Friday, January 30, 2026

Gazete Oksijen - Sedat Ergin - MSB Yaşar Güler'in açıklamaları - 30 Ocak 2026

 

Sedat Ergin

30 Ocak 2026
 

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Oksijen'in sorularını yanıtladı: ‘Milli güvenliğimizi tek ittifaka bağlı planlamıyoruz’

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Son tartışmaların  NATO’nun 5. maddesinin sorgulanmasına yol açtığını söyleyen Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, “Güvenliğimizi tek bir ittifaka bağlı şekilde değil, çok boyutlu planlıyoruz” dedi. Pakistan ve Suudi Arabistan’la yapılması gündemde olan ittifakla ilgili ise Bakan, “NATO üyeliğimiz başka ülkelerle esnek ve çok boyutlu güvenlik ilişkileri geliştirmeye engel değil” diye konuştu


Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, “Gazete Oksijen’e uluslararası alanda meydana gelen büyük değişiklikler ve ortaya çıkan belirsizlik ortamının Türkiye’nin güvenlik ve savunma politikalarına dönük sonuçları üzerinde ayrıntılı açıklamalarda bulundu. Güler’in kendisine yönelttiğimiz sorularımıza yanıtları, yeni dönemde Türkiye’nin NATO’daki konumundan Özerk Avrupa Savunması’na bakışına, ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisinden TSK’nın Suriye’deki varlığının geleceğine kadar geniş bir alana yayıldı.

Bakan Güler, “NATO, Türkiye’nin güvenlik politikasının temel sütunlarından biri olmaya devam etmektedir ve bu durum tartışmaya açık değildir” dedi. (Fotoğraf: Getty Images)

Milli Savunma Bakanı’na yazılı olarak yönelttiğimiz sorular ve kendisinin yanıtları şöyle:

‘Kural Temelli Uluslararası Düzen’in sarsılmakta oluşu hakkında:

‘Türkiye’nin güvenlik anlayışı dönüşüyor, artık çok alanlı caydırıcılık gerekiyor’

Dünyada büyük bir altüst oluş yaşanıyor. Uygulaması zaten tartışmalı olan “Kural Temelli Uluslararası Sistem” sarsılıyor. Uluslararası sisteme ilişkin yerleşik kabuller ters yüz oluyor. Bu kadar değişken, belirsizlikle kaplı ve kuralsız bir uluslararası ortamın Türkiye’nin savunmasına, güvenlik politikalarına yönelik muhtemel etkileri nelerdir? Bu büyük türbülans Milli Savunma Bakanlığı’na nasıl yansıyor?

Dünya’da “Kural Temelli Uluslararası Sistem”in aşınması, Türkiye açısından tekil bir politika değişikliğinden ziyade, güvenlik anlayışının dönüşmesi anlamına geliyor. Uluslararası kurumlar, ittifaklar ve normların sağladığı görece öngörülebilirlik yerini; rekabetin sertleştiği, savaşların uzadığı, yaptırımların ve teknoloji kısıtlamalarının politize olduğu, siber saldırılar, dezenformasyon ve ekonomik baskı gibi gri alan faaliyetlerinin yaygınlaştığı bir ortama bıraktı.

Bu dönüşümün Türkiye’ye ilk etkisi, tehditlerin eş zamanlı ve çok katmanlı hâle gelmesidir. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Suriye ve Irak’tan Kafkasya’ya, Libya ve Somali’ye kadar uzanan geniş risk kuşağı, artık tek bir kriz veya tek bir cephe mantığıyla değerlendirilemeyecek kadar karmaşık hâle gelmiştir.

Bu durumda savunma politikası, “hangi tehdide karşı hangi sistem?” sorusundan çıkarak, “aynı anda birden fazla coğrafyada ve farklı yoğunluklarda ortaya çıkan baskılara karşı hangi kabiliyetler sürekli hazır tutulmalı?” sorusuna evrilmiştir. Bu dönüşüm, planlamanın merkezine harbe hazırlık, dayanıklılık ve çok alanlı caydırıcılık kavramlarını yerleştirmiştir.

Harbe hazırlık artık yalnızca barış dönemindeki faaliyet temposunu artırmak anlamına gelmiyor. Uzun süreli kriz ve savaş koşullarında ordunun kesintisiz görev yapabilmesi; mühimmat stokları, lojistik kapasite, personelin eğitimi ve seferberlik sistemi gibi unsurların da en az modern silah sistemleri kadar kritik olduğunu gösteriyor. Rusya-Ukrayna savaşı bu gerçeği açık biçimde ortaya koymuştur.

‘Daha fazla kaynak, daha fazla planlama ihtiyacı var’

İkinci önemli etki, kuralsızlaşmanın ittifak ilişkilerini daha maliyetli hâle getirmesidir. NATO çerçevesinde müttefiklerin savunma harcamalarını ciddi biçimde artırma yönündeki beklentiler, bu yeni dönemin somut göstergelerindendir.

Üçüncü etki ise, gerilimi tırmandırmadan caydırıcılık sağlama ihtiyacının artmasıdır. Kuralların zayıfladığı bir ortamda her adım hızla tırmanma riski taşıyor. Bu nedenle sahada varlık göstermekle çatışma eşiğini aşmamak arasındaki hassas denge daha da önem kazandı. Karadeniz’de mayın tehdidine karşı yürütülen Mayın Karşı Tedbirleri Karadeniz (MCM Black Sea) Görev Grubu faaliyetleri ve Türkiye’nin liderlik ettiği çok uluslu deniz faaliyetleri, bu yaklaşımın tipik örneğidir.

Kısaca, “Kural Temelli Uluslararası Sistem”in sarsılması, Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikasını “tek kriz–tek cephe” anlayışından “çok kriz–sürekli hazırlık” anlayışına taşımaktadır. Bu dönüşümün Milli Savunma Bakanlığı’na en somut yansıması ise, savunma kapasitesinin sürekliliğini sağlamak için daha fazla kaynak ve daha kapsamlı planlama ihtiyacının ortaya çıkmasıdır.

NATO Antlaşması’nın 5’inci maddesinin sorgulanması hakkında:

‘Türkiye’nin güvenliği sadece bir ittifaka bağlı planlanmaz’

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa kıtasının savunması konusunda üstlendiği güvenlik garantilerinin geleceği hakkında bugün büyük bir tartışma sürüyor. Trump yönetiminden gelen mesajlar karşısında, Avrupalılar arasında bu güvencelerin önümüzdeki dönemde kalıcı olmayabileceği yönündeki görüş birliği güçleniyor. Bu konunun tartışmaya açılmış olması bile, NATO Antlaşması’nda özellikle 5’inci maddede güvence altına alınmış olan Transatlantik bağların çözülmesi anlamına gelmiyor mu? NATO’nun çözülmesi ihtimali, 1950’li yılların başından bu yana savunmasının ana eksenlerinden birini NATO üyeliğine bağlamış olan Türkiye açısından ne gibi sonuçlar doğurur?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında tesis edilen transatlantik güvenlik mimarisinin temel direklerinden biri olan NATO, 75 yılı aşkın süredir üye ülkelerin güvenliğini müşterek savunma anlayışıyla sağlamaya devam etmektedir. ABD’nin, Avrupa’nın savunmasına yönelik yük paylaşımı konusundaki eleştirileri ve bu yöndeki tartışmalar geçmişte de yaşanmıştır. Ancak İttifak, bugüne kadar bu tür krizleri birlik ve dayanışma içinde aşmayı başarmıştır. Bununla birlikte, bu tartışmaların bugün daha görünür hâle gelmiş olması, NATO Antlaşması’nın özellikle 5’inci maddesinde güvence altına alınan kolektif savunma ilkesinin sorgulanmasına yol açıyor. Bu durum yalnızca transatlantik bağların değil, daha geniş ölçekte küresel güvenlik mimarisinin geleceğine dair belirsizlikleri de artırmaktadır.

Türkiye, 1952 yılından bu yana NATO’nun güçlü ve etkin bir üyesi olarak, ittifakın savunma ve güvenlik yapısına önemli katkılar sunmaktadır.

Stratejik coğrafi konumu, askerî kabiliyetleri ve sahip olduğu operasyonel tecrübe, Türkiye’yi NATO açısından vazgeçilmez bir müttefik konumuna taşımaktadır.

Bununla birlikte, NATO’nun geleceğine yönelik olası senaryolar ve gelişmeler karşısında Türkiye, millî güvenliğini sadece bir ittifaka bağlı şekilde değil, çok boyutlu, proaktif ve millî çıkarları esas alan bir yaklaşımla planlamakta ve uygulamaktadır.

Bu kapsamda Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, caydırıcılığını artırmaya, yerli ve millî savunma sanayii temelli kabiliyetlerini güçlendirmeye ve bölgesel ile ikili iş birliklerini çeşitlendirmeye devam etmektedir.

Sonuç olarak, NATO’nun temel ilkelerinden sapmadan, müttefikler arası dayanışmanın pekiştirilmesi, ittifakın geleceği açısından kritik öneme sahiptir.

Türkiye, bu süreçte yapıcı ve sorumlu bir müttefik olarak katkı sunmaya devam ederken, aynı zamanda her türlü gelişmeye karşı hazırlıklı olacak şekilde millî güvenlik planlamalarını kararlılıkla sürdürmektedir.

Avrupa Birliği’nin ‘Özerk Avrupa Savunması’ hazırlıkları hakkında:

‘Dışında bırakılırsak yalnız biz değil, Avrupa güvenliği de zarar görür’

ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşması ihtimali karşısında Avrupa Birliği’nin özerk bir savunma yapılanmasına gitmesi konusunda adımlar atılıyor. Türkiye, özerk Avrupa savunması hazırlıklarına, bu konuda atılmaya başlanan adımlara nasıl bakıyor? Böyle bir yapılanma Türkiye’nin güvenliği açısından ne anlama gelir? Bu AB ülkelerinin çoğunun NATO müttefiki oldukları da hesaba katıldığında, Türkiye’nin bu özerk yapılanmayla ilişkisi nasıl tanımlanacak? Türkiye bu özerk Avrupa savunmasının dışında bırakılabilir mi? Bırakılması ihtimali ne gibi sonuçlar doğurur?

ABD’nin Avrupa güvenliğindeki rolüne ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde, Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırma yönündeki adımları, güvenliğin kolektif bir anlayışla ele alındığı günümüz ortamında, NATO ile çelişmeyen ve müttefiklik ruhuna uygun bir çerçevede geliştiği sürece olumlu değerlendirilmektedir.

Türkiye, Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçası ve NATO’nun en etkin müttefiklerinden biri olarak, kıtanın savunmasına uzun yıllardır somut katkılar sunmaktadır. Bu nedenle Avrupa Birliği bünyesinde geliştirilen savunma girişimlerinin; ayrıştırıcı etkiler üretmeyen, kapsayıcı ve NATO’yu tamamlayıcı bir nitelik taşıması temel beklentimizdir.

Öte yandan, Avrupa savunma yapılarının NATO ile mükerrerlik yaratacak şekilde kurgulanması; İttifak içindeki dayanışmayı zedeleyeceği gibi, NATO-AB ilişkilerinde de yapısal sorunlara yol açabilecektir.

Bu nedenle Türkiye, müttefiklerin güvenlik çıkarlarını gözeten, NATO’nun merkezî rolünü destekleyen ve ortak tehdit algısına dayalı bir yapılanmayı esas almaktadır.

Bu çerçevede Türkiye’nin söz konusu girişimlerle ilişkisi; NATO üyeliğinden doğan hak ve yükümlülükleri, Avrupa güvenliğine yaptığı askerî ve stratejik katkılar ve ortak tehdit algısı temelinde şekillenecektir. Türkiye’nin bu tür savunma yapılanmalarının dışında bırakılması, yalnızca Türkiye’nin değil, Avrupa güvenliğinin bütüncül yapısının da zarar görmesi anlamına gelir.

Sonuç olarak; millî güvenlik çıkarlarımızı ve ittifak yükümlülüklerimizi gözeterek, Avrupa savunma yapılanmaları dâhil tüm çok taraflı güvenlik girişimlerine yapıcı ve ilkeli bir yaklaşımla katkı sunmaya devam edeceğiz.

Türkiye’yi AB Savunma Fonu’nun (SAFE) dışında tutma çabaları hakkında:

‘Kriz olduğunda Türkiye’ye ihtiyaçları açıkça görülecek’

Aynı tartışmalar çerçevesinde AB içinde, üye ülkelerin savunma sanayii kapasitelerinin güçlendirilmesi amacıyla toplam hacmi 200 milyar avroya kadar çıkabileceği belirtilen SAFE (Avrupa Güvenliği için Eylem Programı) fonu oluşturuluyor. Türkiye’nin bu fondan yararlanması, AB içinde Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin engellemeleriyle karşılaşıyor. Geçen ay yaptığınız bir açıklamada “Türkiye’nin bu programa dâhil edilip edilmeyeceğini çok fazla dikkate almıyoruz. Çok ihtiyaç duydukları kritik bir zamanda konuşma sırası bize gelecek” dediniz. Bu ifadeyle ne demek istediniz? “Türkiye’ye çok ihtiyaç duyacakları kritik bir zaman”dan ne anlaşılmalıdır?

Türkiye, Avrupa’nın savunma sanayii kapasitesinin güçlendirilmesini hedefleyen SAFE gibi girişimlerin, Avrupa’nın gerçek güvenlik ihtiyaçları ve sahadaki kabiliyet gereksinimleri çerçevesinde ele alınması gerektiğini değerlendirmektedir. Bu tür programların başarısının, siyasi saiklerle değil, somut ve hızlı katkı sağlayabilecek aktörlerin sürece dâhil edilmesiyle mümkün olacağına inanıyoruz.

Avrupa’nın kritik kabiliyet açıkları yaşadığı ve hızlı çözümlere ihtiyaç duyduğu bu dönemde, Türkiye’nin hızla gelişen savunma sanayisinin kritik bir rol oynayabileceği herkesin malumudur. Bu bağlamda, ülkemizin sahip olduğu savunma yetenekleriyle Avrupa savunmasına ve güvenliğine önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz. Bu durum, birçok AB üyesi müttefikimiz tarafından da dile getirilmektedir.

Buna rağmen SAFE mekanizması kapsamında Türkiye’nin dışlanmasına yönelik çabalar ve AB’nin aşırı korumacı bir yaklaşımı tercih etmesi, kısa vadeli siyasi hesaplara dayanmaktadır. Bu tutum, Avrupa’nın uzun vadeli stratejik çıkarlarıyla ve kendi güvenlik ihtiyaçlarıyla çelişiyor.

Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de Avrupa’nın karşı karşıya kalabileceği kriz anlarında Türkiye’nin askerî ve stratejik kabiliyetlerine duyulan ihtiyaç açıkça görülecektir. “Çok ihtiyaç duydukları kritik bir zaman” ifadesi, bu potansiyel duruma işaret etmektedir.

Türkiye ile iş birliği yapılmadan etkin bir Avrupa güvenliği olmaz

Günümüz güvenlik ortamındaki tehditlere karşı caydırıcılık ihtiyacı göz önüne alındığında, Türkiye ile iş birliği yapılmadan etkin bir Avrupa güvenlik politikası oluşturulması mümkün değildir.

Türkiye olarak, ittifaklarımıza ve yükümlülüklerimize sadık kalmaya devam ediyoruz. Ancak ülkemize yönelik haksız ve dışlayıcı yaklaşımlar karşısında da alternatif kapasite ve iş birlikleri geliştirme irademizi kararlılıkla sürdürüyoruz.

Türkiye’nin güçlü savunma sanayii, operasyonel deneyimi ve stratejik konumu, sadece bölgesel değil, küresel ölçekte de vazgeçilmezdir.

SAFE programına dâhil edilmemiz bizden ziyade bize ihtiyaç duyanlar için önemlidir.

Avrupa’nın bunu zaman içinde çok daha net bir şekilde göreceğine ve iş birliğine ihtiyaç duyacağı kritik zamanlarda haklı duruşumuzun daha iyi anlaşılacağına inanıyoruz.

Trump yönetiminin tartışmalara yol açan ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ hakkında:

‘Tehdit artık bir bölge değil, çoklu bir baskı seti’

Trump yönetiminin geçen 4 Aralık’ta açıkladığı yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi” Batı dünyasında büyük tartışmaları tetikledi. Siz de geçen ay yaptığınız bir açıklamada “ABD için artık tehdit Orta Doğu’da değil. Nerede olduğu belli” dediniz. ABD açısından hangi tehdidi kastettiniz?

ABD’nin açıkladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi incelendiğinde, esasen bir “coğrafya değişimi”nden ziyade, tehdit algısında ve öncelik sıralamasında köklü bir dönüşüm görüyoruz. Günümüz güvenlik ortamı artık klasik anlamda “bir bölgeyi işaret edip tehdidi oraya koyabileceğiniz” kadar basit değildir. Tehdit; devletler arası rekabetten hibrit yöntemlere, siber alandan uzaya, kritik altyapılardan tedarik zincirlerine, ekonomi ve teknoloji bağımlılıklarına kadar iç içe geçmiş çok katmanlı bir yapı kazandı. Yani tehdit, yalnızca haritada bir nokta değil; sistemin kendisine yönelik, çok katmanlı ve süreklilik arz eden bir baskı setidir.

Güler, “NATO üyeliği, başka ülkelerle iş birliğini engellemiyor” ifadesini kullandı. (Fotoğraf: Reuters)

Bu nedenle, strateji belgelerinin ana mesajını “hangi bölgeden çekiliyorlar, hangi bölgeye gidiyorlar” gibi dar bir çerçeveyle okursak, resmin bütününü kaçırırız. Bugün ulusal güvenlik; sadece askeri varlık konuşlandırma üzerinden değil, aynı zamanda bir ülkenin üretim kapasitesi, teknoloji seviyesi, enerji güvenliği, finansal dayanıklılığı, kritik altyapılarının direnci, kamu düzeni ve toplumsal istikrarı üzerinden de şekilleniyor. Başka bir ifadeyle; güvenlik, giderek artan biçimde “askerî” olduğu kadar “stratejik ekonomi”, “yüksek teknoloji” ve “dayanıklılık” meselesi hâline gelmiş durumda.

Bu çerçevede yaptığım “ABD için artık tehdit Orta Doğu’da değil. Nerede olduğu belli” ifadesiyle kastettiğim şudur: ABD açısından temel tehdit, belirli bir coğrafyadan ziyade, kendi ulusal gücünü ve küresel liderliğini aşındırabilecek yüksek yoğunluklu rekabet alanlarıdır. Bu sebeple de ABD’nin askerî ve siyasi kaynaklarını tahsis etme biçimi daha seçici hâle geliyor.

Bu yaklaşım, bir yandan büyük güç rekabetinin klasik unsurlarını; diğer yandan da teknolojik üstünlük, ekonomik dayanıklılık, savunma sanayi altyapısı, kritik madenler ve stratejik tedarik zincirleri gibi başlıkları kapsıyor. Çünkü küresel rekabet artık yalnızca askerî kapasite farkıyla değil; üretim ölçeği, inovasyon hızı, veri ve yapay zekâ ekosistemi, yarı iletkenler, enerji dönüşümü ve stratejik sektörlerdeki bağımlılık ilişkileriyle de belirleniyor.

Kısaca ABD’nin yeni stratejisinde görülen temel eğilim; güvenliğin devlet kapasitesi ve ulusal gücün sürdürülebilirliği üzerinden yeniden tanımlanmasıdır. Tehdit, artık haritada işaretlenen bir bölge değil; sistemin bütününe yönelen, sürekli ve çok boyutlu bir baskı alanı olarak görülmektedir.

Yeni ABD stratejisinde Rusya’nın tehdit olarak tanımlanmaması hakkında:

‘Rusya faktörü Türkiye açısından önemini koruyor’

ABD’nin yeni ulusal güvenlik strateji belgesinde ABD’nin stratejik önceliklerinin değiştiği, Rusya’nın ilk kez bir tehdit olarak tanımlanmadığı, ayrıca Orta Doğu’nun birincil bir sorun alanı olmaktan çıktığı gözleniyor. Bu durumun Rusya faktörü de dahil olmak üzere Türkiye’nin güvenlik politikalarına, savunmasına dönük muhtemel sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Spesifik olarak Orta Doğu’ya yönelik sonuçlar açısından nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Öncelikle şu hususu netleştirmek gerekir: Türkiye, güvenlik ve savunma politikalarını başka ülkelerin strateji belgelerine göre değil, kendi risk haritası ve millî çıkarları doğrultusunda şekillendirmektedir. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, tek eksenli veya tek tehditli okumaları zaten mümkün kılmamaktadır. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş hat; aynı anda hem konvansiyonel hem de hibrit riskler üretmektedir.

Bu çerçevede Rusya faktörü Türkiye açısından önemini korumaktadır. Karadeniz’de denge, Montrö rejiminin muhafazası, bölgesel istikrar ve enerji güvenliği, Türkiye’nin doğrudan ulusal güvenlik gündeminde yer almaktadır. ABD’nin stratejik belgelerinde Rusya’ya verilen önemin görece azalması, Türkiye’nin bu alanlardaki hassasiyetlerini ortadan kaldırmamaktadır. Türkiye’nin yaklaşımı bu başlıkta nettir: Gerilimi tırmandırmadan caydırıcılığı sürdürmek, ulusal askeri kapasiteyi güçlü tutmak ve diplomasiyi etkin bir araç olarak kullanmak.

‘ABD’nin öncelik sıralamasında Orta Doğu’nun gerilemesi Türkiye’nin sorumluluğunu azaltmıyor’

ABD’nin yeni güvenlik stratejisinde Orta Doğu’nun öncelik sıralamasında geri plana düşmesi ise Türkiye açısından daha somut ve doğrudan sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Orta Doğu’da Türkiye’nin temel öncelikleri; terör tehdidinin kaynağında kontrol altına alınması, sınır güvenliğinin kesintisiz şekilde sağlanması ve sahada oluşabilecek yeni kırılmaların, özellikle düzensiz göç dalgalarının etkin biçimde yönetilmesidir.

Bununla birlikte Türkiye, Orta Doğu’nun uzun vadede barış, istikrar ve refah üreten bir bölgeye dönüşmesini hedeflemektedir. Kaynakların çatışmalara değil kalkınmaya yönlendirildiği bir Orta Doğu vizyonu, Türkiye’nin temel stratejik beklentilerinden biridir. Bu noktada bölgesel sahiplenme ilkesi kritik önemdedir. Bölge dışı aktörlerin yapıcı katkıları önemlidir; ancak kalıcı çözümler, esas olarak bölge ülkelerinin sorumluluk üstlenmesiyle mümkündür.

Ayrıca unutulmamalıdır ki bölgesel gerilimler yalnızca askerî sonuçlar doğurmaz; enerji, ticaret, finans ve toplumsal istikrar üzerinde de doğrudan etkiler yaratır. Bu nedenle Türkiye, güvenliği yalnızca askerî bir mesele olarak değil; askerî kapasite, diplomasi, savunma sanayii ve ekonomik dayanıklılığı birlikte içeren çok katmanlı bir alan olarak ele almaktadır.

Sonuç olarak Türkiye, değişen küresel ve bölgesel dengeler karşısında; kendi bölgesinde caydırıcı, hazırlıklı ve diplomatik manevra kabiliyeti yüksek bir çizgiyi sürdürmeye devam edecektir. ABD’nin öncelik değişimleri, Türkiye’nin güvenlik sorumluluklarını azaltmamakta; aksine kendi kapasitesine dayalı, esnek ve çok boyutlu bir güvenlik politikasının önemini daha da artırmaktadır.

Pakistan ve Suudi Arabistan ile askeri ittifak haberleri hakkında:

‘Esnek, çok boyutlu ilişkiler geliştirmek stratejik gereklilik’

Bazı haberlere yansıdığı şekilde Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile bir savunma ittifakı kurması söz konusu mudur? Doğruysa, bu ittifakın hedefleri ne olacaktır? Böyle bir ittifaka katılmak Türkiye’nin NATO üyeliği açısından nasıl bir durum yaratır?

Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikası, uluslararası hukuk, karşılıklı saygı ve iş birliği ilkeleri temelinde yürütülmektedir. Bu kapsamda; Suudi Arabistan ve Pakistan gibi dost ve kardeş ülkelerle savunma ve güvenlik alanındaki ilişkilerimiz, karşılıklı çıkarlarımız ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesi hedefi doğrultusunda uzun süredir sürdürülmektedir.

Bu kapsamda savunma sanayii iş birlikleri, askerî eğitim ve tatbikat faaliyetleri ile bilgi ve tecrübe paylaşımı gibi çeşitli alanlarda temaslarımız ve ortak çalışmalarımız bulunmaktadır.

Bununla birlikte, bölgesel güvenlik ve istikrarın korunması amacıyla yürütülen çok taraflı iş birlikleri değerlendirilmeye devam etmektedir.

‘NATO Üyeliğimiz başka ülkelerle iş birliğine engel değil’

Coğrafi konumu itibarıyla hem doğu hem batı yönlü güvenlik sınamalarıyla karşı karşıya olan ülkemiz için, esnek ve çok boyutlu güvenlik ilişkileri geliştirmek stratejik bir gerekliliktir.

Türkiye’nin bu tür girişimlerdeki yaklaşımı, NATO üyeliğiyle çelişen değil, aksine tamamlayıcı niteliktedir. NATO, Türkiye’nin güvenlik politikasının temel sütunlarından biri olmaya devam etmektedir ve bu durum tartışmaya açık değildir. Günümüz güvenlik ortamı; tehditlerin bölgesel, çok katmanlı ve hızla değişen bir karaktere sahip olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle NATO üyeliği, Türkiye’nin başka ülkelerle savunma alanında iş birliği geliştirmesine engel değildir. Aksine bu tür ilişkiler, Türkiye’nin caydırıcılığını artıran ve bölgesel istikrara katkı sunan unsurlar olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye’nin olası Rusya-Ukrayna ateşkesinde rol üstlenmesi hakkında:

‘Karadeniz harekat alanı’nda liderliğe hazırız’

Ukrayna ile Rusya arasında kalıcı bir barış anlaşmasının yapılması hâlinde, ateşkesin denetlenmesi ile Ukrayna’nın savunmasının ve caydırıcılığının sağlanması alanlarında Türkiye’nin katkıları ne olacaktır? Ateşkesin Karadeniz sahasında deniz güvenliğine ilişkin sorumluluğunun Türkiye tarafından üstlenilmesi konusunda son durum nedir? Bunun dışında, oluşturulacak Avrupa ağırlıklı “Çok Uluslu Kara Gücü”ne Türkiye’nin katılması söz konusu olacak mıdır?

Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasında yaşanan savaşın başından itibaren kalıcı bir barışın tesis edilmesi yönünde somut katkı sunan, sahaya ve sonuca odaklanan bir diplomasi yürütmektedir.

Barış, ateşkes ve güvenliğin sağlanmasına yönelik süreçlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güvenilir bir aktör olarak ilk akla gelen güçlerden biri olması; TSK’nın sahip olduğu askerî kabiliyetlerin, yüksek operasyonel etkinliğin, caydırıcılığın ve uluslararası saygınlığın doğal bir sonucudur.

Bu çerçevede öncelikle Rusya ile Ukrayna arasında kalıcı ve sürdürülebilir bir ateşkesin sağlanması gerekmekte. Şu anda ülkemiz, Gönüllüler Koalisyonu faaliyetlerine aktif olarak katılım sağlamakta, Karadeniz güvenliği konusunda hem planlamada hem de icrada liderlik etmektedir.

Güler, Rusya ve Ukrayna arasında varılacak bir ateşkeste, Türkiye’nin Karadeniz’in güvenliğinin denetlenmesinde liderlik rolü üstleneceğini vurguladı. (Fotoğraf: Reuters)

Ülkemizin “Deniz Harekât Alanı”na liderlik etmesi ile ilgili hazırlıklarımızı da tamamladık. Temel hedefimiz, ateşkes veya barış sürecinde Karadeniz’de deniz güvenliğini kesintisiz şekilde sağlamaktır. Deniz harekât alanına katkı sağlamak isteyen diğer ülkelerin de taleplerini memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak bu süreçte Montrö Sözleşmesi’nin titizlikle uygulanması Türkiye açısından vazgeçilmez bir ilkedir.

Avrupa ağırlıklı “Çok Uluslu Kara Gücü” ile ilgili olarak Paris Zirvesi’nde yayımlanan bildiri kapsamında, bu konunun Rusya ve Ukrayna arasında yapılacak barış veya ateşkes şartlarına bağlı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Temennimiz; tüm dünyayı etkileyen bu savaşın bir an önce son bulmasıdır.

TSK’nın Suriye’de dört harekat bölgesindeki varlığının geleceği hakkında:

‘Bulunduğumuz bölgelerde Suriye Ordusu’nun güvenliği tek başına tesis ettiği noktada, bu ülkedeki askeri varlığımızı onlarla değerlendiririz’

Türkiye, bugün Suriye’deki dört ayrı harekât bölgesinde (Bahar Kalkanı/İdlib, Zeytin Dalı/Afrin, Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı) asker bulunduruyor. Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi ve yerine yeni bir yönetimin gelmesinden sonra, TSK’nın bu ülkedeki harekat bölgelerinde konuşlandırmakta olduğu birliklerin durumunda, sayılarında bir değişiklik oldu mu? Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığının geleceğine nasıl bakıyorsunuz?

Öncelikle şunu vurgulamakta yarar görüyorum. Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı; sınır güvenliğimizin sağlanması, terör tehdidinin bertaraf edilmesi, sivillerin korunması ve bölgesel istikrarın desteklenmesi amacıyla uluslararası hukuk ve meşru müdafaa hakkı kapsamındadır.

Şu an itibarıyla bölgesel güvenliğin sağlanması ve Suriye ordusunun kapasitesinin artırılmasına yönelik Suriye yönetimi ile yakın iş birliği içerisindeyiz ve çalışmalarımız giderek artan bir ivme ile devam ediyor.

Hâlihazırda Suriye’deki harekât bölgelerindeki mevcudiyetimiz Suriye makamları ile koordineli olarak sürmekte.

Terör örgütlerinin varlığının sona erdirilmesi, sınır güvenliğimizin sağlanması sonrasında, Suriye ordusu bulunduğumuz bölgelerde güvenliği tek başına tesis edebilecek imkân ve kabiliyete ulaştığı zaman Suriye’deki askerî varlığımız Suriye Yönetimi ile yeniden değerlendirilebilecektir.

Suriye’de PKK/YPG’nin geri çekilmesiyle girilen yeni dönem hakkında:

‘Suriye’de odaklanacağımız başlıklar PKK/YPG’nin silahsızlandırılması ve tasfiyesi…’

Ocak ayının ikinci yarısında silahlı PKK/YPG/SDG unsurlarının Suriye’de sahada kontrol ettikleri alan ciddi bir şekilde küçüldü. Ortaya çıkan bu durumu nasıl karşılıyorsunuz? PKK/YPG/SDG’nin Suriye’de geçen 15 yıla yakın süredeki faaliyeti açısından varılan noktadan hangi sonuçlar çıkartılabilir? Suriye’de yeni döneme nasıl bakıyorsunuz? ABD’nin arabuluculuğunda 18 Ocak’ta Şam’daki merkezi hükümet ile SDG arasında varılan mutabakat Türkiye’nin güvenlik alanındaki kaygılarını tümüyle karşılıyor mu? Milli Savunma Bakanlığı önümüzdeki dönemde bu mutabakatın uygulamasında hangi noktalara odaklanacaktır?

Suriye hükûmeti; kamu düzenini tesis etmek ve vatandaşlarının can güvenliğini sağlamak maksadıyla Halep’ten başlayarak diğer bölgelere uzanan bir hatta terörle mücadele operasyonları icra etmektedir.

Sadece terör örgütünü hedef alan bu operasyonları memnuniyetle karşıladığımızı daha önce belirtmiştim.

Sahada yaşanan son gelişmeleri dikkatle takip ediyoruz. Kalıcı istikrarın yolu, terör örgütlerinin değil meşru devlet yapılarının güçlenmesinden geçmektedir.

Ülkemiz, “Tek Devlet, Tek Ordu” ilkesi doğrultusunda, Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğü temelinde, terör örgütleriyle mücadelesine ve savunma kapasitesinin artırılmasına destek vermeye devam edecektir.

SDG’nin 10 Mart ve 18 Ocak Mutabakatlarına koşulsuz şekilde uyarak entegrasyonu başlatması, Suriye’de kalıcı istikrarın sağlanması açısından kritik önemdedir. Biz yalnızca beyanlara değil, sahadaki fiilî uygulamalara bakıyoruz.

Bu kapsamda önümüzdeki dönemde odaklanacağımız başlıklar; terör örgütlerinin tamamen silahsızlandırılması ve tasfiye edilmesi ile Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit edebilecek herhangi bir durumun oluşmasının engellenmesi olacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, ülkemizin güvenliğini tehdit eden hiçbir gelişmeye müsamaha göstermeyecek; sahadaki caydırıcılığını ve kararlılığını aynı şekilde sürdürecektir.

İsrail’in son dönemde Türkiye’yi hedef alan açıklama ve fiilleri hakkında:

‘İsrail’in söylemlerinin bir kıymeti harbiyesi yok‘

İsrail’deki Netanyahu hükümeti son dönemde Türkiye’yi doğrudan hedef alan pek çok beyanda bulundu, pek çok hamle yaptı. Suriye’den Afrika’ya, Doğu Akdeniz’den ABD Kongresi’ne kadar birçok sahada Türkiye’nin çıkarlarına, önceliklerine zarar vermeye dönük somut hareketlere girişti; Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın silahlandırılması dahil… Bu durumda 2026 yılı başı itibarıyla Türkiye’nin tehdit değerlendirmeleri/öncelikleri içinde İsrail’in konumu nedir? İlk sıralarda yer aldığı söylenebilir mi?

İsrail makamlarının son dönemdeki açıklamaları, özellikle Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile savunma alanında geliştirdiği ilişkileri, Suriye ve Afrika’daki faaliyetleri, Türkiye tarafından yakından ve dikkatle takip edilmektedir.

Türkiye, bölgede istikrarın korunması ve diyalog ortamının sürdürülmesi yönündeki kararlılığını sürdürmektedir. İsrail’in Türkiye’ye yönelik açıklamalarının ve bölgede gerilimi artırabilecek söylemlerinin, sahadaki gerçekler ve uluslararası hukuk çerçevesinde herhangi bir karşılığı bulunmadığı gibi bizim nezdimizde bir kıymeti harbiyesi de yoktur.

Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin tehdit değerlendirme ve önceliklendirme süreci; sınır güvenliğimizi etkileyen gelişmeler, terör tehdidi, çevre coğrafyalardan kaynaklanan istikrarsızlıklar ve Türkiye’nin caydırıcılığını doğrudan ilgilendiren riskler temelinde yürütülmektedir.

Özetle Türkiye, bölgede istikrarın korunması ve diyalog kanallarının açık tutulması yönündeki tutumunu sürdürürken; millî güvenliğini ilgilendiren hiçbir gelişmeyi de göz ardı etmemektedir. Ancak Türkiye’nin güvenlik öncelikleri, retorik üzerinden değil, gerçek tehditler üzerinden belirlenmektedir.

İsrail ile PKK/YPG/SDG arasında Suriye’deki iş birliği hakkında:

‘İsrail’in PKK/YPG ile temasları bölgede istikrarsızlığı derinleştiriyor’

İsrail’in Suriye politikasını ve bu çerçevede Suriye’deki PKK uzantısı YPG/SDG ile olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İsrail, Aralık 2024’te Esad rejiminin çökmesi sonrasında ortaya çıkan güç boşluğunu fırsat bilerek sözde güvenlik gerekçesiyle ve sert askerî müdahaleler yoluyla Suriye’nin askerî kapasitesini hedef almıştır.

İsrail’in bu eylemleri, 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’na aykırıdır ve bu durum Suriye’nin iç düzenini bozmaktadır.

Uzun bir iç savaş sonrasında toparlanmaya ve diğer devletlerle ilişkilerini barışçıl bir şekilde yeniden inşa etmeye çalışan bir ülke üzerinde sert güce dayalı bir statüko tesis etme anlayışı, iyi niyetli tüm çabaları baltalayan bir girişimdir.

İsrail’in Suriye’de yürüttüğü faaliyetler ile terör örgütü PKK’nın uzantısı olan YPG/SDG ile temasları, bölgede zaten kırılgan olan dengeleri daha da zedelemekte ve istikrarsızlığı derinleştirmekte, bu durum sadece Suriye’nin değil, tüm bölgenin barış ve güvenliğine zarar vermektedir.

YPG/SDG’nin meşrulaştırılmasına yönelik hiçbir girişim veya farklı isimler ve görünüm altında desteklenmesi asla kabul edilemez.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Sedat Ergin

No comments:

Post a Comment