Gökhan Güler
New York zirvesi, diplomatik realizm ve Crans-Montana sendromu
13 Şubat 2026, 09:35 yayınlandı
5dk, 11sn 121
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, geçtiğimiz Çarşamba günü New York’ta, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile görüştü.
Diplomatik hafızayı tazelemek gerekirse; bu tür görüşmeler KKTC siyasi tarihinde bir istisna değildir. Geçmişte 3. Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu ve 5. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar da dahil olmak üzere, göreve gelen Cumhurbaşkanları BM Genel Sekreterleri ile benzer süreçlerde bir araya gelmişlerdir. Dolayısıyla görüşme beklenmedik ya da sürpriz değil.
Rum tarafı en başından bu yana müzakerelerin federasyon zemininde kaldığı yerden başlamasını talep ediyor.
Ancak Türkiye ise Kıbrıs politikasında federasyon modeline artık sıcak bakmıyor ve iki devletli çözüm tezini savunuyor.
Hatırlanacağı üzere 28 Ocak 2026 tarihinde KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Rum Yönetimi Lideri Nikos Hristodulidis ve BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin Cuellar bir görüşme gerçekleştirdiler.
Cumhurbaşkanı Erhürman o gün toplantı çıkışında; “Verimli değil ama yararlı bir toplantıydı” ifadesini kullanmıştı.
BM Temsilcisi Cuellar’ın ise “5+1 şimdilik olmayacak” itirafı ve sürecin “yavaş” işlediğini belirtmesi, Cenevre hayalleri kuranlara soğuk bir duş etkisi yapmıştır.
İşte New York görüşmesi bu yaklaşımlar çerçevesinde gerçekleşmiştir…
New York’tan yansıyan “verimlilik” sinyali
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ile BM Genel Sekreteri Antonio Guterres görüşmesi sonrasında Cumhurbaşkanı Erhürman’ın; “Sadece yararlı değil, verimli bir toplantıydı. Genel Sekreter’de bir yorgunluk görmedim, aksine konulara hâkimdi ve kararlıydı” şeklindeki beyanatı dikkatleri çekti.
Ancak diplomaside iyimserlik, gerçekçilikle dengelenmediği sürece yanıltıcıdır. Kıbrıs konusunda önümüzdeki süreçte, adadaki mevcut gerçekleri göz ardı edecek kapsamda Türk tarafını “eski yanlışlara” sürükleyecek yaklaşımlar söz konusu olursa, bu “verimlilik” kısa sürede “hayal kırıklığına” evrilebilir.
Hristodulidis’in “kaldığımız yer” saplantısı ve tarihsel hafıza
Tam bu noktada, madalyonun diğer yüzüne, yani Rum tarafının stratejik hezeyanına odaklanmak elzemdir. Cumhurbaşkanı Erhürman New York’ta “dört maddelik yeni metodolojiyi” ve güven yaratıcı önlemleri anlatırken; Rum Lider Nikos Hristodulidis, ezberlenmiş bir nakaratı tekrarlamaya devam etmektedir: “Müzakereler 2017’de Crans-Montana’da kaldığı yerden devam etsin.”
Bu talep, masum bir çağrı değil, siyasi bir tuzaktır. Zira 7 Temmuz 2017 tarihi, Kıbrıs müzakere tarihinde bir “paradigma iflasıdır.”
O dönemde masada bulunan ve bugünün Rum Lideri olan Hristodulidis ile dönemin lideri Anastasiadis’in sergilediği tutum, sürecin çökmesinin yegâne sebebidir. Rum tarafının müzakere masasını devirmesinin temelinde; Kıbrıs Türklerini siyasi eşit olarak görmeme, yönetim erkini ve Adaya ait zenginlikleri paylaşmaya yanaşmama iradesi yatmaktadır. “Sıfır asker, sıfır garanti” dayatmasıyla Türk tarafını savunmasız bırakma ve çoğunluğun tahakkümünde bir azınlık yaratma hayali, o gün ifşa olmuştur.
Daha da vahimi, Türk heyeti Crans-Montana’da iyi niyetle çözüm arayışını sürdürürken; Anastasiadis ve Hristodulidis, diplomatik teamülleri ayaklar altına alarak bavullarını toplayıp, arkalarına bile bakmadan müzakere masasından kaçmışlardır. Bugün “kaldığımız yerden devam edelim” diyenler, aslında o kaçış gününe, yani çözümsüzlüğün mimarı oldukları ana dönmeyi arzulamaktadırlar.
Türkiye: Federasyon artık masada yok
Kıbrıs meselesi sadece iki toplumlu bir uyuşmazlık değil; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin taraf olduğu uluslararası bir sorundur. Bu denklemde Türkiye Cumhuriyeti’nin Crans-Montana süreci sonrasındaki duruşu nettir: Federasyon defteri kapanmıştır.
Ankara, on yıllardır süren ve Rum tarafının oyalama taktikleriyle heba edilen federasyon görüşmelerine artık sıcak bakmamaktadır. Türkiye’nin pozisyonu; Kıbrıs’ta tek gerçekçi çözümün “Egemen Eşitlik ve Eşit Uluslararası Statü” temelinde, yan yana yaşayan iki devletin iş birliği olduğu yönündedir.
Dolayısıyla, Türkiye’nin onayı ve rızası olmadan, eski parametreler üzerinden yeni bir müzakere sürecinin başlatılması mümkün değildir. “Ankara’ya rağmen” bir masa kurulabileceğini sananlar, jeopolitik gerçeklerden kopuktur.
Metodoloji ve egemenlik sınavı
Görüşmede Sayın Erhürman’ın, Kıbrıs Türk halkına uygulanan “haksız ve gayri yasal izolasyonların kaldırılması” talebini Guterres’e iletmesi son derece önemli. Eğer Guterres, Erhürman’ın dediği gibi “yorgun değilse” ve “kararlıysa”; bu kararlılığını Rum şımarıklığına dur diyerek ve ambargoları delerek göstermelidir.
Ankara’dan net mesajlar
Türkiye’nin bu konudaki kararlılığı en üst düzeyde dile getirilmektedir. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hatırlanacağı üzere 14 Kasım 2025 günü yaptığı açıklamada; “Kıbrıs’taki çözüm konusunda tutumumuz son derece nettir. Biz, Ada’da iki devletin varlığı temelinde sorunun en gerçekçi çözümünün mümkün olduğunu düşünüyoruz” demiştir.
Benzer şekilde TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 19 Aralık 2025 günü medyaya yansıyan açıklamasında durumu özetlemiştir:
“Türkiye olarak Annan Planı ve Crans-Montana sürecinde olumlu bir tavır aldık, Kıbrıslı Türkler BM planına lehte oy verdiler. Ancak Kıbrıslı Rumlar bunu reddetti.”
“Kıbrıslı Rum yetkililerin, Kıbrıs için eşit güç, servet ve yetki paylaşımı anlaşmasına asla ‘evet’ demeyeceklerini herkes biliyor. Bu bir gerçek. Öyleyse bunun alternatifi iki devletli bir çözümdür. Bunu yapabiliriz. Ve iki devletli çözümden sonra her türlü iş birliğini veya siyasi birliği kurabilirler.”
No comments:
Post a Comment