İran Krizi II: Devlet Sertleşirken Toplum Neden Dağılmıyor?
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, İran’da son dönemde derinleşen siyasal, toplumsal ve ekonomik krizi, dar anlamda bir rejim değişikliği tartışmasının ötesine taşıyarak devlet kapasitesi, meşruluk ve toprak bütünlüğü eksenlerinde bütüncül bir çerçevede çözümlemektedir. Çalışmanın temel amacı, İran’daki mevcut krizin ani ve bütüncül bir rejim çöküşüne mi, yoksa uzun süreli, düzensiz ve parçalı bir devlet zayıflaması sürecine mi işaret ettiğini ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda çalışma, otoriter dayanıklılık yazını, devlet kapasitesi ve merkez–çevre ilişkileri yazını ile devlet zayıflaması ve parçalı egemenlik tartışmalarını bir araya getiren bütünleşik bir kuramsal çerçeveye dayanmaktadır. Çözümleme, İran rejiminin kısa vadede baskı kapasitesi sayesinde varlığını sürdürebildiğini, ancak ekonomik krizin yapısal niteliği, toplumsal meşruluğun aşınması ve etnik-bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi nedeniyle devletin yönetme ve bütünleştirme kapasitesinin giderek zayıfladığını göstermektedir. Bulgular, ani bir rejim değişimi olasılığının sınırlı olduğunu, buna karşılık İran’ın orta vadede merkezi otoritenin ülke genelinde eşit biçimde işlemediği, alansal olarak parçalı ve maliyeti giderek artan bir kararsızlık sürecine sürüklenme riskinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma ayrıca Türkiye, ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin açısından İran’daki olası çözülmenin siyasa sonuçlarını karşılaştırmalı biçimde değerlendirmektedir.
Anahtar Kelimeler: İran, devlet kapasitesi, otoriter dayanıklılık, rejim krizi, parçalı çözülme, Suriyeleşme
Abstract
This article analyzes Iran’s deepening political, social, and economic crisis beyond a narrow regime-change perspective, situating it within a broader framework of state capacity, legitimacy, and territorial integrity. The main objective of the study is to assess whether the current crisis in Iran points toward an abrupt and comprehensive regime collapse or, rather, toward a prolonged, fragmented, and uneven process of state weakening. To this end, the article employs an integrated theoretical framework that brings together the literature on authoritarian resilience, state capacity and center–periphery relations, and debates on state weakness and fragmented sovereignty. The analysis demonstrates that while the Iranian regime retains its short-term survival through coercive capacity, the structural nature of the economic crisis, the erosion of social legitimacy, and the simultaneous rise of ethnic and regional demands have significantly undermined the state’s governing and integrative capacities. The findings suggest that the likelihood of an immediate regime change remains limited; however, Iran faces a higher medium-term risk of a fragmented and spatially uneven form of instability in which central authority increasingly fails to operate uniformly across the country. The article also offers a comparative assessment of the policy implications of Iran’s potential state weakening for Türkiye, the United States, the European Union, Russia, and China.
Keywords: Iran, state capacity, authoritarian resilience, regime crisis, fragmented state weakening, Syrianization
GİRİŞ: İRAN’DA REJİM KRİZİ, TOPLUMSAL KOPUŞ VE SİYASAL EŞİK
Bundan kısa süre önce İran’da ortaya çıkan krizi irdelemiştim. Aradan uzun bir süre geçmemesine karşın İran’da toplumsal, siyasal ve uluslararası olaylar çok hızlı gelişti ve İran krizine yeniden bakmak zorunlu oldu. Olaylar ekonomik bunalımı, yaşam pahalılığını çoktan aştı ve halkın teokratik rejime başkaldırışını haykırdığı bir döneme evrildi. İran’da kimsenin olasılık tanımayacağı olaylar gerçekleşti. Olaylarda ölenlerin sayısı çok arttı. İletişim tümüyle kısıtlandı. Cami yakıldı. Kamu binaları ateşe verildi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gerekirse İran’daki olaylara müdahale edebileceğini açıkladı. Avrupa Birliği (AB) göstericileri desteklediğini bildirdi. Öteki uluslararası figürlerin görüşleri ortaya çıkmaya başladı. İsrail’in perde arkası desteği ise sır değil.
İran’da son dönemde yaşanan gelişmeler, artık ne “tekrarlayan protesto döngüleri” ne de klasik bir otoriter dayanıklılık anlatısı ile açıklanabilecek düzeydedir. Ülke, siyasal rejimin meşruluk temellerinin geniş toplumsal kesimler nezdinde hızla çözüldüğü ve devletin bu çözülmeye artan sertlik, güvenlikçi refleksler ve dış tehdit söylemleriyle yanıt verdiği yeni bir tarihsel eşiğe girmiştir. Bu eşik, İran İslam Cumhuriyeti’nin (İİC) kuruluşundan bu yana karşılaştığı en kapsamlı toplumsal siyasal karşı çıkma ve reddetme olgularından birine işaret etmektedir.
Son aylarda ülke genelinde patlak veren ve kısa sürede yüzü aşkın kente yayılan gösteriler, yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğun dışavurumu değildir. Protestolara katılanların sayısı, İran yakın tarihinde benzeri az görülen bir düzeye ulaşmış ve eylemler, rejimin dinsel ve siyasal karakterine yönelen açık sloganlar ve simgesel hedeflerle birleşmiştir. Tahran başta olmak üzere bazı kentlerde camilerin hedef alınması, Ayetullah rejiminin kutsal ve dokunulmaz kabul ettiği yerlerin dahi toplumsal öfkenin dışında kalmadığını göstermektedir. Bu durum, krizin yalnızca yönetsel değil, doğrudan rejimsel bir nitelik kazandığına işaret eden güçlü bir göstergedir. Halkın ekonomik hoşnutsuzluğu, yoksulluk, yaşanan elektrik ve su kesintileri ve gelir dağılımı eşitsizliğinden duyulan kaygılar rejimden siyasal hoşnutsuzluğa dönüşmüş ve baskı rejimine karşın büyük kitleler sokağa dökülmüş ve çeşitli siyasal çözüm seçeneklerini dile getirmeye başlamıştır.
Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak, sürgündeki Veliaht Şah Reza Pehlevi’nin yeniden görünürlük kazanması ve karşıt çevreler tarafından açık biçimde referans alınması, İran siyasetinde uzun süredir bastırılmış olan monarşi sonrası seçeneklerin yeniden tartışmaya açıldığını göstermektedir. Her ne kadar bu figürün ülke içindeki örgütsel kapasitesi sınırlı olsa da simgesel düzeyde dahi rejimin ideolojik tekelinin kırılmaya başladığı açıktır. Rejim karşıtlığının artık yalnızca reform talebiyle değil, rejim dışı siyasal beklentilerle de ifade ediliyor olması mevcut krizi önceki protesto dalgalarından ayıran temel unsurlardan biridir.
Gösterilere yönelik devlet müdahalesi ise benzer biçimde niteliksel bir sertleşmeye işaret etmektedir. Güvenlik güçlerinin doğrudan ve ölümcül şiddet kullanımı sonucu can kaybının yüzü aşması, rejimin toplumsal maliyetleri göze alma eşiğinin yükseldiğini göstermektedir. İnternetin ve telefon haberleşmesinin ülke çapında ve uzun süreli biçimde kesilmesi, yalnızca protestoların eş güdümünü engellemeyi değil, aynı zamanda yaşanan şiddetin görünürlüğünü azaltmayı hedefleyen bir stratejiye dönüşmüştür. Bu durum, bilgi alanının açık biçimde güvenlik endişeleriyle kısıtlandığı yeni bir baskı evresine işaret etmektedir.
Ekonomik tablo ise bu siyasal krizi besleyen yapısal arka planı oluşturmaktadır. Yüksek enflasyon, hızla değer kaybeden ulusal para birimi, işsizlik ve temel tüketim maddelerine erişimde yaşanan zorluklar, özellikle genç ve kentli nüfus için geleceksizlik algısını kalıcı duruma getirmiştir. Ekonomik başarısızlık, rejimin ideolojik ve dinsel meşruluk savlarını ortadan kaldırmadığı gibi, bu savları daha da görünür biçimde aşındırmaktadır. Nitekim son kamuoyu araştırmaları ve alandan gelen göstergeler, Ayetullah rejiminin toplumun çok büyük bir çoğunluğu nezdinde (yaklaşık yüzde doksanlık bir kesim tarafından) reddedildiğine işaret etmektedir.
Bu noktada İran’daki krizi yalnızca iç dinamiklerle açıklamak da yetersiz kalmaktadır. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) örtük ya da açık ya da dolaylı kışkırtmalarının rejimin güvenlik söylemini sertleştirdiği ve dış tehdit algısının iç baskıyı meşrulaştırmak için daha yoğun biçimde kullanıldığı görülmektedir. Ancak bu dış etmenler, krizin kaynağını oluşturmaktan çok mevcut rejim-toplum kopuşunu derinleştiren hızlandırıcılar olarak işlev görmektedir.
Sayısal Göstergeler Işığında Krizin Boyutu (Epistemik Sınırlılıklarla)
Bu alt bölüm, İran’daki krizin ölçeğini nicel göstergelerle görünür kılmayı amaçlamakta, ancak veri güvenilirliğinin sınırlı olduğu bir bağlamda kesinlik savından bilinçli olarak kaçınmaktadır. Kullanılan sayısal ifadeler, resmi açıklamalar ile bağımsız gözlem ve uluslararası kurum kestirimleri arasındaki farklara işaret eden temkinli bir dil ile sunulmaktadır.
Ekonomik göstergeler, krizin yapısal niteliğini doğrulamaktadır. Uluslararası finans kuruluşlarının projeksiyonlarına göre İran ekonomisi son yıllarda ‘yüksek enflasyon–düşük büyüme’ sarmalına sıkışmış durumdadır. Resmi açıklamalarda yıllık enflasyon oranı genellikle %40–50 bandında ifade edilse de gıda ve temel tüketim kalemlerinde görülen fiyat artışlarının bu oranların üzerinde olduğuna ilişkin yaygın bulgular bulunmaktadır. Ulusal para biriminin değer kaybı ve satın alma gücündeki erime, orta ve alt gelir gruplarında refah kaybını derinleştirmektedir.
Toplumsal seferberliğin ölçeği de nicel olarak dikkat çekicidir. Bağımsız insan hakları kuruluşları ve açık kaynak izleme ağları, son protesto dalgalarının çok sayıda şehir ve yerleşim birimine yayıldığını, katılımın ise on binler ile yüz binler arasında değiştiğini rapor etmektedir. Güvenlik müdahaleleri sırasında yaşanan can kayıplarına ilişkin kestirimler farklılık göstermekle birlikte, onlarca ila yüzü aşkın ölümün bildirildiği yönünde bir görüş birlikteliği bulunmaktadır. Bu rakamlar, protestoların marjinal bir hoşnutsuzluğun ötesine geçtiğine işaret etmektedir.
Etnik ve bölgesel bağlamda, İran’ın çok etnik unsurlu yapısı krizin alansal dağılımını daha da belirginleştirmektedir. Kürt, Beluci, Arap ve Azerbaycanlı Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerde protesto sıklığı ve güvenlik müdahalelerinin yoğunluğu, ülke geneline kıyasla daha yüksek düzeylerde rapor edilmektedir. Bu durum, merkezi devlet kapasitesinin ülke genelinde eşit biçimde işlemediğine ilişkin nitel bulguları nicel işaretlerle desteklemektedir.
Bu sayısal göstergeler, tek başına kesin sonuçlar üretmekten çok çalışmanın temel savını destekleyen deneysel işaretler sunmaktadır. Verilerin sınırlılığı dikkate alındığında, asıl belirleyici olan rakamların mutlak değeri değil, ekonomik kötüleşme, toplumsal seferberlik ve alansal farklılaşmanın eş zamanlı ve süreklilik arz eden eğilimler olarak ortaya çıkmasıdır.
Bu makale, İran’daki mevcut durumu geçici bir kararsızlık ya da yaklaşan bir devrim ikiliği içinde ele almamaktadır. Temel sav, İran’ın artık meşruluğunu büyük ölçüde yitirmiş bir rejim ile henüz ortak ve kurumsal bir siyasal seçenek üretememiş bir toplum arasında sıkıştığı ve belirsizliğin, şiddetin ve ekonomik çöküşün iç içe geçtiği yeni bir kriz evresine girdiğidir. Bu çerçevede çalışma, İran’da bugün yaşananların neden önceki protesto dalgalarından köklü biçimde farklı olduğunu ve bu farklılığın ülkenin geleceği kadar bölgesel dengeler açısından da neden kritik bir kırılma noktası oluşturduğunu ele almaktadır.
Amaç ve Hedefler
Bu makalenin temel amacı, İran’da son dönemde yaşanan gelişmeleri, geçici bir siyasal kararsızlık ya da klasik bir protesto dalgası olarak değil, rejimsel bir kırılmaya işaret eden çok katmanlı bir kriz olarak çözümlemektir. Çalışma, İİC’nin karşı karşıya olduğu meydan okumaların yalnızca ekonomik başarısızlıklar ya da dış baskılarla açıklanamayacağını, ideolojik meşruluğun çözülmesi, toplumsal kopuşun derinleşmesi ve devletin giderek sertleşen güvenlik reflekslerinin eş zamanlı etkileşimi içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Bu çerçevede makale, İran yazınında egemen olan iki yaygın yaklaşımı eleştirel biçimde yeniden düşünmeyi hedeflemektedir. Bunlardan ilki, İran’ı ya ani bir rejim çöküşünün eşiğinde ya da olağanüstü derecede dayanıklı bir otoriter yapı olarak ele alan ikili okumadır. İkincisi ise ekonomik krizleri toplumsal hareketlerin temel ve belirleyici nedeni olarak gören indirgemeci yaklaşımdır. Çalışmanın amacı, bu çerçevelerin güncel İran deneyimini açıklamakta neden yetersiz kaldığını ortaya koymak ve daha kapsayıcı bir çözümleyici bakış geliştirmektir.
Makalenin başlıca hedefleri şu şekilde özetlenebilir:
Son gelişmelerin niteliksel farkını ortaya koymak: Protestoların ölçeği, rejim karşıtı simgelerin görünürlüğü, dinsel otoritenin hedef alınması ve artan can kayıplarının, önceki kriz dönemlerinden neden köklü biçimde ayrıştığını çözümlemek.
Rejim–toplum kopuşunu çözümlemek: Ayetullah rejiminin geniş toplumsal kesimler nezdinde neden ve nasıl meşruluğunu yitirdiğini, bu reddetmenin hangi siyasal ve sosyolojik dinamiklerle beslendiğini incelemek.
Devletin sertleşen tepkisini açıklamak: Güvenlik aygıtının merkezileşmesi, internet kesintileri ve artan şiddetin rejimin ayakta kalma stratejisinde ne tür bir dönüşüme işaret ettiğini değerlendirmek.
Dış etmenlerin rolünü konumlandırmak: İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin örtük ya da dolaylı müdahalelerinin krizi nasıl hızlandırdığını, ancak neden tek başına belirleyici olmadığını tartışmak.
Geleceğe yönelik çözümleyici çıkarımlar yapmak: İran’ın önünde beliren olası siyasal yönelimleri, ani bir devrimden çok belirsizliğin ve kararsızlığın kurumsallaşması olasılığı üzerinden değerlendirmek.
Bu hedefler doğrultusunda çalışma, İran’daki mevcut durumu normatif yargılar üretmeden, fakat siyasal gerçekliğin sertliğini perdelemeden ele almayı amaçlamaktadır. Son hedef, İran’da bugün yaşananların yalnızca ülke içi bir kriz değil, bölgesel dengeleri ve özellikle Türkiye’nin güvenlik ve dış siyasa hesaplarını doğrudan etkileme gizil gücüne sahip stratejik bir kırılma olduğunu ortaya koymaktır.
Araştırma Soruları
Bu çalışma, İran’daki mevcut krizi sınırlı ve kısır tartışmalarla ele almayı bilinçli biçimde reddetmektedir. Amaç, rejim değişimi olasılığının ötesine geçen, ülkenin siyasal bütünlüğünü, ekonomik sürdürülebilirliğini ve devlet kapasitesini doğrudan ilgilendiren yaşamsal soruları çözümlemenin merkezine yerleştirmektir. Bu çerçevede makale, aşağıdaki temel araştırma sorularına odaklanmaktadır:
İran’da mevcut kriz, yalnızca bir rejim değişikliği olasılığına mı işaret etmektedir, yoksa devletin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir parçalanma sürecine mi evrilmektedir?
Etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı olarak yükselmesi, İran devletinin tekil (üniter) yapısı açısından hangi kırılganlıkları ortaya çıkarmaktadır?
İran ekonomisindeki baş aşağı gidiş yapısal mıdır, yoksa rejimin siyasa tercihleriyle tersine çevrilebilecek bir nitelik taşımakta mıdır?
Mevcut ekonomik kriz, kısa ve orta vadede daha da derinleşecek midir, yoksa rejimin uygulayabileceği sınırlı da olsa dengeleyici siyasa araçları var mıdır?
İran rejimi, siyasal ve ekonomik krize yanıt olarak ne tür çözüm stratejileri geliştirebilir ve bu stratejilerin başarı şansı nedir?
Mevcut göstergeler ışığında İran rejiminin çökme olasılığı nedir ve bu çöküş ani bir rejim değişimi mi, yoksa uzun süreli ve parçalı bir çözülme mi şeklinde gerçekleşebilir?
Rejim çöküşü ya da devlet zayıflaması durumunda İran’ı bekleyen temel risk senaryosu rejim değişimi mi, yoksa Suriyeleşme ve parçalanma olasılığı mıdır?
Bu araştırma soruları, İran’daki mevcut durumu normatif beklentilerle değil, devletin bekası, ekonomik sürdürülebilirlik ve toplumsal bütünlük ekseninde ele almaktadır. Böylece makale, İran üzerine yürütülen tartışmaları soyut rejim çözümlemesi düzeyinden çıkararak, ülkenin geleceğini belirleyecek somut ve stratejik sorunlara odaklanmayı hedeflemektedir.
ÇÖZÜMLEME
Rejim Krizi mi, Devletin Parçalanma Süreci mi?
Bu bölüm, çalışmanın ilk ve en kritik araştırma sorusunu ele almaktadır: İran’da yaşanan mevcut kriz, yalnızca bir rejim değişikliği olasılığına mı işaret etmektedir, yoksa devletin toprak bütünlüğünü tehdit eden daha derin bir parçalanma sürecine mi evrilmektedir?
Protestoların Ölçeği ve Coğrafi Yayılımı
Son dönemde İran genelinde ortaya çıkan protestolar, yalnızca Tahran ve büyük kentlerle sınırlı kalmamış ve Kürt, Beluci, Azerbaycanlı Türk ve Arap nüfusun yoğun olduğu çevre bölgelerde de güçlü biçimde duyulmuştur. Gösterilere katılanların sayısının yüz binlerle ifade edildiği ve protestoların yüzü aşkın yerleşim birimine yayıldığına ilişkin çok sayıda alan raporu bulunmaktadır. Bu coğrafi yayılım, krizin merkezi yönetim ile çevre bölgeler arasındaki tarihsel gerilimleri yeniden görünür kıldığını göstermektedir.
Etnik Fay Hatlarının Siyasallaşması
Mevcut krizi önceki protesto dalgalarından ayıran temel unsurlardan biri, etnik kimliklerin giderek daha açık biçimde siyasal taleplerle birleşmesidir. Kürt bölgelerinde özerklik ve yerel yönetim taleplerinin yeniden gündeme gelmesi, Beluci bölgelerde güvenlik güçleriyle yaşanan yoğun çatışmalar ve Azerbaycanlı Türk nüfusun yaşadığı bölgelerde merkezi yönetime yönelik ekonomik ve kültürel hoşnutsuzluğun artması krizin yalnızca rejim karşıtlığıyla sınırlı olmadığını göstermektedir. Bu talepler henüz ortak bir ayrılma programı etrafında birleşmemiş olsa da merkezi devlet otoritesinin çevre üzerindeki bağlayıcılığının zayıfladığını ortaya koymaktadır.
Şiddet, Can Kayıpları ve Devletin Meşruluk Eşiği
Güvenlik güçlerinin protestolara verdiği sert yanıt sonucunda can kaybının yüzün üzerine çıktığına ilişkin yaygın değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu düzeyde bir şiddetin kısa sürede normalleşmesi, rejimin meşruluk üretme kapasitesinin ciddi biçimde aşındığını göstermektedir. Devletin zor araçlarına daha yoğun başvurması, kısa vadede denetim sağlayabilse de orta vadede çevre bölgelerde merkezi otoriteye yönelik yabancılaşmayı derinleştirmektedir.
Ekonomik Çöküş ve Bölgesel Eşitsizlikler
İran ekonomisi, hızlanan enflasyon, ulusal paranın değer kaybı ve işsizlik nedeniyle ciddi bir daralma yaşamaktadır. Veriler ile bağımsız değerlendirmeler arasındaki farklar saklı kalmakla birlikte, enflasyon oranlarının çok yüksek düzeylere ulaştığı ve temel tüketim maddelerine erişimin zorlaştığı konusunda geniş bir görüş birlikteliği vardır. Ekonomik çöküş, özellikle çevre bölgelerde merkezi devletin yeniden dağıtım kapasitesini zayıflatmakta ve bu durum etnik ve bölgesel hoşnutsuzlukları daha da keskinleştirmektedir.
Rejim Değişimi mi, Devlet Krizi mi?
Bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, İran’daki mevcut krizin yalnızca bir rejim değişikliği olasılığıyla sınırlı olmadığı görülmektedir. Rejim değişimi, merkezi devlet yapısının korunabildiği bir senaryoya işaret ederken, mevcut göstergeler, İran’ın aynı zamanda devlet kapasitesinin aşındığı, merkez–çevre ilişkilerinin zayıfladığı ve ülke bütünlüğünün tartışmaya açıldığı daha derin bir kriz sürecine girdiğini göstermektedir. Bu nedenle İran’daki krizi yalnızca “rejim çöker mi?” sorusuyla ele almak çözümleyici olarak yetersizdir. Asıl kritik soru, rejim ayakta kalsa dahi İran devletinin mevcut yapısıyla bu çok katmanlı baskıyı ne kadar süre yönetebileceğidir. Mevcut eğilimler, İran’ın kısa vadede parçalanacağı anlamına gelmemekle birlikte, orta vadede parçalanma riskinin ilk kez bu denli açık biçimde gündeme geldiğine işaret etmektedir.
Etnik ve Bölgesel Taleplerin Yükselişi ve Tekil Devletin Kırılganlıkları
Bu bölüm, İran’daki etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı olarak yükselmesinin, devletin tekil yapısı açısından ne tür yapısal kırılganlıklar ortaya çıkardığını çözümlemektedir. Temel sav, İran’daki mevcut krizin yalnızca merkezi iktidarın zayıflamasıyla sınırlı olmadığı ve aynı zamanda uzun süredir bastırılan çevresel dinamiklerin eş zamanlı biçimde siyasal alana taşındığı bir çoklu kırılma süreci yarattığıdır.
Tekil Yapının Tarihsel Dayanaklarının Aşınması: İran devleti, çağdaşlaşma süreci boyunca tekil yapısını güçlü bir merkezi bürokrasi, güvenlik aygıtı ve ideolojik bütünlük üzerinden korumuştur. Ancak bu yapı, etnik çeşitliliği yöneten kapsayıcı siyasal mekanizmalar üretmekten çok, farklılıkları bastırmaya dayalı bir denge kurmuştur. Mevcut kriz ortamında bu bastırma modeli sürdürülemez duruma gelmiş ve tekil yapının tarihsel dayanakları hızla aşınmaya başlamıştır.
Etnik Taleplerin Eş Zamanlılığı ve Merkez–Çevre Kopuşu: Kürt, Beluci, Azerbaycanlı Türk ve Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerde farklı gerekçelerle yükselen taleplerin ortak özelliği, merkezi devlete yönelik güvensizliktir. Bu taleplerin aynı zaman diliminde görünür duruma gelmesi, İran tekil yapısı açısından kritik bir kırılganlık yaratmaktadır. Çünkü merkez, çevre bölgelerdeki hoşnutsuzlukları tekil ve yalıtılmış sorunlar olarak yönetme kapasitesini kaybetmektedir.
Güvenlik Aygıtlarına Dayalı Tekil Devlet Olmanın Ters Etkisi: İran devleti, tekil yapıyı koruma refleksiyle etnik taleplere büyük ölçüde güvenlik aygıtlarıyla yanıt vermektedir. Ancak bu yaklaşım, kısa vadede denetim sağlasa da uzun vadede merkezi otoritenin meşruluğunu daha da zayıflatmaktadır. Tekil yapının güvenlik üzerinden yeniden üretilmesi, çevre bölgelerde devlete ait olma duygusunu güçlendirmek yerine, ayrışmayı derinleştirmektedir.
Ekonomik Çöküşün Tekil Yapıya Etkisi: Ekonomik krizin derinleşmesi, tekil yapının en önemli dayanaklarından biri olan yeniden dağıtım kapasitesini aşındırmaktadır. Merkezi devlet, çevre bölgelere ekonomik kaynak aktarma ve refah üretme yeteneğini kaybettikçe, tekil yapının maddi zemini zayıflamaktadır. Bu durum, etnik ve bölgesel taleplerin yalnızca kimlik temelli değil, aynı zamanda ekonomik adalet talebiyle birleşmesine yol açmaktadır.
Tekil Devletten Parçalı Egemenliğe Geçiş Riski:
Etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi, İran açısından ani bir bölünmeden çok, parçalı egemenlik riskini gündeme getirmektedir. Bu risk, merkezi devletin bazı bölgelerde eylemli denetimini sürdürürken, bazı bölgelerde bu denetimin simgesel düzeye inmesiyle ortaya çıkmaktadır. Tekil yapının hukuken varlığını koruduğu, ancak uygulamada aşındığı bu senaryo, İran için en yönetilmesi güç kriz biçimlerinden biridir.
Sonuç olarak, etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi, İran devletinin tekil yapısında üç temel kırılganlık ortaya çıkarmaktadır: merkezi meşruluğun zayıflaması, yeniden dağıtım kapasitesinin aşınması ve güvenlik aygıtlarına dayalı yönetimin ters etki üretmesi. Bu kırılganlıklar, İran’daki krizin yalnızca siyasal bir rejim sorunu değil, doğrudan devletin örgütlenme biçimini hedef alan yapısal bir sorun durumuna geldiğini göstermektedir.
Ekonomik Çöküş Yapısal mı, Tersine Çevrilebilir mi?
Bu bölüm, İran ekonomisinde gözlenen baş aşağı gidişin niteliğini sorgulamaktadır: Mevcut ekonomik kriz, rejimin yanlış siyasa tercihlerinin düzeltilmesiyle tersine çevrilebilecek konjonktürel bir daralma mıdır, yoksa İran devletinin ekonomik mimarisine içkin yapısal bir çöküş sürecinin dışavurumu mudur?
Makroekonomik Göstergelerin Süreklilik Arz Eden Bozulması:
İran ekonomisinde son yıllarda gözlenen yüksek ve kalıcı enflasyon, ulusal paranın kronik değer kaybı, reel gelirlerdeki düşüş ve işsizlik oranlarının artışı, geçici bir şoktan çok yapısal bir bozulmaya işaret etmektedir. Enflasyonun uzun süredir çift haneli, dönemsel olarak ise çok daha yüksek oranlara ulaşması fiyat kararlılığının rejimin elindeki araçlarla sağlanamadığını göstermektedir. Bu durum, para siyasası bağımsızlığının ortadan kalktığına ve mali disiplinin sürdürülemediğine işaret etmektedir.
Yaptırımlar mı, Yapısal Zayıflık mı?: Ekonomik çöküş sıklıkla dış yaptırımlarla açıklansa da bu yaklaşım eksiktir. Yaptırımlar krizi hızlandıran bir dış etmen olmakla birlikte, İran ekonomisinin kırılganlığı yaptırımlar öncesine uzanmaktadır. Devletin ekonomide aşırı merkezi rolü, verimsiz kamu işletmeleri, Devrim Muhafızları başta olmak üzere yarı-askeri yapıların ekonomik alan üzerindeki belirleyici etkisi ve özel sektörün sistemli biçimde bastırılması yapısal sorunların temel kaynaklarını oluşturmaktadır.
Ekonomik Yönetim Kapasitesinin Tükenişi: Rejimin ekonomik krizlere yanıt verme kapasitesi giderek daralmaktadır. Döviz denetimleri, sübvansiyon siyasaları ve fiyat baskılama gibi araçlar kısa vadede toplumsal tepkiyi sınırlamayı amaçlasa da orta vadede piyasa mekanizmalarını daha da bozmakta ve kayıt dışılığı artırmaktadır. Bu durum, rejimin ekonomi üzerindeki denetimini güçlendirmek yerine, ekonomik alanın devlet denetiminden kaçmasına yol açmaktadır.
Toplumsal Rıza ve Ekonomik Meşruluğun Çöküşü: Ekonomik performans, İran rejimi için ideolojik meşruluğun tamamlayıcı unsurlarından biri olmuştur. Ancak artan yoksullaşma, orta sınıfın erimesi ve genç işsizliğinin kronik duruma gelmesi, rejimin ekonomik meşruluk üretme kapasitesini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Ekonomik kriz, bu bağlamda yalnızca bir refah sorunu değil doğrudan siyasal kararlılığı aşındıran bir etmen durumuna gelmiştir.
Tersine Çevirme Olasılığı Var mı?: Mevcut koşullar altında İran ekonomisindeki gidişi tersine çevirmek, sınırlı teknik düzenlemelerle olanaklı görünmemektedir. Anlamlı bir toparlanma için, dış dünyayla ilişkilerin normalleşmesi, güvenlikçi ekonomik yapıların ortadan kaldırılması, kurumsal saydamlık ve özel sektörün önünün açılması gibi rejimin ideolojik ve siyasal temelini zorlayan dönüşümler gerekmektedir. Bu tür dönüşümlerin yaşama geçirilmesi ise mevcut rejim yapısı içinde son derece düşük bir olasılık olarak görünmektedir.
Bu bulgular ışığında İran ekonomisindeki baş aşağı gidişin ağırlıklı olarak yapısal nitelik taşıdığı sonucuna varılmaktadır. Kriz, rejimin belirli siyasa tercihlerinin düzeltilmesiyle kısa sürede aşılabilecek bir konjonktürel daralma değildir. Aksine ekonomik çöküş, devlet kapasitesinin aşınması, toplumsal rızanın tükenmesi ve merkez–çevre kopuşunun derinleşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle ekonomik kriz, İran’da rejimin manevra alanını daraltan değil, rejimi ve devleti eş zamanlı olarak sıkıştıran temel bir kriz dinamiği olarak ele alınmalıdır.
Ekonomik Kriz Derinleşecek mi, Rejimin Dengeleyici Kapasitesi Var mı?
Bu bölüm, İran’daki mevcut ekonomik krizin kısa ve orta vadede nasıl bir seyir izleyeceğini sorgulamaktadır. Temel soru şudur: İran ekonomisi mevcut eğilimler doğrultusunda daha da derinleşen bir kriz sarmalına mı girmektedir, yoksa rejimin elinde krizi geçici olarak dengeleyebilecek sınırlı siyasa araçları mevcut mudur?
Kısa Vadeli Görünüm ve Krizin Derinleşme Eğilimi: Mevcut makroekonomik göstergeler, İran ekonomisinin kısa vadede kararlılık kazanmasından çok daha da kırılgan duruma geleceğine işaret etmektedir. Yüksek enflasyonun fiyat beklentilerine yerleşmiş olması, ulusal paraya duyulan güvenin zayıflığı ve hanehalkı alım gücündeki hızlı erime, krizin kendi kendini besleyen bir dinamik kazandığını göstermektedir. Bu koşullar altında ekonomik daralmanın ve toplumsal maliyetlerin kısa vadede artması beklenmelidir.
Rejimin Kullandığı Dengeleyici Araçlar: İran rejimi bugüne kadar ekonomik krizi yönetebilmek için sınırlı ve büyük ölçüde geçici nitelik taşıyan araçlara başvurmuştur. Bunlar arasında döviz denetimleri, sübvansiyonların yeniden düzenlenmesi, kamu harcamalarının belirli alanlarda artırılması ve fiyat baskılama siyasaları yer almaktadır. Ancak bu araçlar, ekonomik sorunların kaynağına müdahale etmekten çok, krizin toplumsal yansımalarını geciktirmeyi hedeflemektedir.
Kullanılan Araçların Yapısal Sınırları: Söz konusu dengeleyici siyasaların temel sorunu, uzun vadede sürdürülebilir olmamalarıdır. Döviz denetimleri kayıt dışı piyasaları genişletmekte ve sübvansiyonlar bütçe üzerindeki yükü artırmakta ve fiyat baskılama siyasaları ise arz daralmalarına yol açmaktadır. Bu durum, rejimin kullandığı her kısa vadeli aracın orta vadede yeni bir kırılganlık ürettiğini göstermektedir.
Orta Vadede Manevra Alanının Daralması: Orta vadede İran rejiminin ekonomik manevra alanı daha da daralmaktadır. Dış kaynaklara erişimin sınırlı olması, yabancı yatırımların yok denecek düzeyde kalması ve sermaye kaçışının sürmesi, ekonomik toparlanma olasılığını zayıflatmaktadır. Bu koşullar altında rejimin dengeleyici kapasitesi giderek teknik bir yönetim sorunu olmaktan çıkmakta, doğrudan siyasal bir sorun durumuna gelmektedir.
Krizin Siyasal Sonuçları: Ekonomik krizin derinleşmesi, yalnızca refah kaybı yaratmakla kalmamakta ve aynı zamanda siyasal sadakat ilişkilerini de aşındırmaktadır. Kamu çalışanları, alt gelir grupları ve geleneksel rejim destekçileri arasında artan hoşnutsuzluk, ekonomik krizin rejimin toplumsal dayanaklarını zayıflattığını göstermektedir. Bu durum, rejimin güvenlik aygıtlarına daha fazla yaslanmasına yol açmakta, ancak bu tercihler ekonomik krizi daha da pahalı duruma getirmektedir.
Bu çözümlemeler ışığında, İran’daki mevcut ekonomik krizin kısa ve orta vadede derinleşme eğilimi taşıdığı sonucuna varılmaktadır. Rejimin elinde krizi geçici olarak yavaşlatabilecek sınırlı siyasa araçları bulunsa da bu araçlar yapısal sorunları çözme kapasitesine sahip değildir. Dolayısıyla ekonomik kriz, denetim altına alınabilen bir dalgalanma olmaktan çok, rejimin siyasal ve yönetsel kapasitesini aşındıran süreklilik arz eden bir baskı unsuru olarak varlığını sürdürecektir.
Rejimin Olası Çözüm Stratejileri ve Başarı Olasılıkları
Bu bölüm, İran rejiminin karşı karşıya olduğu çok boyutlu siyasal ve ekonomik krize hangi çözüm stratejileriyle yanıt verebileceğini ve bu stratejilerin başarı şansını çözümlemektedir. Çalışmanın temel varsayımı, rejimin önündeki seçeneklerin sayıca fazla görünmesine karşın, uygulanabilirlik ve sürdürülebilirlik açısından son derece sınırlı olduğudur.
Baskının Artırılması ve Güvenliğin Pekiştirilmesi: Rejimin en aşina olduğu strateji, siyasal krizi daha yoğun baskı ve güvenlik aygıtlarıyla yönetmektir. Protestoların sert biçimde bastırılması, ifade alanlarının daraltılması ve güvenlik aygıtının merkezi rolünün güçlendirilmesi bu stratejinin temel unsurlarıdır. Kısa vadede bu yaklaşım belirli bir denetim sağlayabilir, ancak orta vadede toplumsal yabancılaşmayı derinleştirmekte ve rejimin meşruluk krizini daha da ağırlaştırmaktadır. Bu nedenle baskı stratejisinin kalıcı bir kararlılık üretme kapasitesi düşüktür.
Sınırlı ve Denetimli Reform Girişimleri: Bir diğer olası strateji, rejimin ideolojik sınırlarını aşmadan sınırlı reformlara yönelmesidir. Ekonomik alanda bazı teknik düzenlemeler, yönetsel alanda kesimsel esneklikler ve simgesel siyasal açılımlar bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak bu tür reformlar, toplumun geniş kesimlerinin beklentilerini karşılamaktan uzaktır. Daha önemlisi, reform beklentisini yükselterek rejimin yerine getiremeyeceği taleplerin birikmesine yol açma riski taşımaktadır. Bu nedenle sınırlı reform stratejisinin kararlılık üretme olasılığı zayıftır.
Dış Kriz Üretimi ve Milliyetçiliğin Harekete Geçirilmesi: Rejim, iç krizi yönetebilmek için dış siyasa alanında denetimli gerilimler üreterek milliyetçilik seferberliğini artırmayı tercih edebilir. Bölgesel çatışmalar, söylemsel sertleşme ve dış tehdit algısının yükseltilmesi bu stratejinin araçlarıdır. Ancak mevcut ekonomik kırılganlıklar ve toplumsal yorgunluk dikkate alındığında, dış kriz üretiminin iç bütünleşme sağlamaktan çok ekonomik maliyetleri artırma ve uluslararası baskıyı derinleştirme riski bulunmaktadır. Bu stratejinin başarı şansı koşullu ve sınırlıdır.
Denetimli Çözülme ve Otoriter Uyum: Daha az dile getirilen ancak uygulanmakta olan bir diğer strateji, rejimin belirli alanlarda geri çekilerek krizi zamana yaymasıdır. Bu yaklaşım, bazı toplumsal taleplerin görmezden gelinmesi, devletin bazı bölgelerde simgesel varlıkla yetinmesi ve otoriter yönetimin parçalı biçimde sürdürülmesini içermektedir. Bu strateji ani bir çöküşü geciktirebilir, ancak uzun vadede devlet kapasitesinin daha da aşınmasına yol açmaktadır.
Bu çözümleme, İran rejiminin önündeki çözüm stratejilerinin hiçbirinin yüksek başarı olasılığı taşımadığını göstermektedir. Baskı stratejisi meşruluk krizini derinleştirmekte, sınırlı reformlar beklenti yönetimini zorlaştırmakta, dış kriz üretimi ekonomik ve diplomatik maliyetler doğurmakta ve denetimli çözülme ise devlet kapasitesini aşındırmaktadır. Dolayısıyla İran rejimi, krizi çözebilecek bir stratejiden çok, krizin sonuçlarını ertelemeye yönelik tercihler arasında sıkışmış görünmektedir.
Rejimin Çökme Olasılığı ve Çöküşün Biçimi
Bu bölüm, çalışmanın son ve en kritik araştırma sorusunu ele almaktadır: Mevcut göstergeler ışığında İran rejiminin çökme olasılığı nedir ve bu çöküş ani bir rejim değişimi mi, yoksa uzun süreli ve parçalı bir çözülme şeklinde mi gerçekleşebilir?
Çöküş Kavramının Yeniden Tanımlanması: Bu çalışmada rejim çöküşü, yalnızca iktidar elitinin devrilmesi ya da siyasal sistemin aniden değişmesi olarak tanımlanmamaktadır. Aksine çöküş, rejimin yönetme, denetleme ve meşruluk üretme kapasitesinin geri dönülemez biçimde aşınması olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu tanım, ani rejim değişimi ile uzun süreli çözülme olasılıklarının birlikte ele alınmasını olanaklı kılmaktadır.
Ani Rejim Değişimi Olasılığı: Ani rejim değişimi senaryosu, kitlesel ayaklanma, elit bölünmesi veya güvenlik aygıtının çözülmesi gibi olağanüstü gelişmeleri gerektirmektedir. Mevcut koşullarda İran rejiminin güvenlik aygıtını büyük ölçüde denetim altında tuttuğu ve elit yapının henüz açık bir parçalanma göstermediği görülmektedir. Bu durum, kısa vadede ani bir rejim değişimi olasılığının görece düşük olduğunu düşündürmektedir.
Uzun Süreli ve Parçalı Çözülme Senaryosu: Mevcut göstergeler, İran için daha olası senaryonun ani bir çöküşten çok uzun süreli ve parçalı bir çözülme olduğunu göstermektedir. Bu senaryo, devletin bazı alanlarda işlevini sürdürürken, bazı bölgelerde ve siyasa alanlarında etkinliğini kaybetmesiyle özellik kazanır. Ekonomik kriz, etnik ayrışma ve meşruluk erozyonu bu süreci besleyen temel dinamiklerdir.
Parçalı Çözülmenin Siyasal Sonuçları: Parçalı çözülme, rejimin hukuksal varlığını sürdürmesine karşın aslında zayıfladığı bir durumu ifade etmektedir. Bu süreçte merkezi otorite, bazı bölgelerde güvenlik aygıtları aracılığıyla varlığını sürdürürken, bazı bölgelerde simgesel duruma gelebilir. Bu durum, ani bir rejim değişimi yaratmadan, devlet kapasitesinin ve siyasal bütünlüğün aşamalı biçimde aşınmasına yol açmaktadır.
Olasılıkların Değerlendirilmesi: Mevcut siyasal, ekonomik ve toplumsal göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, İran rejiminin kısa vadede ani bir çöküş yaşama olasılığı sınırlı görünmektedir. Buna karşılık, orta vadede uzun süreli ve parçalı bir çözülme sürecine girme olasılığı belirgin biçimde artmaktadır. Bu çözülme, dramatik bir rejim değişiminden çok, yönetilemeyen bir kararsızlık durumu olarak ortaya çıkabilir.
Sonuç olarak İran rejimi, ani bir devrim ya da hızlı bir rejim değişimiyle karşı karşıya olmaktan çok, zaman içinde derinleşen, maliyeti artan ve geri dönüşü giderek zorlaşan bir çözülme sürecine daha yakındır. Bu durum, rejimin ayakta kalabileceği anlamına gelmemekte, ancak çöküşün büyük olasılıkla sessiz, parçalı ve uzun soluklu bir biçim alacağını göstermektedir.
Rejim Değişimi mi, Suriyeleşme ve Parçalanma mı?
Bu bölüm, İran’da rejim çöküşü ya da devlet kapasitesinin belirgin biçimde zayıflaması durumunda ortaya çıkabilecek temel risk senaryolarını karşılaştırmalı biçimde ele almaktadır. Temel soru şudur: İran’ı bekleyen ana risk, merkezi iktidarın el değiştirdiği bir rejim değişimi midir, yoksa devlet otoritesinin aşamalı biçimde çözülerek ülkeyi Suriye benzeri bir parçalanma ve çoklu güç alanları sürecine sürüklemesi midir?
Rejim Değişimi Senaryosu - Koşullar ve Sınırlar: Rejim değişimi senaryosu, merkezi devlet aygıtının büyük ölçüde korunarak siyasal iktidarın el değiştirmesini varsaymaktadır. Bu senaryonun gerçekleşebilmesi için güvenlik bürokrasisi içinde kapsamlı bir çözülme, elitler arası açık bir bölünme ve toplumsal karşıtlığın ortak bir siyasal projede birleşmesi gerekmektedir. Mevcut göstergeler, İran’da bu koşulların henüz eş zamanlı olarak oluşmadığını ortaya koymaktadır. Muhalefetin parçalı yapısı, bir liderin henüz ortaya çıkmamış olması, etnik ve bölgesel taleplerin merkezi bir siyasal programa eklemlenememesi ve güvenlik aygıtının görece bütünlüğünü koruması rejim değişimini kısa ve orta vadede yüksek olasılıklı bir senaryo olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Suriyeleşme Kavramının İran Bağlamında Yeniden Ele Alınması: “Suriyeleşme”, bu çalışmada birebir iç savaş koşullarının kopyalanması olarak değil, merkezi devlet otoritesinin ülke genelinde eş zamanlı ve eşit biçimde işlememesi, farklı bölgelerde farklı güç ilişkilerinin ortaya çıkması ve devlet kapasitesinin alansal olarak parçalanması anlamında kullanılmaktadır. İran bağlamında bu süreç, ani bir çöküşten çok aşamalı ve düzensiz bir çözülme biçiminde ortaya çıkma gizil gücüne sahiptir.
Etnik ve Bölgesel Dinamiklerin Parçalanma Riskini Beslemesi: İran’ın çok etnik unsurlu yapısı, devlet zayıflaması senaryosunda kritik bir kırılganlık alanı oluşturmaktadır. Kürt, Beluci, Arap ve Azerbaycanlı Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerde eş zamanlı olarak artan siyasal ve ekonomik talepler, merkezi otoritenin zayıflaması durumunda daha özerk ya da eylemli yönetim biçimlerine evrilebilir. Bu durum, hukuksal bir bölünme olmaksızın ülke genelinde farklı derecelerde devlet varlığı ortaya çıkmasına yol açabilir.
Güvenlik Aygıtlarına Dayalı Devlet Geleneğinin Çift Yönlü Etkisi: İran’ın güçlü güvenlik devleti geleneği, rejim değişimi olasılığını sınırlayan bir unsur olmakla birlikte, Suriyeleşme riskini bütünüyle ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, merkezi otoritenin güvenlik aygıtlarına dayalı araçlarla ayakta tutulmaya çalışılması, devletin bazı bölgelerde varlığını yoğunlaştırırken, diğer bölgelerde geri çekilmesine neden olabilir. Bu durum, tekil yapının aşınmasına ve parçalı bir yönetim uygulamasının yerleşmesine zemin hazırlayabilir.
Karşılaştırmalı Olasılık Değerlendirmesi: Mevcut siyasal, ekonomik ve toplumsal göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, İran için en yüksek risk senaryosunun ani ve bütüncül bir rejim değişiminden çok, Suriye tipi bir iç savaşa tam olarak benzemeyen ancak devlet kapasitesinin alansal ve kurumsal olarak parçalandığı uzun süreli bir çözülme süreci olduğu anlaşılmaktadır. Bu senaryoda İran, tek bir merkezi kriz yerine, birbiriyle bağlantılı çoklu kriz alanlarıyla karşı karşıya kalabilir.
Sonuç olarak İran’ı bekleyen temel risk, kısa vadede rejimin yerini alan yeni bir siyasal düzenin ortaya çıkmasından çok, devletin tekil yapısının aşınması ve merkezi otoritenin ülke genelinde eşit biçimde işlememesi olasılığıdır. Bu durum, İran’ın hızla çöken bir devlet durumuna gelmesini değil uzun süreli, maliyeti yüksek ve yönetilmesi zor bir parçalı kararsızlık sürecine sürüklenmesini daha olası kılmaktadır.
SİYASA ÇIKARIMLARI: BÖLGESEL VE KÜRESEL AKTÖRLER AÇISINDAN İRAN KİZİ
Bu bölüm, İran’da rejim zayıflaması veya parçalı çözülme olasılığı karşısında başlıca bölgesel ve küresel aktörlerin karşı karşıya olduğu stratejik riskleri ve siyasa seçeneklerini değerlendirmektedir. Çözümleme, ani rejim değişiminden çok uzun süreli ve düzensiz bir çözülme olasılığının yüksek olduğu varsayımı üzerine kuruludur.
Türkiye Açısından Siyasa Çıkarımları
Türkiye için İran’daki olası bir devlet zayıflaması, öncelikle sınır güvenliği, düzensiz göç, etnik hareketlilik ve bölgesel kararsızlık risklerini beraberinde getirmektedir. Özellikle İran’ın kuzeybatısında ve batısında ortaya çıkabilecek otorite boşlukları, Türkiye’nin Kürt sorunuyla doğrudan veya dolaylı biçimde kesişme gizil gücüne sahiptir. Bu bağlamda Türkiye’nin temel çıkarı, İran’da ani bir rejim değişiminden çok, denetimli ve öngörülebilir bir dönüşüm sürecinin desteklenmesidir. Ankara açısından öncelikli siyasa çizgisi, sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, İran’daki etnik taleplerin bölgesel bir zincirleme etki yaratmasının önlenmesi ve Tahran ile güvenlik temelli iletişim kanallarının açık tutulması olmalıdır. İkinci önemli risk ise bir rejim krizinde İran’dan Türkiye’de göç dalgasının başlamasıdır.
ABD Açısından Siyasa Çıkarımları
ABD için İran’daki çözülme senaryosu, klasik “rejim değişikliği” beklentilerinin ötesinde karmaşık riskler barındırmaktadır. Uzun süreli bir parçalı çözülme, nükleer güvenlik, bölgesel milis ağları ve enerji piyasaları açısından yüksek belirsizlik üretmektedir. Bu nedenle ABD’nin İran siyasasında yalnızca baskı ve yaptırım odaklı bir yaklaşımın, rejimi zayıflatırken devleti de aşındırabileceği gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Washington açısından temel ikilem, rejimi sıkıştırırken İran’ın Suriye benzeri bir kararsızlık alanına dönüşmesini engelleme gerekliliğidir. Bu bağlamda ABD’nin siyasa seçenekleri, sınırlı diplomatik ilişki ve görüşme kanallarını tümüyle kapatmayan ve kriz yönetimine odaklı bir çerçeveye evrilmek zorundadır.
Bu bağlamda, ABD siyasal elitlerinin İran’daki karşıt figürlerle kurduğu uzak durma şeklindeki ilişki biçimi, krizin dış aktörler tarafından nasıl okunduğuna ilişkin önemli bir gösterge sunmaktadır. Özellikle eski ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran monarşisinin simgesel temsilcisi olarak öne çıkan Reza Pehlevi ile doğrudan bir görüşmeyi kabul etmemesi, Washington’un İran’daki muhalefeti tek bir lider ya da iktidar seçeneği odağı etrafında açık biçimde biçimlemekten bilinçli olarak kaçındığını göstermektedir. Bu tutum, Reza Pehlevi’nin İran içindeki sınırlı toplumsal karşılığı, monarşi seçeneğinin muhalefet içinde yeni kutuplaşmalar üretme gizil gücü ve ABD’nin olası bir rejim sonrası sürecin siyasal maliyetini üstlenmek istememesiyle yakından ilişkilidir. Bu çerçevede söz konusu yaklaşım, normatif olarak tartışmaya açık olmakla birlikte, ABD’nin Irak ve Libya deneyimleri sonrasında rejim sonrası maliyetleri üstlenmekten kaçınma eğilimi dikkate alındığında, stratejik açıdan akılcı ve riskleri en aza indirmeye dönük bir tercih olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak bu uzaklık siyasası, kısa vadede ani bir rejim değişimi ihtimalini sınırlandırmakta, ancak orta vadede rejimin varlığını sürdürmesine karşın devlet kapasitesinin aşınacağı, parçalı ve maliyeti giderek artan bir kararsızlık sürecinin önünü açmaktadır.
Bu bağlamda ABD’nin İran muhalefetine yönelik uzak tutumu, Çin ve Rusya’nın yaklaşımıyla karşılaştırıldığında daha net biçimde anlam kazanmaktadır. Washington, Trump örneğinde somutlaştığı üzere, İran’daki muhalefeti tek bir figür etrafında açık biçimde meşrulaştırmaktan kaçınarak rejim sonrası sürecin siyasal ve güvenlik maliyetlerini üstlenmemeyi tercih etmektedir. Buna karşılık Rusya ve Çin, karşıt aktörlerle ilişki kurmaktan bütünüyle kaçınmakta ve mevcut rejimi normatif olarak savunmasalar dahi, merkezi devlet kapasitesinin korunmasını kendi çıkarları açısından vazgeçilmez görmektedir. Moskova için İran, denetimsiz bir çözülmenin Kafkasya ve Orta Asya’ya sirayet edebileceği bir güvenlik alanı iken, Pekin açısından İran, enerji arz güvenliği ve Kuşak ve Yol Girişimi’nin sürekliliği bakımından kararlı olması tercih edilen bir düğüm noktasıdır. Bu nedenle ABD, muhalefeti açıkça sahiplenmeyerek rejim sonrası belirsizliğin maliyetlerinden kaçınmaya çalışırken, Rusya ve Çin, rejimin zayıflamasına karşın devlet kapasitesinin en az düzeyde de olsa korunmasını hedefleyen daha tutucu bir statüko siyaseti izlemektedir. Ortak nokta ise üç aktörün de ani bir rejim değişiminden çok İran’daki krizi yönetilebilir bir belirsizlik alanı olarak okumalarıdır.
Bilgi Alanının Güvenliğinin Artırılması: Devlet Kapasitesinin Yeni Sınırı
İran’daki mevcut krizin ayırt edici özelliklerinden biri, devletin yalnızca fiziksel şiddet ve güvenlik aygıtı üzerinden değil, bilgi üretimi, dolaşımı ve erişimi alanını da doğrudan bir güvenlik sorunu olarak tanımlamasıdır. İnternetin ülke çapında ve süreklilik arz edecek biçimde kesilmesi, sayısal platformlara erişimin sistemli olarak engellenmesi ve iletişim altyapısının merkezi denetim altına alınması, İran devletinin bilgi alanını klasik kamusal alanın bir parçası olmaktan çıkararak daha güvenli bir egemenlik alanına dönüştürdüğünü göstermektedir. Bu durum, Charles Tilly’nin devlet kapasitesini yalnızca zor kullanma tekelinden ibaret görmeyen yaklaşımıyla uyumludur. Çağdaş devlet, egemenliğini yalnızca şiddet araçlarıyla değil, bilgi akışını düzenleme ve denetleme kapasitesiyle de kurar. İran örneğinde ise bu kapasite, yönetilebilir bir kamusal alan üretmekten çok kamusal alanın askıya alınmasına yönelmiştir. Bu tercih, kısa vadede protestoların eş güdümünü zorlaştırsa da orta vadede devlet ile toplum arasındaki iletişim kanallarını tümüyle koparma riski taşımaktadır. Joel Migdal’ın “parçalı egemenlik” yaklaşımı açısından bakıldığında, bilgi alanının güvenli kılınması, merkezi devletin toplumu düzenleme kapasitesini güçlendirmekten çok, toplumun devlet dışı bilgi ve eş güdüm ağlarına yönelmesini özendiren bir etki üretmektedir. İnternet kesintileri ve sayısal baskı, rejimin görünürlüğünü azaltırken, aynı zamanda devletin hangi alanlarda egemen olduğu sorusunu da belirsizleştirmektedir. Bu bağlamda bilgi alanındaki sertleşme, devlet kapasitesinin arttığına değil, kapasitenin sınırlarına ulaşıldığına işaret etmektedir.
Bu noktada Elon Musk’ın Starlink sistemini İran için erişime açması, bilgi alanının güvenli kılınmasına karşı dışsal ve asimetrik bir müdahale olarak önem kazanmaktadır. Starlink hamlesi, doğrudan bir rejim değişikliği stratejisi sunmaktan çok İran devletinin bilgi alanındaki tekelini aşındırarak merkezi otoritenin ülke genelinde eş zamanlı ve eşit biçimde işlemesini zorlaştırmaktadır. Bu tür müdahaleler, rejimin baskı kapasitesini kısa vadede sınırlayabilir, ancak daha önemlisi, devletin egemenlik alanını alansal ve işlevsel olarak parçalı duruma getiren bir etki yaratmaktadır.
Sonuç olarak İran’da bilgi alanının güvenli kılınması rejimin denetleme kapasitesinin bir göstergesi olmaktan çok meşruluk temelli yönetişimden zor temelli yönetime geçişin açık bir işareti olarak değerlendirilmelidir. Bu geçiş, ani bir rejim çöküşünü zorunlu kılmamakla birlikte, devletin toplumu bütünleştirme, rıza üretme ve krizleri kurumsal kanallar üzerinden yönetme kapasitesini aşındırmaktadır. Bu nedenle bilgi alanı, İran krizinde yalnızca teknik bir iletişim sorunu değil, devletin geleceğini belirleyecek temel egemenlik alanlarından biri durumuna gelmiştir.
Avrupa Birliği Açısından Siyasa Çıkarımları
Avrupa Birliği için İran’daki olası bir parçalı çözülme, göç, enerji arz güvenliği ve bölgesel çatışmaların Avrupa’ya taşınması risklerini artırmaktadır. AB’nin normatif dış siyasa söylemi, İran bağlamında uygulamada sınırlamalarla karşı karşıyadır. Rejimin zayıflaması, insan hakları açısından yeni alanlar açabileceği gibi, denetimsiz bir devlet aşınması durumunda daha sert ve keyfi yönetim uygulamalarını da beraberinde getirebilir. Bu nedenle AB açısından öncelik, İran’da ani kırılmalar yerine, devlet kapasitesinin tümüyle çökmesini önleyecek kararlılık odaklı bir yaklaşım geliştirmek olmalıdır. Enerji, insancıl yardım ve sınırlı ekonomik etkileşim alanları, AB’nin elindeki başlıca kaldıraçlar olarak öne çıkmaktadır.
Bu çerçevede İsrailli bir bakanın çağrısının ardından Elon Musk’ın Starlink uydu sistemini İran için erişime açması, dış aktörlerin İran’daki krizi nasıl yönettiğine ilişkin dikkat çekici bir ara sinyal üretmiştir. Starlink hamlesi, doğrudan bir rejim değişikliği stratejisinden çok, rejimin en kritik kontrol alanlarından biri olan bilgi ve iletişim altyapısını kısmen devre dışı bırakmaya yönelik sınırlı ve asimetrik bir müdahale niteliği taşımaktadır. Bu adım, İran toplumunun muhalefetini merkezi bir liderlik etrafında örgütlemekten bilinçli olarak kaçınan ABD yaklaşımıyla çelişmemekte ve aksine rejimin baskı kapasitesini aşındırırken rejim sonrası sorumluluğu üstlenmeyen bir “düşük düzeyde müdahale” modeline işaret etmektedir. Starlink’in sağladığı bağlantı, kısa vadede protesto kapasitesini artırabilir ancak orta vadede daha önemli etkisi, devletin bilgi alanındaki egemenliğini kırarak merkezi otoritenin ülke genelinde eş zamanlı ve eşit biçimde işlememesini hızlandırmasıdır. Bu durum, ani bir rejim değişimini güvence altına almaktan çok İran’ı daha parçalı, daha zor yönetilen ve maliyeti artan bir kararsızlık sürecine sürükleme gizil gücü taşımaktadır.
Rusya Açısından Siyasa Çıkarımları
Rusya, İran’daki olası bir çözülmeyi hem fırsat hem de risk olarak değerlendirmektedir. Kısa vadede İran’ın Batı ile daha da gerilmesi, Moskova’nın Tahran üzerindeki nüfuzunu artırabilir. Ancak uzun süreli ve denetimsiz bir parçalanma, Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki güvenlik çıkarlarını doğrudan tehdit edebilir. Ayrıca İran’ın Suriye benzeri bir kararsızlık alanına dönüşmesi, Rusya’nın bölgesel askeri ve diplomatik yükünü artıracaktır. Bu nedenle Moskova’nın temel çıkarı, İran’da mevcut rejimin birebir korunmasından çok, merkezi devlet kapasitesinin en az düzeyde ayakta tutulmasıdır. Rusya’nın siyasası bu nedenle statükoyu mutlak biçimde savunmaktan çok, denetimli kararlılığın sürdürülmesine odaklanmaktadır.
Çin Açısından Siyasa Çıkarımları
Çin açısından İran’daki kriz, öncelikle enerji güvenliği, Kuşak ve Yol Girişimi’nin sürekliliği ve ABD etkisinin sınırlandırılması bağlamında stratejik önem taşımaktadır. İran, Çin için yalnızca bir enerji tedarikçisi değil, aynı zamanda Orta Doğu–Orta Asya çizgisinde Batı dışı ekonomik ve diplomatik düzenin önemli bir bileşenidir. Bu nedenle Pekin, İran’da ani bir rejim değişiminden çok, öngörülebilir ve merkezi devlet kapasitesini koruyan bir kararlılığı tercih etmektedir. İran’ın uzun süreli ve parçalı bir çözülme sürecine girmesi, Çin açısından ciddi riskler doğurmaktadır. Devlet kapasitesinin aşınması, Çin yatırımlarının güvenliğini tehlikeye atabileceği gibi, enerji tedarik zincirlerinde süreklilik sorunları yaratabilir. Ayrıca İran’daki kararsızlığın Orta Asya’ya yayılması, Çin’in Sincan bölgesi bağlamındaki güvenlik duyarlılıklarını da dolaylı biçimde etkileyebilir. Bu çerçevede Çin’in İran siyasası, açık rejim savunusundan çok, ekonomik ilişkiler yoluyla devlet kapasitesini ayakta tutmaya yönelik yararcı bir çizgide ilerlemektedir. Pekin, yaptırımlara meydan okuyan sert bir tavır almaktan kaçınırken, aynı zamanda İran’ın tümüyle çöken bir devlete dönüşmesini önleyecek en az düzeyde ekonomik ve diplomatik desteği sürdürme eğilimindedir. Bu yaklaşım, Çin’in İran krizine ideolojik değil, kararlılık ve çıkar temelli yaklaştığını göstermektedir. Değerlendirilecek olursa, bölgesel ve küresel aktörler açısından İran’daki kriz, basit bir rejim değişimi sorunu olmaktan çıkmış durumdadır. En yüksek risk, İran’ın uzun süreli ve parçalı bir kararsızlık sürecine sürüklenmesi ve bunun bölgesel güvenlik mimarisini aşındırmasıdır. Bu nedenle Türkiye, ABD, AB ve Rusya’nın çıkarları farklılaşsa da ortak kesişim noktası İran’da ani ve denetimsiz bir çöküşün önlenmesi gerekliliğidir. Bu durum, aktörleri ideolojik tercihlerden çok kriz yönetimi ve zarar azaltma odaklı siyasalara yöneltmektedir.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma, İran’da son dönemde derinleşen siyasal, toplumsal ve ekonomik krizi, dar anlamda bir rejim değişikliği tartışmasının ötesine taşıyarak, devlet kapasitesi, toplumsal meşruluk ve toprak bütünlüğü eksenlerinde bütüncül bir çerçevede ele almıştır. Çözümleme boyunca ortaya konulan bulgular, İran’da yaşanan krizin geçici ya da konjonktürel bir dalgalanma olmadığını, aksine uzun süredir birikmekte olan yapısal sorunların eş zamanlı biçimde görünür duruma geldiği çok katmanlı bir kırılma sürecine işaret ettiğini göstermektedir.
Çalışmanın temel savı İran’daki mevcut krizin yalnızca “rejim ayakta kalacak mı?” sorusuyla açıklanamayacağıdır. Rejim, kısa vadede güvenlik aygıtı ve baskı kapasitesi sayesinde varlığını sürdürebilir görünse de bu durum devletin yönetme, bütünleştirme ve meşruluk üretme kapasitesinin aynı ölçüde korunduğu anlamına gelmemektedir. Ekonomik çöküşün yapısal niteliği, toplumsal rızanın hızla aşınması ve etnik-bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi, İran’da devlet kapasitesinin alansal ve kurumsal olarak parçalanma riskini artırmaktadır.
Çözümleme, ani ve bütüncül bir rejim değişimi olasılığının kısa vadede sınırlı olduğunu, buna karşılık orta vadede daha olası senaryonun, uzun süreli, düzensiz ve parçalı bir çözülme süreci olduğunu ortaya koymuştur. Bu süreç, İran’ın hızla çöken bir devlete dönüşmesini değil, merkezi otoritenin ülke genelinde eşit biçimde işlemekte zorlandığı, farklı bölgelerde farklı düzeylerde devlet varlığının duyulduğu bir kararsızlık durumunu ifade etmektedir. Bu bağlamda “Suriyeleşme”, birebir iç savaş koşullarından çok, devlet kapasitesinin aşamalı ve alansal olarak aşınması anlamında kullanılmalıdır.
Çalışmanın siyasa çıkarımları, bölgesel ve küresel aktörlerin İran krizine yaklaşımında ortak bir kesişim noktasına işaret etmektedir. Türkiye, ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin’in İran’a yönelik öncelikleri ve araçları farklılaşsa da bu aktörlerin tümü açısından en yüksek risk senaryosu, İran’da ani bir rejim değişiminden çok denetimsiz bir devlet zayıflaması ve parçalı kararsızlık sürecidir. Bu durum, İran sorununu ideolojik tercihlerden çok, kriz yönetimi ve zarar azaltma bakış açılarıyla ele almayı zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede İran krizi, ani bir rejim değişiminden çok uzun süreli ve maliyeti artan bir devlet kapasitesi aşınması riskine işaret etmektedir.
Sonuç olarak İran, ne yakın vadede kaçınılmaz bir rejim devriminin eşiğindedir ne de mevcut krizleri mevcut araçlarla sürdürülebilir biçimde yönetebilecek bir kapasiteye sahiptir. Rejimin ayakta kalması olanaklı olsa dahi, bu durum devletin bütünlüğünün, toplumsal rızanın ve yönetişim kapasitesinin aynı ölçüde korunacağı anlamına gelmemektedir. Bu nedenle İran krizi, tek bir kırılma anı değil, zaman içinde derinleşen, maliyeti artan ve bölgesel etkileri giderek genişleyen bir çözülme süreci olarak ele alınmalıdır. Bu sürecin nasıl evrileceği, yalnızca İran iç dinamiklerine değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlerin krizi yönetme biçimlerine de doğrudan bağlı olacaktır
No comments:
Post a Comment