Sunday, August 7, 2016

Em.Amiral Cem Gürdeniz'in Hürriyet'e mülakatı 24 Temmuz 2016

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz: Gülencilerle mücadele aczi ‘Atlantik’ korkusundan üst akıl 'Roma'

24 Temmuz 2016 - 20:51Son Güncelleme : 24 Temmuz 2016 - 21:13
    •  

Balyoz davasında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, 2011 yılında tutuklandığında Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı’ydı. Geçen yıl haziran ayında beraat etti. Balyoz kumpası yaşanmasaydı bugün koramiral rütbesinde saha komutanı ya da kurmay başkanı olması muhtemeldi. 15 Temmuz darbe girişimini değerlendirirken Silahlı Kuvvetler’in bugüne kadar Gülencilerle mücadeledeki aczini, ‘yeni Roma’ dediği Atlantik yapıdan korkuyla açıklıyor. İğnesi hükümete, çuvaldızı Genelkurmay’a...

KUMPAS DAVALARI YUMUŞAK DARBEYDİ
- Balyoz kumpası yaşanmasaydı bugün muhtemelen hangi görevde olacaktınız?
Ben çok büyük bir olasılıkla koramiraldim. Deniz Kuvvetleri’nde ya saha komutanıydım ya kurmay başkanıydım ya da eğitim komutanıydım. Muhtemelen de 2017’de oramirallik sırasına girerdim.
- Sizler cezaevine gönderilince boşalan kadrolara getirilen isimler, şu anda 15 Temmuz’daki darbe ekibinin içinde.
Ama biz bunu hep söyledik. Ergenekon, Balyoz, Casusluk, amirallere suikast, Kafes, Internet andıcı... Bunların hepsi aynı şey. Bunların hepsi soft coup’tur (yumuşak darbe). Birinci darbe bunlardır, ikinci darbe silahlı geldi. Kumpas davalar yani birinci darbe, hükümetin lehine yapıldı. Bizim içeri alınmamız Atlantikçi bir planın gereğiydi. 1980’den itibaren 30 yıllık hazırlık yapan FETÖ’ye mensup subaylar, astsubaylar kademe kademe stratejik mevkilere getirildi. Fakat hükümetle Atlantik yapının rotaları arasındaki makas açılınca hükümet zaten kumpası bildiğinden sahte kumpas davalarda yargılanan hemen hemen herkesin beraatının önünü açtı. Ama geç kalındı. Atı alan Üsküdar’ı geçti.
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz: Gülencilerle mücadele aczi ‘Atlantik’ korkusundan üst akıl 'Roma'
TSK İÇİN YIKIMIN BAŞLANGICI ÇUVAL HADİSESİ
- Sonra AK Parti iktidarının ‘paralel devletle mücadele’ diye ilan ettiği döneme girdik. Buna rağmen nasıl oldu da hükümet burnunun ucundaki Gülen cemaati mensuplarını ıskaladı? Öte yandan Genelkurmay da mı farkında değildi, yoksa bir şekilde göz mü yumuldu?
7 Şubat, 17-25 Aralık ve bu; hepsi çok büyük bir planın parçası. Bu büyük plan Soğuk Savaş’ın bitmesiyle başlamış bir plan. 90’lı yılların sonuna doğru Avrupa-Atlantik yapı Türk ordusunun pek çok alanda yeni stratejik opsiyonlara yöneldiğini gördü ve rahatsız oldu. Hiç unutmuyorum 1990’lı yılların sonunda sanırım ABD’nin ‘Armed Forces Journal’ isimli dergisinde Türk ordusu için ‘rising hegemon’ (yükselen hegemon) konulu bir makale yer almıştı. Sonraları Türk ordusunun neredeyse hizadan çıktığını, Atlantik yapıyla uyumlu olmayan stratejik yönelimlere girdiğine dair çok eleştiriler yazıldı. Ancak 2002 yılındaki iktidar değişikliğinden sonra Türkiye’nin tekrar Atlantik rotasına gireceği değerlendirildi. Ancak 1 Mart tezkeresi reddedilince neo-con iktidar bu hatayı kabul etmedi. İntikamları ağır oldu.
4 Temmuz 2003 günü Süleymaniye’de Türk askerlerine çuval geçirilmesi Silahlı Kuvvetler tarihimizde çok ciddi bir kırılma yarattı. Hani soruluyor ya bu darbe girişimine nasıl gelindi diye... Başına çuval geçirilen bir Silahlı Kuvvetler prestijini yitirir. Dış güçlerin manipülasyonuna açık hale gelir. O gün bugünkü yıkımın başlangıcı oldu. Arkasından 2007 sonrasında Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere kumpas davalar geldi. Tüm ulusal çıkar odaklı düşünen vatansever amiral, general ve subaylar FETÖ yapılanmasının desteği ile tasfiye edildi.
Ancak iktidarın kendi jeopolitik ajandasını yürütmeye başlaması ve devlet çıkarlarına aykırı jeopolitik oyunların farkına varmasıyla bu kez hizadan çıkan Türk ordusunun yerini 2013 yılından itibaren Türk hükümeti aldı.
- AK Parti iktidara gelmeden önce de TSK içinde her zaman bir ‘NATO’cu Avrasyacı’ çekişmesi vardı.
Tabii vardı. Hâlâ da var. FETÖ militanı Emre Uslu bu darbe girişiminden sonra ‘Avrasyacılar kazandı’ dedi. Bu aslında gerçekçi bir tespit. Eğer darbeciler kazansaydı Türkiye Atlantikçi jeopolitiğin bir parçası olacak ve büyük kayıplar verecekti. Kürdistan’ın ilanı, Güneydoğuda özerklik, Kıbrıs’ın kaybı gibi. Ben Türkiye’nin Avrasya ile Atlantik arasında bir denge unsuru olması gerektiğini savunan düşünceye sahibim. Zira NATO’nun ya da Atlantik cephenin Soğuk Savaş sonrası Türkiye çıkarlarına hizmet etmediği açıkça ortaya çıktı.
ABD, YENİ ROMA İMPARATORLUĞUDUR
- Fetullah Gülen’in kadrolarının belli bir misyon yüklenerek ABD’de yetiştirildiğini düşünüyorsunuz, doğru mu?
Tabii, kesinlikle. Eski Amerikan Dışişleri bakanlarından Colin Powell’ın özel kalem müdürü Wilkerson darbe girişiminden sonra şöyle dedi: ‘Amerika yeni Roma’dır. Hoşuna gitmeyen hükümetleri değiştirmek ister. Bunun için de oyun kurar. Sadece Reagan döneminde 58 tane gizli operasyonumuz olmuştur.’ Bu açık, yeni bir şey de değil. Bunu Pax-Britanica zamanında İngiltere de yapıyordu. Bütün büyük güçler diğer ülkelerde iktidardakinin dışında ikinci bir grup yaratırlar. Bana göre Türkiye’de Amerikan çıkarlarını koruyacak Türklerin sayısı belki görevi bu alanda hizmet etmek olan Amerikalılardan çok olabilir. Aynı şey ordu için de geçerli.
TANSU ÇİLLER BİLE ‘PAŞAM BU ÇOCUKLARI ATMAYIN’ DEDİ
- Gülen’in ABD’de insan kaynağı yetiştirmesinin önü açılırken Türkiye’de askeri vesayet kuvvetliydi. Dolayısıyla şöyle mi; Amerika bir taraftan askeri darbelerin önünü açıyor, bir taraftan da askerin çok güçleneceğini bildiğinden onların antitezini de destekliyor.
FETÖ 80’lerden sonra orduda gerçek örgütlenmeye geçti. 12 Eylül darbesi olduğunda Soğuk Savaş devam ediyordu. Bu darbe ABD ile uyumlu ve desteklenen bir darbeydi. Ona rağmen ABD, ordu içinde kendi kontrolünde bir grubun yetişmesini ve sürekliliğini istemiş olabilir. 12 Mart’ta önce sol kadrolar, 12 Eylül’de nerdeyse sol artı gerçek Atatürkçü kadrolar tasfiye edildi. Böylece ordunun devşirilmesi kolaylaştırıldı. 2007 sonrası Ergenekon, Balyoz ve diğer kumpas davalarla bütün Atatürkçü kadrolar götürüldü. Bu duruma siyasiler de karşı çıkmadı. Bundan 20 yıl önce Fetullah Gülen cemaati ile bağlantısı olan askerlerin ordudan atılması istendiğinde Tansu Çiller bile Genelkurmay Başkanı’na telefon açıp ‘Aman paşam bu çocukları atmayın’ diyebiliyordu.
LAİKLİK BASKISI SAYESİNDE GİZLENMEYİ ÖĞRENDİLER
- O dönemde TSK içindeki ‘dindarlığını kesinlikle göstermeyeceksin’ şeklindeki dayatma da bu grubun yeraltında kuvvetli bir biçimde örgütlenmesine neden olmadı mı?
Doğru, kesinlikle katılıyorum. Esasında o baskı olmasaydı, daha yumuşak bir geçiş ya da tolerans olsaydı belki FETÖ dediğimiz örgüt kendisini laik ya da Atatürkçü gibi gizleyemeyecekti. İfşa olmamak için içki bile içtiklerini itiraf ediyorlar bugün. Kendilerini çok iyi gizlediklerini söylüyorlar.
TSK ATLANTİK YAPININ DESTEĞİ YÜZÜNDEN SESİNİ ÇIKARMADI
- Silahlı Kuvvetler’in en büyük hatası bu muydu?
TSK’nın en büyük hatası içindeki bu yapılanmayı bildiği halde bu yapının arkasında Atlantik sistem olduğu için sesini çıkarmaması. Kanaatimce hegemonyadan veya yeni Roma’dan korktular. Buna iktidarın 2013’e kadarki pozisyonunu da ekleyelim. Bugün iktidara silah çekildiyse merminin namluya sürülmesinde FETÖ militanlarının o stratejik görevlere getirilmesinde rol oynayan iktidarın etkisi var.
Ancak bu arada iyi bir şey de yapıldı. Eğer iktidar polisteki temizliği yapmasaydı, 15 Temmuz gecesi çok farklı olurdu, çok ciddi kan dökülürdü. İktidar emniyetteki temizliği yaptı, Silahlı Kuvvetler’de de temizliğin başladığı haberleri basında yer aldıktan 6 gün sonra darbe geldi. Tabii bir hafta evvel Rusya ile ilişkilerin normalleşmeye başlamış olması da çok önemli faktör. Menderes’te gördük, Demirel’de gördük... Ne zaman ki iktidarlar Rusya ile yakınlaşmaya başlamıştır, mutlaka bir Amerikan/Atlantik müdahalesi olmuştur.
CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN ÜST AKLI YAŞAYARAK ÖĞRENDİ
- ‘Yeni Roma’ ya da ‘Atlantik yapı’ diye tanımladığınız şey ile Cumhurbaşkanı’nın ‘üst akıl’ dediği aynı şey mi?
Evet, kesinlikle. Ama Cumhurbaşkanı bu noktaya biraz geç geldi. Onun da iktidara getirilmesine yardım eden üst akıldı. Türkiye’yi bu şekilde şekillendirenlerdi getirenler. Ancak gerçeği yaşayarak öğrendi.
- Şöyle enteresan bir tablo var. Kemalist olduğunuz için önü kesilip kumpasa uğrayan sizler şimdi ideolojik olarak farklı uçlarda durduğunuz bu hükümetle benzer bir jargon kullanıyorsunuz. Daha ötesi darbe girişimi karşısında onlara sahip çıkıyorsunuz.
Devlete sahip çıkıyoruz. Cumhuriyet’e sahip çıkıyoruz. Çünkü bu gemide hep beraberiz ve gemi batıyor. Demokrasilere bakın. Amerika’da Cumhuriyetçi Demokratı sevmez, küfür de eder ama devlet meselesi oldu mu başka. Biz de devletimizi, bayrağımızı, vatanımızı sevmek zorundayız. Bu gemi battığı takdirde herkes batacak. 16. devlet bu. Devlet şu an ordusuz kalırsa, devletsiz kalırız. O zaman da kendinize yer arayın. Eğer o 15 dakika olmasaydı biz bugün bu görüşmeyi yapamıyorduk. Bambaşka bir Türkiye’deydik.
O TANKIN ÜSTÜNE ATLAYANIN İDEOLOJİSİ NE OLURSA OLSUN SAHİP ÇIKARIM
- Nasıl bir Türkiye olurdu o?
Humeyni’nin İran’ından beter bir Türkiye. Birincisi, dini bir devlet. Anayasa ve demokrasi kesinlikle askıya alınmış. Bakmayın o bildiride söylenen şeylere. Bu grubun akıl yapısını ve dehşetini birinci darbe dediğimiz kumpas davalarının iddianamelerinde gördük. Bir de halka ateş açılırken, 7 saat Meclisimiz bombalanırken gördük. Ağladım ben hüngür hüngür. Bir devletin yetiştirdiği, maaşını verdiği pilotlar, tankçılar... Hangi havayı soludular, hangi yemeği yediler, hangi suyu içtiler? Bu kadar hain insan içimizden nasıl çıktı? Tabii ki devletime sahip çıkarım, o tankın üstüne atlayan adamın ideolojisi ne olursa olsun ona sahip çıkarım. O adamlar olmasaydı bu vahşiler devleti ele geçirecekti. Bu aslında bir darbe değil içsavaş tetikleme provasıydı. Çok şanslıyız ki Türkiye bu işten sadece 246 şehitle çıktı. Binlerce kişi olabilirdi eğer birlik komutanları yalan emirlere inansaydı.
DENİZ HEGEMONYASINDA TÜRKİYE’Yİ İSTEMEDİLER
- Bu girişim sırasında gördük ki aslında Deniz Kuvvetleri böyle bir darbenin kalbinde olamıyor. O halde neden Balyoz kumpası büyük ölçüde Deniz Kuvvetleri’nin tasfiyesi üzerine kurulmuştu?
Walter Raleigh’in meşhur bir lafı vardır 1600’lü yıllardan; ‘Her kim ki denizleri kontrol eder ticareti kontrol eder, her kim ki ticareti kontrol eder dünyayı kontrol eder’. İşin özü bu. Küresel hegemonyanın anahtarı deniz ulaştırma yollarının tutulmasından geçiyor. Rusya dış ticaretinin yüzde 65’ini nereden yapıyor? Türk Boğazları üzerinden yapıyor ve bu geçişi kontrol eden Montrö rejiminin sahibi de Türkiye. Demek ki denizlerimiz ve Türk Boğazlarımız hegemonya için çok önemli. Bu arada son 20 yılda Doğu Akdeniz’in muazzam bir doğalgaz deposu olduğu ortaya çıktı. Ancak Atlantik yapı Türkiye’nin bu zengin alandan faydalanmasını istemiyor ve kabaca 100 bin kilometrekarelik bir alanı bize reddediyor. Öte yandan 1990’larda bir kuantum sıçraması yapan Deniz Kuvvetlerimiz sayesinde Türkiye egemen bir deniz uygarlığı ülkesi gibi hareket etmeye başlamıştı. İşte o dönemde Fetullahçı örgütlenme zehrini deniz kuvvetlerine zerk etmeye başladı. Deniz Harp Okulu 1994 mezunlarından 20 kişiye yakın FETÖ’cü aynı anda kurmay subay olmak için Deniz Harp Akademisi’ne giriyorsa donanma bir yandan büyürken bir yandan altı oyuluyor demektir. Biz kumpas davalarda 40 amiral ve 400 denizcimizi kaybettik. Olay bu kadar vahim.
CEMAATÇİ OLMAYAN BÜYÜKLERİMİZ BİZ TASFİYE EDİLİRKEN PROTESTO BİLE ETMEDİ
- Darbe girişimi sırasında bir koalisyon oluştuğunu düşünen yorumcular da var. Fetullahçı gruba destek veren ikbal peşinde tipler var mı mesela sizce? Akın Öztürk’ün bu eğilimde olabileceğini ileri süren emekli TSK mensupları oldu.
Aklı başında hiçbir genç bizim hayali bir darbe senaryosu ve sahte belgeler üzerinden yaşadıklarımızı gördükten sonra bir darbe teşebbüsüne bulaşmaz. Büyük rütbelilerden bazı katılanlar da belki aktif cemaatçi değiller ama bu darbenin başarılı olması halinde pozisyon almış olabilirler. Zira bu tipler, biz tasfiye edilirken protesto amaçlı istifayı bile göze almayıp sistemde kalmaya ve rütbe ve makam sahibi olmaya devam ettiler. Dolayısıyla darbeye doğrudan katılmayıp başarılı olurlarsa yer kaparım diye düşünmüş de olabilirler. Akın Öztürk Fetullahçı mı, değil mi bilemem ama o rütbeye gelebilmesi için yanındaki, altındaki ve üstündeki herkesi Balyoz’a eklediler. Onun bu dönemde Hava Kuvvetleri Komutanı yapılması çok şaibeli. Uçarak oraya gelmiş gibi.
Bir de benim anlamadığım şu. Saat 16.00’da istihbarat gelmişse bir darbedeki en kritik pozisyonlardan biri olan Hava Kuvvetleri Komutanı (Abidin Ünal) düğüne nasıl gider? Ben bunun cevabını veremiyorum.
- Ne yapması gerekiyordu?
Yapılacak en doğru iş, özel bir uçakla herkesi toplayarak Ankara’ya dönüp karargâhının başına geçmesidir.
- Hiçbir F-16 kalkmadan, tanklar yürümeden engellenebilir miydi 5-6 saat içinde?
Cuma günleri birliklerin en zayıf günüdür, hafta sonu tatili başlıyor. E tabii bunlar da birliklerdeki nöbetçileri kendi adamlarından seçmiş. Nöbetçiler öyle olunca, herkes tankını cephanesini almıştır. Kimisi baskına gideceklerini, kimisi tatbikata gideceklerini zannetmiş. Burada tabii yine de önemli olan çok sayıda birliğin buna kalkışmamış olması. En büyük şans o. Ama birlik komutanları bu hareketlenmeyi öğrendikten sonra neden televizyon kanallarına bağlanıp teker teker karşı olduklarını açıklamadılar? İşte o zaman kalkışma daha hızlı önlenebilirdi.
Ben olsam böyle bir olay olduğunda miğferimi giyer, silahımı alır, en azından birliğimin başına giderim. Megofunu alırım en kritik yere, medyanın olduğu yere giderim ki halk da görsün. Bunlar yapılmadı. Herkes sessiz kalmayı tercih etti.
- Sessiz kalmalarının sebebi ne?
Biraz sanki oyun nereye gidecek onu bekleme var. Darbeler tarihine baktığınızda hep böyle arada bir grubun olduğunu görüyorsunuz. 15 Temmuz’da bence 4 grup var. Bir, Fetullah’ın askeri olan, onun için ölmeye hazır grup. İki, Fetullah’ın askeri değil ama kumpas davalardan sonra onların her dediğini yapmaya alışmış bir grup var. Bu ikinci grupta bir kısım onların güçlü olduğunu ve kazanacağını düşünüyor olabilir. Üçüncü grup da tamamen sindirilmiş, hiçbir ideolojisi yok ve korkusu çok. Son grup vatansever ve devlete bağlı, ölmeyi göze alabilen grup. Mesela Özel Kuvvetler’deki emir astsubayı nasıl çekiyor alnından vuruyor darbeci komutanı. Bu çocuk ‘’sen kimsin’’ diyerek devleti koruyan bir hareket yapmıştır.
15 TEMMUZ TSK’NIN İDEOLOJİK ÇİMENTOSUNUN İSLAM OLAMAYACAĞINI GÖSTERDİ
- Darbe analizinizde askerler arasında kategorizasyon yaparken Kemalistlere hiç değinmediniz. Tamamen enterne edilmiş durumdalar mı?
E çok açık. 12 Mart solcuları, 12 Eylül solcuları ve öne çıkan Kemalistleri tasfiye etti. Kumpas davalar ise Kemalistleri kökünden kazıdı. Benim tabii Kemalistlerden kastım devlet için, bu ülkenin kurucu değerleri için mücadele edebilecek kişiler. Bunlar şu an minimize edildi. Ama görüldü ki devleti koruma refleksi içinde hareket eden dördüncü grup bunlar arasından çıktı. Her şeye rağmen TSK içindeki Kemalist ideolojinin yıkılmadığına ancak enerjisinin azaldığına inanıyorum. İdeolojisi olmayan ordu ayakta kalamaz. Fetullahçılar da bu darbeyi ideolojileri olduğu için planlayabildiler. Kumpas davalarla TSK’nın çimentosu olan Kemalizmi ortadan kaldırınca, ortaya boşluk çıktı. Ama bu darbe girişimiyle bu çimentonun İslam olamayacağı da ortaya çıktı. Fetullah’ın ideolojisi İslam’dı ama gitti İslamcı hükümete karşı savaştı. Artık herkesin bir araya gelip Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine dönme zamanı.
- Size göre Türkiye’nin daha güçlü bir devlet olabilmesi için Atlantik yapıyla işi olmayacak mı?
Ben olaya çıkar odaklı bakıyorum. Ben ne veriyorum, Atlantik sistem bana ne veriyor? Ben Atlantik yapıyla ilişkilerin kesilmesine karşı değilim. Ancak ilişkiler spektrumunda tabi bir frenleme gerekebilir. Zira mevcut durum bize çok zarar veriyor.
- Yani NATO’dan çıkalım diyorsunuz.
Fransa Charles De Gaulle zamanında, Mart 1966 da askeri kanadından çıktı. Yunanistan 1974’de benzer şekilde askeri kanadından çıktı. Sonra her ikisi de yıllar sonra geri döndü. Şu an NATO Türkiye’nin lehinde çalışmıyor. Kürecik’teki radar Türkiye’nin lehine midir, aleyhine midir? En basit soru. Soğuk Savaş sırasında Türkiye Karadeniz’de bir tek NATO tatbikatı yapmadı çok doğru bir stratejiyle. Bugün NATO Karadeniz’de sürekli varlık göstermek için Türkiye’ye büyük baskı yapıyor. Demek ki çıkar dengesine bakıp karar vermek gerekir.
RUS UÇAĞI DÜŞÜRÜLDÜĞÜNDE DAVUTOĞLU BAŞBAKAN OLMASA ERDOĞAN FARKLI TEPKİ VERİRDİ
- Hükümet bugün diyor ki ‘Rus uçağını da Fetullahçı pilot düşürmüştü’.
O uçak düşürüldüğünde çevreme bu bir FETÖ operasyonu dedim. Bunlar asimetrik etki yaratan taktik eylemlerdir. Sonuçları jeopolitik düzeyde hasar vericidir.
- Uçağın düşürülmesinin ardından Putin çok sert tedbirler alırken hükümet Rusya’ya o yüzden mi tonunu hiç yükseltemedi?
Yükseltemez çünkü bunun bilindiğini zannediyorum. O dönemde eğer Davutoğlu başbakan olmasaydı Cumhurbaşkanı Erdoğan farklı açıklama yapardı diye düşünüyorum.
- Davutoğlu’nun nasıl bir fonksiyonu vardı sizce?
Davutoğlu’nun Atlantik yapıya daha yakın olduğunu düşünüyorum. Niçin tasfiye edildi?
- E ama bugüne kadar özellikle Batı’da Davutoğlu hep en koyu İslamcı damara ve ideolojiye sahip AK Partiliymiş gibi tasvir edilmedi mi?
Farklı yakıştırmalar da oldu. Bayan Clinton ile ‘’High Five’’ resmi zihinlerimizde. Ama asıl sorun bu değil. İslam’ın bir dolu çeşidi var. Atlantik İslam’ı var, Suudi İslam’ı var. İran İslam’ı var. Zaten olayın kökeni bu. Eğer siz bir dini ideoloji haline getirirseniz karmaşanın içine girersiniz.
Amerika’nın şu gerçeği görmesi lazım; Türkiye bir Afrika ülkesi değil. Kurucu değeri laiklik olan bir ülke. Cumhurbaşkanımızın 2011 de Kahire’de yaptığı laiklik konuşmasını hatırlayın. ABD’nin de bunu görmesi gerekir.
- Görmüş müdür peki?
Bence gördü. Bu darbenin başarılı olmaması çok önemli ders verdi Amerika’ya. NATO’nun eski Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı James Stavridis bir yazı yazdı. ‘Aman Türkiye’yi kaybetmeyin’ diyor ve hasar kontrolü tavsiye ediyor. Şu an Amerika’nın aklı selimle hareket etmesi gerekiyor. Neo-con dönemi olsaydı kim bilir neler olurdu? BOP’un haritasını yapan, Blood Borders’ı yazan Ralph Peters hemen ‘bu darbe olsaydı iyi çocuklar kazanacaktı’ dedi.. Fetullah Gülen denen örgüt lideri FBI’ın korumasında, CIA’in eski operatifi Graham Fuller gibi tiplerin korumasında yıllardır. Derin Amerika onu destekledi. Obama’nın daha akıllı davranacağını düşünüyorum. Aklı başında bir Amerikan hükümeti böyle bir darbeci grubu desteklemez çünkü kendi halkına ateş açan bir grubu desteklemek Türk-Amerikan ilişkilerinin sonunu getirir.
- Sizce ABD artık iade noktasına gelecek mi Gülen’i?
Benim kanaatime göre iade edecek. Medyada biliyorsunuz ‘kullanışlı aptal’ diye bir kavram dile getiriliyor. Amerika işte aynen öyle kullanır sonra bırakır bu tipleri. Amerika aynı zamanda mert düşmanlarına da saygı duyar. Türk halkına ateş açan silahlı bir örgütün liderini koruyor durumuna düşeceğini de sanmıyorum.
KÜRT KORİDORU DENİZE AÇILIRSA İNCİRLİK’E GEREK KALMAZ
- Türkiye iki senedir PYD kuzey Suriye’de sıcak denize açılmasın diye mücadele veriyor. 15 Temmuz’un bununla da ilgisi olabilir mi?
Yüzde yüz ilgisi var. Azez-Cerablus hattı düştüğü anda Amerika’nın güdümünde muazzam bir stratejik ortak yaratılacak. Bazıları ikinci İsrail diyor, katılıyorum. Akdeniz’e sahili olan o devlet kurulduğunda Türkiye’nin stratejik önemi biter. İncirlik falan kapanır. 3 mil sahili olsun yeter. Kürdistan veya ne diyeceklerse bir Amerikan hava üssü ve deniz üssü kurulur, iş biter. Bu durum sadece bizde değil Rusya ve İran jeopolitiğinde de onarılmaz hasarlar açar.

Thursday, August 4, 2016

TESUD'un 02 Agustos 2016 tarihli duyurusu

TÜRKİYE EMEKLİ SUBAYLAR DERNEĞİ (TESUD) KAMUOYU DUYURULARI(2) – 02 AĞUSTOS 2016

 
KAMUOYU DUYURUSU
Kırk yılı aşkın süredir neredeyse tüm iktidarların desteğini alarak veya onlarla uyum içinde hareket ederek, devletin tüm kurum ve kuruluşlarına sızmak suretiyle, buraları adeta işgal etmiş olan Fethullah Gülen Cemaati mensupları; 15 Temmuz 2016 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve devletin birçok kurumunun içine sızmış olan müritleri aracılığıyla Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Milletine karşı haince bir saldırı düzenlemiş, yüzlerce vatandaşımızı vahşice katletmiş, binlerce vatandaşımızın yaralanmasına neden olmuştur.
Ancak, kontrolünde bulunduğu üst aklın ve bu acımasız vatan hainlerinin hesaba katmadığı Türk Ulusunun direnci ve kahraman Türk Silahlı Kuvvetler mensupları ile kahraman güvenlik güçlerimizin de canları pahasına yaptığı mücadele sonucunda emellerine ulaşamamışlardır.
Bu insanlık dışı, canice hareketi en şiddetli şekilde bir kez daha lanetliyor, aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar ve milletimize geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.
Başarısızlığa uğratılan hain kalkışma ve sonrasında hayatın normale dönmesi için yürütülen faaliyetler kapsamında; Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilmesini ve alınan tedbirlerin bir kısmını anlayışla karşılıyoruz.
Bununla birlikte; şu ana kadar Kanun Hükmünde Kararnamelerle alınmış olan kararların çoğunun maalesef karşı karşıya olunan tehdidin bertaraf edilmesinden ziyade, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin"demokratik kontrol altına alınması" gerekçesi ile onlarca, hatta yüzlerce yıl boyunca oluşan, tarihimizin derinliklerinden gelen yapı ve kurumların devletin ortak aklının katkılarını da içeren ayrıntılı ve kapsamlı bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan, birkaç günlük yüzeysel çalışmalarla tamamen değiştirildiğini üzülerek izlemekteyiz.
Bu kararların tamamı Milli İradenin oluştuğu TBMM’nde müzakere edilip kabul edilecek kanunlarla yapılmış olsaydı, bu yapılanlara karşı olumlu veya olumsuz düşüncelerimiz saklı kalmak kaydıyla, söylenecek çok fazla bir şey olmayabilirdi.
Ancak, kırk yıldır devletin tamamına sızan ve sonunda hain bir kalkışmayla milletimizi ve Türk Silahlı Kuvvetlerini küresel olarak etkisizleştirme hedefi ile hareket eden Fethullah Gülen Terör Örgütünün oluşturduğu tehditle mücadelenin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcut ana yapısını değiştirmekten geçmediği son derece açıktır. Zaten şu anda kamuoyu üzerinde yapılmakta olan algı operasyonları veya en hafifinden bilgi noksanlığından kaynaklanan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sivil iktidarın kontrolünde olmadığı iddiası kesinlikle gerçeklerden uzaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerden önce de Anayasa ve yasalar gereği tamamen sivil otoritenin emri ve kontrolü altındaydı. Genelkurmay Başkanı, Başbakana karşı sorumlu olup tüm terfiler ve atamalar aslında sivil otoritenin kontrolünden ve onayından geçmekteydi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm mali faaliyetleri ile kullandığı kaynaklar en geniş şekilde Sayıştay denetimine tabiydi. Kuvvet geliştirme ve tüm tedarik faaliyetleri de siyasi iktidarın direktif ve talimatları çerçevesinde yürütülmekteydi.
Bütün bunları göz ardı ederek 2011 yılına kadar FETÖ ile hiçbir sorunu olmayan, hatta ne istedilerse verdiklerini ifade eden siyasi iktidarın hiçbir sorumluluğu olmadığını düşünerek, yaşananların tek sorumlusu sanki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcut yapısı imiş gibi bu değişiklikleri yapmaya kalkışmak, eğer art niyet yoksa en azından teşhisin yanlış konulduğunun göstergesidir.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu yapıyla etkin mücadele edilememiş olmasının tek nedeni TSK’nın istihbarat ve bu kapsamda kendi personelini dahi izleme, takip ve araştırma yetkisinin hiçbir şekilde olmamasından ve Genelkurmayın teknik istihbarat kaynağı olan GES K.lığının da bir süre önce elinden alınmış olmasından kaynaklandığı unutulmamalıdır.
Kuvvet Komutanlıklarının Milli Savunma Bakanına bağlanmış olması ve Milli Savunma Bakanı, Başbakan veya Cumhurbaşkanının doğrudan ast kademelere emir verme düşüncesi, tüm dünya askerlik tarihi bakımından en önemli harp prensibi olan "Emir Komuta Birliğini" ortadan kaldırmıştır. Bu durum milli güvenliğimizi ciddi şekilde tehlikeye düşürecek sonuçlar doğurabilir.
Yüksek Askeri Şura’nın yapısının bu şekilde değiştirilmiş olmasının gerekçesi hiçbir şekilde anlaşılamamıştır. Eğer ana görevi liyakat derecelerine göre terfilere karar vermek olan YAŞ’ta siyasi iktidara yakın olanların terfileri amaçlanıyor ise, bunun sonuçlarının, tarihimizdeki Balkan Harbinde yaşandığı gibi çok ağır olacağı bilinmelidir. Bu düzenlemelerle Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin siyasete karışmaması istenirken aksine siyasetin içine çekilmiş olacağı değerlendirilmektedir.
Askeri liselere FETÖ mensuplarının sızması, aslında buna göz yumanların uygulamalarının sonucu olmasına rağmen, sistemi yeniden düzeltmek çok kolay iken, değer ve önemini şanlı tarihimizden alan bu kurumları kapatmanın uygun olmadığı değerlendirilmektedir.
Ankara ve İstanbul gibi şehirlerin içerisinde kalmış olan kışlaların şehrin dışına çıkarılma kararı aslında doğru bir karar olabilir.Bununla birlikte onlarca yılda oluşan bu birliklerin, uygun yerlerde tüm tesisleriyle ihtiyacı karşılayacak, yenilerinin yapılarak mevcut kışlalarından çıkartılmaları yerine apar topar kışlalarından atılmaya çalışılmasının gerekçesi anlaşılamamıştır.
Yukarıda belirtilen ve kararnamelerle yapılan çok kapsamlı değişikliklerin Fethullahçı Terör Örgütü ile mücadeleden ziyade, bu kalkışma bahane edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üzerinde iktidarın istediği operasyonları icra etmesi fırsatını yakalamış olduğu düşüncesi ile hareket ettiği izlenimini vermektedir.
Bu değişikliklerin, Cumhuriyet tarihi boyunca özenle siyaset dışı kalmaya gayret eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ni siyasetin içine çekeceği bilinmelidir.
Sonuç olarak;Kanun Hükmünde Kararnameler ile alınan kararların sağduyu ile bir kez daha değerlendirilmesi ve milli birlik ve beraberliğin en azından 15 Temmuz 2016’dan bugüne kadar yaratılan olumlu siyasi ortam ve koşullar dikkate alınarak TBMM çatısı altında müzakere edilerek, gerekli düzenlemelerin yapılmasını, aksi takdirde aceleyle alınmış bu kararların acısının yakın gelecekte fazlasıyla çekileceği Yüce Türk Milletine saygıyla duyurulur.
Türkiye Emekli Subaylar Derneği Genel Merkezi

The Roots of Gulenist Power in Turkey

Thilo Schmuelgen / Reuters Supporters of Turkish President Tayyip Erdogan wave Turkish flags during a pro-government protest in Cologne, Germany July 31, 2016.                   

The Roots of Gulenist Power In Turkey

The Coup and After

Two weeks after the failed Turkish coup attempt, there are still questions about the full extent of the plot and who, exactly, was involved. Still, it is possible to make some educated guesses.
The ruling Justice and Development Party (AKP) has blamed Pennsylvania-based preacher Fethullah Gulen and his followers. The ongoing power struggle between the AKP and the Gulenists renders this account suspicious, although mounting evidence suggests that high-ranking followers of Gulen were intimately involved in the plotting and execution of the coup attempt. The evidence thus poses thorny challenges for Turkey and its partner, the United States. Turkey will craft its response to maximize domestic political advantages, although its decisions will perhaps have greater implications for the Kurdistan Workers’ Party (PKK) and Syrian conflicts. Meanwhile, the United States will have to come to terms with an operational partner in turmoil and the possibility that the coup was ordered or inspired from U.S. soil by a permanent resident.
The AKP government’s complicated history with the Gulen Movement has regained attention after the attempted coup. Starting in 2002, the two distinct political Islamist movements joined forces to lead Turkey politically, populate its bureaucracy, and subjugate the overactive military to civilian control. The erstwhile alliance worked well. Turkish President Recep Tayyip Erdogan wielded political power; the Gulenists entrenched themselves in the civil service, police force, prosecutors’ offices, and judiciary. Meanwhile, the Gulen Movement concocted show trials to cleanse the military and bureaucracy of the joint political project’s more radical opponents. Yet, divergent interests and competing designs on power led to conflict. The Gulenists launched corruption probes against AKP heavyweights; Erdogan retaliated by purging Gulenists from the bureaucracy, media, and business worlds—an effort that was ongoing when the coup attempt touched off on July 15.
Members of Patriotic Party shout slogans as they demonstrate against the visit of U.S. Chairman of the Joint Chiefs of Staff General Joseph F. Dunford in front of the U.S. Embassy in Ankara, Turkey, August 1, 2016.
The AKP government’s rash behavior following the failed coup served its political purposes but diminished its trustworthiness. Within hours of the start of the coup attempt, Erdogan and senior government officials had already blamed Gulen for orchestrating the plot—an unsurprising move that nevertheless cast doubt on the government’s reliability. The government then broadened and intensified its ongoing purges. In addition to the 8,600 military forces formally arrested and the 15,000 detained, the government fired tens of thousands of state employees it claimed had connections to the movement.
The government also undermined its own credibility through its treatment of detainees. Lieutenant Colonel Levent Türkkan, top aide to Chief of General Staff Hulusi Akar, confessed that he was a Gulenist and that the movement was behind the coup. Yet, photographic evidence appears to show that Türkkan had been tortured while he was detained—tainting the confession and rendering it invalid. Indeed, Amnesty International has received several reports of systematic detainee abuses that undermine the Turkish government’s credibility.
That the AKP government is inherently untrustworthy, though, does not make it entirely wrong.
Few dispute the Gulen Movement’s efforts to enter the military power structure from the 1980s onward. Nokta magazine—a publication staunchly aligned with Kemalism, the secularist founding ideology of the Turkish state—published an exposé of Gulenists’ inroads into the military in 1986. “Grit your teeth and hide yourselves until you are staff officers,” it quoted an older Gulenist telling teenage military students in his charge. “Pray [only] with your eyes. By the 2000s, Turkey will be in our grasp.”
As Gulenists rose through the ranks during the 1980s and 1990s, the Supreme Military Council began using its semiannual planning meetings to cull suspected Gulenists from the officer corps. These removals were a crude instrument, as they undoubtedly overlooked many adherents to the movement and may have wrongly implicated others.
Once the AKP and the Gulen Movement joined forces, the military’s expulsion of Gulenist figures was curtailed, opening up unrivaled space for the movement. The Gulenists worked to eliminate all obstacles in their path to power—routinely using extralegal tactics to achieve their objectives. The Ergenekon and Sledgehammer show trials of 2008 and 2010—which used fabricated and planted evidence to frame senior military officers for attempting to overthrow the government—are only the most infamous examples of shadowy endeavors that began much earlier.
In 2005, a bookshop was bombed in the small Kurdish town of Şemdinli, seemingly by local military forces. When the case came to court, the indictment—written by a suspected Gulenist prosecutor—expanded to include charges of “establishing an [illegal] organization” against the Commander of Ground Forces and two other generals. To prevent a row with the military, Erdogan stepped in and fired the prosecutor. The generals’ lawyer, Vedat Gülşen, would later claim this as “the Gulenist Terror Organization’s first plot against the Turkish armed forces.”
In the aftermath of the coup, over 40 percent of generals and admirals have been expelled from the force. More recently, in the 2011 Military Espionage case, key admirals were accused of organizing a gang that provided underage, illegally-trafficked, and drug-addicted prostitutes to naval officers, and then blackmailing them into furnishing information for sale to foreign intelligence services. This year, courts exonerated all suspects, and prosecutors opened a new case investigating allegations that Gulenist-linked officers had fabricated the claims. A man named Colonel Muharrem Köse had signed off on some of the evidence in the initial case; some in the security forces now claim that he masterminded this month’s coup attempt.
With each new prosecution targeting senior military figures, new officer positions opened up. Gulenist officers—no longer subject to expulsion—were ready to fill the gaps. As with their modus operandi in other government institutions, Gulenists first sought control of key intelligence and human resources positions. By the 2010s—despite the 2013 AKP–Gulen Movement rupture and consequent society-wide purges—officers believed to be associated with the movement were being promoted at an astounding rate.
Ever fearful of Gulenist motivations and capabilities, a group of senior military officers targeted in the fabricated Sledgehammer investigations began compiling a secret list of fellow officers they felt certain had Gulenist sympathies. This list, of which Foreign Affairs has obtained a copy, is not comprehensive: it contains no names from the air force, for example, where the list’s compilers likely had no sources. It also surely excludes many officers who successfully hid their allegiances from their colleagues. Critically though, the list does provide essential corroborating evidence for claims that Gulenists orchestrated the failed coup.
Even with the strongest of disclaimers, the pre-compiled list of suspected Gulenists is a strong predictor of which officers would participate in the attempted coup. This suggests either that the movement encouraged its sympathizers to join the coup attempt, or else that external factors strongly correlated with Gulen Movement membership—like enduring bitterness toward the AKP—greatly increased the chances that those officers would choose to participate.
In addition to Köse, the list includes some of those suspected to be among the leaders of the coup, as well as officers who oversaw coup-supporting troop garrisons; helped kidnap Akar, the chief of staff; arrested fellow senior officers; and ordered martial law in Turkish cities. The list includes 23 officers at the rank of admiral or general who have been taken into custody—roughly 20 percent of the total number of flag officers arrested thus far. A handful of officers on the suspected Gulenist list came out against the coup in its early stages. Perhaps their condemnations were false positives, but it may suggest that the Gulen Movement is a less cohesive entity than some have claimed.
Chief of Staff Akar’s testimony raises further questions. Akar believes his kidnappers were “members of the [Gulenist] organization,” and indeed, several of their names feature on the list compiled by their peers long before the coup. Akar also claimed that one kidnapper, General Hakan Evrim, proposed he speak by phone with Fethullah Gulen himself. Yet,  Gulen and the movement’s upper echelon purportedly shifted communication to encrypted messaging applications long before the attempted coup. Further, Akar points the finger at Akın Öztürk—a retired commander of the Turkish Air Force who is not believed to be a Gulenist. Initial state media reports corroborated this claim, but Öztürk later came forward—looking badly beaten after a period of detention—to deny involvement. We remain uncertain which figures actually ordered the coup attempt.
Conflicting information on the failed coup’s legal ramifications also undermines the AKP government’s claims of the Gulenists’ sole responsibility. The government and the media emphasized that a tiny minority within the military carried out the attack, and the military itself estimated that just 1.5 percent of its force participated. On the other hand, over 40 percent of generals and admirals have been expelled from the force as a result. In its zeal to purge officers who appeared neither to take part in the coup nor to arouse suspicion as Gulenists, the government seems to have weakened its own narrative that the coup was entirely a plot by followers of Gulen.
U.S. based cleric Fethullah Gulen at his home in Saylorsburg, Pennsylvania, U.S. July 29, 2016.
Perhaps the government is not trying to make a sound argument, but is instead trying to construct a narrative that serves a greater purpose. Beyond the ongoing purges, it has retroactively folded past tragedies and scandals into its narrative about the Gulen Movement. Take the 2011 Uludere massacre, in which the government killed by airstrike 34 ethnic Kurdish villagers transporting goods across the border, mistaking them for PKK militants. At the time, the state did not take responsibility for the incident and attempted to bury it. Ten days after the coup attempt, Energy Minister Berat Albayrak announced that the case would be reopened and reexamined for potential links to the so-called Gulenist Terrorist Organization. The more Erdogan’s government succeeds in offloading responsibility for societal ruptures in Turkey, the greater his chances of refashioning Turkish politics as he desires.
Others have willingly leveraged the Gulenist conspiracy narrative as well. Selahattin Demirtas, chairman of the Kurdish-oriented People’s Democratic Party (HDP) accused the movement of spearheading the military operations conducted in the majority Kurdish southeast since late last year. The operations—authorized and executed on the AKP’s orders—killed hundreds of civilians and displaced 350,000 more. It subjected entire cities to months-long dusk-to-dawn curfews and even some 24-hour bans on movement. Demirtas’ redirection of popular anger telegraphed his interest in reopening the Kurdish peace process that broke down in the summer of 2015—turning the failed coup into a hand extended toward the government
The United States may also face a critical decision in the matter of Gulen’s extradition. To date, Turkey has not formally requested that the United States review the evidence and make an extradition determination—although that has not stopped the Turkish government from telling its public otherwise. Still, Washington must prepare for that eventuality. There, the guiding principle would be simple: follow the letter of the law. If the legal standard for extradition is not met, the United States should not satisfy Turkey’s desire for vengeance.
Nor, however, should the United States protect Gulen if the evidence meets the legal threshold. For all his service-oriented teachings, commitment to interfaith activities, and ostensible religious moderation, Gulen’s influence is cause for genuine concern. His followers have established charter school networks implicated—at the very least—in racketeering, bid-rigging, and possible H-1B visa violations. They have built cozy political relationships with everyone from local school boards all the way to Capitol Hill—with indications of financial improprieties along the way.
A refusal to extradite Gulen would shock many in Turkey and would intensify already hysterical anti-Americanism in pro-AKP media outlets—fueling speculation of tectonic shifts in the alliance. Yet, betting on such an outcome would be unwise. Turkey has worked to repair strained international relationships in a revised, post-activist foreign policy. That effort warmed relations with Russia and Israel, and it anticipates stable pragmatic ties with the United States. It is fair to wonder, though, about the corrosive effects of Turkey’s anti-American, anti-Western posture. A 70-year relationship is far more valuable than the use of essentially fungible military bases. Turkey should not overrate the strength of its position while recognizing what it still has: a long-standing, institutional relationship with the United States it would do well to preserve.

Monday, August 1, 2016

Zübeyir Kandıra ile FETÖ hakkında röportaj


FETÖ’yü ilk yazan Kındıra röportaj verdi, saldırıya uğradı
Fethullah Gülen’in devlet içindeki yapılanmasını yazdığı “Fethullah’ın Copları” isimli kitabı ile ilk kez gündeme getiren eski polis, gazeteci Zübeyir Kındıra Hürriyet’e özel bir röportaj verdi. Ardından da sadece birkaç saat sonra saldırıya uğradı. Saldırıda ölümü teknesiyle denize açılarak atlatan Kındıra şimdi hastanede tedavi altında. İşte Hürriyet’in o özel röportajı:
Polislikten atıldı, Gülen Cemaati’nin içyüzü hakkında ilk kitabı o yazdı. İşsiz kaldı, arabası kundaklandı, ölüm tehditleri aldı. Yıllardır inzivada, denizde yaşayan Zübeyir Kındıra ile gizli bir lokasyonda buluştuk.
Çınar OSKAY- Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
Bu yazıyı cumartesi sabah 05.00’te Dalaman’da bir otelde yazıyorum.
Zübeyir Kındıra ise bir ambulansla hastaneye götürülüyor. Bütün günü birlikte Akbük’te geçirdik, teknesiyle dolaştık, röportaj yaptık. Tehditler yüzünden sık sık yer değiştiriyordu. Yerini gizliyordu. Gece yarısı İsmail Saymaz aradı: “Zübeyir’e saldırmışlar!” Elim ayağıma dolandı, aradım, ulaşamadım. Çok şükür, bir süre sonra döndü. 5 kişi teknesini basmış, tekme tokat girişmiş. “Öldürelim mi reis” diye bağırıyorlarmış. Bir şekilde teknesiyle açılıp kaçabilmiş. Karaya dönmesi saatler sürdü. Ambulanstayken konuşacak halde değildi. Bu yazıyı yazmak benim için zor, umarım pazar günü beraber okuyacağız. Kafasının dikine giden, müthiş zeki, cesur bir insan… Ve sıkı bir gazeteci… Polislikten atıldıktan sonra Gülen Cemaati’nin içyüzünü bir kitapta ilk kez yazan kişi… İşte bu aşağılık saldırıdan birkaç saat önce söyledikleri…
Neden burada, ıssız bir koydasınız?
13 yaşımdan beri bu ülkeye hizmet ediyorum. Dokuz kitap yazdım. Benim de bir hayatım var ve yaşamak istiyorum. Köpeğimle beraber teknedeyim. E bir de Fethullah Gülen örgütünün şikâyetleri yüzünden yazdırmadılar bana.
Nasıl yazdırmadılar?
Bizzat bakan göndererek. Bugün onlara ‘ahmak’ diyebiliriz. Beni işten attırdılar. Para kazanma imkânı bulamadım. Tekne aldım, yelken öğretmenliği ve mavi tur yapıyorum.
Neden nerede olduğunuzu gizli tutmamı istediniz? Tehdit mi alıyorsunuz?
Defalarca aldım ama MİT’ten bir arkadaş yakın zamanda tehdidin kalktığını söyledi.
 tehdit etti sizi?
Bir arkadaşım bir gün Ankara Swissotel’de bana Cemaat’le uzlaşıp uzlaşmayacağımı sordu. “Önce birkaç soruma cevap vermeleri gerekir” karşılığını verdim.
Ne gibi?
Niye böyle bir örgüt kuruyorlar? Neden ülkenin canına okuyorlar, gibi. Bana “Böyle devam edersen iyi olmayacak. Bence Ankara’dan uzaklaş, yoksa canına kastedebilirler” dedi. “Sen bana arkadaş olarak ‘Çok keskinsin, dikkat et’ mi diyorsun, yoksa bir bilgiye dayanarak beni uyarıyor musun” diye sordum. “İkincisi” diye yanıtladı.
İlk siz mi yazdınız Cemaat’i?
Türkiye’de kitap olarak ilk yazan kişi benim. Fethullah Gülen davasında delil olarak kullanıldı. Meclis tutanaklarına yansıdı. Kitabın ismindeki ‘cop’ aynı zamanda İngilizce ‘polis’ demek. Bu da Emniyet Teşkilatı içinde literatüre geçti.
Nasıl başladı bu iş, ne zaman polis oldunuz?
Gaziantepliyim, babam şofördü. Orta halli bir aileden geliyorum. Polis Koleji sınavına 10 bin kişi girdi, 158 kişi alındı. Bu ülkenin zeki çocuklarıydı. Üçüncü sınıfta sicilim bozuldu. Sınıf komiserleri, Cemaat’in elemanları 1984’te hesabımı kestiler.
Yani 1980’lerin ortasında bile polis okulları Cemaat’in elindeydi…
Evet. Şimdi Erdoğan “buradan Cemaatçi geliyor, engelleyemiyoruz” diye kapattı hepsini.  1979’da ilk girdiğimde sağ-sol gibi bir ayrışma vardı. Bir grup vardı, ‘Işıkçılar’, ‘Nurcular’ diyorlardı. Sonra Gülen Hareketi oldu. Yeni gelen zeki, fakir çocukları “hadi gel hemşerim” diye bir yerlere götürüyorlardı. Işık Evleri’ne… Bunlara ‘şarj evleri’ diyordu Fethullah Gülen. Beyinleri yıkanıyordu. Kitaplar, risaleler okuyorlar, o evde yemekler yeniyor. Abiler var. Bu çocukları koruyup kolluyor, cebine iki kuruş harçlık veriyorlardı.
ÇİÇEKLE, BÖCEKLE KONUŞUYORLAR
Yoksul, gariban çocuklar hep…
Tabii. Ankara’yı bilmiyor. Hafta sonu izne çıkmış, nereye gideceğini bilmiyor. İşte ‘abi’si geliyor, götürüyor şarj evine. Zaten babası namaz kılan hacı amca, annesi başörtülü bir teyze… Dini duygularını sömürerek Cemaat’e bağlıyorlardı. Bir süre sonra bunların evliliklerine, içtiği içkiye, giydiği kıyafete kadar her şeyi belirliyorlardı. Sonra da teslim olmuş çocukları sınıf komiserleri himayesine alıyordu. Bizim gibi adamları da attılar okuldan.

Nasıl insanlardı?
Bunlar da Mars’tan gelmiyor ki! İçlerinde iyi, yumuşak huylu insanlar vardı. Bazıları din adına iyi bir şey yapıyorum diye düşünmüş olabilir. Ama bir polis koleji öğrencisi dine hizmet edecek diye bir şey yoktur. Mesleki, hukuki bilgiler vermeleri gerekir.

İlginç anılarınız var. Çiçeğe besmele çektirenler gibi…
Böyle oluyorlardı. O İsmail ilk geldiğinde böyle değildi ki. Bizim gibi birisiydi. Köyden gelmiş, okuyacak ama bunu aldılar. Dinden başka bir şeyle ilgilenmez oldu. Çiçekle konuşuyor, böcekle konuşuyor. Kadın hocaların yüzüne bakamaz, elini sıkmaz. Dışarda kızları görmemek için şapkalarıyla gözlerini örterlerdi. Ama bu mutaassıplığı aşılayan abiler kızlarla çıkardı. Kapalı kapılar arkasında neler olurdu…

Korkutuyorlar mıydı çocukları?
Bir tanesi çocuğun birine diyor ki: “Dün akşam seni uyurken gördüm. Hemen yanında Rus cini vardı!” Herhalde komünist cin! Böyle şeyler söylüyorlardı. Cinler, periler, hurafeler… Her türlü hile var bunlarda.
Peki tüm bunlar olurken bu okullardaki müfredat, hocalar filan etkisiz mi kaldı?
60 yıldır bu ülkede doğru dürüst bir sol iktidar olmadı. Menderes ile başlayan, din, muhafazakârlık eksenli iktidarlar vardır. Özal’ı, Erbakan’ı, Demirel’i, Çiller’i, hepsi…  Oy tabanınız böyleyse siz de bu okullarda muhafazakâr çocuklar yetişsin istersiniz, olan bitene yol verirsiniz… Okul yönetimi ne yapsın? Bir tane müdür atamışsınız. Normal eğitim sürsün istiyor. Ama akşam yatakhanede ne konuşulduğunu nereden bilsin? Ben şikâyet ettim. 13-14 yaşında çocuğun şikâyetinden ne olsun? O şarj evini bile bulamayız.
DİNLE İLGİLERİ YOK
Işık Evleri’nde anlattıklarınız, ‘Işık Süvarileri’ vs. gerçekten de Haşhaşi efsanelerini andırıyor…
Hasan Sabbah uyuşturucu verip, kızların koynuna sokup, Cennet’e götürüp getiririm diye kandırıyordu. Şimdi kandırma yöntemleri farklı. 13-14 yaşında girmiş, memur olarak çıkacak. Nereye gideceğini düşünüyor. Kars Kağızman’ı mı çekeceğim, İstanbul’u mu çekeceğim… Bir abi diyor ki: “Sen bizdensin, merak etme. Seni İstanbul’a veriyoruz. İstanbul Terör’ün başına vereceğim.” Şimdi kime borçlu bu adam? Cemaat’e… Haşhaşi’nin afyonunu yuttu. Diğer Cemaatçileri korur mu korumaz mı? Benim istediğim atamayı yapacaksın dedi, yapar mı yapmaz mı?
Peki din, şeriat kurmak filan fasa fiso mu?
Ne dini? Dinle filan ilgileri yok. Para ve güç elde etmek, nemalanmak… Aptal bir nesil yetişsin, bana bağlı olsun, ben bu ülkeyi yöneteyim… Arkasında da emperyalistler… Bunun çok emaresi var. Aşağıdaki adamların ‘rakı içilmesin, kızlar baldır bacak gezmesin’ gibi dertleri olabilir. Ama yukarıdaki mütevelli heyetinin yoktur.
ARKASINDAKİ GÜÇ BENCE CIA
Nasıl gizliyorlardı kendilerini?
Zaman zaman operasyonlar yapıldı, listeleri hazırlandı. Duyuyorduk Fethullah Gülen’den hemen talimat geldiğini: Karılarınızın başını açın. Sosyal ortamlara gidin. 10 Nisan polis gecesine gidin, orada rakı için. Rakı içemiyorsanız susuz içiyorum deyip su doldurun. Diskoda dans eder gibi oynayın… Böyle taktikler uygulandı. İlerleyemiyorsanız yerinizde sayın, hatta biraz geri çekilin…
Neden Süleymancılar ya da Nakşibendiler değil de Gülenciler böyle güçlendi?
Çünkü bence bunların arkasında birileri var. İlkokul mezunu, vaizlik sınavını bile geçemeyen bir adamın bütün bu operasyonları yapabilecek kapasitede olduğuna inanıyor musun? Arkasında bilimsel organizasyonu yapan bir güç var. O güç de CIA bence. Moon Tarikatı’nın teşkilatlanma şemasının hemen hemen aynısıdır. O da bir dini örgütlenme.
Cumhurbaşkanı’nın damadı Berat Albayrak “30 yıldır tanıdığım, benim IQ’mden çok daha yüksek IQ’lü insanlar var” dedi. Gerçekten zeki adamlar mıydı?
Evet. 10 bin kişi giriyor, 158’i kazandı. Ayrıca zeki çocukları arayıp buluyorlardı.
Kendilerini Hazreti Muhammet ve çevresindekilerden sonra gelen ‘İkinci İlkler’ olarak görüyorlarmış. Buna şahit oldunuz mu?
Tabii. ‘Mehdi’ diyorlar, tapıyorlardı. ‘Hocaefendi’ denince ayağa kalkan bakan gördüm.
Atatürk’e, Cumhuriyet’e bakışları nasıldı?
Sevmezler, hakaret ederler. Bunu televizyonda anlattım. Cemaatçiler bana dava açtı; Atatürk’e hakaret ettiğim gerekçesiyle! Kanun böyle, yayın yoluyla tekrarlamak da suç. Çıktım mahkemeye, savcı okudu: Beton Mustafa demişsin vs… “Evet efendim” dedim, “Ben suçluyum. Bana bir ceza verecekseniz kendinize de verin. Siz de tekrar ettiniz az önce! Kamuya açık iddianameye de koydunuz.” Beraat ettim. Benim gibi bir Atatürkçüye! Can damarımdan vurmaya çalışıyorlar. Bu davayı  açan  Bursa  Emniyet  Müdürü dün tutuklandı.
HEP GÖZ YUMULDU
Yolda Cemaat’ten ayrılmak isteyen oldu mu? Onları rahat bıraktılar mı?
Asla bırakmazlar. Hesap sorarlar. Rafet Yılmaz isimli bir polis vardı. Cemaat’te nemalandı fakat bir kıza âşık oldu. Başı açıktı. “Bununla evleneceğim” dedi. “Hayır” dediler, “Şu kızla evleneceksin”.
İnsanların kimle evleneceğini belirliyorlar mı?
Tabii, başörtülü, Cemaat mensubu… Ramazan Akyürek’i de böyle bağladılar. Evlenince tamamen değişti.
Okulda şiddet uygulayan sert kişileri anlatıyorsunuz. Sonraları tarz değiştiriyorlar, daha güleryüzlü, çağdaş insanlar oluyorlar.
Kurmay sınıfı, yani üst düzey emniyet müdürü, vali, yargıç elbette zeki, okuyan yazan insanlar. Artık bağnaz dincilik bitiyor, Cemaat bağlılığı kalıyor. İstihbarat başkanı olmuş, Anayasa Mahkemesi üyesi, milletvekili olmuş… Ama Cemaat’in felsefesi: Cahil güruh, akıllı kurmay sınıf ve her söylediğini yapacak bütün ekip…
Poliste örgütlenmeleri nispeten kolay mı oldu? Neden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmaları daha zordu?
Çünkü polis siyasi iktidara çok bağlıdır. İlki Oğuzhan Asiltürk’ün İçişleri Bakanlığı yaptığı zamandır. O zamandan beri göz yumuldu, korundular…
ASIL ECEVİT KANDIRILDI
Kamuoyunun kişiliğinden şüphe etmeyeceği, sol eğilimli Bülent Ecevit’in bile çok iyi ilişkileri olmuş. Nasıl oluyor?
Cumhurbaşkanı “Kandırıldık” diyor ya… Eğer birisi kandırılmışsa o Bülent Ecevit’tir. Yurtdışındaki okulları Türk kültürünü yaydığı, Türkçe eğitim verdiği için sevdi. Bunun iyi bir organizasyon olduğunu düşünüyordu. Gerçi sonra gördük, önce Özbekistan sonra Rusya bunları kapattı. Amerikan casusları var diye… Ecevit bunu göremedi.
Söyleyen de söylemiş. Başbakanlık Sivil Çalışma Grubu yıllar önce “Kalkışma yapacaklar. Şeyh Sait isyanından daha ağır sonuçları olacak” diye uyarmış.
Polisin en kritik birimindeki arkadaşlarım da “Biz yapacaklarını biliyorduk ama ne zaman yapacaklarını bilmiyorduk” diyor.
Gülen’e göre “Her şey kung fu, tekvando gibi bir oyundur. Yani her zaman insanın hasmını bir yumruk vurup yere yıkması şeklinde değildir. Bazen hasmından kaçmak bile bir manevradır. Kuvvet dengesi yoksa kuvvete başvurmayın. Çok iyi planlayacak, ona göre yürüyeceksiniz…” Bu kadar stratejik bakan bir adam, 35 yıl sonra bu kadar başarısız kamikaze operasyonu neden yaptı?
Bu iktidardan rahatsız kanatların kendilerine destek vereceklerini düşündüler. Ve artık mecbur kaldılar. Recep Tayyip Erdoğan kinlendi. Onun mahremine kadar giren bu Cemaat kendini geri dönülmez bir kavgaya soktu. Erdoğan ölümüne kavga ediyor. Öyle yerlerde vurdu ki Cemaat’i… Vurabilir çünkü atamaları kendileri yaptı. O listeler de duruyor.
Eskiden her sabah İstiklal Marşı, Andımız okumak, Kemalist ideolojinin bazı katı unsurları eleştirilirdi. Bunlar bir harç mıydı toplumu iyi kötü ayakta tutan? Bize illa böyle bir harç mı gerekiyor?
Eğitim durumu düşük olan toplumlarda birtakım harçlara ihtiyaç vardır. Bizde Atatürk milliyetçiliği, Andımız, 10. Yıl Marşımız, bayrağımız, ülkemizin şanlı tarihi filan, bunlardır… Andımız olmasa da olur, o düzeye gelmişsinizdir, demokratikleşmişsinizdir, çok da önemli değildir… Ama onu kaldırıp yerine 8 yaşında başörtülü kızlar getirirseniz, okul açmayıp sürekli cami açarsanız daha iyi bir yola girmiş sayılmazsınız.
CEMAAT BİTTİ DİYEMEM
Beli kırıldı mı Cemaat’in?
Kırıldı ama bitti diyemem. Cemaat’in iç çatışmalarında ayrışanlar bugün Cemaat mensuplarının boşalttığı yerlere başka adlar altında, Okuyucu, Menzilci, Yazıcı olarak geliyorlar.
Kimler?
Hanefi Avcı’lar, Sabri Uzun’lar, Emin Arslan’lar… Bu Cemaat’in üyesi değil miydi?
Hanefi Avcı, Sabri Uzun, Cemaat’le korkusuzca mücadele etmiş, hapis yatmış isimler değil mi?
Hanefi Avcı bu mesleğin en parlak adamlarından biri değil mi? En kritik görevlerde bulunmadı mı?  Bu Cemaatçilerin kim olduğunu biliyor mu bilmiyor mu? Biliyor. Peki (Haliç’teki) Simonlar’ı yazana kadar herhangi bir açıklama yaptı mı? Tepki koydu mu? Ben kendisine sordum “Hepsini sen kollamadın mı?” diye. “Evet” dedi. Sabri Uzun da… Bunlar bir ekip. Kemalettin Özdemir, Cemaat’in tüm Türkiye’deki polis imamıydı. Sivildir, öğretmendir. Yıllar içerisinde çok güçlendi. Kaçakçılık, Organize, Narkotik, İstihbarat, İzmir, Ankara müdürü gibi bir ekipleri vardı. Özdemir Cemaat’in içinde çok güçlenince “Hocaefendi çok yaşlandı, ardılını söylesin bize” diyor. Kendisinin olacağını sanıyor, diğer adaylar zayıf çünkü. Hoca küplere biniyor. “Kopartın kellesini” emrini veriyor. Kemalettin’i alıyor, yerine birini atıyorlar: Osman Hamdi Özdil, yani Kozanlı Ömer, bilirsiniz… Demin bahsettiğim ekip bundan rahatsız oluyor.
İTİRAF EDEN İSİM KEMALETTİN ÖZDEMİR
Çok çarpıcı bir iddia…
Anadolu Ajansı haberi var: Gürsel Aktepe, 15 Temmuz’a karışan eski İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı… Tanıdığım, bildiğim Fethullahçılar derken bu isimlerin hepsini saydı. Ben Hanefi’ye de, Sabri’ye de (Uzun),  Emin Arslan’a da “Sizsiniz, siz yaptınız” dedim. “Evet, bilmiyorduk bu kadar olacaklarını” dediler. Bir Cemaat yemeğinde Kemalettin Özdemir -polis imamlığından ayrılmış ama hâlâ etkili- zehirleniyor ve çok korkuyor. Gidiyor MİT’te itirafçı oluyor. Ekibindeki isimlere “Bunlar beni öldürecekti, gereğini yapın” diyor. Kozanlı Ömer bir gün Amerika’ya gidiyor. Tak diye alıyor bunu Amerikan polisi. Alıyorlar çantasını. Bütün Cemaat belgeleri, operasyonlar, devletin gizli belgeleri…
FBI’a kim sattı?
Bu, CIA’e geçiyor; CIA de bizim Polis İstihbarat’a gönderiyor. Polis İstihbarat’ın başında Kozanlı’ya bağlı Recep Güven var, şu anda firarda. Recep “Abi, sen ne yaptın, bizi deşifre ettin” diye konuşuyor. Kozanlı “Bana operasyon yapıldı, bu normal bir arama olamaz” diye yanıtlıyor. “Bizi FBI’a kim sattı?” diye düşünüyorlar. Bir araştırıyorlar ki Emin Arslan kısa süre önce Amerika’ya gitmiş, FBI’ın özel konuğu olarak… Hatta helikopterle New York’un üstünde eşiyle tur atmışlar. Bu fotoğrafları bana kendisi gösterdi. “Emin’in arkasında Hanefi var, Sabri var” sonucunu çıkarıyorlar. İntikam almaya karar veriyorlar. Önce Kayseri’den Ankara’ya tayin olan Orhan Özdemir’e ihaleye fesat karıştırdı diye müdahale ediyorlar, sonra Sabri Uzun’u görevden alıyorlar… Emin Arslan’ın -ki adam Narkotik’ten sorumlu Genel Müdür Yardımcısı- uyuşturucu baronuyla ilişkisini gösteren resimler yayımlıyorlar. Bunun üzerine ekip Eskişehir’de toplanıyor. Hanefi Avcı oranın emniyet müdürü, “Ben bir kitap yazmıştım anılarımı anlatan. Buraya Cemaat’i de yazayım, mesajlarımızı verelim orada” diyor. Gözdağı verecek. Tabii Cemaat “Yoook” diyor, “biz artık çok güçlüyüz…” Hanefi Avcı’nın da defterini düreceğiz düşüncesiyle Devrimci Karargâh’tan içeri atıyorlar.
KENDİNE BAĞLI OLANLARI BÜYÜTTÜ
En çok neye üzülüyorsunuz?
– İçinden çıktığım teşkilatın bu hale getirilmesine… Ama asıl üzüldüğüm başka… 13 yaşında çok iyi niyetlerle oraya gelen yüzlerce arkadaşım var. Cemaat hilelerle hurdalarla hepsinin posasını çıkarıp attı. Kendine bağlı olanları büyüttü. O gariban Anadolu çocukları ömürlerini kıyı köşe kasabalarda çürüyerek geçirdiler. Ne yiğitler, ne zeki çocuklar, bu ülkeye çok büyük hizmetler yapacak insanlar heba edildi. Ben en çok onlara üzülüyorum.
YEŞİL KARTI İPTAL EDİLDİĞİNDE REFERANS VERENLER CIA’İN ADAMLARIYDI 
CIA bağlantısından emin konuşuyorsunuz. Sizce Obama’sı, Dışişleri’yle bu iş ABD’nin bir politikası olabilir mi gerçekten?
Obama da sorarsa öğrenir, başkan çünkü. Alttaki ‘bizim çocuklar’ “Bizim burada kontrolümüz var” diyor olabilirler. Ilımlı İslam projesi, Yeşil Kuşak’la başlayan bir şey. 40 yıl önce gelmişler, bunu bulmuşlar. Türkiye de buna müsait. Bizim halkımıza “Müslümanım” de, bir ekmeği varsa yarısını böler, verir. Yeşil Kartı iptal edildiğinde referans verenler Graham Fuller gibi CIA’in adamlarıydı.