Nükleer silahı olmayan ülkeler mi hedef alınıyor?

2025 itibarıyla ülkelerin elinde tahmin edilen nükleer silah başlığı
sayısı. (Şekil: www.armscontrol.org)
Uluslararası ilişkilerde bazı sorular vardır ki cevapları yalnızca akademik değildir. Devletlerin kaderini belirler. Savaşların neden başladığını ve neden başlamadığını açıklar. Liderlerin gece uyku
larını kaçırır. Bugün Tahran’dan Kiev’e, Riyad’dan Varşova’ya, Seul’den Tokyo’ya kadar birçok başkentte sessizce sorulan
böyle bir soru var: Nükleer silahı olmayan devletler mi hedef
oluyor?
Daha açık ifade edelim: Bir devletin gerçekten güvende
olabilmesi için nükleer silaha sahip olması mı gerekiyor?
Bu soru ahlaken rahatsız edici olabilir. Çünkü insanlık yaklaşık
seksen yıldır nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışıyor.
Ancak son otuz yılın jeopolitiği birçok ülkenin farklı sonuçlar çıkarmasına yol açtı.
Bugün bazı liderler yüksek sesle söylemese de kendi kendilerine şu soruyu soruyor: “Uluslararası hukuk, ittifaklar ve güvenlik garanti-
leri gerçekten yeterli mi?”
Bu sorunun cevabını anlamak için Irak’a, Libya’ya, Ukrayna’ya
ve bugün İran’a bakmak gerekiyor.
Irak’ın gölgesi
ABD Irak’ı 2003 yılında işgal etti.
Gerekçesi kitle imha silahlarının varlığıydı.
Saddam Hüseyin devrildi.
Devlet çöktü.
Ülke yıllarca süren istikrarsızlığın içine sürüklendi.
Ortadoğu’nun dengeleri değişti.
Ancak savaş sonrasında bu silahlar bulunamadı. İngilizler, Amerikalılar “pardon” dediler.
Bu olaydan sonra birçok başkentte aynı soru sorulmaya başlandı:
• Eğer Saddam’ın elinde gerçekten nükleer silah olsaydı aynı müdahale yapılabilir miydi?
Bu sorunun kesin cevabını kimse bilemez. Ancak caydırıcılık
teorisinin mantığı açıktır: Nükleer silaha sahip bir devlete karşı
askeri müdahalenin maliyeti ve riski katlanarak artar. Karar
vericiler iki kez değil, on kez düşünmek zorunda kalır.
İşte bu nedenle Irak örneği bugün hâlâ stratejik çevrelerde
tartışılmaya devam ediyor.
Libya dersleri
Daha çarpıcı örnek Libya oldu.
Muammer Kaddafi 2003 yılında nükleer ve diğer kitle imha
silahı programlarını terk etti.
Batı ile uzlaştı.
Yaptırımlar kaldırıldı, diplomatik ilişkiler normalleşmeye, Libya uluslararası sisteme yeniden entegre olmaya başladı.
Ancak yalnızca sekiz yıl sonra NATO müdahalesi geldi.
Rejim çöktü.
Kaddafi öldürüldü.
Ülke parçalandı.
Bugün İran’da, Kuzey Kore’de ve birçok başka ülkede Libya
örneği yalnızca tarihsel bir olay olarak görülmüyor.
Bir stratejik ders olarak algılanıyor.
Doğru veya yanlış olması önemli değil, algı şu:
• Kaddafi silah programını bıraktıktan sonra rejiminin son
güvenlik sigortasını da kaybetti.
Uluslararası ilişkilerde algılar çoğu zaman gerçeklerden daha güçlüdür.
Ukrayna’nın travması
Belki de en güçlü örnek Ukrayna’dır.
Sovyetler Birliği dağıldığında Ukrayna dünyanın üçüncü büyük
nükleer cephaneliğine sahipti; binlerce savaş başlığı vardı.
Kıtalararası füzeleri, stratejik bombardıman uçakları.
1994 yılında Budapeşte Memorandumu kapsamında bu silahlardan vazgeçti. Karşılığında güvenlik garantileri verildi.
Aradan yıllar geçti.
Rusya önce, 2014’te Kırım’ı ilhak etti.
Sonra Donbas krizi başladı. Ardından, 2022’de Rusya Ukrayna’ya girdi; Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük
savaşı patladı.
Bugün Kiev’de ve dünyanın birçok başkentinde şu soru soruluyor:
• Eğer Ukrayna nükleer kapasitesini korusaydı, bunlar yaşanır
mıydı?
Bu soru yalnızca Ukrayna’ya ait değildir.
Bu soru gelecekte nükleer eşik ülke olmayı düşünecek her
devletin zihnine yerleşmiş durumda.
İran’ın hesabı
İran’ın nükleer programını anlamak için yalnızca uranyum zenginleştirme oranlarına bakmak yeterli değildir.
Tahran’ın stratejik hafızasına bakmak gerekiyor.
İranlı karar vericiler yakın geçmişe bakınca Irak’ı görüyor, Libya’yı görüyor, Ukrayna’yı görüyor.
Ve ardından Kuzey Kore’ye bakıyor.
Kuzey Kore fakir olabilir, dünyadan izole olabilir, yaptırımlar
altında yaşayabilir.
Ancak ülke ayakta, rejim ayakta.
Kimse Pyongyang’a karşı doğrudan askeri müdahaleyi ciddi
biçimde gündeme getiremiyor. Çünkü nükleer caydırıcılık bütün hesapları değiştiriyor.
İşte bu nedenle İran açısından mesele yalnızca teknoloji değildir.
Yalnızca enerji üretimi değildir.
Mesele devletin hayatta kalmasıdır, rejimin güvenliğidir.
Tahran’ın zihnindeki soru şudur:
* Başkalarının başına gelenler yarın bizim de başımıza gelir mi?”
Büyük çelişki
Bugün dünya çok büyük bir çelişki yaşıyor.
Bir tarafta Washington ve Tel Aviv, İran’ın nükleer silaha sahip olmasına kesinlikle izin verilmeyeceğini söylüyor.
İsrail’in güvenliği bakımından ortaya atılan bu tutum, aynı zamanda başka bir soruyu da beraberinde getiriyor.
Bugün dünyada nükleer silaha sahip olduğu kabul edilen dokuz
ülke bulunuyor.
Bunların beşi aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri: ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa.
Bunlara Hindistan, Pakistan ile fiilen Kuzey Kore ve İsrail de
ekleniyor.
Tarihte nükleer silahı savaşta kullanan tek ülke de ABD oldu. Japonya’yı teslim alan Hiroşima ve Nagasaki saldırıları insanlık tarihindeki en acı örnekler oldu.
Bu nedenle birçok ülke şu soruyu sormaya devam ediyor:
• “Neden bazı devletlerin nükleer silaha sahip olması meşru görülürken, diğerlerinin sahip olması savaş sebebi sayılıyor?”
Uluslararası sistem bu soruya henüz ikna edici bir cevap
verebilmiş değil.
Nükleer kulüp ve yeni güvenlik gerçeği
Bugün birçok başkent şu sonuca varıyor: Nükleer kulübe
girdikten sonra kurallar değişiyor.
Size yönelik tehdit algısı değişiyor.
Askeri müdahale ihtimali değişiyor.
Diplomatik dil değişiyor.
Müzakere masasında oturduğunuz koltuk değişiyor.
İşte bu nedenle İran meselesi yalnızca İran meselesi değildir.
Aslında dünyanın geri kalanının dikkatle izlediği bir test vakasıdır.
İran başarılı olursa başka ülkeler ders çıkaracaktır.
Başarısız olursa yine başka ülkeler ders çıkaracaktır. Bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel nükleer düzenin geleceğini de şekillendiriyor.
Nükleer silah her şeyi çözmez
Ancak burada önemli bir yanılgıya da düşmemek gerekir:
nükleer silah sihirli bir kalkan değildir.
Sovyetler Birliği dünyanın en büyük nükleer gücüydü. Yine de
dağıldı. Nükleer başlıklar ekonomik çöküşü önleyemedi.
Teknolojik geri kalışını engelleyemedi. Siyasi çözülmeyi
durduramadı.
Nükleer silah;
– Refah getirmez,
– İyi yönetim getirmez,
– Yatırım çekmez,
– Toplumsal huzur sağlamaz,
– Yenilik üretmez.
Yalnızca dışarıdan zorla rejim değişikliğini çok daha maliyetli
ve riskli hale getirir. Hepsi budur.
Türkiye’ye dersler
Türkiye bugün son derece karmaşık bir güvenlik kuşağının merkezinde bulunuyor.
Kuzeyinde Rusya, devasa bir nükleer güç.
Güneyinde nükleer kapasiteye sahip olduğu kabul edilen İsrail.
Doğusunda nükleer eşik tartışmalarının merkezindeki İran.
Biraz daha geniş çevrede Pakistan, Hindistan ve diğer stratejik aktörler.
Üstelik Soğuk Savaş sonrası güvenlik mimarisi de artık eskisi
kadar öngörülebilir değil.
Bir zamanlar tartışmasız kabul edilen güvenlik garantileri
bugün birçok ülkede yeniden sorgulanıyor.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda Türkiye’de de şu tartışmanın
daha sık yapılması şaşırtıcı olmayacaktır: Uzun vadede
Türkiye’nin stratejik caydırıcılığı nasıl güçlendirilecek?
Bu sorunun cevabı yalnızca nükleer silah değildir.
Asıl mesele teknolojik egemenliktir, yapay zekâdır, uzay
sistemleridir, siber harp yetenekleridir, savunma sanayisidir,
hipersonik füze teknolojileridir, enerji güvenliğidir, bilim, eğitim,
insan kaynağıdır.
21. yüzyılın güç dengeleri artık yalnızca nükleer başlık sayısıyla ölçülmeyecektiri
– Veriyi yönetenler,
– Teknolojiyi geliştirenler,
– Enerjiyi kontrol edenler,
– Kritik altyapılarını koruyabilenler, yeni dünyanın gerçek güç merkezleri olacaktır.
Devletlerin en eski içgüdüsü
Yine de bugün dünyanın birçok başkentinde aynı soru soruluyor:
• Irak’ın, Libya’nın ve Ukrayna’nın yaşadıklarından sonra hangi lider ülkesinin güvenliğini yalnızca uluslararası garantilere emanet
etmek ister?
İran’ın nükleer programını anlamak için önce bu soruyu anlamakk gerekir.
Çünkü mesele sadece uranyum değildir, sadece teknoloji değildir.
Mesele devletlerin tarih boyunca hiç değişmeyen refleksidir: o da beka, hayatta kalma meselesidir.
Uluslararası sistem devletlere güvenlik konusunda ikna edici
cevaplar üretemediği sürece nükleer silahların yayılmasını
önlemek de giderek zorlaşacaktır.
Bugün dünya istemeden de olsa tehlikeli bir mesaj üretiyor:
• Eğer nükleer silahınız varsa size dokunmak zordur, yoksa
yalnız kalabilirsiniz.
21. yüzyılın en büyük stratejik paradoksu belki de budur.
İnsanlık nükleer silahların yayılmasını istemiyor. Ancak uluslar
arası sistemin işleyişi, bazı devletleri tam tersine bu silahlara yönelmeye teşvik ediyor.
Ve bu paradoks çözülemediği sürece, devletlerin en eski içgüdüsü galip gelmeye devam edecek:
• Önce hayatta kalmak, sonra geri kalan her şey.
No comments:
Post a Comment