Sunday, January 25, 2026

Elif Soyseven - 24 Ocak 2026 - Türkiye’nin do sesi Semiha Berksoy’un en kapsamlı sergisi İstanbul Modern’de

 

24 Ocak 2026

Türkiye’nin do sesi Semiha Berksoy’un en kapsamlı sergisi İstanbul Modern’de

Semiha Berksoy yalnızca bir opera sanatçısı değildi. Resim yaptı, metinler yazdı, sahneyi bir ifade alanı olarak yeniden tanımladı. Hayatı boyunca “tek bir disipline” sığmayı reddetti. Nazım Hikmet’le kurduğu bağ, Fikret Mualla’yla paylaştığı dostluk, onun sanatının çerçevesini değil, merkezini oluşturuyordu. Öyle ki onların en zor zamanlarında hep yanı başlarındaydı

elif soyseven

29.09.1999 AKM

O’nu ilk gördüğümde hayatımın en şanslı günümde olduğumu düşünmüştüm. AKM’nin tarihi fuayesinde bize “do” sesini anlatırken, Atatürk’ten, Nazım Hikmet’ten, Carl Ebert’den, Wagner’den ve Fikret Mualla ile olan anılarından coşkuyla bahsediyordu. Az önce koluma girip Salvador Dali sergisini gezdirdiğim Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısı Semiha Berksoy, sanki 89 yaşında değil 20 yaşında bir genç kız neşesi ve hevesindeydi. “Do” sesinin önemini ilk kez orada O’ndan öğrendim.

99 İzmit depreminin yarattığı tahribat henüz üzerimizdeydi. Depremzedelere yardım amacıyla Kültür Bakanlığı ve Darülaceze Vakfı bir araya gelerek İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde bir Salvador Dali sergisi düzenlemişti. Sergi çok ses getirmiş ancak bazı sevimsiz olaylar da olmuştu.  Açılıştan birkaç gün sonra iki saldırgan “Burada niye başörtülü kimse yok,” “Burada niye çıplak kadın resimleri var” diyerek Dali’nin Leonardo da Vinci ve Michelangelo portrelerinin bulunduğu iki tablonun camlarını kırmıştı.  İşte o sergiyi görmek için Çorlu’dan gelmiştim, sergiden ayrılıyordum ki AKM’nin kapısındaki kalabalık ikiye yarıldı. Şapkası ve ikonik makyajıyla Türkiye’nin ilk primadonnası Semiha Berksoy karşımızdaydı. 

Semiha Berksoy ile tanışma

Adını farkında olmadan yüksek sesle söylemiş olmalıyım ki yardımcısı hemen atıldı. Biraz kaba ve buyurgan bir sesle, “Bunu tanıyor musunuz?” diye sordu. “Evet,” dedik. Başını salladı. “Buraya gelmiş,” dedi, “alın bunu, götürün.” Ne olup bittiğini anlamadan, bir anda kendimizi Semiha Berksoy’la baş başa bulduk. O, ne itiraz etti ne de bir şey söyledi. Koluma girdi. Biz şaşkın “Dali sergisine mi geldiniz?” diye sorduk. Kaşlarını kaldırdı. “Dali sergisi mi var? Haberim yok,” dedi. “Rica etsem sergiyi bana gezdirir misiniz?”

Öğrendik ki Semiha Hanım, o gece İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin açılış konseri için onur konuğu olarak oraya gelmişti. O yıl deprem nedeniyle sahne Mozart’ın Requiem ile açılıyordu. Sergiyi gezdikten sonra onu üst kattaki fuayeye çıkardık, bir koltuğa oturttuk. Semiha Hanım’ın geldiğini haber alan konserin şefi Rengim Gökmen yanımıza geldi, bir süre Berksoy ile sohbet etti. Sonra çay söyledik, O’da çantasından simidini çıkardı, bize simit ikram ederken “Almanya’da hanımlar hep çantalarında böyle küçük atıştırmalıklar taşır” dedi. Biraz sonra AKM’nin fuayesinde Berksoy ile çay içiyor, simit yiyor ve onun anılarını dinliyorduk.

Nazım Hikmet bana aşıktı

Bize anılarından bahsetti. Bir ara durdu, gözleri sevinçle parladı. “Aşk çocuklar, aşk!” dedi, “Hayatta aşk çok önemlidir! Bunu hiç unutmayın! Ama bu bir insana olan aşk değildir, bir çiçeğe, bir tabloya, bir şehre olan aşktan bahsediyorum. Hayatınızda her zaman aşk olmalıdır.” Ardından “Nazım Hikmet” dedi “Bana aşıktı, benim ilk aşkımdı. Bana şiirler yazdı, diğer aşklarına da şiirler yazdı ama bana operet yazdı. Aramızda muhteşem bir bağ vardı. Gözlerime bakar şiirler okurdu!

O an sanki 89 yaşında değil de genç bir kız gibi coşkuluydu. Bize aryalardan bölümler okudu, operada “do” sesini ne kadar önemli olduğunu anlattı. Yaşına rağmen sesinin gücü, yaşam enerjisi o kadar güçlüydü ki. Ona Dali sergisinden aldığım kartı gösterdim, muzipçe bir gülümsemeyle yanında kalem var mı dedi, çantamdan pembe kalemimi çıkardım. Kartın üzerine şunu yazdı: “Elif, aşk insana sağlık ve yaratıcılık verir.” Ardından ekledi “Hadi bu akşam benimle konsere gelin.” Biletimizin olmadığını söyledik. Gülümsedi, “Semiha Berksoy’un konuklarına her zaman yer vardır.”

Konser başladığında bir yanımda Semiha Berksoy, diğer yanımda Yekta Kara oturuyordu. Rüya gibi bir geceydi. Gecenin sonunda telefon numarasını verdi ve “Size Nazım’ın bana yazdığı mektupları göstermem gerek, eve gelin odamı görün,” dedi. Ardından, kolunda bir primadonna olduğundan habersiz yardımcısıyla evine döndü.

O tarihten sonra önce biraz çekinerek, sonra rutin bir alışkanlıkla Semiha Hanım’ı aradım. Ölümüne dek telefon konuşmalarımız sürdü. Yıllar sonra kızı Zeliha Berksoy’un öğrencisi oldum. Hocama annesiyle tanışmamızı anlattım, benim için imzaladığı kartı gösterdim. Zeliha Hoca gülümsedi “annem böyle şeyler yapmaz, demek seni çok sevmiş,” dedi.

Zeliha Berksoy
Semiha Berksoy'un bana imzaladığı kart

Semiha Berksoy neden Türkiye’nin do sesi?

Semiha Berksoy’un sesi bir notayla değil, bir eşikle başlar. Çünkü opera tarihinde “do” sesi, özellikle dramatik sopranolar için yalnızca teknik bir zirve değil, kader anıdır. O zor eşik geçildiğinde sahnede yalnızca bir ses değil, bir varlık belirir.

Semiha Berksoy, Türkiye’de bu eşiği geçen ilk kadındı. Sesiyle olduğu kadar, varoluşu ve eserleriyle de Türkiye’nin öncü kadınlarından biriydi. Bu uğurda babasına kafa tutacak kadar sanat aşığıydı. 30’lu yılların Türkiye’sinde Nazım Hikmet’in karşına dikilip pasaportunu masaya vuracak ve “Berlin’e müzik okumaya gideceğim” diyecek kadar özgür ruhlu bir kişiydi. İki dünya savaşı görmüş, imparatorluktan cumhuriyete geçişe tanıklık etmiş o neslin dirayeti ve çabası o yıllarda belki yeterince fark edilmedi.

1910 yılında İstanbul’da doğan Berksoy, Cumhuriyet’in henüz kendi sesini aradığı yıllarda, sahnede çoktan kendi dilini kurmuştu. Namık İsmail’in öğrencisi olmuş resmi öğrenmiş, Darülbedai’de tiyatro dersleri almıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle yazılan Özsoy Operası’nda rol aldı, provaları izlemeye gelen Atatürk’e eşlik etti. Eğitim için Atatürk tarafından Berlin’e gönderildi. Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde aldığı eğitim, yalnızca bireysel bir başarı değil, genç Cumhuriyet’in kültürel iddiasının da bir parçasıydı. Sadece Türkiye’de değil Avrupa sahnelerinde yer alan ilk Türk kadın opera sanatçısı oldu. Tosca’yı, Wagner’i, Strauss’u söyledi ama aslında her rolü kendi bedeninden ve ruhundan geçirerek yeniden kurdu.

Onu izleyenler, Berksoy’un sahnede yalnızca bir karakteri canlandırmadığını söyler. O, sahneye çıktığında rol ile hayat arasındaki sınırı silerdi. Dramatik soprano için hayati olan o yüksek “do”, Berksoy’un sesinde teknik bir gösteri değil, duygusal bir kırılma anıydı. Kendi ifadesiyle, o nota “söylenmez”, yaşanırdı.

Semiha Berksoy yalnızca bir opera sanatçısı değildi. Resim yaptı, metinler yazdı, sahneyi bir ifade alanı olarak yeniden tanımladı. Hayatı boyunca “tek bir disipline” sığmayı reddetti. Nazım Hikmet’le kurduğu bağ, Fikret Mualla’yla paylaştığı dostluk, onun sanatının çerçevesini değil, merkezini oluşturuyordu. Öyle ki onların en zor zamanlarında hep yanı başlarındaydı.

Nazım Hikmet ve Fikret Mualla ile ölümsüz dostluklar

1940’ların başı Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı Çankırı Hapishanesindeler. Anadolu’nun en yoksul şehirlerinden biri olan Çankırı, taşın, soğuğun ve yokluğun ağır bastığı bir yer. İçeride düşünceler, dışarıda ise yoksulluk vardır.

Tam da bu yoksulluğun ortasında Semiha Berksoy kürkler içinde, sahne ışıklarını ardında bırakıp, büyük aşkı Nazım Hikmet’i görmek için Çankırı’ya gider. Nazım ve arkadaşları hapishanede ona sahanda yumurta pişirir, fincan içinde biraz çilek reçeli de vardır. Ama Semiha Berksoy o sofrada kendini rahat hissetmez. Kendi şıklığı ona fazla gelir. Yıllar sonra onlar zaruret içindeyken o kadar süslü göründüğü için hayıflanacaktır. Ankara’ya döndüğünde, izlendiğini fark eder. Çok geçmeden Birinci Şube’ye çağrılır. Neden Çankırı’ya gittiği sorulur. Cevabı nettir, açıklama yapmaz, gerekçe üretmez. Sevdiğini söyler. Israrla, tekrar tekrar O’nu seviyorum der. Ne siyasi bir savunma yapar ne de geri adım atar. Vali Nevzat Tandoğan’ın sertliğine rağmen, bu dirayet karşısında mesele kapanır. Semiha Berksoy’un hapishaneye gitmesine izin verilir yalnızca bundan sonra gidiş gelişlerini haber vermesi istenir. O yıllarda aşk, politik bir eylem sayılabilecek kadar tehlikelidir. Semiha Berksoy’un yaptığı şey bir meydan okuma değil, bir savunma da değildir. O sadece sevdiğini söyler. Dostları uğruna kariyerini riske alır ama onları asla yalnız bırakmaz. Hatta Nazım’a maddi katkı sağlamak için Tosca Operası’nın çevirisinin ona verilmesini sağlar, ancak zamanın ruhuna göre bir “komünistle” bu yakın teması kariyerinde bir kırılma yaratır.

Fikret Mualla’dan resim yaptığını saklar

Fikret Mualla ile kurduğu dostluk, iki aykırı ruhun karşılıklı paylaşımları ve mektuplaşmalarıyla Mualla’nın ölümüne dek sürer. Berksoy, Nazım Hikmet’e olduğu gibi Mualla’ya da destek olur, onun için iş olanakları yaratmaya çalışır. Ankara’dan Paris’e düzenli olarak erzak gönderir, Mualla’nın çok sevdiği Apikoğlu’ndan sucuk, pastırma, eski kaşar, zeytin, sigara ve rakısını eksik etmez. Paketin içine her seferinde küçük bir not iliştirir: “Rakının hepsini birden içme.” Berksoy’un Mualla’nın sanatına olan inancı o kadar güçlüdür ki, resim yaptığını ondan gizler. Bir dâhiye bunu söylemenin özenti gibi algılanacağını düşünür ve ona resim yaptığını hiç söylemez. 

Tüm Renklerin Aryası sergisi İstanbul Modern’de açıldı

Türkiye’de bugüne kadar açılmış en kapsamlı Semiha Berksoy sergisi, 200 eserle İstanbul Modern’de izleyiciyle buluşuyor. İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı’nın basın toplantısında altını çizdiği gibi, Berksoy’un sanatı Cumhuriyet’in kültürel tahayyülüyle birlikte düşünülmesi gereken güçlü bir miras sunuyor. Tüm Renklerin Aryası sergisi de bu mirası, küratörler Öykü Özsoy SağanakDeniz Pehlivaner ve Yazın Öztürk’ün çok katmanlı okumasıyla ele alıyor. Berksoy’un sahnedeki dramatik sopranoluğunu, resimlerindeki yoğun renk diliyle yan yana getirerek sesi görsel bir alana taşıyor. Küratöryel yaklaşım, rengi bir süs olmaktan çıkarıp Berksoy’un varoluş dili olarak okurken, kadın bedeninin ve sesinin geri çekilmediği bir estetik alan kuruyor. Bu nedenle Flormar CEO’su Tuba Altunterim’in katkısıyla sergiye eşlik eden kozmetik dili, Berksoy’un bilinçli abartıya dayanan ironik makyajıyla kurulan anlamlı bir karşılaşma olarak okunabilir.

Onun sert çizgileri, yoğun allığı ve teatral yüzü bir süs değil sahnede ve hayatta sanatı, sanatçıyı ve kadını görünür kılan bir manifestoydu. Zeliha Berksoy’un annesinin resimle kurduğu ilişkiyi anlatırken vurguladığı gibi, Berksoy için renk bir süs değil, bir dünyaydı. Tüm Renklerin Aryası, kadınlar tarafından kurulan bu anlatıyı bir araya getirirken Semiha Berksoy’u yalnızca geçmişin bir figürü olarak değil, bugün hâlâ alan açan bir eşik olarak izleyiciyi yeniden düşünmeye davet ediyor. Sanatçının bugün İstanbul ve Resim Heykel Müzesi’nde gösterime hala açılmayan odası ve Maria Callas gibi bir maison müzesinin olmayışı da bizim çözüm bulmamız gereken sorular. Bugün Semiha Berksoy’u yeniden konuşmak, kadının hayattaki yeri, sanatçının varoluşu ve Modern Türkiye’nin tarihi açısından çok kıymetli. Türkiye’nin “do” sesi hâlâ yankılanıyor. Yanaklarındaki allık hayatta olmanın, yaşam gücünün sembolü, hemen her resminde tekrar ettiği kader çizgisi ise kaderin elimizde olduğunu bize hatırlatıyor. Semiha Berksoy’un Venedik Bienali ve Berlin Contemporary Art National Gallery’de sergilenen eserlerinden çok daha fazlasını, ünlü odasını, annesiyle bağını, efemerasını, rengarenk hayatını, aşkları ve dostluklarını ve bir sanatçının kader çizgisini görmek için yolunuzu İstanbul Modern’den geçirmeyi ihmal etmeyin…


Meraklısı için;

*Tüm Renklerin Aryası sergisi, İstanbul Modern, 22 Ocak-6 Eylül 2026.

*Nazım Hikmet ve Tosca’sı Semiha Berksoy Mektuplaşmalar, Kırmızı Kedi, 2017.

*Semiha Berksoy & Fikret Mualla, İki Aykırının Mektupları, Boyut Yayınları, 2006.

Elif Soyseven kimdir?

İstanbul’da doğdu. Lise eğitimini Çorlu Lisesi’nde tamamladı. Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (Fransızca) Bölümü’nden mezun oldu. Karadeniz Ekonomik İş Birliği Örgütü’nde stajını yaptı. San Francisco State Üniversitesi’nde dil eğitimi aldı. Master derecesini Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden aldı. Akademik çalışmalarını Yeditepe Üniversitesi Medya Çalışmaları Bölümü’nde doktora düzeyinde sürdürmektedir. Doktora araştırmasında dijital platformlar, kültür endüstrisi, hegemonya ve küreselleşme ilişkisini incelemektedir. Medya, siyaset ve sanat alanlarında çeşitli akademik makaleler ve kitap bölümleri yayımlamıştır.

Öğrencilik döneminden Esquire Dergisi’nde staj yaptı. Medya kariyerine TRT bünyesinde başladı. TRT 2’de yayımlanan Artı Turizm programını hazırlayıp sundu. Aynı dönemde ürün ve içerik yönetimi alanında çalışmalar yürüttü. Televizyon yayıncılığı sürecinde kültürel içeriğin üretim ve dolaşım mekanizmalarına ilişkin deneyim kazandı. Medya alanındaki profesyonel kariyerine televizyon haberciliği ve editoryal ekiplerde devam etti. Habertürk’te, Fatih Altaylı ile Teke Tek program ekibinde çalıştı.

2024 yılından itibaren 10Haber’de kültür-sanat, medya ve kültür politikaları odağında yazılar kaleme almaya başladı. Yazılarında sanatçı portreleri, sergi okumaları, kültürel hafıza ve medya eleştirisi temaları öne çıkmaktadır.

Sivil toplum alanında Haklı Kadın Platformu, Çorlu Kent Konseyi ve Trakya Kalkınma Ajansı bünyesinde gönüllü danışmanlık çalışmalarında bulundu. Mario Levi ve Murat Gülsoy’dan yaratıcı yazarlık, Sevengül Sönmez’den kitap editörlüğü dersleri aldı.

Çalışmalarını medya, siyaset ve sanat ekseninde sürdüren Elif Soyseven, kültür-sanat yazıları, editörlük, danışmanlık ve akademik araştırmalarıyla üretimine devam etmektedir. Sanatla düşünmenin, popüler olanla bağ kurmanın ve sıkıcı olmadan derinleşmenin mümkün olduğunu düşünenler için merakla hayatı keşfetmeye ve yazmaya devam ediyor.

No comments:

Post a Comment