğunu gösteriyor.

Şimdi asıl soru

24 Şubat’taki liderler buluşması bir müzakere başlangıcı olmayacak. Ama sürecin nasıl tasarlanacağına dair bir irade testi olacak.

Sorulması gereken soru şudur: Başarısızlığı defalarca kanıtlanmış bir yöntemi yeniden mi deneyeceğiz, yoksa gerçekten farklı bir süreç mi inşa edeceğiz? Kıbrıs’ta artık temel tartışma federasyon mu, iki devlet mi değildir. Temel tartışma, yöntemin değişip değişmeyeceğidir.

Diplomaside ton değişimi bazen sürecin yön değişiminin habercisidir. Bu kez ton değişti.

Ancak Kıbrıs’ta asıl mesele tonu değil, sonucu değiştirmektir.

 


No comments:

Post a Comment