Thursday, January 22, 2026

Sedat Ergin 23 Ocak 2026 -Cuma - Suriye’de çok sancılı, çok yorucu bir sürecin henüz başındayız

 Sedat Ergin 

23 Ocak 2026 -Cuma

Suriye’de çok sancılı, çok yorucu bir sürecin henüz başındayız

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Son haftalarda tanık olduğumuz büyük güç çekişmesi Suriye devletinin nihai statüsündeki güç paylaşımının bir ön provası gibi de görülebilir. Her halükarda Kürt nüfusun yoğun olduğu iki bölge aksi yönde bir gelişme olmazsa “Kürt bölgesi” kimliklerini belli ölçülerde koruyacaktır. Anlaşma Alevi ve Dürziler için de bir emsal oluşturabilir


Bugünü değerlendirebilmek için önce en başa gidelim. Suriye İç Savaşı’nın 2011 yılı mart ayında patlak vermesinden sonraki süreçte Türkiye’yi en çok rahatsız eden gelişmelerden biri, 2012 yılı temmuz ayı sonunda yaşandı. Dönemin Suriye lideri Beşar Esad, taktik bir hamleyle ülkenin kuzeyindeki askeri gücünün büyük bir bölümünü isyanı bastırmak üzere çatışmaların yaşandığı batı ve güney bölgelerine kaydırdı. 

Ahmed  Şara 16 Ocak’ta imzaladığı başkanlık kararnamesiyle Suriye’deki Kürt kimliğini tanıdı ve bu çerçevede Kürtlerin kültürel haklarını taahhüt etti. (Fotoğraf: Getty Images)

Bu çekilmenin kuzey bölgesinde yarattığı boşluğu dolduran, PKK’nın Suriye’deki uzantıları, yani siyasi kanatta PYD ve askeri kanatta YPG oldu.

Kısa bir zaman içinde PKK/PYD/YPG unsurlarının başını çektiği gruplar Türkiye’nin sınır hattının hemen karşısındaki yerleşimlerde fiilen yönetimi üstlendiler. Hürriyet’te 26 Temmuz 2012 tarihinde yayımlanan ve Suriye’deki yeni realiteyi değerlendirdiğimiz yazımız “Kürtlerin en sessiz iktidar hamlesi” başlığını taşıyordu.

Bu iktidar hamlesi Türkiye cephesinde büyük bir tedirginliğe neden oldu. Suriye’nin kuzeyindeki şehirlerde, kasabalarda kurulan ‘fiili’ yeni yönetimin kullandığı resmi dairelerde ‘önder’ olarak Abdullah Öcalan’ın posterleri asılıydı.

ABD’nin DEAŞ’a karşı Türkiye/PYD/YPG tercihi

Bu yapı kısa zamanda kuzeyde çok geniş bir alanda organize oldu ve zaman içinde özerk bir yönetim olarak kendisini ortaya koydu. Genellikle “özerk devlet”, “yarı devlet”, “devletçik” gibi terimlerle nitelendi. İç savaşın seyrinde Esad rejimi dikkatini kuzeye çeviremediği için PKK/PYD/YPG kadrolarının ipleri elinde tuttuğu bu özerk yapı geniş bir hareket serbestisi kazandı.

Tam bu sırada 2013 yılında DEAŞ’ın (IŞİD) Irak’tan Suriye’ye geçerek bu coğrafyada ciddi bir tehdit haline gelmesi yeni bir durum yarattı. DEAŞ’la nasıl mücadele edilecekti? 2014 yılında DEAŞ’la mücadele için ABD’nin başını çektiği ve Türkiye’nin de katıldığı uluslararası koalisyon kuruldu.  

Dönemin Obama yönetimi, Suriye’de DEAŞ’a karşı  önce Türkiye ve himayesindeki ÖSO ile birlikte hareket etmeyi tasarladıysa da, 2015 yılında bir noktada karar değişikliğine gitti. ABD, Suriye’de Türkiye ile iş birliği yerine kendisine DEAŞ’a karşı müttefik olarak PKK uzantısı YPG’yi seçti.

Böylelikle tuhaf bir ittifak kurulmuş oldu. Çünkü ABD yönetimi, PKK’ya resmen terör örgütleri listesinde yer vermekle birlikte, onun uzantısı olan, açıkça onun sembollerini ve kadrolarını kullanan bir yan örgütüyle Suriye’de iş birliği yapmaktan çekinmiyordu. 

Bu ittifak, geçen on yılı aşkın süre boyunca Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin bütün kimyasını bozan kronik bir rahatsızlığın kaynağıydı. 

PKK/YPG Arap topraklarına  ve petrol kuyularına yerleşince

DEAŞ’tan rahatsız olan Suriye’deki Arap aşiretleri ve aynı zamanda başka gruplar da bu ittifaka dahil edildi. ABD’nin PKK uzantısıyla işbirliğini maskelemek için bulduğu bir formül, oluşturulan yapının adının “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) olarak konmasıydı.

Arap aşiretlerin katılmasıyla SDG’nin gücü kimi tahminlere göre 100 bine kadar yaklaştı. Arap unsurların sayısı azımsanmayacak büyüklükte olsa da, SDG’nin ana omurgasını, karar alma mekanizmalarının başındaki kadroları PKK/PYD/YPG unsurları oluşturuyordu. Örneğin SDG’nin komutanlığına getirilen Mazlum Abdi, Türkiye’de bir dizi terör eylemini organize ettiği için İçişleri Bakanlığı’nın “arananlar” listesinde yer alan bir isimdi.

İlk bakışta DEAŞ’a karşı kurulan bu yapı zaman içinde nitelik değiştirdi. Şöyle ki, YPG/SDG kontrol alanını Fırat Nehri boyunca güneye doğru yaymaya başladı. Örgüt, DEAŞ tehdidinin belli ölçülerde bertaraf edilmesi sonrasında Suriye’nin güneyine doğru Rakka ve Deyrizor’da da tam bir egemenlik alanı kurdu. 

Eskiden beri ağırlıklı olarak Arapların yaşadığı bu topraklarda bir Kürt örgütü olan PKK/YPG’nin SDG üzerinden alan hakimiyeti kazanması, üstelik buradaki verimli tarım topraklarının ve petrol kuyularının hakimiyetini ele geçirmesi, kabul edelim ki, ilelebet sürdürülebilecek bir durum değildi.

Ancak Esad rejimi iş başında kaldığı sürece Suriye’nin bu bölgesindeki statüko bu şekilde oluştu ve PKK/YPG/SDG Fırat’ın doğusundaki coğrafyanın tümüne, Suriye yüzölçümünün neredeyse üçte biri kadar bir bölümünde yerleşmiş oldu. 

Özerk yönetim, 2014’te Afrin, Kobani, Cezire olmak üzere üç ayrı kantonun kuruluşunu ve Abdullah Öcalan’ın fikirlerinden esinlenen “Toplumsal Sözleşme” adlı anayasasını duyurdu. Yönetim, 2016 yılında “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu” adını aldı.

İşte Suriye’nin kuzeyine yerleşerek, güneye doğru yayılan ve idari, siyasi kurumlarıyla vücut bulan bu özerk yapının ne kadar devam edeceği, Suriye’nin geleceğinde nereye evrileceği, nasıl bir nihai statü kazanacağı ucu açık bir soruydu.

Esad’ın iktidarda kalışı özerk yönetimi kalıcı kılıyordu ki… 

Türkiye’nin bu gelişmelere verdiği yanıt, üç ayrı askeri harekat düzenleyerek Suriye’nin içinde sınıra bitişik harekat bölgeleri tesis edip, PKK’nın denetiminde “terör koridoru” olarak adlandırdığı bu yapılanmaya kuvvetli bir darbe vurmak oldu. PKK/YPG unsurları sınır hattının gerisine itildi.       

ÖSO unsurlarıyla birlikte yürütülen bu operasyonlarla önce 2016/17 arasında Fırat Kalkanı Harekat bölgesi, 2018 başında Zeytin Dalı Harekat Bölgesi ve 2019 yılında da Barış Pınarı Harekat Bölgesi tesis edildi. 2020 yılı başında da Esad rejimine karşı İdlib’de girişilen harekatla Bahar Kalkanı Harekat Bölgesi de bu tabloya dahil edildi.

TSK, sonuçta bugün 911 kilometrelik Suriye sınır hattının yaklaşık üçte ikilik bölümünde sınırın karşı tarafında oluşturulan güvenli bölgelerde konuşlanmış bulunuyor.

TSK’nin harekatlarına karşılık, kalan bölgelerde ve Fırat boyunca güneye doğru uzanan alanlarda özerk yönetim sahadaki ABD askeri gücünün himayesi altında fiili iktidarını önemli ölçüde koruyabildi. Buradaki yapı 2019 yılında yeniden adını değiştirerek, “Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi” adını da aldı.

Zaman özerk yönetimin lehine işledi. Esad’ın iktidarda kaldığı her gün bu özerk yapının daha da güçlenmesine, kurumsallaşmasına, kök salmasına alan açtı.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin devrilmesiyle bu denklem altüst oldu. Şam’da kurulan ve ülkenin bütününde egemenliğini tesis etmek, bu çerçevede Fırat’ın doğusuna da geçirmek isteyen Ahmed Şara liderliğindeki yeni iktidarın, yola koyulduğunda eninde sonunda Fırat’ın doğusundaki özerk yönetimle arasındaki meseleye bir çözüm bulması gerekecekti.

Haseke ve Kobani’de Kürtlere tanınacak esnekliğin sınırları…

Geçen bir hafta boyunca önce Halep’te çıkan çatışmalar ardından Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG komutanı Mazlum Abdi arasında varılan mutabakat ve SDG’nin Rakka ve Deyrizor’dan çekilmesiyle ortaya çıkan yeni gerçekliğe bu arka plan içinde bakmalıyız.

Kuşkusuz, bundan sonraki dönemde Şara ile Abdi arasındaki müzakere sürecinin her an kopması ve çatışma ihtimali göz ardı edilemez. Bu yazıyı 21 Ocak Çarşamba günü ana hatlarıyla şekillenmiş görünen mutabakatın  devam edeceği kabulü üzerinden yazdığımı belirtmeliyim.

Suriye’deki yeni tabloya baktığımızda şu gözlemleri yapabiliriz:

Birincisi, 2012 sonrasında ortaya çıkan özerkleşme yönelişinde parantezin önemli ölçüde kapanmış olmasıdır. Rakka ve Deyrizor da dahil çok geniş bir alanı kontrol eden özerk yönetimin yeni Suriye’de bu kimliği ile yer alması arayışının son bulduğunu vurgulamamız gerekiyor.  

2024 sonundaki iktidar değişikliğinin ardından asılı duran soru, Şam’daki yeni merkezi hükümet ile ülkenin neredeyse üçte birini kontrol eden PKK uzantısı Kürt hareketinin nasıl bir güç paylaşımına gidecekleriydi. Bu sorunun yanıtı müzakerelerle değil, YPG kanadının görüşmelerde izlediği maksimalist pozisyonun ters tepmesi sonucu güç kullanımı yoluyla gelmiştir.

İlk bakışta bir özerk yönetim olmasa da varılan 18 Ocak mutabakatına bakılırsa, Kürt nüfusun yoğun olduğu Ayn el Arab/Kobani ve Kamışlı’nın da bulunduğu Haseke bölgelerinde yine de ülkenin diğer bölgelerine kıyasla bazı noktalarda esneklikler gösterileceği söylenebilir. 

Her halükarda Kürt nüfusun yoğun olduğu bu bölgeler aksi yönde bir gelişme olmazsa “Kürt bölgeleri” kimliklerini belli ölçülerde koruyacaktır.

Şara-Abdi mutabakatından siyasi katılım ve yerel temsil açısından Haseke’ye Kürt bir valinin atanacağı anlaşılıyor. Kobani’de güvenlik gücünün şehir sakinlerinden oluşturulacak olması yine dikkat çekicidir. Devlet kurumlarında üst makamlara atama için SDG’ye aday önerme yetkisi bunlar arasında sayılabilir. 

Keza  petrol ve gaz kaynaklarından söz edilirken “Kürt bölgelerinin özel durumuna” atıf yapılması da yine göze çarpan bir husustur.

Genel bir çerçevede ifade edilen bu hususların uygulaması muhtemelen bundan sonraki detaylı müzakerelerin konusudur. Önümüzdeki günlerde bütün bu başlıklarda gösterilecek esnekliğin sınırları üzerinde kıyasıya bir bilek güreşinin yaşanacağını tahmin etmek güç değildir.

Tabii, burada vurgulanması gereken önemli bir nokta, Kürtler için getirilen özel düzenlemelerin emsal oluşturması bakımından ülkedeki Aleviler, Dürziler gibi gruplar tarafından da yakından izlenmekte olduğudur.

Kültürel haklar konusu

Mazlum Abdi’nin kazanımları özerk yönetim hedefinin çok gerisindedir. Ancak tarihsel bir perspektif içinde bakıldığında, 2011 yılında iç savaşın başlamasından önceki dönemle kıyaslandığında Suriye’de yaşayan Kürtlerin kimliklerinin tanınması, bu çerçevede kültürel hakların taahhüt edilmesi kayda değer kazanımlar arasında yer alıyor. 

Ahmed Şara’nın 16 Ocak tarihinde imzaladığı bu konudaki başkanlık kararnamesi Kürt siyasi hareketini tatmin etmese de, bu ülkede geçmişte Kürtlerin varlığının yok hükmünde sayıldığı dikkate alındığında, bu kazanımlar yine de ileriye doğru bir adımı  gösteriyor.

Başkanlık kararnamesinin önemli bir unsuru, 1962 yılında salt Haseke’de yapılan nüfus sayımının sonuçlarının geçersiz ilan edilmesidir. Bu sayımda 120 bin kadar
Kürt’ün vatandaşlıkları iptal edilmiş, bu kişiler temel vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmışlardı. 

Yeni anayasaya kadar her detay krize aday

Varılan son mutabakatların önemi, Suriye’de kurulacak yeni devletin niteliğinin, buna esas olmak üzere hazırlanacak yeni anayasanın yönünün ilk ipuçlarını da taşımasıdır. Suriye şu an geçici bir anayasa ile yönetilen bir geçiş döneminde yol alıyor. Ülkenin normal bir düzene geçmesi ancak yeni bir anayasa hazırlanıp, referanduma sunulup seçimlerin yapılmasından sonra mümkün olacaktır.

Şara, geçen yıl mart ayındaki bir açıklamasında 2026 ile 2030 yılları arasına yayılacak bir geçiş döneminden söz etmişti. Önce yeni anayasayı yazacak bir kurul oluşturulacak, bu kurul da ülkenin yönetim şeklini, devletin niteliğini,  kurumlarını, erklerin ilişkilerini, vatandaşlık tanımı gibi kritik  başlıkları düzenleyecek anayasayı yazacaktır.

Suriye’deki Kürtlerin durumuyla ilgili pek çok sorunun nihai yanıtları da aslında yeni anayasanın hazırlanması sürecinde şekillenecektir. Örneğin, şimdi olağanüstü koşullarda varılan mutabakatlardaki hususlar, anayasada kalıcı, kapsamlı düzenlemeler şeklinde yer alacaktır.

Bu yönüyle bakıldığında daha sürecin başında bulunuyoruz. Ve son haftalarda tanık olduğumuz büyük güç çekişmesi Suriye devletinin nihai statüsündeki güç paylaşımının bir ön provası gibi de görülebilir. 

Ve yeni anayasa referandumdan geçip seçimler yapılana kadar her detay potansiyel bir kriz konusu olarak karşımıza çıkmaya adaydır. 

Özellikle iki “Kürt bölgesi”nin nihai statüsünün önümüzdeki dönemin en çekişmeli konularından biri olması kuvvetle muhtemeldir.

Orduda YPG ile HTŞ unsurları nasıl uyum sağlayacak?       

Her bakımdan son derece hassas, kırılgan bir süreç söz konusudur. Mutabakatlarda düzenlenen pek çok konu uygulamada sancılı bir şekilde geçmeye adaydır. Örneğin YPG güçlerinin Suriye ordusuna bireysel düzeyde katılmaları sürecinin nasıl işleyeceği bu sıkıntılı başlıklardan sadece biridir.

PKK uzantısı YPG kadrolarıyla köktendinci bir çizgiden gelen HTŞ kadroları arasında aynı ordu içinde nasıl bir uyum sağlanacağı en zor sorulardan biridir. Bu arada Suriye Milli Ordusu içinde zaman zaman Ahmed Şara’nın da kontrol etmekte zorlandığı unsurların varlığı, yine potansiyel olarak her zaman sahada sorun yaratabilecek bir faktör şeklinde beliriyor.

Yumuşak bir geçiş hedeflendiği takdirde herkesin azami sağduyuyla hareket etmesi gereken bir dönem olacaktır.

Operasyonel alandaki muhtemel bir güçlük de son müzakerelerin de gösterdiği gibi YPG kadroları içinde farklı eğilimlerin bulunması ve çatışmacı çizgisini koruyan Kandil’deki kadroların da YPG üzerinde azımsanmayacak bir etkiye sahip olmalarıdır.

Ahmed Şara’nın liderliğine destek olan, bir yandan da süreci Şara ile Mazlum Abdi arasında bir uzlaşı zeminini koruyarak götürmek isteyen ABD  yönetimi de bu dönemde Kandil realitesini göğüslemek durumunda kalacaktır.

Tabii Suriye’deki tablonun Kürtler açısından yeni bir aktörü daha olduğunu da hesaba katalım. Son gelişmelerin önemli bir sonucu, Irak’taki Kürtlerin başat lideri Mesud Barzani’nin ağırlığının artık Suriye’de de hissedilmekte oluşudur. Geçmişte YPG’nin acımasız yöntemlerle bastırdığı Suriye’deki farklı Kürt gruplar artık kendilerini daha rahat bir şekilde ifade edebileceklerdir. Barzani’nin Ankara ile yakın diyaloğu da bu noktada not edilmelidir.

Kürtlerin Afrin’e dönüşü

Bir başka muhtemel sorun alanı olarak şu hususu da hesaba katmamız gerekiyor. 18 Ocak mutabakatının kritik bir maddesi Kürtlerin Afrin’e ve Halep’teki El Maksudiye mahallesine dönmelerini öngörüyor. 

Bu maddenin Afrin kısmı Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Çünkü TSK’nın 2018’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Harekatı sırasında PKK/YPG unsurlarıyla burada yaşayan çok sayıda sivil de Afrin’i terk edip başka bölgelere göç etmeyi tercih etmişti.

BM kuruluşları bu şekilde terk edenlerin sayısını 130 bin dolayında verirken, bu sayıyı daha yukarı çeken tahminler de yapılmıştı. Afrin’i terk edenlerin bir kısmı sonradan geri dönmüştü. Göç edenlerin dönmeleri ve yeniden eski evlerine yerleşmeleri her zaman sıkıntılı bir konudur. 

Son bir nokta, yeni dönemde Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki harekat bölgelerinde  askeri varlığını koruyarak Suriye’deki denklemde ağırlığını hissettireceğini yine önemli bir faktör olarak kayda geçmemiz gerekiyor. 

No comments:

Post a Comment