Sunday, January 11, 2026

Gürsel Demirok ( Emekli diplomat) - 11 Ocak 2026 - Uyuşturucu bahane, petrol şahane -

 

Uyuşturucu bahane petrol şahane

Gürsel Demirok

“ABD-Venezuela gerginliği tırmanıyor” başlığı ile 9 Eylül’de bu köşede yer alan yazıma kimi okurum ülkede ve bölgede onca sorun varken, Atlantik ötesindeki bir gerginliği ele almamı yadırgamıştı. Oysa amacım bizi de ilgilendirebilecek gelmekte olan bir fırtınaya dikkat çekmekti.

Beklenen fırtına, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle, 3 Ocak gecesi Karakas’ta Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro ve eşi yatak odalarından derdest edilip ABD’ye kaçırılmalarıyla gerçekleşti. Etkileri devam ediyor. Tüm dünya şaşkın, ayakta. Herkes kaygı  içinde soruyor: “Neler oluyor, dünya nereye gidiyor?”

Trump bu fırtınayı daha da şiddetlendirici şekilde aynı muameleye maruz kalabilecek hedefindeki ülkeleri Kolombiya, Küba, Meksika olarak belirtiyor. Gözünün Grönland’da da olduğu biliniyor. İran’ın da hedef ülkeler arasında bulunduğuna geçen yazımızda işaret etmiştik. Şu sıralar sıranın hangi ülkeye geldiği tartışılıyor.

Trump’ın bu yayılmacı politikası diğer ülkeleri tedirgin ediyor. Ancak, resmi düzeyde ABD’nin küresel gücünü ve ikili ilişkilerini göz önünde tutan ülkelerin pek çoğu temkinli, ölçülü açıklamalarda bulunuyorlar. Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye bu grupta. İnsanlar ise tepkilerini sert bir biçimde dile getirmekten çekinmiyorlar. “Sam Amca”nın itibarı yerlerde sürükleniyor.

Trump’ın, milletlerarası barış ve güvenliğin sağlanması için 1945’de New York’ta ABD’nin ev sahipliğinde kurulmuş olan Birleşmiş Milletler sistemini hiçe sayan, işine gelmeyen durumlarda sistemi felç eden tutum ve davranışları, “kuvvet yoluyla barış” gibi “barış” kavramıyla bağdaşmayan bir stratejiyle ihtilafları “dayatma” yoluyla halletme hayali insanları öfkelendiriyor.Trump aldırmıyor. Doğru yolda olduğunu düşünüyor.

ABD’nin yaptığı bu hukuk dışı harekâtın çeşitli bölgesel ihtilaflarda kimi ülkelere cesaret kaynağı olması ihtimali bir başka tedirginlik kaynağı.

Harekâta tepki gösteren çevreler, ABD’nin söz konusu süreçte Maduro’yu klasik bir siyasal aktör olarak değil, uluslararası uyuşturucu ticareti ve narko-terörizm etkinlikleriyle bağlantılı bir suç ağının lideri olarak konumlandığına işaretle, “Bu yaklaşım, görevdeki bir devlet başkanının yabancı bir devletin ulusal ceza yargısı önüne çıkarılmak istenmesi bakımından uluslararası hukukun temel ilkeleriyle doğrudan çatışmaktadır” diyorlar. Maduro dosyasının hukuksal bir ceza davasından çok, ulusal ceza hukukunun küresel ölçekte uygulanması yoluyla uluslararası hukukun sınırlarının zorlandığı siyasal bir güç uygulaması yansıttığını savunuyorlar.

Bu çerçevede, Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış “ABD’nin Nicolas Maduro’ya Yönettiği Suçlamaların Hukuksal Niteliği ve Geçerliliği” başlıklı makalesinde şu hususlara dikkat çekiyor:

 “ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik suçlamalarını yalnızca ceza hukuku teknikleri çerçevesinde değil, uluslararası hukukun yapısal ilkeleri, egemenlik rejimi ve güç ilişkileri bağlamında ele almak gerekir. Söz konusu davanın klasik anlamda bir ceza kovuşturmasından çok, uluslararası hukukun sınırlarını yeniden tanımlamaya yönelik siyasal bir girişim niteliği taşıdığı görülmekte. Bu bağlamda Maduro dosyası, uluslararası ceza hukukunun gelişiminden çok ulusal ceza hukukunun küresel ölçekte uygulanmasının uluslararası hukuk düzeni üzerindeki etkilerini gözler önüne seren olağan dışı bir örnek oluşturmaktadır .

ABD’nin narko-terörizm kavramını kullanarak Venezuela devlet aygıtını bir ‘suç örgütü’ olarak çerçevelemesi, devleti uluslararası hukukun öznesi olmaktan çıkarıp ulusal ceza hukukunun nesnesi durumuna getiren köktenci bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, devletlerin eşit egemenliği ilkesini zedelediği gibi, çok taraflı sözleşmelerle kurulan uluslararası iş birliği rejimlerini de işlevsizleştirmektedir.

Ayrıca, görevdeki bir devlet başkanının yabancı bir devletin ulusal mahkemeleri önünde yargılanmak istenmesi, kişisel dokunulmazlık (ratione personae) ilkesine açık bir meydan okumadır. Uyuşturucu kaçakçılığı ve narko-terörizm suçları, uluslararası hukukta dokunulmazlığı bertaraf eden jus cogens suçlar arasında yer almamaktadır. Bu nedenle ABD’nin yaklaşımı, mevcut uluslararası hukuk normlarıyla bağdaşmamaktadır.

ABD’nin ileri sürdüğü koruyucu yargı yetkisi, ülke dışı yargı yetkisi ve siyasal tanıma savları, uluslararası hukuk düzleminde normatif bir meşruluk üretmemektedir. Bu savların kabulü durumunda, devlet başkanı dokunulmazlığı eylemen ortadan kalkacak ve uluslararası ceza hukuku, güçlü devletlerin ulusal mahkemeleri aracılığıyla uyguladığı asimetrik bir disiplin mekanizmasına dönüşecektir.

Bu çerçevede Maduro dosyası, hukuksal bir uyuşmazlıktan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu dava hukuksal değildir, çünkü hukukun kurallarına değil, gücün sınırlarına dayanmaktadır. ABD, bu süreçte evrensel yargı yetkisini açıkça ilan etmeden eylem olarak gerçekleştirmekte ve çok taraflı mekanizmaları devre dışı bırakarak ulusal ceza hukukunu küresel bir araç durumuna getirmektedir. Böyle bir yaklaşımın genelleşmesi durumunda, uluslararası hukuk düzeni normlara değil, güç ilişkilerine bağlı bir yapıya dönüşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

 Maduro dosyası yalnızca Venezuela’ya veya Nicolas Maduro’ya ilişkin bir dava değildir. Bu dosya, uluslararası hukukun geleceğinin, devlet egemenliğinin ve dokunulmazlık rejiminin hangi yönde evrileceğine dair kritik bir eşik niteliği taşımaktadır.”

Irak’ı hatırlatıyor

Gelinen noktada, Madoro’ya yöneltilen “uyuşturucu ticareti” ve “narko terörizm” gibi suçlamalardan ziyade Venezuela’nın petrol ve diğer zenginlikleri gündemde. Askeri harekat, geçmişte Irak’a yapılan askeri müdahaleyi, ileri sürülen gerekçeler de Irak’a müdahalede kullanılan gerekçeleri hatırlatıyor. Harekatın, hukuki nedenlerin gölgesinde, esas itibarıyla ekonomik çıkarlar nedeniyle gerçekleştiği görülüyor. Daha açık bir ifade ile harekatı “uyuşturucu bahane, Venezuela’nın petrolüne çökmek şahane” diye nitelendirmek daha doğru bir yaklaşım.

Venezuela’ya müdahalenin gerçek nedenine ilişkin ABD kaynaklı şu haberler ve değerlendirmeler  bu yaklaşımı teyit  ediyor:

“Petrol şirketleri Trump’ın 2. kez seçilmesi için 500 milyon dolar destek vermişler; Amerika, Biden dönemindeki 6 aylık bir süre dışında, 9 yıldır ağır bir ambargo ile Venezuela’yı boğmaya, her türlü ihracat-ithalatı boğarak halkı isyana çalışmış;

Trump, o ülkedeki petrol ve madenlerini Amerika’nın ele geçirmesi projesini net bir şekilde Exxon, Mobil, Gulf ve Chevron şirketleriyle planlanmış;

“Cartel del Sole”nin gerçek bir terör örgütü, hatta örgüt bile olmadığı ve Hazine Bakanlığının kullandığı bu yalanı Savcılık bile kabul etmemiş . 

Venezuela altınlarının Türkiye akıbeti ve Türkiye’nin Amerika ambargosunu ikinci kez delmesi stratejik amaçlarla  kullanılabilirmiş; önümüzdeki dönemde, İran krizi öne çıkarılıp Venezuela biraz gündemden düşürülecekmiş.”

ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ in Trump yönetiminin gelecekte Venezuela petrolünün satışını kontrol etmeyi ve gelirleri ABD hesaplarında tutmayı planladığını açıklaması bu çerçevede dikkat çekici. Bakan, ilk aşamada Venezuela’nın depoladığı ve ABD’nin ablukası nedeniyle yüksek seviyedeki ham petrolün satılacağını söylemiş.”Önce depolanan petrolü, ardından da Venezuela’dan çıkan üretimi süresiz olarak satacağız” demiş.

Satışlardan elde edilen gelirlerin ABD Hazine hesaplarında tutulacağı ve bu hamlenin gelirleri Venezuela’nın alacaklılarından koruyacağı, fonların Amerikan ve Venezuela halkına fayda sağlayacağı ifade olunuyor. “Fonların Amerikan ve Venezuela halkına fayda sağlayacağı” ifadesi, geçen yüzyıllarda Asya ve Afrika’nın zenginliklerini sömüren emperyal güçlerin “buralara gelerek size medeniyet getiriyoruz” söylemini anımsatıyor. Değişen bir şey yok.

Ülkenin zenginliklerine “çöken” ABD’nin, Venezuela’dan Çin, Rusya,İran  ve Küba ilişkilerini azaltmasını, bu dört ülkeyi dışlaması ve ekonomik bağlarını koparmasını talep ettiği söyleniyor. Son yıllarda ekonomik ve güvenlik istikrarı için büyük ölçüde bu dörtlüye bağımlı olan Venezuela için siyasi anlamda yeniden yapılanma anlamına geliyor bu talep. Venezuela’ya “yatırım yapmayı” görüşmek  üzere Amerikan petrol şirketleri önümüzdeki haftalarda toplantılar gerçekleştirceklermiş.

Venezuela kaynaklı uyuşturucu ticaretinden bahseden pek yok. Şirketler ülkenin zengin kaynaklarının peşinde.

Bu arada Amerikan halkında  kafa karışıklığının hüküm sürdüğü görülüyor. Kimi sağduyulu Amerikalılar, Trump’ın nasıl frenlenebileceğini tartışıyor. Kimileri, “bağımsız ve tarafsız yargıya güvenilmesi” gerektiğini belirtirken, kimileri de bu yaklaşımı “çok iyimser” buluyor.

Trump’ın, “ABD’yi kısıtlayan uluslararası hukuki durumlar olduğunda karar mercinin kendisi olacağını, ABD’nin uluslararası arenadaki yetkilerinin sınırının ‘kendi ahlaki ve kendi aklı’ olduğunu belirterek ‘uluslararası hukuka ihtiyacı olmadığını” söylemesi aklıselim sahibi Amerikalılarca kaygıyla karşılanıyor. ABD’de ciddi bir Trump karşıtlığı var. Ancak, Trump yanlıların da giderek  sertleştiği gözleniyor. Ülkede tatsız bir ortam yaşanıyor.

Bu ortamda şu soruların yanıtı önemli:

Geçmişte uluslararası hukuku hiçe sayan, kuvvete başvuran ülkeleri büyük ölçüde ABD frenlemişti. Bu kez de sağduyulu ABD halkı, uluslararası toplumu tedirginliğe sürükleyen mevcut yönetimi frenleyebilir mi? Birleşmiş Milletler devreye girse bir faydası olur mu?

No comments:

Post a Comment