Wednesday, July 29, 2026

Gürsel Demirok (Emekli diplomat) -29 Temmuz 2026 - Yaşananlardan ders almak

 

Yaşananlardan Ders Almak

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Yaşananlardan Ders Almak

CHP’de geçen hafta İstanbul (Sarıyer) toplantısının ardından yaşananlar, bana birkaç ay önce izlediğim “Ablam” adlı tiyatro oyunundan bir sahneyi hatırlattı. Daha önce bu köşede “Ev Benim, Karı Benim” başlıklı yazımda da söz etmiştim.
Oyunda köyden kente göç etmiş, ekonomik sıkıntılar içinde yaşayan bir aile anlatılıyordu. İşsiz ve otoriter bir koca ile, tüm zorluklara rağmen onurundan taviz vermeyen güçlü karakterli bir kadın…
Bir gün kapıları çalınıyor. Ellerinde yardım kolileri bulunan iki kadın içeri giriyor. “Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine yardım ediyoruz. İleride yine yardımlarımız olabilir. Hiçbir beklentimiz yok,” diyorlar. Ardından da şu cümleyi ekliyorlar:
“Bazen mahallece otobüslere binip bir meydana gidiyoruz; konuşmaları dinliyor, alkışlıyor, sonra evimize dönüyoruz.”
İşte oyunun en çarpıcı bölümü de burasıydı.
Ekonomik çaresizlik içindeki insanların, doğrudan ya da dolaylı biçimde siyasi amaçlarla yönlendirilmeye çalışılması yalnızca tiyatronun konusu değildir. Gerçek hayatta da zaman zaman benzer tartışmalar yaşanıyor.
Bu nedenle CHP’nin Sarıyer toplantısı sonrasında katılım üzerinden yürütülen tartışmaları da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Türkiye’de sadece bir partiye özgü olmayan bir gerçek var: Siyasi partiler yıllardır mitinglerine ve toplantılarına farklı yöntemlerle katılım sağlamaya çalışıyor. Kimi gönüllü geliyor, kimi teşkilatlar aracılığıyla organize ediliyor. Bu durum yeni değil.
Dolayısıyla asıl soru şu olmalı:
Bu tartışmalar neden bugün bu kadar büyütülüyor?
Amaç gerçekten bir organizasyon yöntemini tartışmak mı, yoksa kamuoyunda “CHP artık bitti” algısını güçlendirmek mi?
Benzer şekilde parti içi yarışlarda, kongrelerde ve aday belirleme süreçlerinde yaşanan çekişmeler de Türk siyasetinin yeni olguları değildir. Farklı grupların etkili olmaya çalışması, delege desteği araması veya örgüt içindeki rekabet yıllardır siyasetin bir gerçeği olarak karşımızdadır.
Bütün bunları bilirken son dönemde yaşanan ayrışmanın bu kadar derinleşmesi üzerinde ayrıca düşünmek gerekiyor.
Bu köşede daha önce de vurgulamıştım.
CHP gibi köklü, demokratik gelenekleri bulunan ve çok sesli yapıya sahip bir partiyi yönetmek hiçbir zaman kolay değildir. Farklı görüşleri ortak hedefte buluşturmak ciddi bir liderlik becerisi ister.
O yazılarımda hem Kemal Kılıçdaroğlu’nun hem de Özgür Özel’in sağduyulu davranmaları, yaşanan sorunları diyalog yoluyla çözmeleri ve parti içindeki gerilimi artıracak söylemlerden kaçınmaları gerektiğini yazmıştım.
Çünkü CHP seçmeni, parti içi hesaplaşmalardan çok ekonomiye, hukuka, sosyal politikalara ve dış politikaya ilişkin çözüm önerileri duymak istiyor. Muhalefetin güven veren ve iktidara hazır bir görüntü oluşturması, ülkenin geleceği açısından büyük önem taşıyor.
Ne yazık ki beklenen uzlaşma sağlanamadı.
Tam tersine, yaşanan gelişmeler ayrışmayı daha da derinleştirdi ve Türk siyasetinde yeni bir dönem başladı.
Kurulan YENİ Parti’ye siyaset hayatında başarılar diliyorum. Yeni bir parti kurmak kolay değildir. Bu sorumluluğu üstlenen kadroların önünde zorlu bir süreç bulunuyor. Toplumun bir kesiminde yeni partiye yönelik önemli beklentilerin oluştuğu da görülüyor. 
Yeni partiyi kuranların da, CHP'den istifa edenlerin de çok zor bir karara imza attıkları gözden kaçmıyor.

Diğer taraftan CHP ise yeni üyeler ve yeni kadrolarla farklı bir yapılanma arayışı içinde.
Bugün yaşananların sorumluluğu konusunda farklı değerlendirmeler yapılıyor. Kimileri İmamoğlu ve ekibini eleştiriyor, kimileri ise yargı kararının ardından genel başkanlığı kabul eden Kemal Kılıçdaroğlu’nu.
Eski bir CHP’li dostum ise şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Ben yılların CHP üyesiyim. Parti içinde ekipler, tartışmalar olurdu ama sonunda delegenin iradesi esas alınırdı. Kılıçdaroğlu akçeli işlere bulaşmaz, kimseye ihanet etmez, ihanet edenleri de affetmezdi. CHP’nin bugün geldiği nokta hepimizi üzdü. CHP'nin büyümesinden rahatsız olanlar partiyi tuzağa düşürdü. Bana göre iki taraf da bireysel kırgınlıklarını toplumsal sorumluluğun önüne koydu ve bunun sonucunda en büyük zararı parti gördü.”
Bu değerlendirme üzerinde düşünmek gerekiyor.
Elbette Kemal Kılıçdaroğlu'nun yargı kararına dayanarak genel başkanlığa dönme tercihi eleştirilebilir. Bunun iktidarın işine yaradığı da savunulabilir.
Ancak aynı şekilde şu soruların da soğukkanlı biçimde cevaplanması gerekir:
Kılıçdaroğlu 13 yıl boyunca kimlerin desteğiyle CHP’nin genel başkanlığını sürdürdü?
Bugün eleştirilen kararlar alınırken parti yönetimi ve kurmaylar nasıl bir tutum sergiliyordu?
Seçim yenilgilerinin bütün sorumluluğu tek bir kişiye yüklenebilir mi?
Parti yönetiminin, milletvekillerinin, örgütlerin ve delegelerin hiç mi sorumluluğu yoktur?
Bu sorular çoğaltılabilir.
Siyaset, yalnızca başarıların değil, hataların da ortak sorumluluğunu üstlenebilmeyi gerektirir.
Bugün yapılması gereken, geçmişin hesaplaşmalarını sonsuza kadar sürdürmek değil; yaşananlardan ders çıkarabilmektir.
Çünkü milyonlarca CHP seçmeninin en büyük beklentisi, bir gün yeniden ortak aklın hâkim olduğu, farklılıklarını zenginlik olarak gören ve toplumun sorunlarına odaklanan bir CHP’nin yeniden ortaya çıkmasıdır.
Demokrasilerde siyasi partiler gelir geçer, liderler değişir. Kalıcı olan ise demokratik kültürdür. Bu kültürü güçlendirecek olan da geçmişten ders çıkarabilme olgunluğudur.
 

No comments:

Post a Comment