Oksijen
Sedat Ergin
17 Temmuz 2026
15 Temmuz’un dış dünya ile muhasebesi
Darbe girişimi Türkiye’yi içte dönüştürmekle kalmadı, Ankara’nın dış ilişkileri üzerinde de kalıcı etkiler yarattı. Verilen tepkilerdeki gecikmeler ve muğlaklıklar, özellikle Erdoğan’ın ABD’ye bakışında iz bıraktı
15 Temmuz 2016 darbe girişiminin 10’uncu yıldönümünde bu kalkışmanın pek çok yönü geniş bir şekilde tartışıldı. Bugünkü yazımızda 15 Temmuz’un pek üzerinde durulmayan bir yönü, Türkiye’nin dış ilişkilerinde nasıl etkilere yol açtığı meselesini değerlendirmek istiyoruz.
Bunu yaparken önce A) Darbe girişimi sırasında bazı kilit ülkelerin, AB gibi kurumların Türk demokrasisini hedef alan bu harekete ne şekilde tepki verdiklerine, B) Takınılan tutumların sonradan ilişkilere ve C) Nihayetinde 15 Temmuz sonrasında içteki yönelişlerin dış politikaya, özellikle AB ile ilişkilere nasıl yansıdığına bakalım.
1) ABD ile büyük güven sorunu
15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerinde en çok hasar bıraktığı ülkenin ABD olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun gerisinde ABD’nin girişimin başlangıç aşamasında aldığı tutumdaki muğlaklık kadar “kınama” aşamasına Batı dünyasında en geç gelen ülkelerden biri olmasının da rolü var. Bu durum, darbe girişiminin gerisindeki Fethullah Gülen’in Pensilvanya’da yaşadığı gerçeğiyle birleşince Ankara cephesinde ABD’ye dönük büyük bir güvensizlik yaratmıştır.
Hadisenin meydana geldiği gece ve hemen sonrasında Washington’un tutumunun seyrini şu şekilde özetleyebiliriz:
Kalkışma 15 Temmuz Cuma günü akşam saatlerinde başladığında dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Moskova’daydı. ABD yönetimi adına ilk açıklama da Moskova’da bulunduğu sırada Kerry’den gelmiştir. Bu açıklamayı yaptığında 16 Temmuz’a henüz girilmişti. Açıklama TSİ ile 00.15’te yapıldığında, yedi saat geride olan Washington D.C.’de saat 17.15’ti.
Kerry’nin açıklaması üç cümleden oluşuyordu: “Türkiye’deki gelişmeleri büyük bir endişeyle izliyoruz. Türkiye’de barışın, istikrarın ve sürekliliğin korunmasını umuyoruz. Bu aşamada söyleyecek başka bir şeyim yok.”
Bu beyanında darbe girişimine tavır aldığını gösteren bir ifade yer almıyor.
Dönemin ABD Başkanı Obama ve Dışişleri Bakanı Kerry’nin darbe girişimi gecesi yaptığı açıklamalar Ankara’da büyük rahatsızlık yaratmıştı. (Fotoğraf: Getty Images)
Obama’dan ilk açıklama
Kerry, kısa bir süre sonra Moskova’dan ayrılmıştır. Ancak uçağının hareketinden önce Başkan Barack Obama ile Türkiye’deki durumu konu alan bir telefon konuşması yapmıştır. Beyaz Saray, bu görüşmenin hemen ardından Türkiye’de darbe girişimi ile ilgili ilk açıklamasını yapmıştır. Kayıtlar bu açıklama duyurulduğunda Washington’da saatin 15 Temmuz 19.02, Türkiye’de ise 16 Temmuz 02.02 olduğunu gösteriyordu.
Türkiye’deki hadiselerin kritik bir şekilde seyrettiği bir ana denk gelen bu açıklamada, Obama’nın Kerry ile “Türkiye’deki gelişmeleri değerlendirdiği” belirtilerek şöyle denilmiştir:
“Başkan ile Dışişleri Bakanı, Türkiye’deki tüm tarafların demokratik yollarla seçilmiş hükümeti desteklemesi, itidal göstermesi ve her türlü şiddet ile kan dökülmesinden kaçınması gerektiği konusunda mutabık kaldılar.”
Bu açıklama demokratik yoldan seçilmiş hükümete destek çıkan duruşuyla Kerry’nin ilk beyanının ilerisine geçmiştir. Bununla birlikte, “tüm taraflara itidal” çağrısı, Ankara’da rahatsızlık yaratmıştır. Bunun bir nedeni Ankara’ya göre, bu ifadenin darbecileri seçilmiş hükümet kanadı ile eşit düzlemde bir taraf gibi göstermiş olmasıdır.
Ertesi gün (16 Temmuz Cumartesi), Başkan Obama ulusal güvenlik ve dış politika ekibini toplayarak Türkiye’deki durumla ilgili geniş bir değerlendirme yapmış ve ardından Beyaz Saray yeni bir açıklama yayınlamıştır.
İlginç olan nokta, “taraflar” söyleminin bu kez terk edilerek “Başkan, Türkiye’nin demokratik bir şekilde seçilmiş sivil hükümetine sarsılmaz desteğini tekrarlamıştır” şeklinde daha kuvvetli bir destek ifadesine yer verilmiş olmasıdır. Ancak Beyaz Saray yine de “kınama” çizgisine henüz gelmemiştir.
Obama Erdoğan’ı 4 gün sonra arıyor
Burada vurgulamamız gereken bir husus, Başkan Obama’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hemen aramak gibi bir adım atmamış olmasıdır. Erdoğan ile temas kurması dört gün sonrasını, yani Salı (19 Temmuz) gününü bulmuştur. Bu konuşma Washington’da öğleden önce, Türkiye’de akşam saatlerine doğru gerçekleşmiştir.
Beyaz Saray’ın açıklamasının en çarpıcı bölümleri özetle şöyledir:
“Başkan Obama geçen hafta Türkiye’nin demokratik yollarla seçilmiş sivil hükümetini şiddet kullanarak görevden uzaklaştırmaya yönelik girişimi bir kez daha güçlü biçimde kınadı; ayrıca Türkiye demokrasisine desteğini ifade etti.
Başkan Obama, Türk halkının bu şiddet içeren müdahaleye karşı gösterdiği kararlılığı ve demokrasiye bağlılığını övgüyle karşıladı.
Ayrıca darbe girişiminin failleri hakkında yürütülecek soruşturma ve kovuşturmaların, demokratik kurumlara ve hukukun üstünlüğüne duyulan kamu güvenini güçlendirecek şekilde yürütülmesi çağrısında bulundu.”
Böylelikle Beyaz Saray dört gün sonra Ankara’nın beklediği şekilde darbe girişimini “kınama” noktasına gelmiştir. Gelgelelim açıklamada yer alan Obama’nın darbe girişimini “bir kez daha güçlü bir şekilde kınadığı” ifadesi, daha önce kayıtlara geçmiş bir kınama olmadığı için boşlukta kalmıştır.
Darbe girişimi olurken Obama ‘durum odası’ndaydı
ABD’nin tutumuna dönük önemli bir ayrıntı da dönemin Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç’ın 15 Temmuz’un yıldönümü dolayısıyla geçen Çarşamba günü Anadolu Ajansı’na verdiği mülakatta ortaya çıkmıştır. Bu mülakat bilinmeyen bir noktayı da gün ışığına çıkarıyor.
Buna göre Büyükelçi Kılıç, 15 Temmuz günü Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısını arayarak ABD yönetiminin darbe girişimini kınayan bir açıklama yapması beklentisini iletir. Daha sonraki süreçte ABD’li yetkililer kendisine Başkana ulaşamadıklarını, kendisinin “Durum Odası”nda (Situation Room) olduğunu bildirirler. Bu oda, çok önemli krizler patlak verdiğinde Başkan’ın çalıştığı, Beyaz Saray’ın zemininde bulunan bu amaca göre donatılmış mekandır.
Büyükelçi Kılıç’a verilen yanıt, Obama’nın o gün muhtemelen Türkiye’deki gelişmeleri bizzat bu odadan izlediğinin önemli bir işareti olarak görülebilir. Beyaz Saray’ın Cuma akşamı saat 19.00 sularında yaptığı ilk açıklamayı bu bilginin ışığında değerlendirmek gerekiyor. Bu durumda o akşam ‘kınama’dan kaçınıp, “taraflara itidal” gibi çıkışlar yapılırken Başkan Obama’nın sahadaki gelişmeler hakkında pekala bilgilendirilmiş olduğunu tahmin edebiliriz.
Biden’ın TBMM’ye gelmesi günah çıkarma mıydı?
Her halükarda ABD’nin darbe girişimine karşı gereken tavrı sergilemekte geciktiğine dair yerleşen kanaat, darbenin arkasında bizzat ABD yönetiminin olduğu yolundaki suçlamalar ve Fethullah Gülen’in ABD’de yaşamını sürdürmeye devam ettiği olgusu ile birleştiğinde ABD hakkında Türkiye cephesinde son derece olumsuz bir atmosfer belirmiştir.
Başkan Obama çare olarak o tarihte yardımcısı olan Joe Biden’ı Ankara’daki güven meselesini gidermek üzere Ankara’ya göndermiştir. Darbe girişiminden yaklaşık 40 gün kadar sonra Ankara’ya gelen Başkan Yardımcısı Biden, TBMM’ye giderek önce bombalanan bölümleri ziyaret etmek suretiyle dayanışmasını sergilemiştir. Biden, darbe girişimine karşı olabilecek en kuvvetli, sert ifadeleri kullanmış, bu arada “Keşke buraya daha önce gelebilseydim” diye konuşmuştur.
Bu ziyaret Gülen faktörü ile de birleştiğinde, 15 Temmuz’un o dönemde ABD ile ilişkilerde bıraktığı izleri silmeye yeterli olmamıştır.
2) AB ile uzaklaşma süreci
15 Temmuz akşamı darbeci subayların kontrolündeki tanklar harekete geçtikleri sırada Avrupa Birliği’nin lider kadrosu Asya-Avrupa Forumu’nun (ASEM) 11’inci zirvesi için Moğolistan’ın başkenti Ulambatur’da bulunuyordu. Zirveye Avrupa ve Asya’dan 51 ülkenin lideri katılıyordu.
Ulambatur Türkiye’den beş saat ilerideydi. AB’nin ilk tepkisi de Moğolistan’da bulunan üç liderinden Brüksel saati ile 02.10, TSİ 03.10’da geldi. Bu sırada girişimin başarısız bir istikamete girdiği az çok belli olmuştu, ancak olaylar devam ediyordu.
Brüksel’den servise konan bu açıklama, AB’nin hükümetler kanadını temsil eden Avrupa Konseyi’nin Başkanı Donald Tusk (Bugün Polonya’nın Başbakanı), AB Komisyonu Başkanı Lüksemburglu Jean Claude Juncker ve AB Komisyonu Dış Politika Yüksek Temsilcisi İtalyan Federica Mogherini’den gelen üç imzalı bir metindi. Açıklamada ASEM Zirvesi’nde bulunan “AB üyesi devletler adına yapıldığı” özellikle vurgulanıyordu.
Bu, üç cümlelik kısa bir açıklamaydı. Aynen şöyle deniliyordu:
“Türkiye, Avrupa Birliği için kilit önemde bir ortaktır. Avrupa Birliği, demokratik yollarla seçilmiş hükümete, ülkenin kurumlarına ve hukukun üstünlüğüne tam destek vermektedir. Türkiye’de anayasal düzene süratle dönülmesi için çağrıda bulunuyoruz. Gelişmeleri yakından izlemeyi ve Avrupa Birliği’nin 28 üye devletiyle eşgüdüm içinde hareket etmeyi sürdürüyoruz.”
AB’den ikinci açıklama geliyor
Dikkat çekici bir nokta bu açıklamadan sonra 16 Temmuz günü içinde AB Komisyonu’ndan ikinci bir açıklamanın daha gelmiş olmasıdır. Bu açıklama Moğolistan’daki zirveye katılan Yüksek Dış Politika Yüksek Temsilcisi Mogerini ile o sırada Avrupa’da bulunan AB Komisyonu’nun Avusturyalı Genişleme Komiseri Joseph Hahn tarafından ortaklaşa yapılmıştır Metnin içeriği darbenin bastırılmasından bir süre sonra yapıldığına işaret ediyor.
Ortak metin, “Türkiye’deki darbe girişimini kınıyor ve ülkenin demokratik kurumlarına tam desteğimizi bir kez daha teyit ediyoruz” diyerek, ilk açıklamada yer almayan “kınama” ile başlıyor.
Açıklamada daha sonraki bir paragrafta ise “Türkiye’de denge ve denetim mekanizmalarını içeren anayasal düzene süratle dönülmesinin gerekliliğini vurguluyor; hukukun üstünlüğünün ve temel hak ve özgürlüklerin egemen olması gerektiğinin altını çiziyoruz. Avrupa Birliği, Türkiye ve Türk halkıyla dayanışma içindedir” deniliyor.
Görüleceği gibi, darbe sonrasındaki sürecin yönetiminde hukuk çizgisinin dışına çıkılmaması yolunda kuvvetli bir vurgu var metinde.
AB giderek eleştirel çizgiye kaydı
İkinci açıklamadan da fark edileceği üzere, AB, darbeye karşı net bir tutum almakla birlikte darbecilerin soruşturulması ve bağlı oldukları suç örgütüne (FETÖ) karşı yürütülecek mücadelede hukukun üstünlüğü ilkesinden ayrılmadan yol alınması beklentisini vurgulamaktadır. Bu beklenti, sonraki haftalarda, aylarda Ankara ile bu çizgiden çıkıldığını düşünen AB kurumlarının arasını sürekli açmaya başlayacaktır.
FETÖ’cü unsurlara karşı mücadelede toplu ihraçlar ve tutuklamalar, ilan edilen Olağanüstü Hal rejimi içindeki muhtelif uygulamalar AB’nin tutumunun giderek sertleşmesine yol açmıştır. Bu arada ihraçların FETÖ üyesi olmayan muhalif duruşlu kesimlere de yönelmesi AB’nin eleştirel duruşunun önemli bir boyutunu oluşturmuştur.
AB kurumları gereken dayanışmayı gösterdi mi?
Madalyonun diğer yüzüne bakıldığında da, Ankara cephesi de AB’yi yeterince destek vermemekle eleştirmiş, işin bu yönü ciddi bir güven sorununa dönüşmüştür.
AB kurumları tarafından Ankara’ya uzun bir zaman üst düzey ziyaret yapılmaması Ankara’daki rahatsızlığı artırmıştır. Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, Ankara’ya bir buçuk ay sonra 1 Eylül tarihinde gelerek darbe gecesi bombalanan TBMM’yi ziyaret etmiştir.
Ankara’daki AB’ye üye ülkelerin büyükelçilerinin topluca TBMM’ye dayanışma ziyaretine gidip bombalanan bölümlere kırmızı karanfil bırakmaları ise 15 Ağustos, yani darbe girişiminden tam bir ay sonra gerçekleşmiştir.
AB ülkelerinin darbenin hemen sonrasındaki bu tutumlarının kayda değer bir istisnasını Birleşik Krallık oluşturmuştur. Britanya’nın Avrupa işlerinden sorumlu Devlet Bakanı Sir Alan Duncan, darbe nedeniyle Türk hükümeti ile dayanışmasını göstermek üzere 20–21 Temmuz tarihlerinde darbe girişiminin haftası dolmadan Ankara’ya gelmiş, TBMM’yi ziyaret etmiş, kuvvetli bir açıklama yapmıştır.
Sonunda bir tarafta Türkiye’deki tasarruflara AB’nin gösterdiği tepkileri, diğer tarafta Ankara’nın AB’ye artan güvensizliği bir araya gelince AB ile Türkiye arasında belirgin bir uzaklaşma süreci işlemeye başlamıştır. Bu süreçte 2016 mart ayında gümrük birliğinin güncellenmesi konusunda varılan mutabakat da askıya alınmış, ilişkiler darbe girişiminin öncesinin gerisine düşmüştür. Girilen kısır döngü içinde AB 2018 yılında tam üyelik müzakerelerinin filin durduğunu açıklamıştır.
3) İran’dan gelen kuvvetli destek
İran’ın tutumuyla ilgili tablo nettir. 15 Temmuz darbe girişimi karşısında en hızlı refleksi sergileyen ülke komşu İran olmuştur. Bu, daha ilk andan itibaren kuvvetli, kararlı bir tepkidir.
İran’daki devlet aygıtı, o gece darbe girişimine ilişkin haberlerin yayılmaya başlamasından itibaren büyük bir süratle işlemeye başlamış ve ülkedeki “Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi” (YUGK) mekanizması üzerinden durumu yakından izleme ve değerlendirmeye almıştır. Konsey, İran Cumhurbaşkanı’nın başkanlık ettiği ve ilgili bütün devlet birimlerinin temsil edildiği güvenlik ve dış politikayı koordine eden en üst devlet aygıtıdır.
Objektif çizgisiyle tanınan Uluslararası Kriz Grubu isimli düşünce kuruluşunun 13 Temmuz 2018 tarihli “Çalkantılı Orta Doğu’da İran’ın Öncelikleri” başlıklı raporunda İranlı diplomatlarla yapılan sohbetler kaynak gösterilerek, bu kurulun ilgili birimlerinin 15 Temmuz gecesi yaptığı mesaiye ilişkin son derece çarpıcı bilgiler yer alıyor.
Buna göre kalkışma haberleri üzerine Konsey’in ‘kriz masası’ hemen devreye girmiştir. Yapılan ilk toplantıda “Türkiye’deki statükoya karşı herhangi bir alternatifin İran için daha kötü olacağı ve bu hareketin açık bir şekilde kınanması gerektiği” sonucuna varılmıştır. Raporda, bir İranlı diplomatın “Kriz masasının bu kanaate varması yarım saatten bile az bir zaman aldı” dediği aktarılıyor.
Dönemin İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, daha sonra İran Meclisi’ne yaptığı bir açıklamada darbe girişimi gecesi kendisinin, Kudüs Tugayları Komutanı Kasım Süleymani ve YUGK Sekreteri Amiral Ali Şemhani’nin Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlediklerini anlatıyor. (Süleymani 2020 yılında ABD, Şemhani ise geçen şubat ayında İsrail tarafından öldürülmüştür.)
Darbeye karşı ilk tweet’lerden biri Cevad Zarif’ten
İran’daki sistemin süratli işleyişinin sonucudur ki, darbeye karşı dünyadaki ilk tepkilerden birini ortaya koyan Dışişleri Bakanı Zarif olmuştur. Zarif’in ilk Tweet mesajının 15 Temmuz’un 16 Temmuz’a geçmekte olduğu sırada (23.45 suları) yapıldığı anlaşılıyor. İran basını mesajın tarihi olarak “Cuma gecesi”, yani 15 Temmuz’u gösteriyor.
Zarif, bu ilk kısa paylaşımında “Türkiye’deki krizden derin endişe duyuyorum. Türk halkının istikrarı, demokrasisi ve güvenliği her şeyden önce gelir. Birlik ve sağduyu elzemdir” mesajını vermiştir.
Zarif, 16 Temmuz gününde sabaha karşı 03.45 sularında ikinci bir paylaşım daha yapmış ve “Türk halkının demokrasiyi ve seçilmiş hükümetini cesaretle savunması, darbelerin bölgemizde yeri olmadığını ve başarısızlığa mahkum olduğunu göstermiştir” demiştir.
İran Dışişleri Bakanı, gece boyunca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile telefonda temas halinde kalmış, toplam üç kez görüşmüştür. Çavuşoğlu da Zarif’in 13 Ağustos tarihindeki Ankara ziyareti sırasında “15 Temmuz gecesi en çok sayın Zarifi ile görüştük” açıklamasını yapmıştır.
İran sisteminden peş peşe kınama açıklamaları
Ve 16 Temmuz sabahıyla birlikte İran’ın ulusal güvenlik sistemi içinde bütün önde gelen aktörlerin peş peşe darbeyi kınadıkları görülüyor. Öncelikle, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi cumartesi sabahı Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin başkanlığında toplanarak Türkiye’deki darbe girişimini görüşmüştür.
Konseyin Sekreteri Amiral Şemhani, toplantıdan sonra “Türkiye’nin meşru hükümetini destekliyor ve ister ülke içinden başlatılmış ister dış güçler tarafından desteklenmiş olsun, her türlü darbeye karşı çıkıyoruz” açıklamasını yapmıştır.
Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı arayan İran Cumhurbaşkanı Ruhani de ayrı bir “kınama” açıklaması yapmıştır.
Darbeden ABD kazançlı çıkacak kaygısı
Göze çarpan bir nokta, yapılan bütün açıklamalarda demokrasi vurgusunun ön plana çıkmasıdır. Adayların ancak Dini Lider’in belirleyici etkisi altındaki Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin onayından geçmeleri halinde seçime katılabildiği İran sisteminden bu ölçüde kuvvetli bir demokrasi ve sandık vurgusunun gelmesi, kuşkusuz bütün hadisenin ironik bir yönüdür.
İşin bu kısmı bir tarafa, İran’ın darbeye karşı çıkmaktaki kararlılığı 15 Temmuz’un önemli bir boyutu olmuştur. Altı çizilmesi gereken bir husus, İran’ın bu tepkisini darbe girişiminin ne yöne gideceği daha belli olmadan ortaya koymuş olmasıdır.
İran Türkiye’deki statükonun bozulmasının kendi çıkarlarına zarar vereceği değerlendirmesini yaparken, karar vericilerde darbe başarılı olursa ABD ve İsrail’in bundan kazançlı çıkacağı şeklinde bir bakışın ön plana çıktığını düşünmek mümkündür.
4) Rusya ile ilişkilerdeki kara bulutları dağıttı
15 Temmuz akşam saatlerinde darbe girişimi başladığında Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin üzerinde çoktandır kara bulutlar çökmüş durumdaydı.
Rus Hava Kuvvetleri’ne ait bir SU-24 savaş uçağının 24 Kasım 2015 tarihinde Hatay’da Türk hava sahası içinde bir Türk F-16’sı tarafından düşürülmüş olması nedeniyle ilişkiler büyük bir krizin içinde seyrediyordu. Rusya Türkiye’ye sert bir ekonomik ambargo uyguluyordu. Erdoğan Rusya ile ilişkilerdeki bu soğukluğu aşmak için 27 Haziran 2016 tarihinde Rusya lideri Vladimir Putin’e bir mesaj göndererek, olaydan dolayı “üzüntü” beyan etmiş ve ilişkileri düzeltme arzusunu kayda geçirmişti. Moskova’nın vereceği karşılık bekleniyordu ki 15 Temmuz hadisesi yaşandı…
Bekle gör’den anayasal çizgiyi sahiplenme açıklamasına
Darbe girişiminin sürdüğü saatlerde Rusya’nın bu konudaki ilk tutum açıklaması gece yarısı cumartesi gününe geçildikten iki saat kadar sonra geldi. Bu, Putin’in Sözcüsü Dimitry Peskov tarafından yapılan, 16 Temmuz saat 01.48 sularında Rus yayın organlarında dolaşıma giren çok kısa bir açıklamaydı.
Peskov’a göre, Türkiye’deki gelişmelerle ilgili olarak “Putin Dışişleri Bakanlığı, SRV (Dış İstihbarat) ve diğer kurumlar tarafından bilgilendirilmekteydi.” Kremlin Sözcüsü, “Olayların büyük kaygıyla karşılandığını” belirttikten sonra “Olayların tam bir değerlendirmesini yapmak için erken” diyordu.
Görüleceği gibi ilk açıklama “bekle gör” çizgisinde son derece ihtiyatlı bir tutumu yansıtıyordu.
Ancak bu açıklamadan 15 dakika kadar sonra saat 02.05’te Peskov ikinci bir açıklama yaparak şöyle dedi:
“Rusya, Türkiye’deki gelişmelerden derin endişe duymaktadır. Mevcut bütün siyasi sorunların Anayasa çerçevesinde ve demokratik usullere uygun biçimde çözüme kavuşturulmasını bekliyoruz. Hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diliyor, yaralılara acil şifalar temenni ediyoruz. Ülkede hukuk düzeni ile kamu düzeninin en kısa sürede yeniden tesis edilmesini umuyoruz.”
Burada dikkat çekici olan “anayasa çerçevesinde ve demokratik usullere uygun biçimde çözüm” ifadesi. Bu Ankara’daki seçilmiş meşru hükümete destek olarak yorumlanabilecek güçlü bir mesajdı.
Putin: ‘Darbe girişimine karşıyız’
Rusya’nın tutumu açısından kritik adım 17 Temmuz Pazar günü Putin’in doğrudan Erdoğan’ı aramasıyla gerçekleşen telefon görüşmesiyle atıldı.
Kremlin tarafından yapılan açıklamada şöyle deniliyor:
“Vladimir Putin, 15-16 Temmuz gecesi Türkiye’de demokratik yollarla seçilmiş yönetime karşı gerçekleştirilen şiddet içeren darbe girişimiyle bağlantılı olarak, Rusya’nın anayasa dışı eylemleri ve siyasi yaşamda güç kullanılmasını kategorik olarak reddeden ilkesel tutumunu vurguladı.”
Vladimir Putin, darbecilere karşı koyarken hayatını kaybeden siviller ile kolluk kuvvetlerinin mensuplarının yakınlarına taziyelerini iletti ve Türkiye’de anayasal düzen ile istikrarın en kısa sürede yeniden tesis edilmesini temenni etti.
İki lider ayrıca, daha önce varılan mutabakat doğrultusunda, yakın gelecekte yüz yüze görüşme konusunda anlaşmalarını teyit ettiler.”
Nitekim, bu görüşmenin ardından Erdoğan üç hafta kadar sonra 9 Ağustos tarihinde St. Petersburg’a giderek Putin ile bir araya geldi. Burada birlikte yapılan sıcak açıklamalar havayı daha da yumuşattı. Putin, Rusya’nın darbe girişimine karşı tutumunu tekrarladı, “Anayasaya karşı her türlü girişime karşıyız” dedi. Ayrıca, Türkiye halkının sizin liderliğiniz altında bu sorunun üstesinden geleceğini umuyorum” diye ekledi.
Erdoğan da kuvvetli ifadelerle teşekkür etti Putin’e 15 Temmuz’daki desteği nedeniyle ve şöyle dedi: “Darbe girişiminin hemen ardından yaptığınız telefon görüşmesi beni, çalışma arkadaşlarımı ve halkımızı çok mutlu etti. Bu destek için size teşekkür ediyorum. Türk-Rus ilişkilerinde çok farklı, çok olumlu bir sürece girdiğimize inanıyorum.”
Burada altı çizmemiz gereken nokta, Rusya’nın başından itibaren 15 Temmuz kalkışması karşısında tutumunu “anayasal düzen” kavramı içinde formüle etmiş olmasıdır. Rusya, hiçbir zaman Batılı hükümetlerin çoğunun ya da İran’ın yaptığı gibi “kınama” pozisyonuna geçmemiştir. Ancak Moskova’nın darbe gecesi anayasal çerçeveyi ön plana çıkarması Ankara tarafından yeterli bulunmuştur.
Ve S-400’ler gündeme giriyor
Sonuçta, 17 Temmuz tarihli telefon konuşması ve St. Petersburg ziyaretiyle birlikte, öncesinde Türk-Rus ilişkilerini kaplayan soğukluğun aşılmasında çok önemli bir eşik atlanmıştır. St. Petersburg’da varılan mutabakat doğrultusunda ilişkiler süratli bir düzelme sürecine girmiştir. Rusya’nın ekonomik yaptırımları kalkarken, Karadeniz üzerinden TürkAkım doğal gaz projesinin yeniden canlandırılmasının önü açılmıştır.
En önemli sürpriz bu ziyaretin ertesi günü 10 Ağustos’ta Putin’in Rusya’da yayımlanan Kommerstant gazetesine verdiği mülakatta ortaya çıkmıştır. Putin, görüşme sırasında “Erdoğan’ın kendisine askeri işbirliği konusunu açtığını ve Rusya’dan hava savunma sistemleri almaya dönük ilgisini ifade ettiğini” söylemiştir. Putin “Türkiye arzu ederse bu işbirliğini görüşmeye hazır olduğumuzu kendisine söyledim” diye konuşmuştur bu mülakatta.
Böylelikle 15 Temmuz’un tetiklediği süreçlerin beklenmedik bir sonucu S-400 meselesini gündeme getirmesi olmuştur. Sadece Rusya ile ilişkiler bağlamında değil, Türkiye’nin stratejik kimliğini tartışmaya açarak o dönemde ABD ile ilişkilerini de derinden sarsacak şekilde…
Kıssadan hisse: Dış politikada büyük kırılma
Bütün bu yönelişleri topluca ve çok özet olarak değerlendirmek istersek, darbe girişiminin ABD, AB, Rusya ve İran ile ilişkilerde bir bölümü bugün de sürmekte çok önemli sonuçlar yarattığını vurgulamalıyız. Bunlar arasında uzun dönemli en kalıcı izlerden birini AB ile katılım sürecinin tümüyle durma noktasına gelmiş olmasında görebiliriz.
Bu hadise Rusya ile ilişkilerdeki soğukluğun aşılması gibi sürpriz bir sonuç doğururken, Türkiye, Rusya ve İran’ın Suriye üzerinde yakın bir işbirliği başlattıkları 2017-2024 yılları arasında geçerli olan Astana sürecinin de önünü açmıştır. S-400 meselesinin sonuçlarına ise geçen 8 yıl içinde hep birlikte tanıklık ettik. Etmeye devam ediyoruz.
No comments:
Post a Comment