Monday, February 12, 2018

Türkiye - ABD arasında modus vivendi sağlanmalı (Faruk Loğoğlu)


Emekli Büyükelçi Faruk Loğoğlu’nun “Türkiye ve ABD Suriye'de 'modus  vivendi' sağlamalı “ başlıklı, 12 Şubat 2018 tarihli yazısını okuyabilirsiniz.

“Çok sayıda sorunlar ağında bocalayan Türk-Amerikan ilişkileri yakın bir gelecekte düzelmeyecektir. Ancak daha kötüye gitmesini önlemek mümkündür. ABD yetkilileriyle şimdi yapılacak görüşmelerde tarafların Suriye konusunda hiç olmazsa bir “modus vivendi” (geçici anlaşma) sağlamaları önemlidir. Böyle bir adım taraflara nefes aldıracak ve ileri dönük güven artırıcı bir etki yapacaktır.”

Türk-Amerikan ilişkileri yakın tarihinin belki de en sıkıntılı dönemini yaşamakta: zamanında çözülemediği için artık hepimizin ezberinde olan birikmiş ikili ve bölgesel sorunlar; karar vericilerin saplantıları nedeniyle var olanlara eklenen yeni sorunlar; ortamı ve gerginlikleri kızıştıran ve zihinleri allak bullak eden karşılıklı söylemler! Ve Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihine hâkim ciddi köşe yazarlarında bile ilişkilerin geleceğine dair artık hâkim olmaya başlayan kötümserlik!

Öte yandan, bu kötümser yorumların ABD Dışişleri ve Savunma Bakanları ile Ulusal Güvenlik Danışmanının Türk tarafıyla gerçekleştirecekleri üst düzey görüşmelere denk gelmesi konuyu bilenlerce bile ilişkilerin düzelmesine, iyileşmesine fazla bir şans tanınmadığını göstermekte. Onlara göre “rubicon” artık geçilmiştir.

Diğer bir deyişle, durum gerçekten ciddi. Zira Sedat Ergin’in birkaç gün önce “Nerede o eski Pentagonlar!” yazısında çok doğru bir şekilde değerlendirdiği üzere, eskisi gibi Türkiye’yle ilişkilere sahip çıkan Pentagon, Dışişleri ve İsrail’le ilişkilerimizin bozulması nedeniyle Kongre’deki Yahudi lobisi artık yanımızda değil. Kongre’deki Türk karşıtlığı ise eskilere göre çok daha yüksek. Amerikan medyası da Türkiye’yi sürekli hedef alıyor, eleştiriyor, hatta NATO’dan çıkartılması çağrısında bile bulunuyor. Önde gelen Amerikan düşünce kuruluşları arasında Türkiye’yi savunan pek kalmadı. ABD Yönetimi ise sürekli karışık sinyaller veriyor, hem Türkiye’yi yeriyor, hem sahipleniyormuş gibi yapıyor ve dolayısıyla inandırıcı, güvenilir bir politika oluşturamıyor. Trump Türkiye’ye doğrudan – henüz – sataşmıyor fakat Ankara’nın beklentilerini karşılamadığı gibi uyarılarına da pek kulak asmıyor.

Amerika’daki bu tablonun aynısı Türkiye’de fazlasıyla dengini buluyor. Hükümet yetkilileri, siyasi partiler, medyanın hemen tamamı, konuyla ilgilenen STK’lar çoğunlukla ABD’yi hedef alıp suçluyorlar. Bütün bunların bir çıktısı olarak, kamuoyunda ABD karşıtlığı zirve yapmış durumda. Makul bir ses çıkarmaya çalışanlar ise hedef tahtası haline getiriliyor. ABD karşıtlığı da iç politika malzemesi haline dönüştürülüp, Batı karşıtlığının önemli bir unsuru olarak siyasi iktidar tarafından topluma zerk ediliyor ve bu yolla, yaratılmak istenen ‘yeni düzen’e geçiş kolaylaştırılmak isteniyor.

Netice olarak siyasilerce her vesileyle çekiştirilen, medya ve sivil toplum tarafından “vur abalıya” dürtüsüyle sürekli dövülen, korumasız bir ilişkiden söz ediyoruz. Bu koşullarda kötümser olmak, ilişkilerin kopmasında endişe duymak, iki müttefikin “hasım” haline geldiğini düşünmek haliyle zor olmuyor.

Ancak durumu farklı değerlendirmemizi mümkün, gerekli kılan nedenler de mevcut. En baştaki neden aralarındaki sorunlara rağmen iki ülkenin bölgemizde örtüşmeye devam eden önemli çıkarlarının varlığıdır. Ticaret, ekonomi, savunma sanayii, eğitim, kültür ve turizm alanlarındaki ikili ilişkilerimizin ötesinde, ABD’yle bağlarımız Batı dünyasıyla ilişkilerimizin merkezinde yer almakta, NATO çerçevesinde, ciddi aksamalar da olsa, güvenliğimizin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ayrıca, Türk-Amerikan ilişkileri Rusya’yla ilişkilerimizin sağlıklı yürümesi için de bir denge unsurudur. Stratejik öneme sahip Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Karadeniz, Ege ve Akdeniz havzalarının kesiştiği noktada yer alan Türkiye stratejik çıkarları bağlamında ABD için ise önemli bir müttefiktir.

Yapılması gereken ilk iş ilişkileri PYD/YPG sultasından çıkarmaktır. Bunun için Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması noktasında Türkiye ile ABD arasında gerçek bir mutabakat sağlanmalıdır. Çünkü IŞİD başta olmak üzere her türlü terör sorununun kesin çözümü barış, istikrar ve güvene kavuşmuş bir Suriye’dir. Dolayısıyla, odak noktası savaştan Cenevre’deki barış görüşmelerine kaydırılmalı, ABD’nin YPG bağlamında verdiği sözleri tutması için Türkiye girişimlerini sürdürmeli, Menbic konusunda da Türkiye’nin taleplerini karşılayacak adımlar ABD tarafından atılmalıdır. Türkiye’nin kendi Kürt meselesiyle hangi araçlarla meşgul olmaya devam edeceği de şüphesiz PYD bağlamında yapılan tartışmalar için merkezi önemdedir. Türkiye, Suriye’de barışı hedeflediğini somut adımlarla göstermeye ve içeride de demokrasiye dönmeye başlayabilirse, şimdi güvenlik parantezine sıkıştırdığı sorunları diplomasi yoluyla çözebileceğini görecektir.

Bu konjonktürde önümüzdeki günlerde ABD üst düzey yetkilileri ile yapılacak temaslar her iki taraf için de önemli bir – belki de uzunca bir süre için – son bir fırsattır. Belli ki ABD yönetimi Türkiye’yle yaşadığı sorunları çözmek için çaba sarf ediyor. Ankara veya bölgede daha önce görev yapmış James Jeffrey, Ryan Crocker, Eric Edelman ve Stuart Jones gibi Amerikan Büyükelçileri de ABD’nin Türkiye’yi kaybetmek istemediğini düşünüyorlar. Elbette eleştirileri, kayıt ve kaygıları var ama bu diplomatlar aralarında nüanslar olmasına karşın sonuçta ilişkilerin iki ülke için de önemli olduğu, vazgeçilmez ortak çıkarlarının bulunduğu ve ilişkilerin onarılması gerektiği noktalarında hemfikirler.

Çok sayıda sorunlar ağında bocalayan Türk-Amerikan ilişkileri yakın bir gelecekte düzelmeyecektir. Ancak daha kötüye gitmesini önlemek mümkündür. ABD yetkilileriyle şimdi yapılacak görüşmelerde tarafların Suriye konusunda hiç olmazsa bir “modus vivendi” (geçici anlaşma) sağlamaları önemlidir. Böyle bir adım taraflara nefes aldıracak ve ileri dönük güven artırıcı bir etki yapacaktır. Türkiye ve ABD’nin dostluk ve müttefiklerini sürdürmesi, birbirlerine hasım olmalarından daha yararlıdır. Hem iki ülke hem Ortadoğu için.

*Eski CHP Milletvekili, emekli Büyükelçi



AdChoices


Sunday, February 4, 2018

Eski Türklerde Din (2nci bölüm)


Eski Türklerde Din (İkinci bölüm)
“Şamanizm sözcüğü Tunguzcadaki şaman isminden gelmektedir. Bu sözcük Rus bilim adamları aracılığıyla bilim terminolojisine girmiştir. Türk topluluklarında şaman teriminden çok kam sözcüğü kullanılmıştır” (Çoruhlu 2002:15). Tabi geniş Orta Asya coğrafyasında isimlendirmelerde de farklılıklar mevcuttur. Şaman sözcüğü özellikle değişik şekillerde hala yaşamaktadır. “Asya’nın ortalarında ve kuzeyinde konuşulan öteki dillerde buna karşılık olan terimler şöyledir: Yakutça ojun, Moğolca bügö, bögö ve udagan, (Buryatça udayan, Yakutça udoyan: kadın şaman), Türkçe-Tatarca kam (Altayca kam, gam, Moğolca kami, vb.) Tunguzca terim Pali dilindeki samana sözcüğüyle açıklanmaya çalışılmıştır” (Eliade 1999:22).
Diğer taraftan dinler tarihi uzmanı ve bu alanda otorite olarak kabul edilen Mircea Eliade’nin Şaman’ı bir din adamı olarak kabul etmemesi dikkat çekicidir. Eliade Şaman tipini daha çok mistiklerden kabul eder. Şamanizm adlı eserinde yaptığı bir tespite göre: “Şamanizm Orta ve Kuzey Asya’nın dinsel yaşamına egemen olsa da bu geniş bölgenin dini değildir. Bazı kimseleri kuzey insanlarının ve Türk-Tatar halkların dinlerini Şamanizm saymağa götüren şey, gevşeklik ve kafa karışıklığı olmuştur” (Eliade 1999:25) demektedir. M. Eliade bu eserinin önsözünde belli başlı yönleriyle Şamanizm’i bir din olarak ifade etmişse de ilerleyen bölümlerde Şamanlığın sadece bir esrime ve vecd tekniği olduğundan bahsetmektedir. Şaman ise her şeyden önce, kendi özel yöntemleriyle ulaştığı “kendinden geçme” (vecd) durumunda, ruhunun göklere yükselmesi, yeraltına inmesi ve oralarda dolaşması için bedeninden ayrıldığını hisseden bir “aşkınlık” (trans) ustasıdır. Görüleceği üzere Eliade şamanı bir din adamı olarak tanımlamak yerine onu trans ve vecd yeteneğine sahip aşkın bir tip olarak tanımlamayı tercih etmiştir.
Yaşar Kalafat da bu bağlamda Eliade ile ters düşmemektedir. Kalafat’ın eserlerinden anladığımıza göre Şamanizm; Orta ve özellikle Kuzey Asya’nın dini ritüellerine önemli ölçüde egemen olmuş olan, sayısız hurafelerden, mistik-büyülü uygulamalardan, sağaltma, fal bakma, ruhlarla ilişkiye geçme, kayıp olan ruhu bulma, ölenin ruhunu yerine götürme, ruh çıkarma, büyü bozma, büyü yapma, trans, vecd ve esrime teknikleri ile vb. birçok uygulamadan oluşan bir inanış sistemidir. Bu inanış sistemi yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı paylaştığı Gök Tanrı inancı gibi İslamiyet ve Hıristiyanlık ile de oldukça iç içe geçmiş bir yapı arz etmektedir. Bundan ötürüdür ki Orta Asya’nın pek çok ülkesinde Müslüman ya da Hıristiyan olan Şamanlara rastlanabilmektedir. Örneğin küçük bir ülke olan Hakasya’da Hıristiyan şamanlar günümüzde bile toplumdaki işlevlerini hala yerine getirmektedirler. Şamanın bir din adamı olmadığı sadece esrime ve trans ustası ya da bir sağaltıcı (medicine man) olduğu buradan da anlaşılmaktadır.
Bu bağlamda karşımızda duran “şaman” tipine ilave olarak bir de “kam” tipimiz mevcuttur. Kam tipi asıl olarak şaman tipine nazaran daha milli bir tiptir. Çünkü Çinlilerin, Moğolların, Tibetlilerin ve hatta Rusların eski dönemde kendi medicine man tiplerini şaman olarak isimlendirdiğine şahit olunurken “kam” isimlendirmesinin sadece Türkler tarafından kullanıldığı görülmektedir. Özellikle Altay Türklerinin “kam” ismini benimsemesi ve kullanması önemlidir. Üstelik şamanlar sağaltma işleminde kendilerine özgü bir davulu kullanırlarken kamlar daha çok kopuzları ile resmedilmektedirler. Bu bakımdan şamanlar ile kamlar aslında çok da benzer tipler değillerdir. Bu iki tipin metafizik anlamda gördükleri aracılık vazifeleri de birbirine göre farklılık arz etmektedir. Örneğin Kalafat’a göre “Şaman kişioğlu ile ruhlar âlemi arasında görev üstlenmiş iken, Kam daha ziyade Tengri buyruğu ile kişioğlu arasında işlev üstleniyordu”(Kalafat 2004:9).
1 2

Bottom of Form
Üyelik İşlemleri


Bu fikre İbrahim Kafesoğlu da katılmaktadır. Kafesoğlu “Türk Milli Kültürü” adlı eserinde Şamanların bir din adamı olamayacağını sadece dini ve büyülü işlevleri kullanan trans ustaları olduklarını söylemektedir. Şaman ile Kam’ın birbirinden farklı mistikler olduklarına değinen Kafesoğlu; Şamanlığı da esasen Bozkır-Türk inanç sisteminden kabul etmez. Şamanizm’in Tengi ve Yer-Su inançları ile de bir ilgisinin mevcut olmadığına değinir. Türklerin Gök Tanrı inanç sistemi ile Şamanizm’in arasındaki hayret verici uyumluluğun nedenini ise bilhassa Türklerdeki atalar kültü, ölüler kültü, kartal inancı, demircilik ve at kurban etme inanışlarının Şamanlık tarafından suistimal edilmesi olarak açıklamıştır. Kafesoğlu’na göre Şamanlığın ruhlarla ve ruhlar âlemiyle uğraşan bir inanış sistemi olması, onun eski Türk halk inancının üzerine yayılmasına ve bir din sağlamlığı kazanmasına sebep olmuştur (Kafesoğlu 1997:300-2).
Şaman için Batı dünyasının daha çok Medicine-man ismini kullandığına şahit olmaktayız. Kendilerine has tekniklerle sağaltmalar yapmaları da bu isimlendirmede önemli rol oynamıştır. Jean Paul Roux’un (2006:59) “Şamanizm bir din değil bir tekniktir” demesi belki bu sağaltma tekniklerinden ötürü olabilir. Buna göre Şaman; Sibirya’da ve Orta Asya’da pek çok ülkede birçok merasimde ve eğlencede bulunması gereken bir kişidir. Hastaları iyileştirmek, ölülerin ruhlarını yerlerine götürmek, kayıp ruhları bulmak ve bulduktan sonra da gerçek yerlerine götürmek, şeytan çıkarmak ve kötü ruhları uzaklaştırmak hep şamanlardan beklenen görevler olmuştur. Şamanların bütün bu uygulamaları etrafında şekillenen Şamanizm, görüldüğü gibi ilahi bir din olmaktan uzak bir yapı arz etmektedir. Türkler bu yapıyı bir din olarak benimsememişlerdir. Eski Türkler, Gök Tanrı Dini denilen tek tanrılı bir dini sisteme inanmışlardır. Bu inancın hâkim olduğu coğrafyanın çok geniş olması dış etkilerin ve hurafelerin karışmasını kolaylaştırmış, bu da Türkler arasında Şamanist uygulamaların ortaya çıkmasına ve çoğalmasına neden olmuştur.
Kök Tengri İnancı
Eliade’ye göre dünyanın neresinde olursa olsun bütün insan toplulukları yaratıcı yüce bir güce inanmışlardır. Bu yüce yaratıcı inancı genelde “Gök” ile birlikte anılmıştır. Dolayısıyla Sibirya ve Orta Asya’da yaşamış olan insan toplulukları arasında Gök Tanrı inancının bulunması olağan bir durumdur. Tunguzlar, Samoyedler ve Türk-Tatar halkları arasında “Gök Tanrı” inancı vardır. Ancak bu inanç zaman içerisinde bazı Türk boy ve kabilelerinde unutularak yerini çok tanrılı hurafelerle dolu bir inanış sistemine de bırakabilmiştir. “Bunun dışında diğer tanrılar da vardır. Ancak “Gök Tanrı” büyük tanrı anlamına geldiğinden en kutsal tanrı “Gök Tanrı”dır. Buna Samoyedler “Num”, Tunguzlar “Buga”, Moğollar “Tengri”, Buryatlar “Tengeri”, Volga Tatarları “Töngere”, Beltirler “Tingir”, Yakutlar “Tangara” derler. Bu kavramlarla Yakutlar “Yüce Egemen”, Altay Tatarları” Ak Işık”, Türk-Tatar halkları da” Başkan, Han, Bey” ve daha çok” Ata” anlamını verirler” (Kalafat 2004:9).
Görüldüğü gibi Türkler, tarihin her döneminde Tengri dedikleri bir yaratıcı güce inanmışlardır. Bu yaratıcı güç, kağanlara kut veren, küç, ülük ve birlik sahibi bir yaratıcıdır. Eski Türklerce Gök Tanrı İnanç sistemini oluşturan diğer unsurlarla beraber Kök Tengri de ıduk yani kutsal kabul edilmiştir. Yir-sub kutsaldır, Yağız-Yir kutsaldır, çünkü Tengri tarafından yaratıldığı bilinmektedir. Atalar ervahı kutsaldır. Kanlı ve kansız kurbanlar Türkler tarafından asırlarca bu ruhlar adına sunulmuştur.
Yir-Sub, Orhun Abidelerinde yer yer vatan anlamında da kullanılan bir kavramdır ve Kök Tengri ifadesi ile birlikte anılmak lüzumu görülmüştür. Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 19. Satır “Eçümüz apamız tutmuş yir sub idisiz bolmazun tiyin Az budunug itip yaratıp…” Ecdadımızın tutmuş olduğu yer-su (vatan) sahipsiz olmasın diye, Az milletini tanzim ve tertip edip.” ve yine Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 10-11. Satır “Üze Türk Tengrisi Türk ıduk yiri subı ança itmiş.” Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu (vatanını) öyle tanzim etmiş. Kül Tigin Abidesi Doğu Yüzü 15. Satır “Tengri yarlıkaduk üçün illigig ilsiretmiş kagansıratmış, yagıg baz kılmış, tizligig sökürmiş, başlıgıg yükündürmiş.” Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiştir (Ergin 2000). Görüldüğü gibi Orhun Abidelerinin satırlarında Gök Tengri’den onun lütfetmesinden, bağışlamasından, tanzim etmesinden güç vermesinden bahsedilmektedir.
Satırlardan da anlaşılacağı üzere Şamanizm’in çok tanrılı inanış sistemindense Türklerde tek tanrı inancının varlığı mevzubahistir. Üstelik yazıtların satırlarında Şamanizme dair tek bir ifadenin dahi görülmemesi de ilgi çekicidir. Kağanların öne çıkardığı tanrı Şamanizmin tanrısı ya da tanrıları değildir. Gök Tanrı dininin Kök Tengrisi öne çıkarılmıştır. Hatta bu tanrı için Orhun Abidelerinde Kül Tigin, Türk Tengrisi tabirini kullanılmıştır. Bu kullanım muhtemelen diğer ilkel kavimlerin ya da farklı milletlerin inanç diye benimsediklerinden; Türklerin inancını ve tanrısını ayırmak maksatlı olmalıdır. Çünkü eski Türklerle o dönemde aynı coğrafyayı paylaşan diğer ilkel kavim ve topluluklar, Totem dedikleri hayvan veya bitki türlerini kendilerine Tengri edinebilmekteydiler. Bundan dolayı Türk kağanlarının abidelerde Türk Tengrisi ifadesini aynı şeyin anlaşılmasını engellemek maksatlı olarak kullanması muhtemeldir.
Totemizm bir din olmasa da totemlerini tanrılaştıran toplulukların mevcut olması ve hatta bu tutumun eski Türkler arasında da yayılmaya müsaitliği, Türk kağanlarına bu türden bir ifadeyi kullanmayı benimsetmiş olabilir. Çünkü Türk kağanları törelerine ve atalarına oldukça bağlı ve bu bağımlılığı da milletleri adına yürüten kişiler olmuşlardır. Çin ve İslam kaynaklarından anladığımız Uygurlardan sonra Kırgızlar’ın da Kök Tengri’ye inanmaları eski Türk kağanlarının atalarının dinine olan sadakatlerini göstermesi bakımından manidardır. 11. yüzyılda İslam Halifesi tarafından İtil Bulgarlarına gönderilen İbn Fadlan’ın, Hazar ile Aral civarında yaşayan Oğuzlar ile ilgili izlenimi de aynıdır. Burada yaşamakta olan Oğuzların Kök Tengri dini üzerine oldukları İbn Fadlan tarafından seyahatnamesinde dile getirilmiştir. Yine İbn Fadlan, Başkurtlardan bahsederken onların da gökte yaşayan en büyük tanrıya inandıklarını ifade etmektedir (Şeşen 1995).
Türk devletlerinde Kağanlar milli bir tip olmanın dışında aynı zamanda Kök Tengri inancını da sürdürmeleri bakımından birer dini tiplerdir. Tengri’nin seçtiği ve kişioğlu üzerinde yükselterek kağan kıldığı asil soydan gelen tiplerdir. Bu durum aynı zamanda kağanlara Tengri tarafından verilmiş bir misyondur da. Oğuz Kağan Destanında destan sonunda Oğuz Kağan’ın çocuklarına hitaben: “Ey oğullarım ben çok aştım; çok vuruşmalar gördüm; düşmanları ağlattım; dostlarımı güldürdüm. Ben Gök Tangrıya borcumu ödedim” (Bang ve Arat, 1936:33) demesi Kağanlığın milli misyonunun dışında bir de dini misyonunun olduğuna işaret etmektedir. Türk kağanları kağanlık vazifelerini Tanrı adına yürüten kişilerdir. Bu anlayış İslam öncesi Türklerde bu şekilde olduğu gibi İslam sonrası dönemde de aynı şekilde devam etmiştir.
Gök-Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır.
Gök-Tanrı inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar gibi eski Türk toplulukları inanç sisteminin başında yer alır. Türklerin inançları ile ilgili en eski kaynaklar olan Çin yıllıklarında da bu yönde bilgiler mevcuttur. “Bu konudaki ilk bilgiler milat öncesi Hun Türkleri ile ilgili olanlardır. Bu bilgilere göre, eski atalarımız Hun Türkleri, Tengri’ye Yir-Sub iyelerine, Yagız-Yir iyelerine, Kök Tengri (mavi gök) iyelerine ve Ata Evrakları’na kurban keserlerdi. Yılın beşinci ayında, Hun Türkleri Kağanı halkı bir araya toplar, kurban merasimi yapardı. Sonbaharda tekrarlanan ayinden sonra ise, kağan ile beraber orman etrafında dolaştıkları ifade edilmektedir” (Kalafat 2004:15). Buradan da anladığımız şey; şaman ismine ilk olarak 8. asırda; J. P. Roux’a göre “9. asırda Tang Yıllıklarında” (2006:60) rastlamamıza rağmen, Türklerin aslında çok daha eskiye milat öncesi asırlara dayanan tek tanrılı bir inanca sahip olduğudur. Yani tek tanrı inancını bilinen en eski kaynaklarda dahi Türklerin en eski dini olarak görebilmekteyiz.
Son olarak araştırmacı Şaban Kuzgun da (Kalafat 2004:21) “Türklerin Müslümanlıktan evvel de tevhid inancına mensup olduklarını düşünmektedir. O’na göre: Türklerin dini tarihinin çok büyük bir kısmını “Gök Tanrı İnancı” ismini verebileceğimiz bu din kaplamaktadır. Batılı araştırmacıların etkisi altında kalan bazı bilim adamlarımızın bu inanca “Şamanizm” ismini vermeleri katiyen doğru değildir. Gök Tanrı inancı Şamanizm ile aynı olmadığı gibi, Şamanizm Türkler’den ziyade Moğollar, Tunguzlar vb. kavimlerde görülen ilkel bir büyü sistemidir ve asla bir din hüviyetinde değildir. Şamanizm belki de Putperestlikle bağdaştırılabilir ama Gök Tanrı inancı gibi tek Tanrı’ya inanan bir sistem ile bağdaştırılamaz” diyerek konu üzerindeki saptamasını dile getirmiştir.
Sonuç
Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki dini kabulleri bütün yönleriyle saptanamadığı gibi, günümüzde de bu belirsizlik tam anlamıyla aydınlatılmış değildir. Geniş Orta Asya coğrafyasında, kavimlerin, boyların ve devletlerin arasında yüzlerce yıldır süren mücadeleler nedeniyle pek çok devletler ve imparatorluklar kurulmuş ve yıkılmıştır. Orta Asya’da tarihi süreç içerisinde kavimlerin neredeyse tamamına yakınının göçebe topluluklardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunun sonucu olarak da kültürel unsurlar birbirleriyle karışıp kaynaşmış ve yeni bir kültürel sentez ortaya çıkmıştır. Budizm, Maniheizm, Şamanizm, Tengricilik, İslamiyet ve Hıristiyanlık gibi dini ve mistik yapılar; Orta Asya milletleri arasında yaşanmış ve pek çok devletin yaşantısında izler bırakmıştır. Bu izler günümüzde de bütün canlılığıyla devam etmektedir. Bu nedenle bu konuda araştırma yapan uzmanlar, herhangi bir unsurun etkisine maruz kalmamış bir dinin veya bir inanışın yaşatıldığı bir topluluk, bir devlet ya da bir kültür çevresi aramamalıdırlar.
Kültürel unsurların bu denli karıştığı bir bölgede isimlendirme çalışması da menfi sonuçlar doğurabilir. Örneğin Şamanizm’i önce din yapmak ve daha sonra da Türklere ait olduğunu söylemek bu türden büyük bir hatadır ve bu hataya pek çok yabancı ve yerli antropologlar, araştırmacılar ve uzmanlar tarafından düşülmüştür. Bu sorunun aydınlatılmasında gördüğümüz zaruretin bir diğer nedeni de Şamanizm’in uygulamaları itibariyle ilkel kavimlere has özellikleri barındırmasıdır. Batılı antropologların bu noktada Türkleri Şamanist olarak kabul etmelerinin arka planındaki gerçeklik burada yatmaktadır. Maalesef bu maksatlı bakış açısını yakalayamayan bazı yerli bilim adamlarımız da aynı hataya düşerek Şamanizm tezine sarılmış ve ilkellikle Türk milletini eş tutmuşlardır.
Bu maksatlı yaklaşımlardan uzak olarak yapılmış olan son çalışmalardan, Şamanizm’in Türklerin eski dini olmadığı ve hatta bir din dahi olmadığı sonucuna ulaşmış bulunmaktayız. Ek olarak da ifade etmek gerekir ki araştırmalarımızdan edindiğimiz sonuç; Türklerin eski dininin “Gök Tanrı İnanç Sistemi” denilen tek tanrılı bir inanç sistemi olduğudur.
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, e-posta: sugurlu@ibu.edu.tr
Kaynak: AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2012, Cilt:12, 20. Yıl, Özel Sayı

Kaynakça
♦ Bang, W. ve R. Rahmeti Arat (1936), “Oğuz Kağan Destanı” İstanbul Üniversitesi Yayınları No 18, Burhaneddin Basımevi, İstanbul
♦ Çoruhlu, Yaşar, (2002), “Türk Mitolojisinin Anahtarları”, İstanbul, Kabalcı Yayınları, s.15
♦ Eliade, Mircea, (1999), “Şamanizm”, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, Çev. İsmet Birkan, s. 22
♦ Ergin, Muharrem, (2000), “Orhun Abideleri” İstanbul, Boğaziçi Yayınları Gökalp, Ziya, (2005), “Türk Töresi”, İstanbul, Toker Yayınları, Haz. Yalçın Toker, 3. Baskı, s.34-35
♦ Günay, Umay,(1999), “Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi” Ankara, Akçağ Yayınları, s.10-11
♦ İnan, Abdülkadir.(2000), “Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar”, Ankara,TTK Yayınları
♦ Kafesoğlu, İbrahim, (1997), “Türk Milli Kültürü”, Ankara, Ötügen Yayınları, 15.Baskı, s.300-302
♦ Kalafat, Yaşar, (2004), “Altaylar’dan Anadolu’ya Kamizm-Şamanizm”, İstanbul, Yeditepe Yayınevi, s.9
♦ Ocak, Ahmet Yaşar, (1983), “Bektaşi Menakıpnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri”,İstanbul, Enderun Kitabevi, s.21
♦ Ocak, Ahmet Yaşar, (2005), “Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri”, İstanbul, İletişim Yayınları, s.57
♦ Roux, J. Poul (2006), “Orta Asya Tarih ve Uygarlık” II. Baskı, Çev: Lale Arslan, Kabalcı Yayınları, İstanbul
♦ Şener, Cemal, (2003), “Şamanizm Türklerin İslamiyet’ten Önceki Dini”, İstanbul, Etik Yayınları, 13.Baskı,
♦ Şeşen, Ramazan (1995) “İbn Fazlan Seyahatnamesi”, Bedir Yayınevi Tarih Serisi, İstanbul


Eski Türklerin Dini (Bölüm I )


Eski Türklerin Dini  Yrd.Doç. Serdar Uğurlu (31 Ocak 2018)

Günümüzden bir asır öncesine kadar eski Türklerin dini denilince bu hususta yeterli birikimi bulunmayan dönemin sosyal bilimcilerinin akıllarına gelen ilk mistik yapı Şamanizm olmuştur. Üstelik Şamanizm zikredilirken de “Gök Tanrı İnanç Sistemi”nden yeterince bahsedilmemiştir. Hâlbuki Gök Tanrı İnanç Sistemi kendi başına incelenmesi ve üzerinde durulması gereken bir dini sistemdir. Gök Tanrı kültü, Atalar kültü, Yer-Su kültü ve Umay Ana kültü olmak üzere çeşitli yan unsurlar üzerine bina edilen bu inanç sistemi ile hurafelere ve ilkel uygulamalara dayanan Şamanist inanışın arasındaki farkı görmemek mümkün değildir. Ancak buna rağmen günümüzde Şamanizm’in bir din olduğu algısı hala devam etmekte, üstelik bu algıdan hareketle Türklerin İslamiyet’ten önceki dininin Şamanizm olduğu da vurgulanmaktadır. İşte bu noktada yapılan çalışmaların bu muğlaklığı aydınlatmak gibi bir misyon üstlenmesi gerekmektedir. Yani Türklerin eski dini söylenildiği gibi Şamanizm midir yoksa dört ana unsurdan müteşekkil olan Gök Tanrı İnanç Sistemi midir açıklıkla ifade edilmeye muhtaçtır.

Basit bir tarihi sıralamayla gidecek olursak; İslami devirden önceki Türklerin dini hakkındaki çalışmalar, XIX. yüzyılda Rus âlimi W. Radloff ile başlamıştır denilebilir. Onun tespiti: “Altaylardaki Türkler arasında tespit ettiği Şamanizm’in, İslamiyet’ten önce eski Türklerin asıl dinleri olduğu varsayımı” idi (Ocak 1983:33). Radloff bu varsayımına dayanarak eserlerini Orta Asya’daki Türkler arasında mevcut olduğuna inandığı Şamanizm’e hasretmiştir. Eserlerinin sonraki dönemde yerli yabancı birçok araştırıcı tarafından eski Türk dini hususunda ana kaynak olarak kabul edilmesi, Şamanizm tezinin benimsenmesinde başrolü oynamıştır. Yani Şamanizm’in eski Türklerin dini olduğu tespiti, batılı ve yerli pek çok bilim adamının düşüncesinde bu eserler sayesinde yer etmiştir. 18. asır sonları ve 19. asır boyunca hem araştırma zorlukları hem de bölgenin siyasi durumu, Orta Asya Türkleri ile ilgili çalışmaların çok sınırlı seviyelerde kalmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı bu bölgenin pek çok özellikleri ile beraber inanç-inanış yapısını ve bu yapının Orta Asya coğrafyasına dağılımını Sosyalist Rusya’nın yıkılmasına kadar öğrenememişizdir. İşte bu yetersiz araştırma olanakları sonucunda eksik bir bilgi birikimi meydana gelmiş, bu eksik bilgi birikiminden hareketle de Şamanizm’in Türklerin eski dini olduğu saptaması yapılmıştır.

Şamanizm’e Dair Çalışmalar

Bugüne kadarki çalışmalar sonucunda anlaşılmıştır ki Şamanizm bir din olmaktan çok uzak bir yapıya sahiptir. Aslında Şamanizm’in en eski dönemlerdeki şekline dair akademik çevrelerin elinde neredeyse hiçbir veri bulunmamaktadır. Yakın zamanlardaki çalışmalardan ulaşılan bir sonuçtur ki Şamanizm, ilk kez Türkler arasından tarih sahnesine çıkıp yayılmış bir sistem de değildir. Şamanizm’in Uygurlardan sonraki senelerde Türkler arasında yaygınlaşmaya başladığı tahmin edilmektedir. Çünkü Gök Türkler ile Uygur Türkleri ağaç ve orman kültüne değer veren Türkler olarak, kutsal ormanda Gök Tanrı için kurban sunma törenlerine sadece avcıları başkan olarak atamışlardır. Öncesinde ise yani Hun Devleti zamanında bu başkanlık işi kağanlar tarafından yürütülmüştür.

Şaman ya da kamların Gök Türk ve Uygurlar zamanında bu törenlere başkan olarak atanmaması, akla bu dönemin şaman öncesi bir dönem olduğu düşüncesini getirmektedir. Yani milattan sonra VIII. asırlara gelindiğinde Türkler arasında faaliyet gösteren şaman ya da kam gibi bir tipin olmaması muhtemeldir. Zaten şaman tipi ile ilgili ilk tespitler VIII. asırdan bile sonraya rastlamaktadır. Görüldüğü gibi şaman ya da kam tipini Türklerin üretmiş olduğunu iddia etmek doğru değildir. Ancak Orta Asya’da yaşayan eski Türklerin diğer topluluklardan etkilenerek bu tipi zamanla üretmiş olduğu aşikârdır. Şaman kelimesinin etimolojisi üzerinde şimdiye kadar çok durulmuştur.

Bu terimin Tunguzcadan önce Rusçaya ve oradan da Batı dillerine geçtiği bilinmektedir. Şamanın Toharca’daki karşılığı Samane yani budist rahip şeklindedir ve bundan ötürü Budizm’in etkisiyle Türkler arasına güneyden kuzeye doğru girmiş olabileceği akla gelmektedir. “Koppers ve Eliade gibi araştırıcılar, gerçekte, yukarıda iyi Tanrılar, yeraltında fena Tanrılar şeklinde tipik bir düalizm (ikicilik) ihtiva eden Şamanizm’in, Orta Asya’nın çoban kavimlerine, bu arada Türklere güneyden gelmiş olabileceğini” (Ocak 2005:72-3) savunmaları da Budizm’in etkisi tezini kuvvetlendirmektedir. Bu bağlamda Şamanizm’i, Budist çevrelerin ürettiği fikri daha fazla kuvvetlenmektedir.

Şamanizm sonraki süreçte eski Türk dinine ait olan atalar kültü, ölüler kültü, dağ kültü ve ağaç kültü gibi kültleri kısa zamanda kendi bünyesinde tekrar tanımlamış ve yeniden kurgulamıştır. Bütün bu kültler aslen Gök Tanrı dinini rükünleri olmasına rağmen zaman içerisinde tamamen Şamanist bir yapıya dönüşmüştür. Hatta günümüzde öyle bir aşamaya gelinmiştir ki bu kültlerden bahsedilmeden Şamanizm yazılamamaktadır.

Şamanizm ile ilgili Batılıların XX. asra kadarki çalışmaları daha çok bu inanış sisteminin Türklerin en eski dini olduğu yönünde olmuştur. “Bizde ise, eski Türk dini üzerindeki çalışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarındaki Türkçülük akımlarıyla beraber başlamış, ilk defa Ziya Gökalp bu konuda araştırmalar yapmıştır. O, belki de Durkheim’in etkisiyle eski Türklerin dininin Totemizm ve Natürizm safhalarından geçtiğini, sınırlı malzemesinden hareket ederek ileri sürmüştür. Fakat sonraları, eski Türklerin daha gelişmiş bir dini sisteme sahip olduklarını düşünerek buna Toyunizm adını vermiştir. Ancak daha sonra bunun Budizm olduğu ortaya çıkmıştır. Z. Gökalp’in Şamanizm’i de eski Türk dini olarak reddetmediği görülüyor” (Ocak 1983:21). Bu yorumu Gökalp’in “Türk Töresi” adlı kitabında da görebilmekteyiz. Ziya Gökalp adı geçen kitapta Tisin Türklerinin dinine Şamanizm adını vermektedir. Eserde: “Bu dinin din adamları ‘kam’lar yahut ‘kamanlar’dır. ‘Şaman’ kelimesi bundan çıkmıştır. Şaman’a Yakutlar’da ‘oyun’ adı verilir ki Oğuzlardaki ‘ozan’ kelimesiyle aynı köktendir” diye geçmektedir (Gökalp 2005:34-35). Görüldüğü üzere Şamanizm bir din, şaman da bir din adamı olarak belirtilmiştir. Bu türlü saptamalar daha da çoğaltılabilir.

Fuad Köprülü “Anadolu’da İslamiyet”, “Osmanlı’nın Etnik Kökeni” ve “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserlerinde yer yer Anadolu’nun hem etnik hem de dini yapılanması hakkında bilgiler vermiştir. Buna göre Anadolu’nun dini şekillenmelerinde Eski Türk dini olan Gök Tanrı dininin de etkilerine değinmiş; Anadolu’daki heterodoks yapıya sahip zümrelerdeki Şamanist etkilere işaret etmiştir. Kendisinin kesin olarak Eski Türk Dinini, Şamanizm’le örtüştürdüğünü eserlerinde görebilmiş değiliz. Ancak Abdülkadir İnan’da bu daha bir nettir. İnan “Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar” adlı eserinde; Şamanizm’i Türklerin Eski Dini olarak adlandırmıştır (İnan 2000). Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk milli kültürü üzerinde yapmış olduğu önemli çalışmalarında, kitap ve makalelerinde Şamanizm’den Türklerin eski dini olarak bahsetmiş hatta bu konuda daha da ileri giderek Müslüman Türkler arasında Şamanist unsurları tespit etmeye çalışmıştır. İlerleyen yıllarda dünyanın değişik coğrafyalarında yaşamakta olan farklı ilkel kavimlerin inanışlarında da Şamanist uygulamalara benzer uygulamalara rastlanması konuya değişik bir boyut kazandırmıştır. Üstelik bu ilkel kavimlerin inanç-inanış örgütlenmelerinin Gök Tanrı inanç sistemine tamamen yabancı kalması, İnan’ın bu konudaki fikirlerinin de değişmesine sebep olmuştur. Konunun üzerine gidildikçe Gök Tanrı İnanç siteminin farklılıkları ve dünyadaki diğer tek tanrılı dinlere benzerliği bu fikirlerin değişmesinde önemli rol oynamıştır. Aslında zamanla meydana gelen bu fikir değişikliği diğer pek çok bilim adamı için de geçerlidir.

“Avrupalı araştırıcılar arasında da aynı dönemde hep bu tezin işlendiği görülmektedir. Mesela W. Eberhard, U. Havra ve L. Rasonyi bunlardandır. Doğrudan doğruya eski Türk dini ile uğraşmamasına ve bir Selçuklu tarihçisi olmasına rağmen Osman Turan (Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti) da zaman zaman bu konularla ilgilenmiş, hudut bölgelerinde oturan Türklerin yabancı din ve kültürlerin etkilerine maruz kalmalarına karşılık, asıl büyük kitlenin Şamanist olduğunu savunmuştur. Ancak o, eski Türklerin Şamanizm içinde tek Tanrı mefhumuna eriştiklerini de kabul etmektedir” (Ocak 1983:22).

Bir başka araştırmacı olarak Cemal Şener “Şamanizm Türklerin İslamiyet’ten Önceki Dini” adlı eserinde başlığından da anlaşılacağı gibi bu tezi savunmuştur. Hatta eserinde Şamanizm’in insanlığın en eski dinlerinden biri olduğundan bahsetmiştir (Şener 2003:18). Şener, her ne kadar Şamanizm’i bir din ve şamanı da bu dinin din adamı olarak eserinde tanımlamış olsa da Şamanizm’i açıklarken ondan ilahi bir dinmiş gibi bahsetmez. Şamanizm’in esas olarak sihir ve büyüye dayandığını belirtir. Şamanı da insan ve ruhlar âlemi arasında bir arabulucu olarak açıklar. Onun ifadelerinden Radloff’un meydana getirdiği hatalı algının kendisini etki altına aldığı anlaşılmaktadır. Şamanizm’in bir din olduğu düşüncesine İlhan Başgöz’ün “Türk Halk Hikâyelerinde Rüya Motifi ve Şamanlığa Giriş” isimli incelemesinde rastladığımız gibi Umay Günay’ın ona hitaben (1999:10-11) “Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden önceki inançları olan Şamanizm ve Şamanlık…” şeklindeki ifadeleri tekrarlamasıyla Günay’da da rastlamaktayız. Günay, “Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi” adlı eserinde Şamanizm’den bir inanç olarak bahsetmekte ve bir de sürece değinmektedir. Bu süreç şaman ile âşığı ortak noktada buluşturan bir süreçtir. Buna göre Şamanizm bir din olarak kabul edilmiş ve onun kültürel değerlerinin önce İslami edebiyata, İslami edebiyattan da âşık edebiyatına geçerek yaşamaya devam ettiği ifade edilmiştir.

Şamanizm’in bir din olduğu tespitini paylaşanlar olarak ilk akla gelenler: Altay Köymen “Selçuklular Devri Türk Tarihi”, Özkan İzgi “İslamiyet’ten Önce Orta Asya Türk Kültürü” ve Hayri Bolay “Din Bilgisi” adlı kişiler ve mezkûr eserleri sayılabilir.

Anlaşılacağı gibi Türklerin eski dininin Şamanizm ve hatta Totemizm olduğunu iddia eden daha pek çok araştırmacıdan ve eserlerinden bahsetmek mümkündür. Tabii ki zamanla bu Şamanizm fikrine katılmayanların ve bu görüşün aksini savunanların da çıktığı görülmektedir. “Bunlardan biri de P.Wilhelm Schimidt’tir. Bilhassa Hunlar üzerinde duran Schimidt, onlarda çok eskiden beri, gök dini dediği Gök Tanrı kültüne dayanan bir inanç sistemi hâkim olduğunu söylemektedir. Aslında bir sosyolog olmasına rağmen H. Ziya Ülken’in de bu konuda bazı fikirler ileri sürdüğünü müşahede ediyoruz. Ona göre Eski Türkler, gerçekte din değil bir sihri sistem olan Şamanizm yerine düalist fakat ahenkçi bir gök-yer dinine mensupturlar. Yakut Şamanlığı ile Eski Türk Dini arasında hiçbir münasebet yoktur. Türklerin düalizmi monizm olmaya çok elverişli idi. Bu sebepledir ki, Maniheizm’in çatışan iki prensibe dayanan görüşünü terk ederek Müslüman olmuşlardır”(Ocak 2005:58). Bu düalist yapı daha sonraları Gök Tanrı inanç sisteminde de kendisine yer bulmuştur. Manihaizm’in öğretisinden hareketle Gök Tanrının karşısına Erlik yani Yer Tanrısı çıkarılmıştır. Tabii bu etkilere Orta Asya coğrafyasında güneye inildikçe rastlamaktayız. Kuzeyde yani Sibirya bölgesine yakın kalan yerlerde ise daha sade ve dış etkilerden uzak kalmış bir Gök Tanrı inanç sisteminden söz edilebiliriz.

Saturday, February 3, 2018

Assessments on Vietnam war

Wrong on Nam, Wrong on Terror

1024px-David_H._Petraeus_press_briefing_2007
by Danny Sjursen
Vietnam: it’s always there. Looming in the past, informing American futures.
A 50-year-old war, once labeled the longest in our history, is still alive and well and still being refought by one group of Americans: the military high command.  And almost half a century later, they’re still losing it and blaming others for doing so.
Of course, the U.S. military and Washington policymakers lost the war in Vietnam in the previous century and perhaps it’s well that they did.  The United States really had no business intervening in that anti-colonial civil war in the first place, supporting a South Vietnamese government of questionable legitimacy, and stifling promised nationwide elections on both sides of that country’s artificial border.  In doing so, Washington presented an easy villain for a North Vietnamese-backed National Liberation Front (NLF) insurgency, a group known to Americans in those years as the Vietcong. 
More than two decades of involvement and, at the war’s peak, half a million American troops never altered the basic weakness of the U.S.-backed regime in Saigon.  Despite millions of Asian deaths and 58,000 American ones, South Vietnam’s military could not, in the end, hold the line without American support and finally collapsed under the weight of a conventional North Vietnamese invasion in April 1975.
There’s just one thing.  Though a majority of historians (known in academia as the “orthodox” school) subscribe to the basic contours of the above narrative, the vast majority of senior American military officers do not.  Instead, they’re still refighting the Vietnam War to a far cheerier outcome through the books they read, the scholarship they publish, and (most disturbingly) the policies they continue to pursue in the Greater Middle East.
The Big Re-Write
In 1986, future general, Iraq-Afghan War commander, and CIA director David Petraeus penned an article for the military journal Parameters that summarized his Princeton doctoral dissertation on the Vietnam War.  It was a piece commensurate with then-Major Petraeus’s impressive intellect, except for its disastrous conclusions on the lessons of that war.  Though he did observe that Vietnam had “cost the military dearly” and that “the frustrations of Vietnam are deeply etched in the minds of those who lead the services,” his real fear was that the war had left the military unprepared to wage what were then called “low-intensity conflicts” and are now known as counterinsurgencies.  His takeaway: what the country needed wasn’t fewer Vietnams but better-fought ones.  The next time, he concluded fatefully, the military should do a far better job of implementing counterinsurgency forces, equipment, tactics, and doctrine to win such wars.
Two decades later, when the next Vietnam-like quagmire did indeed present itself in Iraq, he and a whole generation of COINdinistas (like-minded officers devoted to his favored counterinsurgency approach to modern warfare) embraced those very conclusions to win the war on terror.  The names of some of them — H.R. McMaster and James Mattis, for instance — should ring a bell or two these days. In Iraq and later in Afghanistan, Petraeus and his acolytes would get their chance to translate theory into practice.  Americans — and much of the rest of the planet — still live with the results.
Like Petraeus, an entire generation of senior military leaders, commissioned in the years after the Vietnam War and now atop the defense behemoth, remain fixated on that ancient conflict.  After all these decades, such “thinking” generals and “soldier-scholars” continue to draw all the wrong lessons from what, thanks in part to them, has now become America’s secondlongest war.
Rival Schools
Historian Gary Hess identifies two main schools of revisionist thinking.  There are the “Clausewitzians” (named after the nineteenth century Prussian military theorist) who insist that Washington never sufficiently attacked the enemy’s true center of gravity in North Vietnam.  Beneath the academic language, they essentially agree on one key thing: the U.S. military should have bombed the North into a parking lot.
The second school, including Petraeus, Hess labeled the “hearts-and-minders.”  As COINdinistas, they felt the war effort never focused clearly enough on isolating the Vietcong, protecting local villages in the South, building schools, and handing out candy — everything, in short, that might have won (in the phrase of that era) Vietnamese hearts and minds.
Both schools, however, agreed on something basic: that the U.S. military should have won in Vietnam.
The danger presented by either school is clear enough in the twenty-first century.  Senior commanders, some now serving in key national security positions, fixated on Vietnam, have translated that conflict’s supposed lessons into what now passes for military strategy in Washington.  The result has been an ever-expanding war on terror campaign waged ceaselessly from South Asia to West Africa, which has essentially turned out to be perpetual war based on the can-do belief that counterinsurgency and advise-and-assist missions should have worked in Vietnam and can work now.
The Go-Big Option
The leading voice of the Clausewitzian school was U.S. Army Colonel and Korean War/Vietnam War vet Harry Summers, whose 1982 book, On Strategy: A Critical Analysis of the Vietnam War, became an instant classic within the military.  It’s easy enough to understand why.  Summers argued that civilian policymakers — not the military rank-and-file — had lost the war by focusing hopelessly on the insurgency in South Vietnam rather than on the North Vietnamese capital, Hanoi.  More troops, more aggressiveness, even full-scale invasions of communist safe havens in Laos, Cambodia, and North Vietnam, would have led to victory.
Summers had a deep emotional investment in his topic.  Later, he would argue that the source of post-war pessimistic analyses of the conflict lay in “draft dodgers and war evaders still [struggling] with their consciences.”  In his own work, Summers marginalized all Vietnamese actors (as would so many later military historians), failed to adequately deal with the potential consequences, nuclear or otherwise, of the sorts of escalation he advocated, and didn’t even bother to ask whether Vietnam was a core national security interest of the United States.
Perhaps he would have done well to reconsider a famous post-war encounterhe had with a North Vietnamese officer, a Colonel Tu, whom he assured that “you know you never beat us on the battlefield.”
“That may be so,” replied his former enemy, “but it is also irrelevant.”
Whatever its limitations, his work remains influential in military circles to this day. (I was assigned the book as a West Point cadet!)
A more sophisticated Clausewitzian analysis came from current National Security Adviser H.R. McMaster in a highly acclaimed 1997 book, Dereliction of Duty.  He argued that the Joint Chiefs of Staff were derelict in failing to give President Lyndon Johnson an honest appraisal of what it would take to win, which meant that “the nation went to war without the benefit of effective military advice.”  He concluded that the war was lost not in the field or by the media or even on antiwar college campuses, but in Washington, D.C., through a failure of nerve by the Pentagon’s generals, which led civilian officials to opt for a deficient strategy.
McMaster is a genuine scholar and a gifted writer, but he still suggested that the Joint Chiefs should have advocated for a more aggressive offensive strategy — a full ground invasion of the North or unrelenting carpet-bombing of that country.  In this sense, he was just another “go-big” Clausewitzian who, as historian Ronald Spector pointed out recently, ignored Vietnamese views and failed to acknowledge — an observation of historian Edward Miller — that “the Vietnam War was a Vietnamese war.”
COIN: A Small (Forever) War
Another Vietnam veteran, retired Lieutenant Colonel Andrew Krepinevich, fired the opening salvo for the hearts-and-minders.  In The Army and Vietnam, published in 1986, he argued that the NLF, not the North Vietnamese Army, was the enemy’s chief center of gravity and that the American military’s failure to emphasize counterinsurgency principles over conventional concepts of war sealed its fate.  While such arguments were, in reality, no more impressive than those of the Clausewitzians, they have remained popular with military audiences, as historian Dale Andrade points out, because they offer a “simple explanation for the defeat in Vietnam.”
Krepinevich would write an influential 2005 Foreign Affairs piece, “How to Win in Iraq,” in which he applied his Vietnam conclusions to a new strategy of prolonged counterinsurgency in the Middle East, quickly winning over the New York Times’s resident conservative columnist, David Brooks, and generating “discussion in the Pentagon, CIA, American Embassy in Baghdad, and the office of the vice president.”
In 1999, retired army officer and Vietnam veteran Lewis Sorley penned the definitive hearts-and-minds tract, A Better War: The Unexamined Victories and Final Tragedy of America’s Last Years in Vietnam.  Sorley boldly asserted that, by the spring of 1970, “the fighting wasn’t over, but the war was won.”  According to his comforting tale, the real explanation for failure lay with the “big-war” strategy of U.S. commander General William Westmoreland. The counterinsurgency strategy of his successor, General Creighton Abrams — Sorley’s knight in shining armor — was (or at least should have been) a war winner.
Critics noted that Sorley overemphasized the marginal differences between the two generals’ strategies and produced a remarkably counterfactual work.  It didn’t matter, however.  By 2005, just as the situation in Iraq, a country then locked in a sectarian civil war amid an American occupation, went from bad to worse, Sorley’s book found its way into the hands of the head of U.S. Central Command, General John Abizaid, and State Department counselor Philip Zelikow.  By then, according to the Washington Post’s David Ignatius, it could also “be found on the bookshelves of senior military officers in Baghdad.”
Another influential hearts-and-minds devotee was Lieutenant Colonel John Nagl.  (He even made it onto The Daily Show with Jon Stewart.) His Learning to Eat Soup with a Knife: Counterinsurgency Lessons from Malaya and Vietnam followed Krepinevich in claiming that “if [Creighton] Abrams had gotten the call to lead the American effort at the start of the war, America might very well have won it.”  In 2006, the Wall Street Journal reported that Army Chief of Staff General Peter Schoomaker “so liked [Nagl’s] book that he made it required reading for all four-star generals,” while the Iraq War commander of that moment, General George Casey, gave Defense Secretary Donald Rumsfeld a copy during a visit to Baghdad.
David Petraeus and current Secretary of Defense James Mattis, co-authors in 2006 of FM 3-24, the first (New York Times-reviewed) military field manual for counterinsurgency since Vietnam, must also be considered among the pantheon of hearts-and-minders.  Nagl wrote a foreword for their manual, while Krepinevich provided a glowing back-cover endorsement.
Such revisionist interpretations would prove tragic in Iraq and Afghanistan, once they had filtered down to the entire officer corps.
Reading All the Wrong Books 
In 2009, when former West Point history professor Colonel Gregory Daddis was deployed to Iraq as the command historian for the Multinational Corps — the military’s primary tactical headquarters — he noted that corps commander Lieutenant General Charles Jacoby had assigned a professional reading list to his principal subordinates.  To his disappointment, Daddis also discovered that the only Vietnam War book included was Sorley’s A Better War.  This should have surprised no one, since his argument — that American soldiers in Vietnam were denied an impending victory by civilian policymakers, a liberal media, and antiwar protestors — was still resonant among the officer corps in year six of the Iraq quagmire.  It wasn’t the military’s fault!
Officers have long distributed professional reading lists for subordinates, intellectual guideposts to the complex challenges ahead.  Indeed, there’s much to be admired in the concept, but also potential dangers in such lists as they inevitably influence the thinking of an entire generation of future leaders.  In the case of Vietnam, the perils are obvious.  The generals have been assigning and reading problematic books for years, works that were essentially meant to reinforce professional pride in the midst of a series of unsuccessful and unending wars.
Just after 9/11, for instance, Chairman of the Joint Chiefs Richard Myers — who spoke at my West Point graduation — included Summers’s On Strategyon his list.  A few years later, then-Army Chief of Staff General Peter Schoomaker added McMaster’s Dereliction of Duty.  The trend continues today.  Marine Corps Commandant Robert Neller has kept McMaster and added Diplomacy by Henry Kissinger (he of the illegal bombing of both Laos and Cambodia and war criminal fame).  Current Army Chief of Staff General Mark Milley kept Kissinger and added good old Lewis Sorley.  To top it all off, Secretary of Defense Mattis has included yet another Kissinger book and, in a different list, Krepinevich’s The Army and Vietnam.
Just as important as which books made the lists is what’s missing from them: none of these senior commanders include newer scholarshipnovels, or journalistic accounts which might raise thorny, uncomfortable questions about whether the Vietnam War was winnable, necessary, or advisable, or incorporate local voices that might highlight the limits of American influence and power.
Serving in the Shadow of Vietnam 
Most of the generals leading the war on terror just missed service in the Vietnam War.  They graduated from various colleges or West Point in the years immediately following the withdrawal of most U.S. ground troops or thereafter: Petraeus in 1974, future Afghan War commander Stanley McChrystal in 1976, and present National Security Adviser H.R. McMaster in 1984.  Secretary of Defense Mattis finished ROTC and graduated from Central Washington University in 1971, while Trump’s Chief of Staff John Kelly enlisted at the tail end of the Vietnam War, receiving his commission in 1976.
In other words, the generation of officers now overseeing the still-spreading war on terror entered military service at the end of or after the tragic war in Southeast Asia.  That meant they narrowly escaped combat duty in the bloodiest American conflict since World War II and so the professional credibility that went with it.  They were mentored and taught by academy tactical officers, ROTC instructors, and commanders who had cut their teeth on that conflict.  Vietnam literally dominated the discourse of their era — and it’s never ended.
Petraeus, Mattis, McMaster, and the others entered service when military prestige had reached a nadir or was just rebounding.  And those reading lists taught the young officers where to lay the blame for that — on civilians in Washington (or in the nation’s streets) or on a military high command too weak to assert its authority effectively. They would serve in Vietnam’s shadow, the shadow of defeat, and the conclusions they would draw from it would only lead to twenty-first-century disasters.   
From Vietnam to the War on Terror to Generational War
All of this misremembering, all of those Vietnam “lessons” inform the U.S. military’s ongoing “surges” and “advise-and-assist” approaches to its wars in the Greater Middle East and Africa. Representatives of both Vietnam revisionist schools now guide the development of the Trump administration’s version of global strategy. President Trump’s in-house Clausewitzians clamor for — and receive — ever more delegated authority to do their damnedest and what retired General (and Vietnam vet) Edward Meyer called for back in 1983: “a freer hand in waging war than they had in Vietnam.” In other words, more bombs, more troops, and carte blanche to escalate such conflicts to their hearts’ content.
Meanwhile, President Trump’s hearts-and-minds faction consists of officers who have spent three administrations expanding COIN-influenced missions to approximately 70% of the world’s nations.  Furthermore, they’ve recently fought for and been granted a new “mini-surge” in Afghanistan intended to — in disturbingly Vietnam-esque language — “break the deadlock,” “reverse the decline,” and “end the stalemate” there.  Never mind that neither 100,000 U.S. troops (when I was there in 2011) nor 16 full years of combat could, in the term of the trade, “stabilize” Afghanistan.  The can-do, revisionist believers atop the national security state have convinced Trump that — despite his original instincts — 4,000 or 5,000 (or 6,000 or 7,000) more troops (and yet more dronesplanes, and other equipment) will do the trick.  This represents tragedy bordering on farce.
The hearts and minders and Clausewitzians atop the military establishment since 9/11 are never likely to stop citing their versions of the Vietnam War as the key to victory today; that is, they will never stop focusing on a war that was always unwinnable and never worth fighting.  None of today’s acclaimed military personalities seems willing to consider that Washington couldn’t have won in Vietnam because, as former Air Force Chief of Staff Merrill McPeak (who flew 269 combat missions over that country) noted in the recent Ken Burns documentary series, “we were fighting on the wrong side.”
Today’s leaders don’t even pretend that the post-9/11 wars will ever end.  In an interview last June, Petraeus — still considered a sagacious guru of the Defense establishment — disturbingly described the Afghan conflict as “generational.”  Eerily enough, to cite a Vietnam-era precedent, General Creighton Abrams predicted something similar. speaking to the White House as the war in Southeast Asia was winding down.  Even as President Richard Nixon slowly withdrew U.S. forces, handing over their duties to the South Vietnamese Army (ARVN) — a process known then as “Vietnamization” — the general warned that, despite ARVN improvements, continued U.S. support “would be required indefinitely to maintain an effective force.”  Vietnam, too, had its “generational” side (until, of course, it didn’t).
That war and its ill-fated lessons will undoubtedly continue to influence U.S. commanders until a new set of myths, explaining away a new set of failures in Iraq, Afghanistan, and elsewhere, take over, possibly thanks to books by veterans of these conflicts about how Washington could have won the war on terror.
It’s not that our generals don’t read. They do. They just doggedly continue to read the wrong books.
In 1986, General Petraeus ended his influential Parameters article with a quote from historian George Herring: “Each historical situation is unique and the use of analogy is at best misleading, at worst, dangerous.”  When it comes to Vietnam and a cohort of officers shaped in its shadow (and even now convinced it could have been won), “dangerous” hardly describes the results. They’ve helped bring us generational war and, for today’s young soldiers, ceaseless tragedy.


Note: The views expressed in this article are those of the author, expressed in an unofficial capacity, and do not reflect the official policy or position of the Department of the Army, Department of Defense, or the U.S. government. Photo: David Petraeus (Wikimedia Commons).
Major Danny Sjursen, a TomDispatch regular, is a U.S. Army strategist and former history instructor at West Point. He served tours with reconnaissance units in Iraq and Afghanistan. He has written a memoir and critical analysis of the Iraq War, Ghost Riders of Baghdad: Soldiers, Civilians, and the Myth of the Surge. He lives with his wife and four sons in Lawrence, Kansas.  Follow him on Twitter at @SkepticalVet and check out his new podcast Fortress on a Hill. Follow TomDispatch on Twitter and join us on Facebook. Check out the newest Dispatch Book, Alfred McCoy’s In the Shadows of the American Century: The Rise and Decline of U.S. Global Power, as well as John Dower’s The Violent American Century: War and Terror Since World War II, John Feffer’s dystopian novel Splinterlands, Nick Turse’s Next Time They’ll Come to Count the Dead, and Tom Engelhardt’s Shadow Government: Surveillance, Secret Wars, and a Global Security State in a Single-Superpower World. Copyright 2018 Danny Sjursen