SEDAT ERGİN
02 Ocak 2026
2025 yılında dış politikadaki büyük sürpriz Trump ile yakınlaşma
2025 yılında Türkiye’nin dış politikada başat yönelişi Trump yönetimindeki ABD ile başlayan yakınlaşmaydı. Buna paralel bir şekilde dış politikanın ağırlık alanı belirgin bir şekilde Orta Doğu’ya kaydı. ABD ile Avrupa arasındaki bağların çözülme sürecine girmesi, Türkiye’yi Batı ile ilişkilerinin yeniden tanımlanmasının gerekeceği bir döneme doğru taşıyor. 2025’in en sıkıntılı gelişmelerden biri İsrail ile Türkiye arasında beliren yüksek gerilim oldu
Türkiye 2025 yılına adım atarken önünde iki büyük soru işareti asılı duruyordu.
Bunlardan birincisi, 2024 Aralık ayında Beşar Esad’ın sürpriz bir biçimde devrilmesi ve yerine Ahmet Şara’nın liderliğindeki HTŞ kadrolarının gelmesiyle Suriye’de ortaya çıkan yeni realitenin nasıl şekilleneceği sorusuydu. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin ülkelerine geri dönüşü meselesinden güvenlik politikalarına kadar pek çok konuyu hayati bir şekilde ilgilendiriyordu bu sorunun yanıtı.
İkincisi, 2024 Kasım ayında ABD’de başkanlık seçimini kazanmış olan Donald Trump’ın ocak ayı sonunda resmen işbaşı yapmasının ardından Türkiye karşısında belirleyeceği politikanın yönünü konu alıyordu.
ABD’nin Suriye üzerindeki etkisi hesaba katıldığında, aslında her iki soru da birbiriyle iç içe geçiyordu. Ve tam bir yıl geçtikten sonra geriye dönüp baktığımızda, ikinci sorunun yanıtını bugün kesinlik içinde okuyabiliyoruz. Şahsi düzeydeki bütün öngörülmezliğine karşılık, Trump’ın politikası Türkiye ile yakınlaşma, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ortak çalışma iradesi yönünde ortaya çıkmıştır.
Birinci soruya gelirsek, Ahmed Şara, geçen bir yıl zarfında iktidarını önemli ölçüde sağlamlaştırmış görünmesine karşılık, Suriye’nin siyasi birliğinin geleceği üzerinde henüz bir netleşme yoktur. Burada özellikle Kürtlerin yeni Suriye’de kazanacakları statü konusunda kıyasıya bir bilek güreşi sürmektedir.
Ve Suriye ile ilgili bütün aktörler, Türkiye başta, kendi zaviyelerinden ağırlıklarını koyarak Suriye’de oluşmakta olan yeni statükoyu çıkar ve beklentileri yönünde şekillendirmeye çalışmaktadır.
Bu girişten sonra şimdi sorulara biraz daha yakından bakalım.
ABD ile sürpriz yakınlaşma
Başkan Trump’ın Türkiye politikasını değerlendirmek istiyorsak, önce kısaca 2017-2021 ocak ayları arasında dört yıl süren ilk başkanlık dönemine geri gitmeliyiz. Bu yıllar, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yaşanan sürekli iniş-çıkışlarla karşımızda beliriyor.
Bir taraftan liderler düzeyinde sıkça samimi görüntüler verilirken, sahadaki uygulamaya baktığımızda daha çok Rahip Brunson krizinde olduğu gibi “ekonominizi mahvederim” tehditlerinin Türk ekonomisini sarsması, Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, ayrıca Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarının devreye sokulması gibi olumsuzluklarıyla hatırlıyoruz bu dönemi.
Buna karşılık 2025 yılının Türkiye’nin dış ilişkilerine getirdiği en önemli sürprizlerden biri, ilk dönemin bütün sert türbülanslarının ardından, Başkan Trump’ın ikinci döneminin başından itibaren Türkiye’ye sıcak duran bir çizgiye yönelmesi olmuştur. Trump, bu çerçevede özellikle Suriye başta olmak üzere Orta Doğu ve diğer bölgesel sorunlarda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibiyle yakın bir çalışma ilişkisini önemsemiştir.
Burada üzerinde durmamız gereken kayda değer bir nokta var. Trump, müttefiki konumundaki Avrupa ülkeleri ve liderleri hakkındaki olumsuz kanaatlerini dile getirmekten, hatta zaman zaman aşağılayıcı bir üsluba başvurmaktan kaçınmamıştır. Buna karşılık ABD Başkanı, Türkiye ve Erdoğan’ı ayrı bir yerde tutarak, her seferinde övgü ifadeleriyle konuşmaktadır.
Peki bu özel yakınlaşmanın gerisinde ne yatıyor?

Trump Orta doğu’da Erdoğan ile yakın çalışmak istiyor
Aralık ayı başında açıklanan son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin işaret ettiği üzere, Trump yönetimi, küresel ölçekte stratejik önceliğini Batı Yarımküre ve Çin Halk Cumhuriyeti hedeflerine yöneltirken, diğer coğrafyalardaki sorunların çözümü ve krizlerin idaresinde kendisine yakın gördüğü müttefiklere, ortaklara da sorumluluk bırakma eğilimindedir.
Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Türkiye’nin çevresindeki bölgesel meselelerde yakın çalışmayı öngördüğü ortaklardan biri olarak değerlendiriyor.
Erdoğan’ın geçen eylül ayındaki Beyaz Saray ziyaretinde Trump’la buluşmasının ana sonucu, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yeni bir yakınlaşma dönemini başlatmış olmasıdır.
Bu yakınlaşma, bölgesel düzeyde bir dizi sonuç doğurmaya adaydır. Trump’ın özellikle Suriye’de Türkiye’ye alan bırakma yönündeki tutumu bu çerçevede zikredilebilir. Bu, Suriye’de baskın rol oynamak isteyen Ankara’nın zaten arzu ettiği bir durumdur. Çünkü, Türkiye açısından ABD’nin Suriye politikasına etki edebilme çabası için gerekli diyalog marjını yaratacaktır.
Türkiye’nin bunu yapmaya çalışırken hedeflediği sonuca ne ölçüde ulaşabileceğini, ancak Suriye’nin içinden geçtiği çekişmeli sürecin sonunda nihai tablo ortaya çıktığında görebileceğiz.
Burada Suriye denkleminin en kritik başlığı karşımıza çıkıyor. Önümüzdeki dönemde yanıt bekleyen kilit soru, Trump’ın, Fırat’ın doğusunda sahayı kontrol eden PKK uzantısı Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) özerklik talebi ile Türkiye’nin buna kategorik olarak kapıyı kapatan duruşu arasında tercihini hangi yönde kullanacağıdır.
Gazze’de Türkiye’ye yüksek profil
Benzer şekilde, Erdoğan’ın dış politikasında temel önceliklerden birini Gazze konusuna verdiği hesaba katıldığında, Trump’ın bu dosyada Türkiye’ye ön planda bir rol öngörmesi iki taraf arasındaki önemli bir örtüşme alanını gösteriyor.
Geçen ekim ayında düzenlenen Şarm El-Şeyh zirvesinde Erdoğan’ın aldığı yüksek profilli konum, keza 19 Aralık’ta Florida’da yapılan son Gazze toplantısına Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katılımı gibi gelişmeler, bu bakışın yansımalarıdır. Türkiye, özellikle Hamas üzerinde etki icra etmesi noktasında kilit bir aktör olarak beliriyor, Trump kadrolarının gözünde.
Bunu tamamlayan bir unsur, Trump’la birlikte, ABD’nin Türkiye’ye bakışında Orta Doğu bağlamının eskiye kıyasla çok daha fazla ön plana çıkmasıdır.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın aynı zamanda Başkan Trump’ın Suriye ve Lübnan özel temsilcisi olması, zamanının azımsanmayacak bir bölümünü Orta Doğu ülkelerinde geçirmesi, zaten ABD’nin gözünde Türkiye’nin artık önem derecesi itibarıyla Avrupa’ya kıyasla daha çok Orta Doğu kontenjanında bir ülke olarak konumlandırıldığını gösteriyor.
Başından beri Orta Doğu’ya açılmak, bu bölgede geniş bir nüfuz sahibi olmak isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından, bu durumun rahatsızlık yaratacak bir yönü yoktur.
Buna karşılık ABD ile ilişkilerin belirgin bir şekilde ısınmakta oluşu, bu ilişkilerde hepsi Trump’ın ilk başkanlığı döneminden kalan, bizzat onun imzasını taşıyan bir dizi ciddi sorunun hâlâ çözüm beklediği gerçeğini değiştirmiyor.
2026 yılında muhtemelen Türkiye’nin ABD’den 5’inci nesil F-35 savaş uçakları almasının mümkün olup olmadığı sorusuna yanıtını bulacağız. Bu dosyanın çözümü de Türkiye’nin 2018 yılında Rusya’dan aldığı S-400’lere nasıl bir formül bulunacağına bağlıdır.
İsrail Türkiye açısından ‘açık tehdit’ haline geldi
Orta Doğu’da yol alırken, 2025 yılının Türkiye’nin dış politika envanterine dahil ettiği yeni bir problemli alana dikkat çekmeliyiz. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki tehlikeli tırmanıştan söz ediyoruz.
Binyamin Netanyahu’nun Gazze’deki soykırımına Türkiye’nin haklı ve kuvvetli itirazı nedeniyle iki ülke arasında köprüler zaten çoktan atılmıştı. Ancak ilişkileri kaplayan gerilim, Suriye’deki iktidar değişikliği sonrasında daha da yüksek bir eşiğe çıkmıştır. Bunun kaynağında, Esad rejiminin devrilmesiyle Suriye’de girilen kırılgan ortamda, Türkiye ile İsrail’in bu ülkenin geleceğine ilişkin farklı tasavvurlara sahip olmaları yatıyor.
Netanyahu’nun liderliğindeki İsrail’in kendi güvenliği bakımından Suriye’yi istikrarsızlaşma arayışlarından vazgeçmemesi, bu amaçla sahada Dürzi ve Kürt grupları kullanması bu başlıkta önemli bir etmendir.
Ayrıca İsrail, yalnızca Suriye değil, daha pek çok alanda Türkiye’nin çıkarlarına zarar verme, misillemede bulunma çabası içindedir. Bu çaba, bir süredir Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı ittifaklar kurmaktan, Türkiye’nin yakın ilişkileri bulunan Somali’yi karıştırmaya, oradan ABD Kongresi’nde Yahudi lobisi aracılığıyla Türkiye’nin F-35 alımını engelleme hamlelerine kadar uzanıyor.
Türkiye ile İsrail’in artık bölgenin iki hasım güç merkezi haline gelmiş olmaları, Orta Doğu jeopolitiği üzerindeki basıncı artıran yeni bir çatışma hattıdır. Trump yönetiminin 2026 yılında bölgedeki ivedi bir önceliğinin Türkiye ile İsrail arasındaki bu tehlikeli gidişatı kontrol altına almak olacağını tahmin etmek güç değildir.
Trump’ın transatlantik bağları çözmesi Türkiye’yi doğrudan etkileyecek
Trump’tan söz ederken, projektörlerimizi ABD yönetiminin Avrupa’ya bakışına da çevirmemiz gerekiyor. Bu bakışın Türkiye’ye dönük doğrudan ve çok temel sonuçlar doğurması kaçınılmazdır.
Buradaki temel mesele, Trump kadrolarının Avrupa’ya karşı açıkça “hasmane” bir çizgiye kaymakta oluşunun NATO’nun merkezinde yer aldığı Transatlantik bağları bariz bir şekilde tahrip etmeye başlamasıdır. Bu bağların gevşemesi, II. Dünya Savaşı sonrasında güvenliğini NATO eksenine oturtan Türkiye’nin savunma politikalarını da hayati bir şekilde etkileme potansiyeli taşıyor.
ABD’nin Rusya karşısında Avrupa’nın güvenliğine olan taahhüdünün gerilemesi ve kıtanın savunmasının sorumluluğunu doğrudan Avrupalılara bırakma eğilimi, Batı savunmasında çatlaklar yaratmaya adaydır. Bu ihtimalin ciddi olduğunu gören Avrupa Birliği, şimdiden ABD’den bağımsız hareket edeceği özerk bir güvenlik yapılanması arayışına girişmiş bulunuyor.
Türkiye’nin savunmasındaki NATO tercihi, Avrupa ile ABD’nin birlikte hareket ettikleri bütüncül bir Batı kabulünü esas alıyordu. Bu kabulün altı boşaldığında ve ABD ile Avrupa arasına mesafe girdiğinde Türkiye, Batı karşısında kendi konumunu nasıl tanımlayacaktır? ABD ile Avrupa arasında nasıl bir denge bulacaktır?
Bu noktada Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında güvenlik boyutunun daha fazla ön plana çıkmaya başlaması son dönemin dikkat çekici bir yönelişidir. ABD’den sonra NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olması, Türkiye’nin stratejik önemini kuşkusuz yukarı çekiyor ve Avrupa karşısında elinin güçlendiği algısına yol açıyor Ankara’da.
Dolayısıyla, başkentteki karar vericilerin hesaplarını Avrupa’nın yeni dönemde Türkiye’ye daha fazla ihtiyaç duyacağı varsayımına göre yaptıklarını söylemek mümkündür.
Batı ile ilişkilerin yeniden tanımlanması gerekecek
İşler tam da bu noktada çatallaşıyor. Çünkü AB’nin Türkiye’ye salt güvenlik kaygıları, hesapları üzerinden yaklaşması, siyasi bütünleşmeyi, tam üyeliği içermediği takdirde AB ile ilişkilerin geleceğinde ciddi bir boşluk yaratacaktır.
Bir anlamda Soğuk Savaş döneminde yaşandığı gibi, Avrupa açısından önemi bir kez daha demokrasisinden önce yalnızca Rusya’yı caydırma işlevi üzerinden tanımlanan bir Türkiye mi belirecektir büyük jeopolitik çekişmede?
Ucu açık çok sayıda benzer soru bunu izliyor. Trump zihniyeti ABD’de iş başında olduğu ya da muhalefette iktidar alternatifi olarak kaldığı sürece, II. Dünya Savaşı’ndan sonra vücut bulan eski “Batı Dünyası”nın temellerinin yerinden oynadığı bir çözülme döneminin hız kazanacağı yadsınamaz.
Böyle bir çözülmenin Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin yeniden tanımlanması ihtiyacını ortaya çıkarması kuvvetle muhtemeldir.
Peki AB ile ilişkiler bu tabloda nereye oturuyor.

Ankara’dan gelen tam üyelik mesajları sonuçsuz
Geride bıraktığımız yıl boyunca hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın söyleminde tam üyelik hedefinin her vesileyle vurgulandığını izledik. Ancak tam üyelik müzakerelerinin yeniden başlaması konusunda bir hareketlenme ufukta görünmüyor.
Bu vurgulara karşılık AB, Türkiye ile ilgili son resmi değerlendirme raporunda, demokratik standartlar, temel haklar, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı gibi alanlarda sorunların “kötüleştiği” tespitiyle Türkiye hakkında bir kez daha “demokratik gerileme” (democratic backsliding) teşhisini koymuştur.
CHP’li belediyelerle ilgili başlatılan adli süreçler, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da dahil olmak üzere çok sayıda belediye başkanının tutuklanması, kayyum uygulamalarının yanı sıra, gazetecilere yönelen tutuklamalarla ifade özgürlüğü alanındaki durumun ağırlaşması, Avrupa’da Türk demokrasisine bakışın daha da olumsuz bir eşiğe geçmesine yol açmıştır.
Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin resmi düzeydeki AB’ye tam üyelik söylemi ile AB’nin kasım ayındaki Türkiye raporunda “demokratik gerileme” olarak tasvir edilen tablo birbirine taban tabana zıt iki ayrı evrene işaret ediyor.
Gelgelelim AB’nin resmi raporunda bu tespitleri yapmakla birlikte, uluslararası kamuoyu karşısındaki beyanlarında bu tespitleri tekrarlayarak Türkiye hakkında yüksek sesle eleştirel bir çizgiye kaymaktan kaçındığını belirtmeliyiz.
Burada Türkiye’yi karşısına almama çabası yatıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Kremlin’in üzerindeki tehdidini her zamankinden daha çok hisseden AB, artan bu tehdit ortamında Türkiye karşısında dikkatli bir dil kullanmaya çalışıyor.
Rusya ile ilişkilerde görece mesafe
Rusya’ya gelince, Türkiye’nin kuzey komşusu ile ilişkilerinin 2025 yılına Suriye’deki rejim değişikliği nedeniyle sıkıntılı bir başlangıç yaptığını ve yılın ilk aylarının bu gelişmenin yarattığı belirsizlik içinde seyrettiğini söyleyebiliriz.
Geride bıraktığımız yıl, Suriye’deki iktidar değişikliği sonucu Türkiye ile Rusya arasındaki karşılıklı güç dengesinin bir bakıma yeniden tanımlandığı bir zaman kesiti şeklinde geçmiştir. Daha önce Şam’daki Esad rejiminin hamisi Rusya iken, yeni rejimin en kuvvetli destekçisi bu kez Türkiye olmuştur.
Yılın ilk yarısında üst düzeyde herhangi bir temas olmaması dikkat çekicidir. Gelgelelim, 2025’in ikinci yarısında Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında yüz yüze iki görüşme gerçekleşmiştir.
Türkiye, Rusya’ya ihracatında ABD ve AB’nin denetimleri ve yaptırım mekanizmalarının baskısını üzerinde hissetmeye devam etmiştir. Başka faktörlerin de devreye girmesiyle 2024’te olduğu gibi 2025 yılında da Rusya’ya ihracatta belli bir gerilemenin yaşanacağı anlaşılıyor, kesin rakamlar henüz açıklanmasa da...
ABD’nin Rusya’dan enerji alımları konusunda doğrudan Başkan Trump tarafından Beyaz Saray’dan yapılan “durdurun” taleplerine rağmen majör bir düşüş olmamıştır. Türkiye 2025’in ilk 10 ayı içinde petrol ithalatının yüzde 61.81’ini Rusya’dan yapmıştır. Doğalgazda ise Rusya’nın ithalattaki payının ilk kez yüzde 40’ların biraz altına düşmesi bekleniyor. Böyle de olsa, Rusya Türkiye’nin enerji alanındaki ana tedarikçisi olmayı 2025’te de sürdürmüştür.
Rusya ile ilişkilerde kaygı verici bir konu, Ukrayna-Rusya savaşının serpintilerinin artık Türkiye’nin kıyılarına ve hava sahasının içine kadar uzanmış olmasıdır. Türkiye savaşın Karadeniz’de kendisine yaklaşmaya başladığını ilk kez bu kadar yakından hissetmektedir.
Yeni yılın en önemli başlıklarından biri ABD’den F-35 savaş uçaklarını alabilmesi için Rusya’dan 2018 yılında almış olduğu S-400’lerin akıbetidir. Bu hava savunma sistemlerinin Rusya’ya iade edilmesinin düşünüldüğü yolundaki haberlerin iç yüzü 2026’da yanıtı merakla beklenecek sorulardan biridir.
Görüleceği gibi, S-400’ler yeni yılda da bizleri meşgul etmeye devam edecektir.
No comments:
Post a Comment