Thursday, August 13, 2026

NEFES Gazetesi - Deniz Zeyrek - İklim değişir Akdeniz olur mu? - 13 Ağustos 2026 05:00

 NEFES Gazetesi 

Deniz Zeyrek

İklim değişir Akdeniz olur mu?

Önümde 10 Temmuz 2014 günü TBMM’de kabul edilen 16 Temmuz 2014’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve hala yürürlükte olan 6551 sayılı kanunun metni duruyor.

Kanunun adını aynen aktarıyorum:

“TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR KANUN”

Kanunun amacı şöyle ifade edilmiş: “Terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için yürütülen çözüm sürecine ilişkin usul ve esasları düzenlemek.”

Kanunda hükümete PKK’yla yurt içinde ya da yurt dışında diyalog kurulması, doğrudan görüşmeler yapılması da dahil her türlü adımı atma/kurumlara attırma görevi verilmiş.

Bu yetkiler arasında silah bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleriyle sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için gerekli tedbirleri almak da var.

Kanunun 4. maddesinin ikinci fıkrasında şöyle bir ifade yer alıyor:

“Kanundaki görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.”

***

Şimdi TBMM’de 10 Ağustos 2026 günü kabul edilen “MİLLİ DAYANIŞMA VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR KANUNA” bakalım.

Bu kanunda da 2014’te yürürlüğe giren 6551 sayılı kanun gibi amaç olarak “toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi” yazıyor.

6551’de silahı bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleriyle sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için gerekli tedbirlerin alınacağından söz ediyor.

10 Ağustos 2026 günü kabul edilen yeni kanunda bu tedbirler açık açık anlatılıyor. PKK’lıların yararlanacağı infaz indirimleriyle ertelemeler tek tek sıralanıyor.

Birbirini tamamlar gibi görünen iki kanunun “bire bir örtüşen” maddesi ise süreçte görev alanların cezai sorumluluklarının olmayacağına dair hükmü içeriyor.

***

2014’te kabul edilen ve halen yürürlükte olan kanun ne yazık ki bir işe yaramadı.

Zira 2014’te kabul edilen o çerçeve yasayla yürütülen çözüm süreci 2015’te Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis memurunun evlerinde ölü bulunmasıyla bizzat hükümet tarafından sona erdirilmişti. (Bu arada cinayetleri PKK’nın işlediğine dair iddiayla yürütülen soruşturmada 7 kişi tutuklanmış, ancak 2018’de tutuklanan herkes beraat etmişti. Kararı veren hakimle soruşturmada görev alan 22 polis FETÖ üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklanıp kamu görevinden ihraç edilmişti).

O sürecin ardından yapılan ilk seçimlerde AK Parti tek başına hükümet kuramayacak bir sonuçla karşılaşmıştı. Hal böyle olunca da o seçimin yenilenmesine karar verilmiş, bir sonraki seçim beş ay sonra yapılmıştı.

Ne yazık ki iki seçim arasında Türkiye tarihinde görülmemiş karanlık bir dönem yaşadı. PKK, IŞİD saldırıları birbirini izledi. O dönemde 6551 sayılı kanunda açık açık “bu süreçte görev alanların cezai sorumluluğu doğmaz” denilmesine karşın, çözüm süreci çerçevesinde kendisine verilen görevler nedeniyle başta merhum Sırrı Süreyya Önder olmak üzere birçok isim tutuklandı. Selahattin Demirtaş da tutuklananlar arasındaydı ve 10 yıldır içeride.

***

AK Partili Galip Ensarioğlu önceki gün bu tür süreçlerin enfeksiyona açık olduğunu söyleyip “elimizi çabuk tutmalıyız” uyarısında bulunurken sanırım 2015’ten sonra yaşanan durumları anımsatmaya çalışıyordu.

MHP lideri Devlet Bahçeli bu süreçte kurduğu her cümlenin arkasında durdu. TBMM de bu kadar tartışmalı, milletin bu kadar çok karşı çıktığı bu sorunlu yasayı 12 saatte genel kuruldan geçirerek elini gereğinden çabuk tuttu zaten.

Artık top PKK’nın sahasında.

PKK’nın silah bırakma ve fesih sürecini hızlıca tamamlaması gerek. PKK elini çabuk tutmak yerine Öcalan’ın statüsünün değiştirilmesini, İmralı’da müstakil bir binaya geçip burada istediği görüşmeleri yapmasının sağlanmasını talep ederse tam da Ensarioğlu’nun sözünü ettiği “enfeksiyon kapma” sürecinin önünü açmış olur.

Bu arada bir kafa karışıklığının da giderilmesi gerek: PJAK İran’da dururken, PYD/YPG Suriye’de dururken, PÇDK Irak’ta dururken, PKK ile bu yapılar arasında geçişler sürerken bizim Milli Güvenlik Kurulu, PKK’nın tamamen feshedildiği sonucuna nasıl varacak?

***

Gördüğünüz gibi TBMM’de yasa kabul etmekle sorun çözülmüyor.

AK Parti İstanbul Milletvekili Yücel Arzen Hacıoğulları, sanatçılardan sürece destek vermelerini isterken “Hadi Sezen Aksu, hadi gülümse, işte, o şehre o film geldi. Barış kapıda, marifet, barışı bekletmemek” demişti.

Kendisi de yakın zamanda görecek ki marifet kanun çıkarmakta değil, iklimi değiştirmekte... Marifet ülkeye tam demokrasiyi, hukuk devletini, özgürlükleri geri getirmekte...

Yoksa ne mevsim değişir Akdeniz olur ne şehre bir film gelir ne de gülümseyebiliriz...

Yeniçağ gazetesi - 13 Ağustos 2026 - Arslan Bulut - Sürecin iç ve dış ayakları

 

Sürecin iç ve dış ayakları

Arslan BULUT
Arslan BULUTarslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr

Sürecin ne anlama geldiğini en iyi ifade eden AKP Diyarbakır Milletvekili Suna Kepoğlu Ataman oldu. “Çerçeve yasa” konusunda İlke TV'ye konuşan Ataman “Mütevazı davranmayacağım” diyerek kendisinin de süreç için elinden geleni yaptığını söyledi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kürt sorunu konusunda uzun süredir çaba harcadığını ifade eden Ataman, “Başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve Sayın Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan ve DEM heyetine, İmralı heyetine bugünü bize yaşattıkları için Allah razı olsun” dedi.

Bu durumda AKP, MHP, CHP ve Yeni Parti’nin İmralı’ya teşekkür heyetleri göndermesi, ülkenin bütün camilerinde şükür namazları eda edilmesi de mümkün.

Sürecin dış ayağında ise Mekke Antlaşması var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mekke Anlaşması ve bölgesel gelişmelere dair Şarku'l Avsat Gazetesi'ne bir mülakat verdi. Bölgenin meselelerinin bölgenin aktörleri tarafından çözülmesi gerektiğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması herhangi bir ülkeyi hedef alan bir bloklaşmanın değil, barışı, istikrarı, dayanışmayı ve kolektif caydırıcılığı esas alan stratejik bir iradenin ürünüdür” dedi. Erdoğan Mekke Anlaşması'nın tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan böyle dedi ama Pakistan basınında “Mekke antlaşmasıyla Sünni bir blok oluşturuldu” analizi yapıldı. Almanya'nın Frankfurter Rundschau gazetesi de “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması ile bu üçlü bölgedeki güvenlik mimarisini yeniden şekillendiriyor. Üç bölgesel Sünni güç, ABD ile İsrail'in, Riyad'a ve diğer Körfez ülkelerine acı çektiren İran savaşından gerekli dersleri çıkardı. Özellikle Suudiler, güvenlik politikaları açısından artık Washington'a güvenilemeyeceğini anlamış durumda. Bir açıdan bu anlaşma, müttefik ABD'ye eleştiri olarak da kabul edilebilir." diye yazdı.

ABD Kongresi’nin Cumhuriyetçi üyelerinden Joe Wilson ise aynı fikirde değil. Wilson, üçlü savunma paktını doğrudan Donald Trump’ın Orta Doğu politikasının bir başarısı olarak gördü. Joe Wilson, aynen şöyle dedi:

“Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki karşılıklı savunma paktı, Başkan Trump’ın Orta Doğu’da istikrarı, barışı ve refahı teşvik etmesinin bir başka başarısıdır. Müreffeh Körfez müttefiklerimiz, özgürleştirilmiş Suriye ve Lübnan-İsrail müzakereleriyle birlikte, İran’daki katil rejimin yalnızlaştırıldığı ve İran halkının İran’ın zengin tarihine layık yeni bir hükümete yeniden kavuşabileceği açıktır.”

Joe Wilson’ın dayanağı, Trump’ın daha önce Abraham Anlaşmaları ile ilgili açıklamaları olsa gerek.

ABD Başkanı Donald Trump, İran ile anlaşmanın parçası olarak bölge ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi gerektiğini savunmuş ve Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır ve Ürdün'ün Abraham Anlaşmaları'nı imzalamasının zorunlu olduğunu öne sürmüştü.

BBC’nin derlediği bilgilere göre Abraham Anlaşmaları Trump'ın ilk döneminde 15 Eylül 2020'de imzalandı. Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri bu anlaşmalar kapsamında İsrail ile ilişkilerini normalleştirmişti. Daha sonra Sudan, Fas ve Kazakistan da imzacılar arasına katıldı.

Adı geçen ülkeler Abraham Anlaşmaları’na katılmadı ama Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, Mekke Antlaşması’nı imzaladı. Joe Wilson’un “Trump’ın başarısı” dediği antlaşmayı, Abraham Anlaşmaları’nın devamı olarak gördüğü anlaşılıyor.

Trump, Orta Doğu’da merkez ülke rolünü oynasın diye Türkiye yönetimini destekliyor. ABD’nin desteklediği terör örgütünün ise bu “çerçeve”de siyasallaşması için önce meşrulaşması gerekiyor. Bu sebeple Suna Kepoğlu Ataman’ın “Trump’tan da Allah razı olsun” demesi beklenir... Projenin asıl sahibi ABD değil mi?

Cumhuriyet gazetesi - Ahmet Saltık - 13 Ağustos 2026 - Tarihsel eşik ve ulus devletin egemenlik bunalımı

 

Tarihsel eşik ve ulus devletin egemenlik bunalımı

13.08.2026 04:00
Güncellenme:

103 yaşındaki TC, çok ağır egemenlik bunalımıyla yüz yüze. Emperyal odakların güdümünde bölücü terör örgütüne hizmet eden iç-dış oyuncular, toprak bütünlüğümüzü ve laik ulus-devleti hedef almakta.

Açıkça dile getirilen ulus-devletlerin süresini doldurduğu, Osmanlı millet sistemine dönülmesi gerektiği ve Türkiye’ye demokrasi değil merhametli monarşi uygun görüldüğü gibi emperyalist reçeteler, tarihsel beleğimize ve Cumhuriyetin temel felsefesine doğrudan meydan okuma.

Bu dış dayatmalar tam bağımlı ve meşruluğunu yitirmiş bir iktidar bloku eliyle yaşama geçirilmekte. 2017’de mühürsüz oylar ve meşruluk sorunuyla kurulan bu rejim, dış güçlerin desteğini iktidarda kalmanın tek güvencesi görmekte; ulusal çıkarları ve anayasal düzeni bu bağımlılık ilişkisine kurban etmekte. TBMM artık ulusal iradeyi yansıtmıyor, ana muhalefet iktidar kulislerinde uzlaşı arıyor, bölünmüş. Halk yoksulluk, örgütsüzlük, hapis baskısında. “Yeni anayasa” ile AKP/RTE rejimi kalıcı kılınırsa üniter yapı yıkılacak, ülke-ulus çözülme sürecine sürüklenecek. Oysa halkın çok büyük kesiminde bu tuzaklara karşı güçlü bir siyasal direnç-bilinç var. Bu Meclis, artık halk egemenliğini temsil etmiyor, koptu!

SİYASAL TARİH VE FELSEFE IŞIĞINDA ÇIKMAZ 

Siyaset felsefesinin ve tarihin öğrettiği en temel gerçek şudur: Meşruluğunu halktan almayan ve egemenliği dış odaklara devreden iktidarlar, tarihin hiçbir döneminde kalıcı olamamıştır. Spinoza, “...Korku üzerine kurulan iktidarlar önünde sonunda.. yıkılırlar” der. Bugün halkın üzerine atılan kara şal, kalıcı çaresizlik değil, örgütlü bilinçle aşılabilecek geçici politik darboğazdır. Tarihsel materyalizm ve siyasal tarih bize, emperyalist oyunların ancak içteki işbirlikçi sınıflar dışlanarak geriletilebileceğini gösterir. Marx, “İnsanlar tarihlerini kendileri yapar ancak bunu istedikleri gibi yapmazlar; doğrudan veri olan ve geçmişten devredilen koşullar altında yaparlar” belirlemesiyle, günümüz kuşaklarına tarihsel sorumluluğu anımsatıyor.

Güncel çıkmaz, geçmişin kazanımlarını koruyamayacak ölçüde zayıf olduğumuzdan değil, işbirlikçi ceberut iktidarın bu kazanımları mutlaka yok etmeye atanmasından!

Atatürk ve kurucu kadro, 1919-23 aralığında Sevr gibi kanlı ve kesin ölüm fermanı karşısında ne Saray’ın merhametine sığındı ne de dış güçlerin mandaterliğini kabullendi. Atatürk’ün mücadelesi, tam bağımsızlık ilkesini halkın öz örgütü, Kuvayı Milliye bilinci ve akılcı-bilimsel siyasetle birleştirme iradesiydi. Nutuk’ta bu gerçeği özetlemiştir: “Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı; o da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!” Bugün de yapılacak olan, Aydınlanma devrimi ve laik Cumhuriyet felsefesinin evrensel ilkelerini halkla buluşturmaktır.

NE YAPMALI?

Hukuksal ve meşru direnişi örgütleme: Anayasal düzeni ve üniter devleti ortadan kaldırmaya yönelik her türlü gayri meşru iktidar girişimine karşı, tüm meşru direnme hakları sonuna dek kullanılmalıdır.

Anayasanın Başlangıç ilkelerinden, yurttaşlık haklarına dek her hukuksal zemin, halk egemenliğini tanımayan iktidarın gayri meşru oyunlarını boşa çıkarmak için birer mücadele alanı yapılmalıdır.

Halkın örgütlenmesi ve moral aşılanması: Yoksulluk ve örgütsüzlük, despotik rejimlerin en büyük silahı. Siyaset bilimi, edilgin kitlelerin ortak kamusal çıkar ve adalet çevresinde aktif yurttaşa dönüşebileceğini öğretiyor. Sendikalar, meslek odaları, barolar, bilim insanları ve demokratik kitle örgütleri dağınık direnç odaklarını birleştirmeli; halka umut verecek seçenek iktidar programı somut olarak yazılmalı.

ULUSAL KURTULUŞ MECLİSİ ciddi seçenektir.

Laik Cumhuriyet ve kamucu ekonomi: Ulus devletin içini boşaltan etnik-dinci bölücülüğe karşı en güçlü kalkan, laik hukuk devletidir. Din-inanç sömürüsünün ekonomik sorunları gizlemesine izin verilemez. Kamucu, halkçı, üreten ve üretime dayalı bir ekonomi politikası ile Atatürk’ün bilimsel akılcılığı rehber edinen Aydınlanma Devrimi’nin yeniden uygulamaya konması zorunlu ve olanaklıdır.

Siyasal muhalefet ve tarihsel sorumluluk: Muhalefetin teslimiyetçi dili, iktidarın ekmeğine yağ sürmekte. Aydınlar, yazarlar ve akademisyenler siyaset kurumuna yön göstermeli, uyarılar yapmalı ve halkın gerçek gündemini -bağımsızlık, adalet, refah ve laiklik- ulusal uzlaşma metnine dönüştürmeli. Türkiye ne emperyalistlerin çizeceği sahte sınırların ne de meşruluğunu yitirmiş Saray rejiminin mahkûmu. Çıkış belli: Tam bağımsız, laik, demokratik bir hukuk devleti hedefiyle yeniden ayağa kalkmak, halkın iradesini egemen kılmak ve Kuvayı Milliye bilinciyle yeniden üretmektir. Dün başardık, gene başaracağız!


Not : Prof. Dr. Ahmet Saltık, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi mezudur. Türkiye'de Tıbbiyeli + Mülkiye'li tek doktordur.