Monday, June 29, 2026

SEDAT ERGİN - 19 Haziran 2026 - Üç buçuk aylık savaşın muhasebesi

 SEDAT  ERGİN - 19 Haziran 2026 

Üç buçuk aylık savaşın muhasebesi

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

ABD-İran arasındaki anlaşma Türkiye’yi yakından ilgilendiren birçok sonuç yarattı. Türkiye’nin bölgesel ağırlığının artması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın manevra alanının genişlemesi bunlar arasında. Bölgede yeni bir düzen arayışı da ön plana çıkacak. Toplam 15 başlık altında varılan anlaşmanın muhtemel sonuçlarını ve Türkiye’ye yansımalarını değerlendirdik



Son anda bir değişiklik olmadığı ve ABD ile İran arasındaki anlaşmanın gazetemizin piyasaya çıkacağı 19 Haziran Cuma günü imzalanacağını varsaydığımızda, geçen üç buçuk aylık savaşın küresel ve bölgesel ölçekteki sonuçlarını ve bu çerçevede Türkiye’ye dönük muhtemel yansımalarını özetle şu şekilde değerlendirebiliriz.

1) Tahminlerin çoğu boşa çıktı

Öncelikle ABD/İsrail ikilisinin İran’a karşı savaşı başlattığı geçen 28 Şubat tarihinden itibaren ilk dönemde kesine yakın ölçüler içinde öne sürülen görüşlerin, rejim değişikliği dahil ortaya atılan tahminlerin önemli bir bölümünün boşlukta kaldığını belirterek başlamalıyız.

İran’daki rejim yerli yerinde kalmış, ülkenin siyasi birliğinin, toprak bütünlüğünün tehlikeye girebileceği yolundaki senaryoların hiçbiri en azından bu aşamada tutmamıştır. Ülke ekonomisinin gördüğü büyük zarara, askeri gücünün uğradığı devasa yıkıma, en üst düzeyde sivil-asker yönetici kadrolarını yitirmesine rağmen, rejim bu ağır saldırıdan çözülmeyerek, dayanıklılığını koruyarak çıkmıştır.

İran’ın savaş nedeniyle bir istikrarsızlığın içine girmesi, tetikleyebileceği kaotik sonuçlar nedeniyle Ankara’yı en çok endişelendiren hususlardan biriydi. Komşusunun çatışmalardan siyasi birliği ve toprak bütünlüğü zarar görmeden çıkması Ankara’yı rahatlatmıştır.

Trump ABD’si Türkiye’ye öncelikle Orta Doğu bağlamındaki rolü üzerinden yaklaşıyor ve bölgede merkezi bir konum atfediyor. Türkiye bu bağlamda ABD’nin gözünde ek bir önem kazanacak.

2) Trump’ın siyasi gücü yara aldı

Aşırı özgüveni ile üstün askeri gücüne dayanarak her istediği çözümü dayatabileceğini düşünen ABD Başkanı Donald Trump, İsrail’in yoğun teşviki ile giriştiği bu maceradan azımsanmayacak bir prestij kaybına uğrayarak çıkmıştır.

Evet, Trump İran’ın nükleer silah geliştirme arayışlarını ciddi şekilde geriletmiş, balistik füze altyapısını büyük ölçüde tahrip etmiş olabilir. Trump’ın kazanç hanesinde göstereceği bu sonuçlar, yine de savaşı sürdürmeyi göze alamadığı ve hedeflerinin belli bir bölümüne ulaşamadan sonlandırmak zorunda kaldığı gerçeğini değiştirmiyor.

ABD, Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi bir kez daha nihai hedeflerine ulaşamadan bir deniz aşırı harekatı sonlandırmak zorunda kalmıştır.

Ayrıca, kasım ayındaki Kongre ara seçimleri Trump’ın başında bulunduğu Cumhuriyetçi Parti açısından bir yenilgiyle kapandığı takdirde, kendisinin liderliği çok sert bir irtifa kaybı yaşayacaktır. Savaş kararı ve sonuçlanış şekli de burada rol oynayabilir. Trump gerileme dönemine girse bile, kasım ayından sonra iki yıl daha Beyaz Saray’da kalacağını unutmayalım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kısa bir süre sonra 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek olan NATO zirvesine ev sahipliği yapacak olması, uluslararası alanda kendisini konumlandırdığı zemini gözlemek bakımından önem taşıyacak. (Fotoğraf: GETTY IMAGES)

3) ABD ile İsrail arasındaki tarihi kırılma

Savaşın geride bıraktığı en önemli sonuçlardan biri, herhalde ABD ile İsrail arasında yakın zamanlara kadar ‘sarsılmaz’ olarak görülen bağların ciddi bir şekilde çatırdamasıdır. İsrail’in 2023 yılında Gazze’de başlattığı soykırım, ABD kamuoyunda yarattığı geniş tepki dalgasıyla birlikte zaten bu kırılmayı tetiklemişti.

Ancak bu kez İsrail’in ABD’yi doğrudan bir savaşa sürükleyebilmesi, bu ülkeye ve onun ABD’deki çıkarlarını temsil eden lobi kuruluşlarına, destekçisi siyasi çevrelere Amerikan toplumunda duyulan tepkinin farklı bir eşiğe geçmesine yol açmıştır.

İsrail’in ABD’nin karar alma mekanizması üzerindeki kuvvetli nüfuzu giderek artan bir rahatsızlık yaratıyor. ABD’de pek çok kesimin bugün Yahudi lobisinin etkisini çekinmeden sorgulamaya başlamış olması, İsrail’in Atlantik ötesinde sahip olduğu kayda değer bir ayrıcalığın çözülmesini beraberinde getiriyor.

ABD’nin yakın tarihindeki önemi azımsanmayacak bir ‘ilk’ten söz ediyoruz. Bu sürecin nasıl evrileceği ABD iç politikası bakımından izlemeye değer bir konudur.

4) Orta Doğu’da yeni bir düzen arayışı başlıyor

Orta Doğu’nun üzerine oturduğu güç denklemi sert bir şekilde sarsılmıştır. Askeri gücünü toparlayabilmesi uzun yıllar alacak olsa da, İran her şeye rağmen kendisini bölgenin başat bir güç merkezi olarak ABD’ye yeniden tescil ettirmiştir. Bu savaşta en çok zararı gören taraflardan biri olan Körfez ülkeleri de İran’la birlikte yaşamanın makul bir yolunu aramak durumundadırlar.

Yaşanan savaş tecrübesi ışığında bölgede artık kalıcı bir barış ve istikrar ortamının yerleşebilmesi için çatışmasızlığın hâkim olacağı, birlikte yaşama kültürünün yerleşeceği yeni bir zihniyete, iklime ihtiyaç vardır.

Türkiye’nin hem ABD hem de İran’la kanalları açık bir ülke olarak diplomatik süreçlerde en azından destekleyici bir konumda denklemde yer alması muhtemel. (Fotoğraf: Getty Images)

Önümüzdeki dönemde böyle bir anlayışın bölge ülkeleri arasında nasıl benimsenebileceğine ilişkin düşünce ve önerilerin ön plana çıkması beklenir. Nasıl 1970’li ve 1980’li yıllarda Doğu ile Batı arasında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) çerçevesinde geliştirilen güven ve güvenlik artırıcı önlemler Soğuk Savaş’ın sona ermesine giden süreçte kilit bir rol oynadıysa, benzer mekanizmalar üzerinden bölgesel yapılanmalara gidilmesi de pekala düşünülebilir.

Ancak bunun cepheleşme mesajı taşıyan yeni bir askeri pakt görüntüsü almaması, kapsayıcılık taşıması ve aşamalı bir şekilde hareket edilmesi isabetli olacaktır. Türkiye’nin de yerleşik diplomasi tecrübesiyle bu çabalarda aktif bir rol oynaması beklenmelidir.

5) Trump Erdoğan’a daha çok dayanma ihtiyacı duyabilir

Trump, bakanlık seçimi kampanyasında Orta Doğu’dan çekilme temasını kuvvetle vurgulayıp, sonradan İran’a savaş açarak bu çizgiden sapmıştır. Şimdi İran’da yaşadığı tecrübenin kendisinde bölge hakkında çok olumsuz bir izlenim bıraktığını düşünmek zor değildir. Bölgeden çekilme düşüncesi muhtemelen daha da baskın hale gelecektir.

Bu durum, kendisini bölgede birlikte çalışabileceği en önemli liderlerden biri olarak gördüğü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a daha fazla dayanmaya, daha yakın bir diyalog ve işbirliğine girmeye yöneltebilir.

Trump’ın bu şekilde yaklaşması durumunda, Erdoğan’ın da bu durumu hem siyasi konumu, hem Türkiye-ABD ilişkileri hem de Türkiye’nin bölgeye dönük politikaları açısından lehte kazanımlara tahvil etmeye çalışması muhtemeldir.

6) ABD stratejisinde Türkiye ön plana çıkacak

Bu muhtemel yöneliş Trump döneminde açıklanan ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisi ile de uyumludur. Bu strateji, ABD’nin küresel stratejik rekabette Rusya yerine Çin’e yönelmesini daha da belirginleştiriyor. Bu çerçevede Orta Doğu’daki angajmanını azaltarak, müttefik olarak gördüğü ülkelerin bölgede daha fazla sorumluluk yüklenmelerini hedefliyor.

Aslında Trump’ın Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı Suriye ve Lübnan özel temsilcisi olarak görevlendirdikten sonra, geçenlerde görev alanına Irak özel temsilciliğini de dahil etmesi, bu bakışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Trump’ın Ankara’daki büyükelçisinin aynı zamanda ABD’nin Irak, Suriye ve Lübnan politikalarını da koordine edecek olması, bu dosyaların hepsini bir bütünlük içinde gördüğünü anlatıyor.

Bir başka deyişle, Trump ABD’si Türkiye’ye öncelikle Orta Doğu bağlamındaki rolü üzerinden yaklaşıyor ve bölgede merkezi bir konum atfediyor. Özetle, yeni dönemde Türkiye bu bağlamda ABD’nin gözünde ek bir önem kazanacaktır.

7) Netanyahu’nun zapt edilebilmesi yaşamsal önemde

Önümüzdeki dönemde en çok dikkat edilmesi gereken konulardan biri, ABD ile İran arasındaki müzakerelerde masada bulunmayan İsrail lideri Binyamin Netanyahu’nun bu uzlaşıya nasıl karşılık vereceğidir.

Netanyahu’nun kendisinin kuşatıldığı, yalnız bırakıldığı düşüncesiyle kontrolden tümüyle çıkarak barış çabalarını akamete uğratacak yüksek riskli hamlelere girişmesi ihtimali karşısında ihtiyatı elden bırakmamak gerekiyor. Aşırı sağcı, fanatik bir koalisyonun başını çeken Netanyahu salt kendi bekası açısından pes etmeyip elindeki bütün kartları sahaya sürmek isteyebilir.

Burada belirleyici olacak etmen, Trump’ın kendisine ne kadar baskı uygulayabileceğidir. İsrail’in son dönemde saldırılarıyla çatışma ortamını tırmandırdığı Lübnan, Trump’ın Netanyahu üzerindeki gücünün sınanacağı kritik bir test alanı olacaktır.

8) İsrail Kürt kartını kullanamayınca

İran aldığı sert darbelere rağmen savaştan ayakları üzerinde durarak çıkarken, İsrail’in bu ülkeyi içten zayıflatmak amacıyla “Kürt kartı”nı kullanma yolundaki hesaplarını hayata geçirme fırsatı bulamadığını da bu değerlendirmede bir faktör olarak kayda geçmeliyiz.

Ortaya çıkan çeşitli haberler, İsrail’in bu yönde bazı hazırlıklar yaptığını ve ABD’ye bu planlardan söz ettiğini, ancak bir noktada ABD’nin frene bastığına işaret ediyor. ABD’nin İsrail’i dizginlemesinde, bir dizi etkenin yanı sıra Türkiye’nin Trump yönetimine telkinlerinin de bir ölçüde etkili olduğu düşünülebilir.

Bununla birlikte, Başkan Trump’ın da İran ve Irak’taki Kürt grupları savaşa dahil ederek bütün bölgeyi uzun yıllara yayılacak çok büyük bir kaosun içine atmaktan çekindiğini de söyleyebiliriz. Zaten kendisi de Kürt grupların durumuna değinerek “savaşı daha da karmaşık hale getirmek istemediğini” açıkça ifade etmiştir.

Savaşın başladığı aşamada İsrail’in bu konuda nasıl caydırıldığı sorusunun yanıtı hakkında muhtemelen önümüzdeki dönemde çok şey okuyacağız.

9) Türkiye-İsrail gerilimine dikkat

Netanyahu ve hükümetinin dayandığı aşırı sağcı ittifak uzun bir zamandır Türkiye’yi İsrail açısından bir tehdit olarak görüyor. İsrail’de bu yönde şekillenen anlatı giderek yayılıyor.

Son savaş da iki ülke arasındaki karşılıklı cepheleşme halinin yarattığı gerilim üzerindeki basıncı daha da artırmıştır. Sonuçta Türkiye-İsrail gerilimi, bölgeyle ilgili bütün değerlendirmelerde bir faktör olarak hesaba katılmalıdır.

Buna karşılık bu gerginliğin çok hassas bir şekilde yönetilmesi, belli bir kontrol eşiğinin aşılmaması gerektiği açıktır. Her halükarda Netanyahu iş başında olduğu sürece Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanmakta olan gerilimin düşürülebilmesi çok zor görünüyor.

10) Hürmüz riskine karşı Türkiye-Suriye ekseni

Savaşın sonuçlarının Türkiye bakımından bir başka kritik boyutu daha var. Bu da ticaret yollarının güzergahı ve geniş ölçekte bağlantısallık meselesidir.

Bunu görebilmek için Vladimir Putin’in 2022 yılında Ukrayna’yı işgalinin, Rusya üzerinden geçen hatları Orta Asya ile Avrupa arasındaki bağlantı açısından riskli hale getirdiğini hatırlayalım. Buradaki riskler Türkiye-Kafkasya güzergahının daha emniyetli bir seçenek olarak öne çıkmasını sağlamıştır.

Hürmüz Boğazı’nda yaşanan krizin küresel ticaret ve enerji akışında yol açtığı kilitlenmenin farklı bir coğrafyada benzer bir yansıması olacağı söylenebilir.

Bu savaşın en temel derslerinden biri, ticaretin yanı sıra, Körfez bölgesindeki hidrokarbon kaynaklarının uluslararası pazara sevkinde Hürmüz Boğazı’na duyulan bağımlılığın İran faktörü nedeniyle ne kadar risk taşıdığını tecrübe etmek olmuştur.

Tümüyle Hürmüz’ün yerini almasa da, riski dağıtmak, alternatifleri çeşitlendirmek amacıyla Körfez’den kuzeye, Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye üzerinden Türkiye ve oradan Avrupa’ya uzanacak bir güzergah yine de yabana atılmayacak bir alternatif potansiyeli yaratıyor.

Bu noktada Türkiye ile Suudi Arabistan arasında yakın zamanda gündeme gelen lojistik ve demiryolu işbirliği, bu konuda atılan imzalar bu anlamda dikkat çekici bir gelişme olarak vurgulanmalıdır.

11) Türkiye’nin İran’la diyaloğu kritik önemde

Bir uzlaşıya varılsa da, İran’ı sıkıntılı bir dönem bekliyor. Savaşın neden olduğu büyük tahribat karşısında İran halkı için hayat çok daha zorlaşacaktır. Rejimin bu süreçten kendisini tahkim ederek çıkması, toplum üzerindeki tahakkümünü ve baskıcı karakterini daha da sertleştirebilir.

Yine de Türkiye bu savaşta İran ile ilişkilerinin bir krize girmesini önleyecek özenli bir çizgi izlemiştir. Savaşa karşı olduğunu birçok kez duyurması, Trump’ı doğrudan hedef almamakla birlikte özellikle İsrail’e dönük eleştirel tutumunu sürdürmesi, İran cephesinde olumlu karşılanmış olmalıdır. Ayrıca, İran’dan ateşlenen balistik füzelerin yarattığı meselede her seferinde krizi büyütmekten kaçınan sabırlı bir tutum sergilenmiştir.

Tahran ile Ankara arasındaki kanallar savaş boyunca hep açık kalmıştır. Bu durum İran’ın yeni dönemden kendisine çeki düzen vererek çıkabilmesi için Türkiye’ye de kritik bir görev yüklüyor. Türkiye İran’a yeni dönemde artık bölgeye çatışmacı değil, barışçı bir anlayışla yaklaşması gerektiği mesajını vermek durumundadır.

Nükleer dosyayı konu alan müzakereler devam edeceği için, Türkiye’nin her iki tarafla da kanalları açık bir ülke olarak diplomatik süreçlerde en azından destekleyici bir konumda denklemde yer alması muhtemeldir. Tabii herkes projektörlerini İran’a çevireceğinden, Türkiye’nin bu ülkeyle ilgili gözlemleri, görüşleri ve yürüttüğü diyalog ayrı bir önem kazanacaktır.

12) Erdoğan’ın manevra alanı genişledi

Bütün bu gelişmelerin Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uluslararası alandaki manevra sahasını genişletmesi muhtemeldir. Bu bağlamda Erdoğan’ın özellikle Avrupa Birliği karşısında da eli kuvvetlenecektir. AB’nin son üç buçuk ay boyunca savaşta daha çok seyirci kaldığını gözden uzak tutmayalım.

Genel kanaat, Türkiye’nin güçlenen jeopolitik konumunun AB çevrelerinden “demokratik gerileme, hukukun üstünlüğü” başlıklarında gelebilecek/gelmekte olan eleştirilerin püskürtülmesinde Ankara’nın işini kolaylaştırdığı yönündedir. CHP ile ilgili son butlan kararına AB hükümetleri ve kurumları düzeyinde gösterilen tepkilerin zayıflığı bu görüşleri destekliyor.

13) NATO Zirvesi ve Türkiye’nin uluslararası konumu

Bu noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kısa bir süre sonra 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek olan NATO zirvesine ev sahipliği yapacak olması, uluslararası alanda kendisini konumlandırdığı zemini gözlemek bakımından önem taşıyacaktır.

Bazı Arap ülkeleri liderlerinin, örneğin Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın da NATO zirvesi sırasında Ankara’ya beklenmesi de dikkat çekicidir ve Batı’nın en önde gelen güvenlik forumuna kuvvetli bir Orta Doğu boyutu da katacaktır.

14) Türk kamuoyundaki NATO algısında dönüşüm

NATO’ya değinirken, savaşın en çok iz bırakacak yönlerinden birinin İran’dan ateşlenen balistik füzelerin NATO hava savunma sistemleri tarafından önlenmesi olduğunu belirtmeliyiz.

Böylelikle, NATO’nun Türkiye’ye yönelen balistik saldırıları önlemede ne kadar etkili bir koruma kapasitesi sunduğu tecrübeyle sınanmıştır. Bu yönüyle hadise Türk kamuoyu açısından da öğretici olmuştur ve NATO algısı üzerinde uzun dönemde olumlu bir etki bırakabilir.

15) Türkiye’ye dönük İran tehdidi azaldı

Altını çizeceğimiz son başlık, muhtemelen hiçbir Türk yetkilisi tarafından açıkça söylenmeyecektir. Ancak gerçek şudur ki, ABD ve İsrail ikilisinin İran’a düzenlediği ağır bombardımanda İran’ın nükleer silah geliştirme yeteneğinin büyük hasar alması, Türkiye’ye dönük bu ülkeden kaynaklanan potansiyel tehdit açısından bir rahatlama yaratacaktır.

Bu yeteneği kazanması, İran’ın bir nükleer güç olarak kendisini Türkiye’ye karşı daha kuvvetli bir pozisyonda görmesine yol açacaktı. Ankara’nın, İran’ı hedef alan savaşa karşı olmasına karşılık, askeri seçeneğin beraberinde getirdiği bu sonuçtan rahatsızlık duyduğunu zannetmiyoruz.

No comments:

Post a Comment