Thursday, February 12, 2026

Elif Soyseven - Playboy, Bugs Bunny, Bad Bunny - 12 Şubat 2026

 

12 Şubat 2026

Playboy, Bugs Bunny, Bad Bunny…

Bir çizgi film karakteri, bir yetişkin dergisi ve Porto Rikolu bir şarkıcı… Üçü de tavşan ama her biri başka bir çağın, başka bir arzunun sembolü. Popüler kültür dünyayı bazen tarih kitaplarından daha iyi anlatır. Çünkü simgeler, ideolojileri anlatmanın en kestirme yoludur

Bad Bunny

Kaç çeşit tavşan bilirsiniz?

Biri çocukluğumuzun asi çizgi karakteri Bugs Bunny, diğeri erotizmin ipek pijamalı yüzü Playboy tavşanı…

Ve şimdi de sahnenin yeni gözdesi Bad Bunny.

Bir çizgi film karakteri, bir yetişkin dergisi ve Porto Rikolu bir şarkıcı… Üçü de tavşan ama her biri başka bir çağın, başka bir arzunun sembolü. Popüler kültür dünyayı bazen tarih kitaplarından daha iyi anlatır. Çünkü simgeler, ideolojileri anlatmanın en kestirme yoludur.

Hefner’ın Tavşanı ve Playboy Labirenti

Hugh Hefner Playboy logosu için tavşanı seçtiğinde mesele sadece şirin bir maskot yaratmak değildi. Tavşan, hızın, cinselliğin ve sınırsız üretkenliğin sembolüydü. Playboy’un ilk sayısının kapağında Marilyn Monroe vardı. Hefner’ın Monroe takıntısı mezarını bile onun yanına yaptıracak kadar ileri gitmişti.

Playboy’da kimler yoktu ki, Fidel Castro’dan Martin Luther King’e, Malcolm X’ten Gabriel García Márquez’e, Margaret Atwood’dan Nabokov’a uzanan bir liste vardı. Ray Bradbury “Fahrenheit 451”in bazı bölümlerini ilk burada yayımlamış, Donald Trump ise 1990’da Playboy kapağında yer almıştı. Hefner’ın kurduğu Playboy dünyası, sınırsız partiler, genç bedenler ve güç ilişkileri üzerine kuruluydu. Bugün geriye dönüp baktığımızda Playboy malikânesinde yaşananları Epstein dosyalarından ayrı düşünmek zor.

Bugs Bunny sistemin arıza çocuğu 

Diğer yanda, kurnaz ve otoriteyle dalga geçen Bugs Bunny vardı. Masum bir çizgi kahraman gibi görünse de sistemin dişlileri arasına havuç fırlatan bir anarşistti o. “Kural koyanlarla oyun oynarım,” diyen, kaba kuvvete karşı zekâyı kutsayan o eski, güzel itirazın simgesi.

Yeni çağın kötü tavşanı, Bad Bunny

Ve bugün sahnede yeni bir tavşan var. Adını, küçükken giymek istemediği tavşan kostümü içindeki o meşhur “asık suratlı” fotoğrafından alan Benito Antonio Martínez Ocasio: Bad Bunny.

Onun tarihte ilk kez İspanyolca bir albümle Grammy kazanması bazılarını şaşırtmış olabilir; gençler içinse bu sadece kaçınılmaz bir andı. Bad Bunny, reggaeton gibi maskülen bir türün merkezinde oje süren, etek giyen ve drag estetiğini sahneye taşıyan bir figür olarak, Latin “maço” mitini içeriden dönüştüren yeni bir anlatı kuruyor.

Devrimci San Francisco

San Francisco’da Diamond Heights’daki evimin penceresinden aşağı baktığımda Castro’yu görürdüm. Orası Harvey Milk’in yaşadığı, LGBT hareketinin doğduğu mahalle. Sokaklarında bin bir rengin yan yana yaşadığı bir yer, öyle ki turistler bir müze gibi bu mahalleyi görmek için gelir, sokağın köşesinde çırılçıplak nudistleri görünce hayatlarının en büyük şaşkınlığını yaşardı. Ama bu, San Franciscolular için sıradan bir durumdur kimse dönüp bakmaz bile.

Biraz ileride Haight-Ashbury semti vardır. 68 kuşağının çiçek çocuklarının doğduğu yer. Janis Joplin’in sesi, Kerouac’ın kelimeleri, Jerry Garcia, Ken Kesey… “Make Love Not War” sloganının izleri hâlâ duruyordu. Summer of Love için o yaz oraya gelen yüz bin genç, savaş karşıtı, özgürlük yanlısı bir patlamaya yol açmıştı. Şehrin biraz dışına çıktığınızda Jimi Hendrix’in gitarını yaktığı Monterey Festivali, Menlo Park’a doğru gittiğinizde ise bugün dünyayı yöneten teknolojinin kalbi Silikon Vadisi… Belki de siyasilerin gençlik festivallerinden korkmasının nedeni tam olarak müziğin yarattığı bu kolektif bilinç.

Bad Bunny’nin yükselişi

Bad Bunny, Grammy’den bir hafta sonra Super Bowl sahnesindeydi. Super Bowl’un yapıldığı Lewis Stadyumu’nun gölgesinde, San Francisco’nun bu çılgın ruhunun hâlâ dolaştığını düşünmemek imkânsız. O gece yaşananlar, sadece bir müzik performansı değildi elbette.

Bad Bunny sahneye çıktığında elektrik direkleri, muz işçileri ve şeker kamışı metaforları vardı. Zara marka kıyafetiyle Tom Ford, Armani ya da Ralph Lauren’in elit modasına da meydan okudu. Sokaktaki hemen her gencin erişebileceği bir marka ile “Sizinle yan yanayım” dedi.

Tam da bu nedenle Bad Bunny’nin adı iki büyük vitrinde art arda belirdiğinde mesele “müzik endüstrisi” olmaktan çıktı. San Francisco Lewis Stadyumu’ndaki Super Bowl gecesi, bir performanstan çok bir kuşak karşılaşmasıydı. Onun bu kadar büyük bir figür haline gelmesinin nedeni sadece “İspanyolca söylemesi” değil. Zaten İspanyolca dünyada en çok konuşulan ikinci dil. Asıl mesele, temsil ettiği kuşağın dünyayla kurduğu ilişki, savaş istemeyen, göçmen düşmanlığından bıkan, kimlik ve cinsiyet kalıplarını reddeden, siyasetin dilinden soğumuş bir kuşağın kendini onda bulması.

Trump’ın “kimse bir şey anlamadı” demesi, yaşlı siyasetçilerin gençliğe karşı kronik şaşkınlığını özetliyordu. Bu bir dil meselesi değil, bir dünya görüşü meselesi. Gençler savaş istemiyor, sınırların tel örgüyle çizilmesini istemiyor, göçmenleri günah keçisi ilan eden politikalardan bıkmış durumda. Yaşlı siyaset sınıfı ise hâlâ “güç” diye bağırınca hakikat üretildiğini sanıyor. Gerontokrasi denilen şey tam da bu değil mi ? İktidarın yaşla birlikte kalınlaşan bir sağırlar duvarına dönüşmesi.

Görsel yapay zekâ ile oluşturulmuştur

İki plastik sandalye

Bad Bunny’nin son albüm kapağında iki tane boş plastik sandalye var. Hani şu her düğün salonunda gördüğümüz, yazlıktaki balkonların kadrolu elemanı, mahalle bakkalının önündeki o ucuz, beyaz, her an kırılacakmış gibi duran plastik sandalyelerden…

Bin tane özel jetin aynı piste teker koyduğu, yedi dakikada koca sahnelerin kurulup yıkıldığı, her saniyesi milyar dolarlık reklamlarla parsellenmiş o devasa Amerikan rüyasının tam ortasındaki Super Bowl gecesinde. Ve tam o şaşaalı sahnede, adeta Marcel Duchamp’ın pisuvarı gibi bir “nesne” duruyordu, iki beyaz plastik sandalye.

Bu sandalyeler artık sadece bir dekor değil bir sınıf hafızasının manifesto hali. Bronx’ta bir balkon, Bağcılar’da bir sokak düğünü, Akçay’daki yazlığın arka bahçesi…

Bad Bunny’nin son albümünün adı ise geç kalmış bir farkındalığın nidâsı:

“DeBÍ TiRAR MáS FOToS” / “Daha fazla fotoğraf çekmeliydim.”

Bunu sadece “nostalji” değil bence. Bu, hayatın içinden hızla çekilip alınan şeylere karşı bir alarm zili. Bugünün genci algoritmalarla polis baskınlarının, göçmen avlarıyla şirket kârlarının arasında “insan kalmayı” kaybetmekten korkuyor. Bad Bunny “Keşke seninle olduğumda daha fazla fotoğraf çekseydim, sana daha çok sarılsaydım” derken aslında bir kuşağın hayatta kalma stratejisini paylaşıyor. Yitip giden hayatları, bir zamanlar gülüş cümbüş o sandalyelerin üzerinde oturan anneleri, babaları, kalabalık sofraları, neşeli günlerimizi hatırlatıyor.

Nefretin bu kadar kurumsallaştığı, gerontokrasinin gençlerin dilini anlamamakta direndiği bu dünyada “sevgi” artık en büyük politik eylem haline geldi. Super Bowl scoreboard’unda o gece parlayan şu cümle boşuna değildi: “THE ONLY THING MORE POWERFUL THAN HATE IS LOVE.” Nefretten daha güçlü olan tek şey sevgidir. Nefret çok örgütlü olabilir ama bir tavşanın iki plastik sandalyeyle kurduğu sevgi barikatını henüz kimse aşamadı.

Hazır Sevgililer Günü de geldi. Bahçeye iki plastik sandalye atın, sevdiklerinizle diz dize oturun, onları kaybetmeden, bugünlerin değerini bilin, yanınızdakine bir kez daha sarılın.


No comments:

Post a Comment