Friday, February 20, 2026

0ksijen _ Sedat Ergin - 20 Şubat 2026 - ‘Daha Avrupalı’ bir NATO ve ‘çift vitesli’ AB’ye doğru

 0ksijen _ Sedat Ergin

20 Şubat 2026

‘Daha Avrupalı’ bir NATO ve ‘çift vitesli’ AB’ye doğru


Geçen hafta Belçika’da düzenlenen gayriresmi AB zirvesi ile bunu izleyen Münih Güvenlik Konferansı Avrupa’nın hem ekonomik hem de güvenlik alanlarında köklü bir dönüşüme yöneldiğini ortaya koydu.


NATO içinde Avrupa kimliğinin ön plana çıkacağı, “Daha Avrupalı NATO” döneminin başındayız. AB zirvesinin de gösterdiği üzere birliğin daha süratli hareket edilebilmesi için “İki Vitesli AB” modeli yoğun bir şekilde tartışılıyor. Bu gelişmeler Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini de hayati biçimde ilgilendiriyor


Avrupa, geçen hafta kıtanın geleceğini yaşamsal ölçülerde ilgilendiren iki kritik toplantıya sahne oldu.


Önce 12 Şubat Perşembe günü Belçika’nın doğusundaki Limburg eyaletinde bulunan 16’ncı yüzyıldan kalma Alden Biesen Şatosu’nda Avrupa Birliği’nin 27 ülkesinin liderleri gayriresmi bir çalışma toplantısında buluşarak AB’nin geleceğini masaya yatırdılar.


Zirvenin ertesi günü Almanya’da Avrupa’nın uluslararası güvenlik ve dış politika alanındaki en prestijli forumu kabul edilen Münih Güvenlik Konferansı açıldı. Şatonun konuklarının önde gelenleri Münih Konferansı’nda da kürsüdeydiler zaten.


Her iki toplantı da Avrupa kıtasının bundan sonra nasıl bir güzergaha yönelmekte olduğunu göstermesi bakımından bizlere çok şey anlatıyor. Kıtada köklü, dramatik bir dönüşümün fiilen başlamış olduğunu duyuruyor.


Belçika’daki tarihi şatoda, Başkan Trump’ın gümrük tarifeleri nedeniyle ABD pazarındaki payı gerileyen, diğer yandan da Çin’in artan ihracat baskısıyla baş edemeyen AB’nin, bu kuşatılmışlığına rekabet gücünü artırarak nasıl karşılık verebileceği konuşuldu. Ekonomik açıdan Avrupa’nın bekası masaya yatırıldı.


Münih’te ise Avrupa’nın güvenliği anlamındaki bekası projektörler altındaydı. Güvenlik açısından bağımsız, kendine yeterli bir Avrupa temasının hiç bu kadar güçlü bir şekilde vurgulandığına tanık olunmamıştı bu forumda. ABD kısmen geriye çekilirken, Avrupa boyutunun öne çıktığı yeni bir NATO kimliğinin belirdiği tarihi bir toplantı olarak kayıtlara geçti.


Geçen hafta Belçika’nın tarihi Alden Biesen Şatosu’nda toplanan 27 AB ülkesinin liderleri, yeni dönemde AB’nin ekonomik rekabet gücünü artıracak planları görüştüler. (Fotoğraf: Getty Images)


Yeni dönemin teması: Bağımsız avrupa


Şatodaki görüşmelerle Münih’teki nutukların gündemleri birbirinden bağımsız değil aslında. Bazı liderlerin konuşmalarında bu gündemler zaten iç içe geçmişti. Altını çizmek gerekirse, ister ekonomi ister güvenlik alanında olsun, artık kendi ayakları üzerinde duran daha güçlü bir Avrupa hedefleniyor.


Gidişata bakılırsa, tarihin akışı sanki Avrupa’yı özellikle de güvenlik alanında yavaş yavaş ABD’den daha bağımsız hareket edeceği bir yörüngeye doğru sürüklüyor.


Her iki toplantıda da hazır bulunan kilit aktörlerden biri olan AB Komisyonu’nun Alman Başkanı Ursula Von Der Leyen’in Avrupa’nın kendi topraklarını, ekonomisini, demokrasisini ve yaşam tarzını savunabileceği yeni bir doktrine ihtiyaç bulunduğunu söyleyerek, “Gerçek bağımsızlığın anlamı budur” demesi bu yönelişin açık bir ifadesidir.


Evet, “Bağımsız Avrupa” Münih’te de sıkça duyulan kavramlardan biriydi.


Konferansın başlığı “yıkım altında” olunca…


Şimdi toplantılara biraz daha yakından bakalım ve önce ikincisiyle başlayalım. Münih Güvenlik Konferansları, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in konuşmasında belirttiği gibi, bir anlamda hem ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerinin hem de dünyanın içinde bulunduğu durumun bir “sismografı” gibi görülebilir. Depremin şiddetini, yönünü ve süresini gösteren bu cihaz nasıl hassas ölçüm yapıyorsa, Münih Konferansı da küresel ölçekteki hareketleri, sarsıntıları aynı şekilde yansıtıyor.


Bu benzetmeden yola çıkılırsa, büyük sarsıntıların yaşanmakta olduğu aşikar. Zaten konferansın başlığının “Yıkım Altında” (Under Destruction) diye konulmuş olması bile kural temelli eski düzenin çöktüğü konusunda bir tereddüdün kalmadığını gösteriyor.


Tabii bu yıkımın en sert darbesi geçen yılki Münih Konferansı’nda gelmişti. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in Avrupa ülkelerine ağır bir dille yüklendiği ve gerçek anlamda Transatlantik ilişkilerdeki sert bir kırılmayı simgeleyen konuşması Avrupalı karar vericilerin, kanaat önderlerinin hafızalarında bütün canlılığıyla duruyor.


Bu yıl ABD yönetimi adına Münih forumuna katılan Dışişleri Bakanı Mark Rubio’nun konuşması ilk bakışta çok daha ölçülüydü. Vance’in kibirli ve saldırgan üslubunun aksine Rubio mutedil bir dil kullandı ancak içerik açısından ABD’nin bakışında temelde bir farklılık yoktu. Birçok gözlemciye göre tonu nazik olmakla birlikte geçen yıl yaşanan büyük kırılmayı onarmaya yetmeyen bir konuşmaydı Rubio’nun hitabı.


Zaten artık bir onarma beklentisi de kalmamıştı. Avrupa kanadı, geçen bir yıl zarfında Trump yönetimiyle yeni bir döneme girildiğini ve artık büyük ölçüde kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacağını idrak etmiş durumda. Bütün hesaplar bu kabule göre yapılıyor. Bu yönüyle, Avrupalı liderlerin Münih Konferansı’nda yaptığı tüm konuşmalar yeni döneme mutlak bir gerçekçilikle bakıldığını ortaya koydu.


Merz: ‘Avrupa dünya tarihindeki tatilinden döndü’

Bu durumu göstermek için özellikle Avrupalı üç liderin konuşmalarından çarpıcı bazı alıntılar yapmak yeterlidir.


Bunlar arasında Alman Şansölyesi Merz’in cumartesi günkü konuşmasının başlangıç bölümünde Alman düşünür Peter Sloterdijk’in “Avrupa dünya tarihindeki tatilinden döndü” sözlerini alıntılaması yeteri kadar çarpıcı. Merz’in konuşması, Almanya’nın yeni döneme bakışını yansıtması açısından önümüzdeki yıllarda sık sık referans verilecek bir temel politika beyanı olmaya aday görünüyor.


Merz’e göre, tarihin tek kutuplu dönemi geride kalmış, dünyada artık büyük güç siyaseti ve bu güçlerin çekişmesi başlamıştır. ABD ile askeri açıdan eşit bir zemine gelmiş olabilecek Çin Halk Cumhuriyeti dünyayı şekillendiren lider olmak istemektedir. ABD’nin küresel liderlik iddiası muhtemelen geride kalmıştır.


Şansölye, ABD ile Çin arasındaki çekişmeye dikkat çektikten sonra Avrupa adına konuşmaya başlıyor ve “Kendi kaderimizi bu dünyanın insafına bırakacak değiliz. Onu şekillendirebiliriz. Ama bunun için önce bizim kendi gücümüze inanmamız gerekir” diyor.


Merz, ardından hem Avrupa hem de Almanya için oldukça iddialı hedefler koyuyor. Yeni döneme ilişkin en yüksek öncelikleri “Avrupa’nın NATO içinde güçlendirilmesidir”. Avrupa’nın kendi güvenlik stratejisiyle küresel siyasette gerçek bir oyuncu olması gerektiğini vurguluyor.


Almanya olarak savunma harcamalarını artırdıklarını, yeni savunma teknolojilerine yatırım yaptıklarını ve Alman ordusunu mümkün olan en kısa sürede Avrupa’nın en güçlü ordusu haline getireceklerini anlatıyor.


Merz, ayrıca Avrupa entegrasyonu ve Transatlantik ilişki önem taşımakla birlikte tek başına yeterli olmayacağını, küresel ortaklıklar gerektiğini belirtiyor. Devamında bu bağlamda Kanada, Japonya, Türkiye ve Hindistan’ın “kilit rol” oynayacaklarını söylüyor. Güney Afrika ve Körfez ülkelerini de bu kümeye dahil ediyor.


Avrupa ülkeleri kendi nükleer caydırıcılıklarını da yaratmak istiyorlar

Vurgulamamız gereken bir nokta, Merz’in Avrupa olarak bağımsız hareket etme arayışını ifade etmesine karşın ABD ile köprüleri atmaktan özellikle kaçınan dikkatli bir dil kullanmasıdır. Buna karşılık Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un konuşmasında ABD karşısında daha bağımsız bir çizgiye yöneldiğini söylemek mümkündür. “Avrupa’daki mevcut güvenlik yapısının çerçevesinin gelecekte geçerliliğini koruyamayacağını” belirten Macron, “Avrupa’nın gelecekte kendi güvenlik parametrelerini bağımsız bir şekilde kendisinin belirlemesi gerekir” diye konuşuyor.


Bu noktada Macron’un dikkat çeken bir ifadesi, ortak caydırıcılık yaratmak bakımından Şansölye Merz ve Avrupalı liderlerle nükleer konularda “yeni bir stratejik diyalog” kurduklarını söylemesidir.


İlginç olan, nükleer konularda bazı müttefikler arasında görüşmeler yürütüldüğünü Merz’in de konuşmasında dile getirmiş olmasıdır. Aynı husus Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer’ın Münih’teki hitabında da yer almıştır. Starmer da nükleer konuda Fransa ile diyalogda olduklarını bildirmiştir.


Bu beyanların önemi şöyle açıklanabilir. ABD Savunma Bakanlığı Müsteşarı Elbridge Colby, Münih Konferansı’nda ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel askeri gücünde indirime gidebileceğini, ancak nükleer caydırıcılık taahhüdünün aynen sürdüğünü belirtmiştir. Yani ABD, konvansiyonel gücünü azaltsa de, Avrupa’daki nükleer başlıkların kalacağı güvencesini vermiştir.


Ancak ABD Avrupa’da nükleer başlık bulunduran tek NATO ülkesi değildir. Hem Fransa’nın hem de Birleşik Krallık’ın kendi nükleer silahları bulunuyor. Birleşik Krallık bu sistemleri NATO’ya tahsis ederken, Fransa’nın nükleer sistemleri NATO’ya tahsisli değildir. Almanya’nın kendi nükleer silahı yoktur ancak Amerikan nükleer silahlarına ev sahipliği yapmaktadır.


Türkiye’deki nükleer başlıklar ne olur?


Bu bağlamda Merz, Macron ve Starmer’ın açıklamaları, nükleer silahlar açısından da Avrupa’nın kendi başına bir caydırıcılığa sahip olma hedefine yöneldiğini ve bu üç ülkenin kendi aralarında nükleer bir diyalog başlattıkları ortaya koyuyor. ABD’nin ileride Avrupa’dan nükleer gücünü de çektiği bir senaryoda, bu ülkelerin Rusya’nın nükleer gücü karşısında caydırıcılıktan yoksun ve korumasız kalmak istemedikleri anlaşılıyor.


Bu Avrupa içi tartışma doğrudan Türkiye’yi de etkileyen bir başlığa dönüşüyor. Çünkü ABD’nin bugün NATO ülkelerinde Rusya’ya karşı nükleer silah bulundurduğu ülkeler arasında Almanya’nın yanı sıra Belçika, Hollanda, İtalya ve Türkiye de var. Türkiye’de ABD’nin atom başlıklarının bulunduğu yer İncirlik Üssü’dür.


Avrupalı NATO müttefiklerinin kendi aralarında bir nükleer planlama ve bu silahları konuşlandırma sürecine girmeleri halinde halihazırda nükleer başlık bulunduran bir ülke olarak Türkiye’nin bu yapının içinde yer alıp almayacağı sorusu gündeme gelebilir. Mevcut başlıkların Türkiye’de kalıp kalmayacağı sorusu da bu tartışmaların bir parçası olabilir.


Merz’den sonra Starmer’dan da türkiye vurgusu

Şimdi bütün bu konuşmaları tamamlayan bir başlığa gelelim. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer’ın açıklamaları, Merz gibi ABD ile köprüleri atmamakla birlikte değişim gereğini kabul eden bir çizgideydi. Starmer, “Artık daha güçlü bir Avrupa için, daha Avrupalı bir NATO için birlikte hareket etmeliyiz” diye konuştu. Daha Avrupalı bir NATO vurgusu yaparken de “Avrupa uyuyan bir devdir. Ekonomilerimiz Rusya’nınkinden on kat büyüktür” ifadelerini kullandı.


“Biz artık Brexit yıllarının Britanyası değiliz” diyen Starmer, AB ile savunma sanayii, siyaset ve ekonomi alanlarında giderek derinleşen bağlardan söz etti.


Starmer konuşmasının geniş bir bölümünü savunma ve savunma sanayii alanında girdikleri hazırlıkların dökümüne ayırdı. Bütün Avrupa ölçeğinde “uyum” ve “koordinasyon” hedeflediklerini anlatırken “Almanya ve Fransa ile yaptığımız gibi AB ortaklarımızla, özellikle İtalya ve Polonya ile, aynı zamanda Norveç, Kanada ve Türkiye ile yakın şekilde çalışıyoruz” dedi.


Starmer da İngiltere olarak yeni Avrupa savunma mimarisinde AB dışında kalan NATO üyeleri Kanada, Norveç ve Türkiye’yi de denklemin içine dahil etmeye özel bir dikkat gösterdi.


AB iki vitesli bir modele doğru gidiyor

Buraya kadar anlattıklarımız Münih Forumu’nun kısa bir özetiydi. Hemen öncesinde yapılan AB’nin gayriresmi zirvesi ise AB’nin geleceğine dönük yönelişleri izlemek açısından önemliydi. Bu zirve bir karar alma toplantısından çok muhtelif düşüncelerin, önerilerin masaya konduğu, tartışıldığı bir çalışma şeklinde geçti. Ancak bir dizi kayda değer yönelişi de ortaya koydu.


Bunlardan biri, aslında Almanya tarafından uzun bir zamandır savunulan “İki Vitesli AB” fikrinin AB içindeki büyük ortaklar arasında giderek daha fazla vurgulanmakta oluşudur. AB konularındaki uzmanlığıyla tanınan EuObserver’ın bildirdiğine göre, özellikle Komisyon Başkanı von der Leyen ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un aralarında bulunduğu bir grup AB lideri, bu toplantıda konuşulan bazı reformların, oybirliği ilkesini baypas edecek şekilde üyeler arasında kademeli olarak uygulamaya konması önerisine destek verdi.


Özellikle AB ülkelerinin finansal piyasalarının entegre edilmesine dönük hazırlanan planın hayata geçirilmesi için haziran ayına kadar süre tanındığı, bu gerçekleşmezse en azından dokuz ülkenin kendi aralarında bu konuda işbirliğine gideceklerini bildirdikleri aktarılıyor bu haberde.


Küresel ticaretteki payı gerilemekte olan AB, bu kaybını telafi edebilmek ve aynı zamanda küresel bir güç olarak sahneye çıkabilmek için daha hızlı karar alma yeteneği kazanması gerektiğini görüyor. Her kararın 27 ülke arasında pazarlığa tabi olduğu, tek bir ülkenin bütün sistemi kilitleyebildiği mevcut karar alma mekanizması, dünyadaki değişimin temposunun dayattığı süratli hareket etme ihtiyacına karşılık veremiyor.


Zirvede gündeme gelen ikinci önemli başlık AB ülkelerinin aralarındaki ekonomik işbirliğini daha da derinleştirmeleri gereğidir. Komisyon, sermaye piyasalarının birleştirilmesinin yanı sıra rekabet gücünü artırmak için şirket kurmanın AB çapında kolaylaştırılması, regülasyonların basitleştirilmesi gibi birçok hazırlık üzerinde çalışıyor.


AB’nin bütün bu alanlarda süratli bir şekilde hareket edeceği bir döneme girildiğini söylemek mümkün.


Bir başka ifadeyle, nasıl NATO’nun Avrupa kimliğinin güçlendiği yeni bir yapıya evrilmesi gündemdeyse, önümüzdeki yıllarda AB’de de kurumsal işleyişte bir dizi majör değişikliğe tanık olabiliriz. Bu arada, AB’nin özellikle Hindistan ve bir grup Güney Amerika ülkesiyle yakın zamanda yaptığı serbest ticaret anlaşmalarının AB’yi küresel ticarette yeni bir zemine taşıyacak olması meselenin ayrı bir boyutudur.


NATO ve AB’Yİ yakından izlemek gerekiyor


Böyle tarihi bir kavşak noktasında Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik müzakereleri yıllardır kesilmiş durumda bulunuyor. Keza 30 yıl önce yürürlüğe giren Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik müzakerelere de bir türlü başlanamıyor. Hindistan’la yapılan türde serbest ticaret anlaşmaları da mevcut Gümrük Birliği uygulaması içinde Türkiye’yi dezavantajlı bir duruma sokuyor.


Bir anlamda AB’nin sahne olduğu büyük değişim ve sınamalar döneminde Türkiye-AB ilişkilerindeki kilitlenmenin son zamanlardaki temas trafiğine rağmen bir türlü aşılamamasının çok temel bir sonucu var. Türkiye’nin AB ile ilişkisinde ekonomik alanda da zemin kaybetmesi muhtemel görünüyor.


Son olarak şunu belirtmeliyiz. Hem AB hem de NATO’nun geçirmekte olduğu değişimin tetikleyeceği devinimlerin her biri Türkiye açısından göz ardı edilemeyecek sonuçlar yaratmaya adaydır.


Geçen haftadan aktardığımız gelişmeler, hem NATO hem de AB içindeki dönüşümlerin yakından izlenmesi ve Türkiye’ye dönük yansımalarının ciddi bir şekilde tartışılması gereğini göstermesi bakımından göz açıcı olmalıdır.


Sedat Ergin


No comments:

Post a Comment