Emekli Büyükelçi Önder Özar'ın, ANA Kültür Sanat dergisi'nin Eylul - Ekim 2026 dönemi 92 sayılı nüshasında yayınlanan yazısını okuyabilirsiniz.
LAİKLİK üzerine
Kavramlar hakkında kısa bilgi
“Laïcité” (Laiklik) sözcüğü Katolik Hıristiyanlığının yaygın olduğu ülkelerde kullanılmaktadır ve “laik” sözcüğü de Türkçe’ye Fransızca’daki “laic” ya da “laique” sıfatından geçmiştir. Bu sözcüğün aslı ise Yunanca “laikos” sıfatıdır. Yunanca sözlüğe göre laikos, halk, halkçı, laik anlamlarına gelmektedir. Laikos aynı zamanda din adamı niteliğinde bulunmayan kişileri tanımlamak için kullanılmakta ve “ruhani olmayan”, “kiliseye ait olmayan” anlamlarını taşımaktadır.
Avrupa'da katolik kilisesinin siyaset ve kamusal hizmetler alanındaki etkisinin kırılması çabaları Rönesans, hümanizm ve reform hareketleri ile eş zamanlı olarak XVI ncı yüzyılda belirgin hale geldi. Martin Luther'in 1517 yılında bir kilise duvarına astığı 96 maddelik bildirisi bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Çeşitli aşamalardan sonra, Avrupa'da din ve siyasi otoritenin ayrılması ve karşılıklı olarak özerk statüye kavuşmaları 1789 Fransız Devrimi ile gerçekleşmiştir.
Bu aşamada, "Laicité", "Laicisme" ve "secular, secularism" kavramlarının anlamlarını genel kabul gören literatüre atfen kısaca açıklamaya çalışacağım.
Laiklik (laicité) : laiklik devletin yapılanmasında kamusal kurumlar ( Devlet kuruluşları, okullar vb) ile dinsel kuruluşlar (örgütler)arasındaki ayrılığı belirleyen yasal ve anayasal çerçeve. Amaç, inancı ne olursa olsun tüm yurttaşların vicdan özgürlüğünün Devletin tarafsızlığı (neutralité) altında teminat altına alınması. Fransa'nın 1905 tarihli kanununda Devletin hiç bir inancı tanımadığı, ücret ödemeyeceği, sübvansiyonda bulunmayacağı belirtilmiştir.
Laisizm : Laikliğin katı biçimde uygulanmasını öngören ideolojik ya da militan bir yaklaşım. Amaç, sosyal ve kamusal alanda din kaynaklı etkilerin ortadan kaldırılması ya da sınırlandırılması. Bir başka deyimle, laisizm, sadece Devleti ve dinsel kuruluşları ayırmakla yetinmez, toplumu laikleştirmek için mücadele eder.
Ülkemizde, sıklıkla bu iki terimin (laiklik ve laisizm) karıştırıldığına dikkat çekmek istiyorum. Türkiye'de Atatürk devrimleri bağlamındaki laiklik, hiç bir zaman ideolojik ya da militan bir uygulama konusu olmamıştır. Bununla beraber, Atatürk'ün dünyamızdan ayrılmasından sonra (10 Kasım 1938) laiklik ile ilgili bazı tavizler verilmiş olduğu biliniyor. Maalesef, bu tavizkar gidişe son dönemde, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı'nın bazı faaliyetlerinde devam edildiği görülmektedir.
Bazı Batı ülkelerinde, örneğin İngiltere'de laiklik yerine sekülarizm (secularity) sözcüğü kullanılmaktadır. Din olgusunun; düşünce tarzı, yaşam biçimi ve bilim, sanat ve hukuk gibi alanlarda etkisinin tedricen yitirilmesine yol açan tarihsel evrim "secularisation" olarak betimlenmektedir. Bir çok halde bu oluşum belirgin bir kanunla değil, toplumsal gelişim sonucu meydana gelmektedir.
Yakın tarihimize bir bakış
Laiklik konusunu incelemek /irdelemek için bu kavramın anlamı ve kapsamı hakkında bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra, yakın tarihsel geçmişi ana hatları ile gözden geçirmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Tarih kitaplarında, örneğin Halil İnalcık'ın,"Atatürk ve demokratik Türkiye" başlıklı kitabında,"Sevres faciasının haksız ve hayasız propagandalar neticesinde Türklüğe reva görülen kin ve nefret" açıklıkla belirtilmiş, Atatürk'ün, milli mücadele yıllarında yabancılarla yaptığı konuşmalarda bu yanlış zihniyetle mücadele ettiği vurgulanmıştır. Başta İngiltere olmak üzere, Batılı devletlerin Türk milleti hakkındaki husumet ve kin duyguları 1922 Lozan Barış Konferansında da devam etmiştir. Nitekim, İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyeti, özellikle laiklik ilkesinin kabulü konusunda Batılı devletlerin temsilcilerini ikna etmek için çetin bir mücadele vermiştir. Türk heyeti, İngiliz ve Yunan heyetlerinin karşı çıkmalarına karşın, tek ve laik hukuku ısrarla savunmuş, sonuçta Osmanlı devletindeki çok hukuklu sistem terkedilmiş, hukuk birliği, yargı bağımsızlığı sağlanmış, bağımsız ve egemen Türk devletinin önü açılmıştır. (Bu konuda çok sayıda kaynak mevcut. Sinan Meydan'ın 22 Temmuz 2026 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan "Lozan, Laiklik ve Bağımsızlık" makalesini önerebilirim.)
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez ilk dört maddesi içinde yer alan laiklik ilkesinin (madde 2) "kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı" ifadesi Anayasanın başlangış bölümünde açıkça belirtilmiştir.
1924 Anayasasının başlangıç metninde "Türkiye Devleti'nin dini, Dini İslamdır"hükmü yer almaktaydı. 10 Nisan 1928 tarihinde bu hüküm metinden çıkarıldı. Milletvekilleri ve Cumhurbaşkanının yeminlerindeki dini ibareler de kaldırıldı. 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan değişiklikle laiklik ilkesi resmen anayasanın ikinci maddesine eklendi. Anayasa'nın 24ncü maddesinde laiklik ilkesini açıklayan/ güçlendiren şu paragrafı da göz önünde bulundurmak gerekir: "Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz."
Bu noktadan hareketle, laikliğin Devlet'e özgü, Devlet'in mahiyeti ve tasarruflarını betimleyen bir nitelik olduğunun altını çizmek yerinde olur. Bir başka ifadeyle, bireylerin "laik" olmasını ileri sürmek bir anakronizm (uyumsuzluk, yanlışlık ) dir. Birey, Devlet'in laik esaslara ve anlayışa göre yönetilmesini benimseyebilir ve inandığı dinin gereklerini hiç bir sorun olmaksızın yerine getirebilir. Bu konu üzerinde durmak istiyorum. Devletin laik niteliğinin, İslama göre, kulluk görevinin yerine getirilmesinin laiklik ile bağdaşmayacağı görüşünü doğrulayacak, başka bir deyimle, kulluk görevinin ifasını engelleyecek herhangi bir yorumu söz konusu değildir. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu bu konuyu aydınlatıyor.
İki din bilgini Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof. Dr. Yaşar N. Öztürk'ün görüşleri
2003 -2010 döneminde Diyanet İşleri Başkanı olan Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, "Laiklik, dine saygının bir gereğidir. Dinin siyasetten ayrı olması, din adamlarının sadece kendi işini yapması, siyasete dair görüş veya yorum yapmamasıdır. Dini de laikliği de rahat bırakalım" diyerek laiklikle İslam dini arasında bir çatışma olduğu anlayışının yanlış olduğunu vurgulamış, "laikliğin bir inanç değil, devlet yönetimi ie ilgili bir mutabakattır, aynı zamanda din özgürlüğüdür" diye düşüncesine açıklık getirmiştir.
Prof. Dr. Bardakoğlu, Türk halkının Osmanlıdan beri devam eden dindarlığının kalıcı bir tercih olduğunu sözlerini şöyle sürdürmüştür : "Biz dinin doğru anlaşılması için çalışıyoruz. Siyasete karışmıyoruz, kendi işimize de karıştırmıyoruz. Kimseden icazet almıyoruz. Dinin doğru bilgisini esas alarak hizmet ediyoruz ve bunu yaparken laikliğin doğru anlaşılmasına da ışık tutuyoruz." ( Yeni Şafak gazetesinin 23 Haziran 2008 tarihli nüshasında yayınlanan mülakatına bakılabilir.)
1993 - 2002 yıllarında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı yapmış olan ilahiyatçı, akademisyen, çok sayıda kitap ve makale yazarı Yaşar Nuri Öztürk, "Kur'an Verileri açısından Laiklik" adlı kitabında, Kur'anda aklın öne çıkarıldığının altını çizerek, bunun laiklik açısından önemini vurgular, "İslam dininin bildirdiği bir çok gerçek aynı zamanda akıl tarafından da bilinir" diyerek, Kur'an'ın Yunus suresine atıfta bulunur. (Yunus suresinin 100ncü cümlesi mealen : "Allah'ın izni olmadıkça,hiç kimse inanamaz. O düşünüp akıl etmeyenlere de azap verir" diyor.)
Atatürk'ün çağdaşlaşma projesi
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, çağdaşlaşma hedefi bağlamında bilinçli olarak kademeli bir strateji uygulamış, laiklik ilkesinin Anayasa'ya dahil edilmesi konusunun toplumun bazı kesimlerinde isitsmar edileceğini düşünerek acele etmemiştir. Aslında, Mustafa Kemal Atatürk'ün, Cumhuriyet'in kurulması ve çağdaş bir devletin oluşturulması projesi, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmadan çok önce zihninde ana hatlarıyla şekillenmişti. Sonuçta, bu projenin son ve belki de en önemli halkası olan laiklik ilkesi 5 Şubat 1937'de Anayasa'da yer almıştır.
Saltanat rejiminin Millet Meclisi kararı ile sona erdirilmesinden sonra, laikliğe giden reformların başlıcaları şunlardır:
- Saltanat rejiminin sona erdirilmesi : 1 Kasım 1922
- Cumhuriyet'in ilanı : 29 Ekim 1923
- Halifeliğin, medreselerin, şeriye ve evkaf vekaletinin ilgası: 3 Mart 1924
- Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması :3 Mart 1924
İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. ( 2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK’nin 141 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Başbakanlığa” ibaresi “Cumhurbaşkanlığına” şeklinde değiştirilmiştir.)
Büyük çoğunluğu müslüman olan toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamak bağlamında, Atatürk'ün talimatıyla kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Türkiye'de laiklik düzeninde özel bir konumu vardır. Bir yandan, tarikatlar, tekkeler, zaviyeler ve benzer oluşumlar kapatılırken, hasıl olabilecek boşluğu/düzensizliği disiplin altına alacak, dindar nüfusu doğru yöne yönlendirecek güvenilir bir kamu kuruluşunun görev yapması doğal karşılanmalıdır.
- Eğitim sisteminde reform, tüm öğretim ve öğrenim kurumlarının Maarif Vekaletine bağlanması, Tevhidi Tedrisat kanunuyla dini esaslara göre eğitim yapan okulların kapatılması : 3 Mart 1924
- 8 NİSAN 1924 - Dinî mahkemelerin kaldırılması. Şeriye mahkemelerini kaldıran yeni Mahkemeler Teşkilatı Kanunu TBMM'de kabul edildi.
- 5 Kasım 1925 - Ankara Hukuk Fakültesinin (Mektebi) Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılması. Atatürk açış konuşmasında," Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasat-i hukukiyeyi temelinden kal' etmek (kökünden sökmek) teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasat-i hukukiye ile elifbasından tahsile başlıyacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz." diyerek hukuk alanında çağdaşlaşmanın somut adımını attı.
- Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması 30 Kasım 1925’te kabul edilen yasayla tekkeler, zaviyeler ve türbeler kapatıldı. “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıkla Birtakım Unvanların Yasaklanmasına ve Kaldırılmasına İlişkin Yasa”, üç maddeden oluşmaktaydı. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti’nde bulunan tarikatlar yasaklanıyor; şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, naiblik, emirlik unvanları kaldırılıyor; büyücülük, üfürükçülük, falcılık, muskacılık vs. gibi sıfatların kullanılması ve bunlara ilişkin kıyafetlerin giyilmesi yasaklanıyordu.
- 17 Şubat 1926 Yeni Medeni kanunun Büyük Millet Meclisinde kabul edilmesi. Yeni Medeni Kanun 4 Ekim 1926'da yürürlüğe girdi.
- 1 Mart 1926 Türk Ceza Kanunu'nun Büyük Millet Meclisinde kabul edilmesi. Yeni Ceza kanunu 1 Temmuz 1926'da yürürlüğe girdi.
- 10 Nisan 1928 "Teşkilatı Esasiye Kanunu'nun bazı maddelerini tadil eden kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabulü ( Bu kanunla 1924 Anayasasının ikinci maddesindeki "Türkiye Devleti'nin dini, din-i İslamdır fıkrası ile 26 ncı maddede mevcut "ahkam-ı şeriye'nin Büyük Millet Meclisi tarafından yürütüleceğini "belirten cümle de kaldırıldı.
- Ayrıca, Cumhurbaşkanının ve milletvekillerinin yaptıkları yeminlerin metinleri değiştirilerek, 'namus üzerine ant içilmesi' şekli kabul edildi.
- Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF) 10-18 Mayıs 1931 tarihlerinde toplanan Üçüncü Büyük Kongresi'nde, laiklik ilkesi ilk kez resmî parti programına doğrudan dâhil edildi ve kavramsal tanımı netleştirildi. 1931 kongresiyle birlikte "Altı Ok"un temel taşlarından biri olan laiklik fırka programında resmen yerini aldı. [1] ; özetle fırka, devlet idaresindeki tüm kanun ve düzenlemelerin bilim ve çağdaş medeniyet esaslarına göre yapılmasını benimsemiş, din inancının vicdani olduğunu belirterek din fikirlerinin devlet ve siyaset işlerinden ayrı tutulmasını milletin çağdaşlaşmasındaki en önemli başarı faktörü olarak görmüştür
- 5 Şubat 1937 - Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) ikinci maddesinde değişiklik yapılarak altı okla ifade edilen ilkelerin metne dahil edilmesi: "Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkilapçıdır. Resmi dili Türkçedir. Başkenti Ankara şehridir."
(Bu bilgiler. Türk Tarih Kurumu'nca 1988 yılında yayınlanan "Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi (1918 - 1938)" kitabından alıntılanmıştır.)
Türk Toplumunda laikliğin anlaşılması ve benimsenmesi konusunda ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rifat Börekçi, Amasya müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi gibi Mustafa Kemal Paşa'nın yanında yer alan vatansever din adamlarını saygı ve şükranla anmak gerekir.
Laiklik ve İnsan Hakları
-- 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. maddesinde “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü vardır. Bu hak, din inancını değiştirme özgürlüğünü ve din ya da inancını, tek başına ya da topluca ve açık ya da özel olarak öğretme, uygulama, tören ve ibadet yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.” denilerek din ve vicdan özgürlüğü tanınmıştır.
Bugün artık başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere bir çok milletlerarası andlaşma ile koruma altına alınan din ve vicdan özgürlüğü, demokratik düzenin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 4 Kasım 1950 tarihinde imzalamış,10 Mart 1950 tarihinde ihtirazi kayıtla onaylamıştır. İhtirazi kayıt, Ek Protokolun ikinci maddesi ile ilgilidir. Söz konusu maddede "Devlet,...ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasına saygi gösterir" denilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9ncu maddesi "düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ile ilgilidir. Söz konusu madde şöyledir: "din ve inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin,genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir."
Laikliğin bir insan hakkı olduğunu vurgulayan Türkiye'nin Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi insan hakları ile laiklik arasında zorunlu bir bağlantı olduğunu vurguluyor. Kuçuradi, "laikliğin (devlet) kurumlarını çağdaşlaştırmanın ön koşulu olduğunu, laiklik olmadan çağdaşlaşmanın gerçekleşemeyeceğini açıklıyor.
(Bu konuda Prof. Dr. Kuçuradi'nin Türkiye Barolar Birliği Dergisinin 2004 yılı 52 sayılı dergisinde yayınlanan makalesine bakılabilir.)
- Kamuoyu araştırmaları
Türkiye'de laiklik ilkesinin toplumda benimsenmesi konusunda yapılan kamuoyu araştırmaları hakkında iki örnek vermek istiyorum. 2017 yılında uluslararası bir şirket tarafından %1,97 hata payıyla yapılan bir ankete göre, Türk halkının % 70'İ Türkiye'nin laik bir devlet olmasını desteklemiş,%b 24'ü ise buna karşı olduğunu söylemiştir. Türkiye Genel Sosyal Saha (TGSS) tarafından 2026 yılında yapılan araştırmada ise, toplumun % 84'ünün Türkiye'nin laik bir ülke olmasını benimsediği sonucu elde edilmiştir. Diğer yandan, Laiklik Meclisi'nin 17 Kasım 2024 tarihli açıklamasında, ekim ayı boyunca yargı, devlet kademeleri, eğitimsel ve toplumsal alanda laiklikle ilgili ihlallerin artarak sürdüğü, bir ayda 150 başlık altında laiklik ihlali yapıldığı belirtilmiştir. Bu ihlallerin basında ve siyasi partiler bağlamında dikkat çeken tepkilere yolaçtığı söylenebilir mi? Soruyu ortaya koymakla yetiniyorum.
Son sözler
Sonuç olarak Lozan Konferansı tam bağımsız ve laik Türkiye’nin temel taşıdır. Laiklik ise tam bağımsız ve çağdaş Türkiye’nin güvencesidir
Yazımı, Atatürk'ün ve Erdal İnönü'nün özlü ifadeleri ile sonlandırmak istiyorum:
Erdal İnönü :" Demokrasi su ise, testisi laiklik'tir. Testi kırıldı mı, bu toplumu kimse ayakta tutamaz."
Atatürk : " Laiklik yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. Laiklik, insan olmaktır."
No comments:
Post a Comment