Elif Soyseven
T24 Yazarı
Orhan Pamuk da mı Netflix’e düştü?
Erkekler aşkı yaşarken değil, kaybettikten sonra kutsallaştırmayı sever. Kemal’in yıllarca eşyalarla teselli bulması romantik bir eylem değil, bencilce bir tesellidir. Eğer kendi duygularına sahip çıkacak kadar cesur değilsen bir ömür acı çekmeye mahkûmsun
Orhan Pamuk da mı Netflix’e düştü?
19 Şubat 2026 00:00
Güncelleme: 19 Şubat 2026 00:00
Masumiyet Müzesi artık kitap rafından çıkıp müzeye, müzeden ekrana evrilmiş bir transmedya hikayesi. Ancak Nobel ödüllü bir yazarın eserinin Netflix’te diziye dönüşmesiyle sosyal medyada herkes aynı soruyu soruyor;
“Orhan Pamuk da mı Netflix’e düştü?”
Eğer siz de böyle düşünüyorsanız, belki de yanlış soruyu soruyorsunuz. Çünkü “düşmek” dediğimiz şey hâlâ eski dünyanın kültürel hiyerarşisine ait bir kelime. Oysa bugün Netflix dünyanın en büyük sahnesi. Bir romanın milyonlarca izleyiciye ulaşması bir yazarın küçülmesi değil, hikâyenin ölçek değiştirmesi demek. Eskiden romanlar sayfalar arasında dolaşırdı, şimdi algoritmaların içinde geziniyor.
Ama aşk… O hâlâ aynı yerde aynı tutkuyla, yaralı, kararsız ve çoğu zaman tek taraflı.
Yazardan "streaming" yıldızına: Orhan Pamuk bir Netflix çalışanı mı?
Netflix’in Warner Bros’u satın alma hamlesiyle neredeyse başlı başına bir dijital medya evrenine dönüşmesi tesadüf değil. Streaming artık sinemanın, televizyonun ve edebiyatın kesiştiği dev bir sahne. Netflix artık dünyanın en büyük dijital platformu olmak üzere. Dijital platformlara burun kıvıranlar için tarihi bir dönüm noktasındayız üstelik. Bu yüzden Nobel ödüllü bir yazarın Netflix’te yer alması bir düşüş değil, kültürel ölçeğin büyümesi. Hatta belki de Orhan Pamuk ilk kez bu kadar geniş bir kitleyle aynı anda buluşarak gerçekten halka yaklaşıyor. Evet, yanlış duymadınız, Pamuk ilk kez bu kadar halka yakın. Pamuk’un edebiyatı artık seyirciyle aynı odada.
T24 için Murat Sabuncu'nun Orhan Pamuk ile yaptığı röportajdan öğrendik ki, Pamuk senaryo sürecini satır satır kontrol ederek metnini algoritmaya kurban etmemeye çalışmış. Yazar, metnin içine bir karakter olarak sızmışsa, onu tamamen başkasına bırakamaz. Osman Hamdi Bey’in kendini tablolarına yerleştirmesi gibi, Pamuk da her yapıtında kendi gölgesini bırakır. Belli ki burada da sanki roman yazarı değil de, setin bir köşesinde algoritmaya göz kulak olan bir “Netflix çalışanı” gibi çalışmış. Nobelli bir başka yazar Gabriel García Márquez’in eserlerine de yıllarca ekrana “uyarlanamaz” dediler, sonra bir baktık ki dijital platformların gözdesi oldu. Demek ki mesele yazarların değişmesi değil ekranın edebiyata yetişmesiydi.
Pamuk’un kurduğu bu yapı başlı başına bir transmedya evreni. Okuduğunuz hikâyeyi gidip fiziksel bir müzede gezebiliyor, ekranınızdan izleyebiliyorsunuz. Bugünlerde diziyi seyredenler ya Orhan Pamuk’a ya Kemal Basmacı’ya kızgın. Pamuk her ne kadar “Kemal ben değilim” dese de “her ben değilim” dediğinde okur buna daha çok inanıyor. Bu kadar gerçekçi yazmak bir yazarı mutlu eder. Yazarın paradoksu da budur. Ama Freud yazarın aslında kendi bilinçdışını yazdığını söyler.
Sayın Bay Kemal Basmacı, müsaadenizle şimdi biraz da bizden dinleyin kendinizi
Bendeki kitap Masumiyet Müzesinin ilk baskısı, 2008 yılından. Türkiye Orhan Pamuk sevenler ve sevmeyenler diye ikiye ayrılır, tıpkı Elif Şafak tartışmalarında olduğu gibi. Asıl mesele Pamuk’u sevip sevmek değil, kendi deyimi ile “Ortadoğulu erkeklerin kafasındaki pislikler” yani Kemal’i ve onun temsil ettiği o tanıdık erkeklik hâlini anlamaya çalışmak. Ve dürüst olalım, biz kadınlar o tipleri çok iyi biliriz.
Kemal Basmacıgiller…
Hani şu “aman ağzımızın tadı bozulmasın”cılar. Onlar idare-i maslahatçılardır. Karar veremeyen, karar vermek için yol ayrımlarının kavşağında durup, her şeyin geçmesini bekleyen, herkesi üzmemeye çalışırken aslında kendine ihanet edenler. Onlara bahşedilen büyük aşkları el alem ne der korosuna heba edip, bir ömür mutsuzluktan kıvrananlar. Kadınlar böyle adamların kokusunu bilir, belki de o yüzden kadınlar aşk karşısında erkeklerden daha cesurdur.
Hayatımın en mutlu anıymış, bilemedim.
Tam da bu noktada karşımıza o meşhur itiraf çıkar:
"Hayatımın en mutlu anıymış, bilemedim." Bilseydin!
Bu cümle, aslında kaçırılmış bir cennetin ve korkakça harcanmış bir ömrün ilk günahıdır. Kemal, o en mutlu anın içindeyken bile zihninde o bitmek bilmeyen "el alem ne der" korosunun sesini susturamadı. Sibel ile yaptığı şatafatlı nişan, toplumsal statüye ve "uygun görülen" hayata sunulmuş bir kurbandı. Ancak duygularla oynanan oyunların bedeli ağırdır. Kemal bu bedeli, nişanın ertesinde Füsun’un bir gölge gibi ortadan kaybolmasıyla ödemeye başladı.
Bir ömür sürecek o marazi arayış, aslında Füsun’dan ziyade, Kemal’in kendi kaybettiği cesaretini arayışıdır. O müze, 4213 sigara izmaritiyle inşa edilen o devasa anıt, aslında aşka sunulmuş, binlerce eşyayla ağırlaştırılmış geç kalmış bir "özür" dilekçesidir. El alem koro halinde alkışlarken, Kemal kendi hayatının cenaze namazını o nişan töreninde kılmış, geriye kalan yıllarını ise heba edilmiş bir ömrün yasını tutarak geçirmiştir.
Kemal’in yıllarca süren arayışı romantik bir sadakatten çok gecikmiş bir fark ediştir. O müze… Yüzlerce anıyla kurulan o devasa evren… Belki de bir aşkın değil, bir pişmanlığın arşividir. Aşkı değil, konforunu seven erkeklerin en büyük hobisi nostaljidir.
Aşkınızı sekiz yıl bekler misiniz?
Belki sekiz, belki iki, belki bir ömür beklemedik mi aşkı? Bekledik!
Godot’yu beklemek gibi, gelmeyeceğini bile bile bekledik.
Ama gelin biraz da kadının tarafından bakalım, kitapta 586 sayfa boyunca Füsun’un sesini ne kadar duyduk? Hiç! Onun ne düşündüğünü ne istediğini hiç bilmedik. Biz hep Kemal’in zihninin içinde dolaştık, onun hezeyanlarını, takıntılarını, gelgitlerini okuduk. Belki de Füsun nişandan sonra Kemal’in düşündüğünden çok daha net bir karar verdi. Onun "berbat bir herif" olduğuna kanaat getirip, kestirip atacak kadar da mantıklıydı? Kemal, "bekaretini bana verdi hiçbir yere gidemez" gibi bir böbürlenme içindeyken burun üstü yere düştü!
Unutmadan kadınlar sevmedikleri insanlarla sevişmez Kemal Bey! Bu basit gerçeği anlamayan erkeklerin aşkı, bir süre sonra koleksiyonculuğuna dönüşür. Oysa bir aşktan geriye kalan müze dolusu eşya değil, müzelere sığmayacak kadar ağır pişmanlıklardır. İşte o yüzden müzeler bazen romantik değil geç kalmış özür dilekçeleri gibidir. Füsun’un sevdiği adam tarafından görülmeyişi çekip gitmesine neden olur.
Kadınlar müze olmak istemiyor
Bir aşktan geriye ne kalır?
4213 sigara izmariti
44 sevişme
Bir koku, bir şarkı, kelebek bir küpe?
Erkekler aşkı yaşarken değil, kaybettikten sonra kutsallaştırmayı sever. Kemal’in yıllarca eşyalarla teselli bulması romantik bir eylem değil, bencilce bir tesellidir. Eğer kendi duygularına sahip çıkacak kadar cesur değilsen bir ömür acı çekmeye mahkûmsun.
Ve sevgili Bay Kemal... Eğer hâlâ o vitrinin önünde oturup 4213 sigara izmaritine bakarak teselli buluyorsanız bilin ki kadınlar müze olmak istemiyor. Onlar, "el alem ne der" demeden, olduğu gibi sevilmek istiyor. Bu ülkede aşkı değil el alemi sevmeye devam ettiğimiz sürece her Kemal kendi müzesini kuracak. Geç kalmış özürler vitrin doldurur ama kimseyi geri getirmez.
elif soyseven orhan pamuk Masumiyet Müzesi kemal basmacı
Elif Soyseven
KİMDİR?
TÜM YAZILAR
İlgili İçerikler
No comments:
Post a Comment