Tuesday, October 6, 2026

KKTC eski başmüzakereci Ergün Olgun'un Kıbrıs TV'nda yayınlanan mülakatı - 17 Şubat 2026

 


Kıbrıs TV’den Elif Şen ile Söyleşi – 17 Şubat 2026

 

İyi Niyet Zafiyet Olabilir


CB Erhürman’ın iyi niyetinden şüphe yok. Ancak karşı taraf iyi niyetli değil de art niyetliyse bu iyi niyet istismar edilebilir ve aleyhimize çalışabilir.

Karşı tarafın kötü niyeti ortada. Devlet okullarında adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla kurulan EOKA terör örgütünü her gün daha güçlü bir şekilde yüceleştiriyorlar. 

En üst seviyede adanın Helenizm’in ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça ifade ediyorlar. 

Kıbrıs Türk halkının özden gelen eşit hak ve statüsü reddediliyor. 

CB Erhürman’la mutabakata varılan GYÖ’ler bile hayata geçirilmiyor – yeni sınır kapılarının açılması, Bostancı dahil bazı sınır kapılarında da sigorta işlemi yapılması gibi. 

Sonra dönüp sözde federasyondan bahsediyorlar. Rum tarafının kanıtlanan ve her gün gördüğümüz değişmez hegemonyacı zihniyeti ve art niyetiyle Kıbrıs’ta federal çözüm gerçekleştirilemez ve baskı altında gerçekleşse de yeni bir çatışma ile sonuçlanır.

İncelendiğinde Rum tarafının federasyon derken “devolusyon” amaçladığı ortada. Yani Kıbrıslı Türklere kendi devletlerinin egemenliğine bağlı olarak bazı azınlık hakları verme. 

 

Tutkulara/İdealizme Dayalı Değil Gerçeklere Dayalı Politika Gerekli -  Rum tarafı kurumsallaşmış bir şekilde Kıbrıs Türk tarafını bir artı değil hedeflerini gerçekleştirmede bir engel görüyor. 

 

 

Kıbrıs Türk tarafında Cumhurbaşkanı Erhürman Crans-Montana’ya kadar ortaya çıkan yakınlaşmalar zemininde bir anlaşma arayışı içinde. 

Bu yakınlaşmalar, federasyon uzmanlarının olmazsa olmaz olarak nitelendirdiği şartlarda iki halkın eşit hak ve statülerine dayalı bir federasyon öngörmüyor. 

ü Birden fazla halk/toplumun oluşturacağı federasyonlar kurucularının eşit hak ve statüsü zemininde kurulur – reddediyorlar.

ü Bu tür federasyonlar kurucularının eşit meşruiyetleri zemininde kurulur – münhasıran GKRY’nin dönüşümü ile bir düzenleme istiyorlar.

ü Egemenlik bölünür ve paylaşılır – tek egemenlik istiyorlar.

ü Ortaklık kurumlarında kararlar tarafların konsensüsü ile alınır – bunu tek bir Türkün evet demesine indirgemeye çalışılıyor.

ü Siyasi ortaklığın yürümemesi halinde ayrılma hakkı doğar – bu yasaklanmaya çalışılıyor.

 

Daha da önemlisi her ortaklık gibi federal ortaklıklar da kurucularının birbirlerini tamlayıcı birer artı olarak gördüğü şartlarda ihtiyaçtan doğar. Kıbrıs’ta Rum tarafı, başta kilise olmak üzere, kurumsallaşmış bir şekilde Kıbrıs Türk tarafını bir artı değil hedeflerini gerçekleştirmede bir engel görüyor. 

 

Bu şartlarda CB Erhürman’ın ve geçmişte başkanlığı yaptığı siyasi partinin hala federal bir çözüm arayışı içinde olmalarını anlamakta ben güçlük çekiyorum. 

 

BM Topal Ördek:

Kıbrıs müzakere sürecinin bugüne kadarki kolaylaştırıcısı BM küresel başat güçlerin emrinde topal ördek haline getirilmiş. Başta ABD olmak üzere Güvenlik Konseyinin Daimî Üyelerinin ulusal çıkarlarını ileri götürecekleri bir platform halini almış.

 

Sonuçta alınan kararlar bizim değil Daimî Üyelerin çıkarlarına hizmet edecek nitelikte.  

 

İkinci dünya savaşından sonra tasarlanan ve BM aracılığıyla yürütülmeye çalışılan kurallara bağlı dünya düzeni günümüzde çökmüş durumda. 

 

Ne yazık ki İkinci Cihan Harbi öncesinde yaşadığımız gibi güçlünün diğer aktörlere zorla dayatmaya çalıştığı yeni bir dünya düzenine geçiş sürecindeyiz. 

 

Bu nedenle BM kararlarına sığınmak yanlış. Rum tarafı bu kararlar işlerine geliyor diye bunların arkasına saklanıyor. 

 

Referans noktası BM Güvenlik Konseyi kararları değil bizim meşru hak ve çıkarlarımız olmalı.

 

Yeni Dünya Düzeni:

 

Soğuk Savaş sonrasında yaşanan tek kutuplu dünyadan günümüzde çok kutuplu dünyaya doğru bir gidiş var. Bu kutuplar arasında ABD halen başı çekmekle birlikte dört kutuptan söz etmek mümkün – ABD, Çin, Rusya ve Avrupa. Bunlar içinde ABD daha fazla Çin’i kendine tehdit ve rakip görürken Avrupa Rusya’yı tehdit görüyor. Bunun yanı sıra İsrail'i desteklemeye daha az istekli ve Çin ile iş birliğine hazır görünüyor. 

 

Diğerlerinden farklı olarak Avrupa tek bir ülke değil. Kanada Başbakanı Mark Carney Davos’ta Dünya Ekonomik Formunda Avrupa’yı kast ederek orta güçlerin çıkarlarını korumak için başat güçlere karşı koalisyon kurması gereğinden söz etmişti. Geldiğimiz noktada Avrupa’nın güvenliği ve ekon-stratejik çıkarları için kapsamlı bir ittifak kurması kaçınılmaz.

 

Kutuplar arasında gelişmekte olan rekabet ortamında Avrupa ittifakının güçlü olabilmesi için bölgenin yükselen yıldızı Türkiye’ye olan ihtiyacı artacak. 

 

Türkiye NATO İttifakının bir üyesi ve Avrupa savunmasının temel taşlarından biri. Çok yakın bir gelecekte Türkiye gelişmekte olan yeni Avrupa kutbu içindeki yerini daha da pekiştirecek, ancak diğer üyelerden farklı olarak hem Rusya hem ABD hem de Çin ile ilişkilerini sıcak tutmaya çalışacak. Bu şekilde Türkiye bütün kutuplarla sadece bir fiziki köprü değil ayrıca diplomatik bir köprü rolü ile de öne çıkacak. 

 

Doğu Akdeniz Başta Olmak Üzere Bölgede Türkiye‘siz Denklem Olamaz: 

 

Türkiye askeri etkinliği yanında diplomatik girişimleriyle göz ardı edilemeyecek bölgesel bir güç olduğunu kanıtladı.

Türkiye’nin Azerbaycan’dan Avrupa’ya doğal gaz akışını sağlayan boru hattına sahip olması; bunun yanında Suriye’de normalleşmeyle Türkiye’nin coğrafi konumundan yararlanarak Orta Doğu’dan Avrupa’ya doğal gaz ve hatta petrol aktaracak boru hatları imkanının ortaya çıkması; dahası Avrupa’nın Rus enerjisine bağımlılığını ortadan kaldırmak için alternatif enerji kaynakları ve ulaşım hatları arayışı Türkiye’nin önemini artırmaktadır. Bütün bunlar Exxon ve Chevron gibi küresel enerji devlerini hem Türkiye hem de küresel ölçekte petrol ve doğal gaz arama ve üretim faaliyetleri konularında TPAO ile iş birliği yapmaya teşvik etmiştir. 

Sonuç itibarıyla başta ABD ve Avrupa ülkeleri Türkiye’yi bölgede gelişmekte olan yeni enerji ve güvenlik mimarisi içinde elzem bir iş ortağı olarak görmeye başlamıştır.  Bütün bunlar Doğu Akdeniz dahil bölgede Türkiyesiz bir denklemin kurulamayacağını göstermektedir.


Gerçekçilik ve Kıbrıs:   

Bu gelişmeler yeni mimariye sorun yaratan alanların birer birer ele alınmasını ve ortadan kaldırılmasını gündeme getirmektedir. Ukrayna – Rus ve İsrail – Gazze sorunlarından sonra büyük olasılıkla sıraya ayak bağı olan Kıbrıs sorunu girecektir. 

Gelişmekte olan bu yeni ihtiyaç Kıbrıs sorununu başarısızlığı kanıtlanmış BM ve BM karaları çerçevesinden çıkarıp enerji ve güvenlik ihtiyaçları ile uyumlu ve Türk tarafının da kabul edebileceği, Kıbrıs şartlarına daha uygun ve gerçekçi bir zemine oturtabilir. Bu da büyük olasılıkla tarafların özden gelen eşit hak ve statüleri zemininde mevcut iki egemen Devletin kurumsal iş birliğini öngören bir çözüm şeklini öne çıkaracaktır.  

Önümüzdeki dönem için Türk tarafının ön görülü davranıp Kıbrıs’ta uzlaşı çabalarını ve hedefini değişen bu yeni şartlara ve ihtiyaca göre planlamasını gerektirmektedir. 

 

Bu çerçevede Türk tarafının Rum ve Yunan taraflarını mevcut gerçekleri kabullenmeye zorlayacak manivelalar geliştirmesinde, bu doğrultuda uluslararası güçlü müttefikler bulmasında ve KKTC’nin siyasi, ekonomik ve sosyal etkinliğini ve saygınlığını artıracak iç konulara da ağırlık vermesinde yarar olacaktır. 

 

  Kıbrıs TV Söyleşi – 15 Aralık 2025


“Kıbrıs’ta romantik federalizm hayali ile gerçeklik çelişkisinde yeni bir Don Kişot durumuyla karşı karşıya kalmayalım” 

 

Uzun süre muhalefette kaldıktan sonra iktidara seçilen liderler bir yandan doğal olarak muhalefette müracaat etmiş olabilecekleri popülizm ve idealizm yaklaşımları ile diğer yandan reel politiğin gerçekleri ve gerekleri ile yüzleşmek zorunda kalırlar. Daha geçen hafta Rum Savunma Bakanı Yunanistan ile birleşme yönündeki ebedi arzudan söz etti.

Bu çelişki içinde müktesep haklar ve çıkarlar zemininde kamu yararına en sağlıklı yolu bulmak sancılı olabilir. Bazı liderler popülizm ve idealizmin etkisi/gerekleri ile reel politiğin gereklerini harmanlamada başarılı olurken bazıları bunu başaramaz.


Yeni Cumhurbaşkanımız Tufan Erhürman’ın da bu çelişki ile yüzleşmekte olduğunu görüyorum. 


Bir yandan seçim sürecinde başkanı olduğu partinin popülizm ve Kıbrıs’a uygunsuzluğu defaten kanıtlanmış romantik federalizm tutkusuna uygun olarak hazırlamış olduğu  dört maddelik metodoloji ve ilkeler manzumesi, diğer yandan Rum tarafının gerçek eşitlik zemininde federasyonu mümkün kılmayan adaya hakim olma tutkusu; Garantör ve Anavatanımız Türkiye ile diğer Garantörler Yunanistan ve İngiltere’nin çelişen çıkarları; ve AB, İsrail, ABD, Fransa başta olmak üzere üçüncü tarafların  kendi çıkarları için adaya dayatmaya çalıştıkları sonuçlar/politikalar.


Bütün bunlar arasında Kıbrıs Türkünün özden gelen eşit haklar ve statüsünü koruma ve ileri götürme gereği. 

Peki, olası bir anlaşmayı sözde kolaylaştırmaya çalışan örgüt hangisi? 4 Mart 1964 tarihinde Güvenlik Konseyinin beş daimî üyesinin, farklı da olsa, kendi ulusal ve küresel çıkarlarını gözetmek maksadıyla almış oldukları 186 sayılı kararla Kıbrıs Türkünün müktesep ve anayasal haklarını hiçe sayıp Kıbrıs sorununu içinde bulunduğumuz çıkmaza mahkûm eden Birleşmiş Milletler örgütü. 

 

Biz geleceğimizi, haklarımızı görmezden gelen BM örgütü ve onun karalarına bağlarsak sonumuz Kıbrıs’ta azınlık statüsüne düşmek ve sonuçta kendi yurdumuzdan göç etmek olacaktır. 

Kendi geleceğimizi belirleme hakkı ve iradesi bizdedir ve meşru eşitlik haklarımızı ve statümüzü korumak için mücadele etmek zorunluğumuz vardır. Hak verilmez, alınır.


Bu düşüncelerle CB Erhürman’ın seçim öncesi kendini bağladığı ve bana göre gerilerde kalmış dört metodoloji ve ilkeler manzumesi ile sonradan bunlara ilave edilen beşinci unsura dönmek istiyorum.


1. Tüm yakınlaşmaların kabulü – Bu tek egemenlikli Rum tarafına üstünlükler sağlayan sözde bir federasyon doğurur. Rum tarafı bu sözde federasyonu kendi hakimiyetlerini gerçekleştirmek için bir araç olarak görmektedir. Bu Kıbrıs Türkü ve anavatanımız Türkiye’nin kabul edebileceği bir sonuç değildir.


2. Siyasi eşitliğin teyidi – Bu Kıbrıs müzakere müktesebatında federal bir çatı altında iki toplumun sözde siyasi eşitliği anlamını taşır. Bu günümüz şartlarında gerilerde kalmış bir çerçevedir ve adada yıllardır Rum tarafının işgal ettiği ortaklık devleti karşısında Kıbrıs Türk halkının kamu düzenini korumak, güvenliğini sağlamak ve medeni ihtiyaçlarını karşılamak için zaruret sonucu oluşturduğu ve on yıllardır faaliyet gösteren KKTC’nin varlığını ve eşitlik gereği Rum tarafının egemenliği ile tanınmış devlet statüsüne denkliğini göz ardı eder. Mevcut yakınlaşmalar ve siyasi eşitlik çerçevesinde yürünmesi ve olası bir anlaşmanın mevcut iki devlet gerçeğine dayanmaması halinde bu kaçınılmaz olarak Kıbrıs Türk halkının AB üyesi Rum devletine yamalanacağı bir sonuç doğuracaktır. 


3. Rum tarafının masayı terk etmesi halinde Türk tarafının statükoya dönmeyeceğine dair taahhüt – Bu içi boş bir ifadedir. Her şeyden önce Rum tarafı sürekli manevra yapıp masayı terk etmeyecektir. İkinci olarak buna karar verecek olanlar bizim dışımızdakilerdir ve onlar da kendi çıkarlarına göre karar vereceklerdir.  Geçmişte üçüncü tarafların Kıbrıslı Türklere verdikleri sözler bile tutulmamıştır. 


4.  Takvimli süreç – Süreç/metodoloji bakımından geldiğimiz noktada bu olmazsa olmaz bir gerekliliktir ve doğrudur.  


5. BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlılık – Bu kararların büyük çoğunluğu Kıbrıs Türkünün eşit hak ve statüsünü göz ardı etmektedir ve küresel güçlerin etkisi altında hala tüketilmiş ve uzmanlara göre eşitlik esasına dayalı iki etnik gruplu federal bir ortaklığın gereklerinin gerisinde kalan sözde federal çözüm şartlarını ileri sürmektedir. 


Sonuç itibarıyla bu beş metodoloji şartı ve ilkesinden dördü Kıbrıs Türkünün özden gelen eşit hak ve statüsünü korumaktan uzaktır, Kıbrıs’ın bu günkü gerçekleriyle bağdaşamamaktadır ve Garantörümüz TC’nin izlemekte olduğu Kıbrıs politikasıyla çelişki içindedir.


Umudum, Sayın Cumhurbaşkanımızın, başta Kıbrıs Rum tarafında hâkim Helenizm zihniyeti olmak üzere, karşı karşıya olduğumuz tehditler ve fırsatlar ışığında artık iki toplumun siyasi eşitliği değil bu toplumların yaşananlar sonunda yıllardır kurumsallaş olan devletlerinin egemenlik ve statü eşitliklerini gözetecek, ikisi arasında kurumsal iş birliğini öngören bir politika benimsemesidir. Bunu sağlamak için kamu yönetimimizi, ekonomimizi ve halkımızın moral ve dayanışma gücünü güçlendirmeye ihtiyaç vardır. Güçlü bir KKTC’nin arzulanan hedeflere ulaşması daha olasıdır.

Bunların gözetilmemesi halinde yeni bir hüsran dönemi yaşanabilir. 

 

M. Ergün Olgun

E. Baş Müzakereci


AI Bakışı

16-17 Kasım 2026 tarihlerinde Kıbrıs'ta gerçekleştirilmesi planlanan "İki Devletli Çözüm Semineri" (veya benzeri akademik/siyasi bir etkinlik) hakkında şu an için kamuya açık resmi bir program detayı, kayıt sayfası veya kesinleşmiş konuşmacı listesi bulunmamaktadır. [1, 2]
15 Kasım, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) kuruluş yıl dönümü olduğundan, bu tarihi takip eden 16-17 Kasım günlerinde ada genelinde her yıl çok sayıda resmi tören, uluslararası panel, sempozyum ve stratejik değerlendirme toplantısı düzenlenmektedir. 2026 yılı özelinde, Türkiye ve KKTC'nin Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde yürüttüğü "egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü" odaklı iki devletli çözüm vizyonu diplomasi gündeminin merkezinde yer almaktadır. [1, 2]
Etkinliğe katılım, yer, saat veya kayıt şartlarını öğrenmek istiyorsanız aşağıdaki resmi kanalları takip etmeniz önerilir:
  • KKTC Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı: Etkinlik devlet destekli ya da resmi bir davet kapsamındaysa duyurular KKTC Cumhurbaşkanlığı veya KKTC Dışişleri Bakanlığı resmi web sitelerinde yayınlanacaktır.
  • Üniversiteler ve Düşünce Kuruluşları: Bu tarz seminerler genellikle Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ), Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) veya Türkiye merkezli stratejik araştırma merkezleri (TÜRKDEGS, TASAM vb.) ortaklığında yapılmaktadır. İlgili kurumların kasım ayı etkinlik takvimleri incelenebilir. [1]

GreekReporter.com Pakistan, Turkey to Send Forces to Saudi Arabia Under Makkah Defense Pact By Nisha Zahid October 6, 2026

 GreekReporter.com

Pakistan, Turkey to Send Forces to Saudi Arabia Under Makkah Defense Pact

Officials and military representatives from Saudi Arabia, Pakistan and Turkey meet in Riyadh under the Makkah Alliance.
Officials and military representatives from Saudi Arabia, Pakistan and Turkey meet in Riyadh under the Makkah Alliance. Credit: Ministry of Defense of the Kingdom of Saudi Arabia

Pakistan and Turkey will provide military forces and capabilities for rapid deployment to Saudi Arabia as the kingdom faces growing security threats, the three countries said Monday. The decision came after Saudi Arabia, Pakistan and Turkey held an emergency meeting of the Strategic Political and Defense Committee of the Makkah pact for Defense in Riyadh. The talks focused on security developments and threats facing Saudi Arabia.

In a joint statement, the three countries said they would begin putting their collective defense commitments into practice. They agreed to take the necessary steps to make previously agreed forces and military capabilities available for rapid deployment in Saudi Arabia.

The measures will follow approved arrangements and the national laws of each member state. The countries said the move would strengthen deterrence, military readiness and cooperation among their armed forces.

Alliance condemns attacks on Saudi Arabia

Saudi Arabia, Pakistan and Turkey also strongly condemned attempts to target Makkah and Madinah. They denounced continued attacks on Saudi cities, civilian areas and economic facilities. The countries said the security of each member was an integral part of the collective security of all three. They also rejected attacks or threats against Saudi Arabia’s security and territorial integrity.

The meeting comes amid a sharp escalation between Saudi Arabia and Yemen’s Iran-aligned Houthi movement.

Saudi Arabia has faced repeated missile and drone threats in recent months. In September, a Houthi advance along Yemen’s Red Sea coast raised new concerns in Saudi Arabia after authorities said a drone was intercepted south of Makkah. The threat has also placed Saudi energy infrastructure under pressure. In July, a Greek Patriot battery stationed in Saudi Arabia intercepted two ballistic missiles launched from Yemen toward the Yanbu refinery complex.

Fighting intensifies in Yemen

The new defense measures come as fighting intensifies inside Yemen. Saudi-backed Yemeni government forces have launched an offensive against Houthi positions near the Bab el-Mandeb Strait, one of the world’s most important maritime routes.

The Houthis have also increased pressure on Saudi Arabia through missile, drone and maritime threats. The developments have raised concerns over Red Sea shipping and the security of regional energy infrastructure.

Pakistani general appointed Makkah Alliance chief

The committee also appointed retired Pakistani Lt. Gen. Nauman Mahmood as the Makkah Alliance for Defense’s first secretary-general. He will serve a three-year term. The three countries said his appointment was part of efforts to build the alliance’s institutional structure and strengthen coordination among its members.

Saudi Arabia, Pakistan and Turkey signed the Makkah Joint Defense Agreement on Aug. 7. The pact established a collective defense framework under which an armed attack against one member is considered an attack against all three.