“Çerçeve yasa”nın siyasi ve stratejik şifreleri

Toplumumuzun farklı kesimlerinde son dönemde sıklıkla gündeme getirilen bir soru var:
“Yakın bir tarihe kadar terör örgütü PKK’yı çok sert biçimde eleştiren iktidar, neden bugün “çerçeve yasa”yı savunuyor?”
Bu soruyu yöneltenler, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Partili siyasetçilerin geçmişteki açıklamalarını hatırlatıp “Arşiv unutmaz” diyorlar. Üstelik eleştiriler yalnız milliyetçi kesimlerden gelmiyor. Yasaya destek veren muhalefet partilerinin seçmenleri arasında da benzer sorgulamalar var.
Gündeme getirilen soru yerinde. Ancak iktidarın PKK’ya bakışının değişmesinden çok, terörü sona erdirmek için kullandığı yöntemin değiştiği söylenebilir. Bunun arkasında birkaç siyasi ve stratejik neden bulunuyor.
Birincisi, askerî mücadelede gelinen nokta. Türkiye uzun yıllar PKK’yı askerî ve güvenlik yöntemleriyle etkisiz hale getirmeye çalıştı. Yeni yaklaşım ise, “Örgüt gerçekten silah bırakıyor ve kendisini tasfiye ediyorsa bunun hukuki çıkış yolunu oluşturalım” anlayışına dayanıyor. İktidar açısından “çerçeve yasa”, PKK’nın taleplerinin kabulü değil, askerî üstünlüğün kalıcı bir hukuki tasfiyeye dönüştürülmesi olarak görülüyor.
İkinci ve belki daha önemli neden Suriye ve bölgesel denklemdir. Irak ve Suriye’deki gelişmeler, SDF/YPG’nin geleceği, İsrail-İran gerilimi ve Türkiye’nin güney sınırındaki yeni güç dengeleri düşünüldüğünde Ankara açısından mesele artık yalnız Türkiye içindeki PKK değildir. Daha geniş strateji; Türkiye’deki silahlı çatışmayı bitirmek, Irak’taki PKK yapılanmasını tasfiye etmek ve ardından Suriye’deki güvenlik sorununa yoğunlaşmak şeklinde okunabilir.
Üçüncü önemli unsur Devlet Bahçeli ve MHP’nin desteğidir. AK Parti geçmişte tek başına böyle bir süreç başlatsaydı milliyetçi seçmenden çok daha sert tepki görebilirdi. Bu kez sürecin başlıca siyasi taşıyıcılarından birinin MHP olması iktidarın hareket alanını genişletti.
Bir başka gerçek de şudur: Devlet, “Silahınızı bırakın ve örgütü feshedin” diyorsa silah bırakanların bundan sonra ne olacağına da cevap vermek zorundadır. Ancak burada kritik bir ayrım yapılmalıdır. Silah taşımış fakat öldürme eylemine karışmamış bir örgüt mensubuyla sivillerin, askerlerin veya güvenlik görevlilerinin ölümünden doğrudan sorumlu kişiler aynı hukuki kategoriye konulmamalıdır.
Sürecin iç siyasi boyutu da göz ardı edilemez. Terörün sona ermesi, Kürt kökenli vatandaşlarla devlet arasındaki ilişkinin silahlı örgütün gölgesinden çıkarılmasına yardımcı olabilir. Öte yandan sürecin yeni anayasa, seçim ve gelecekteki siyasi ittifak hesaplarıyla bağlantılı olduğunu düşünenler de var. Bu ihtimali tümüyle reddetmek de, bütün süreci yalnızca Erdoğan’ın siyasi geleceğine bağlamak da doğru olmaz. Devletin güvenlik hedefleriyle siyasi hesaplar aynı anda var olabilir.
Peki Türkiye ne kazanabilir?
En büyük kazanç, kırk yılı aşkın süredir devam eden silahlı çatışmanın gerçekten sona ermesi olacaktır. Bunun güvenlik, ekonomi ve toplumsal barış açısından değeri tartışılmaz. PKK’nın silahlı yapı olarak ortadan kalkması, Kürt meselesinin de terörün gölgesinden çıkarak demokratik siyaset içinde tartışılmasına imkan sağlayabilir.
Ancak sürecin ciddi riskleri de var.
En büyük risk, PKK tabelasının inmesine rağmen örgütsel yapının başka isimler altında devam etmesidir. Silahlı kadrolar kâğıt üzerinde PKK’yı fesheder, fakat Irak veya Suriye’de başka yapılara geçerse Türkiye hukuki adımlar atmış fakat güvenlik sorununu çözememiş olur.
İkinci önemli risk Suriye’dir. SDF gerçekten Suriye devletinin denetimine mi girecek, yoksa kendi komuta yapısını ve silahlarını koruyan yarı bağımsız bir güç olarak mı kalacak? İkinci ihtimal gerçekleşirse Ankara açısından sorun çözülmüş sayılamaz.
Bir başka risk ise toplumda “Devlet taviz verdi” algısının oluşmasıdır. Şehit ailelerinin, gazilerin ve yıllarca terörle mücadele etmiş güvenlik personelinin hassasiyetleri mutlaka dikkate alınmalıdır.
Bugünkü Orta Doğu’nun 2013-2015 çözüm sürecindeki Ortad Dğu olmadığı da unutulmamalı.
Suriye’de dengeler değişiyor, İsrail-Türkiye rekabeti belirginleşiyor ve bölgesel güç mücadelesi sertleşiyor. Ankara aynı anda PKK, Suriye ve bölgedeki yeni güvenlik sorunlarıyla uğraşmak istemiyor olabilir. Kanımca sürecin kamuoyunda yeterince tartışılmayan stratejik nedenlerinden biri de budur.
Sonuç olarak, PKK gerçekten silah bırakır, komuta yapısını dağıtır ve Irak-Suriye’deki bağlantılı silahlı yapılar bağımsız askerî güç olmaktan çıkarsa devletin sınırlı ve kontrollü bir hukuki çıkış yolu oluşturması stratejik olarak doğru kabul edilebilir.
Çünkü savaşlar yalnız askerî üstünlükle değil, bu üstünlüğün siyasi ve hukuki sonuca dönüştürülmesiyle biter.
Ancak ölçü “PKK ne söyledi?” değil, sahadaki gerçeklik olmalıdır:
Silahlar gerçekten teslim edildi mi? Komuta-kontrol yapısı gerçekten dağıldı mı? Irak ve Suriye’deki bağlantılı silahlı yapılar gerçekten merkezi devletlerin denetimine geçti mi?
Bu sorulara güvenilir biçimde “evet” denilebiliyorsa süreç tarihî bir başarıya dönüşebilir. Aksi halde sorun çözülmüş değil, yalnızca başka bir biçime sokulmuş olur.
Ve geriye belki de en kritik soru kalır:
MGK örgütün gerçekten silah bıraktığını hangi somut kriterlerle tespit edecek ve bu kararın yanlış olması halinde MGK’yı kim denetleyecek?
Kanunun en tartışmalı noktalarından biri tam da burada düğümleniyor.
No comments:
Post a Comment