|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

2026 Adli Yılı açılırken tam bağımsız, şeffaf ve hesapverebilir bir yargı reformu ihtiyacı her zamankinden elzem. İşte bunun için 8 somut öneri.
Ana muhalefet CHP’nin cumhuriyet savcılıkları hakkında en çok şikâyet ettiği konu 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nu ve arkasından yönetim kadrosunu gözaltına alıp tutuklattıran İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek. Gerçekten de CHP Genel Başkanı Özgür Özel, oturduğu lojman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a doğrudan rapor ettiği iddiası da dahil yürütme ile ilişkileri ve açıp yürüttüğü yolsuzluk soruşturmalarında aldığı karar ve yaptığı işlemlerden dolayı Başsavcı Gürlek’i şiddetle eleştiriyor. Ancak sayın Özel, kendi şikayetlerini gidermek için de bundan sonra hiç kimsenin şikâyet edeceği bir durumun ortaya çıkmaması için de cumhuriyet savcılığı kurumunu temel fikirden başlayarak kapsamlı bir reformdan geçirmek gerektiğini söylemiyor. CHP’nin mustarip olduğu yapısal ve köklü sorunları kökten çözmek için – herhangi bir çözüm önermemesi bir kenara- yapılması zorunlu savcılık reformunun “r” harfinden bile söz etmiyor.
Oysa, FETÖ ve arkasındakilerin uzantıları, sözde savcılık soruşturmalarında sulh ceza hakimliği kararlarıyla yüksek devlet sırlarının saklandığı kozmik odaya girebilmiş, Yılmaz Özdil’in deyimiyle “125 milyon Word sayfası büyüklüğünde devlet sırrı ve Vatan için canını ortaya koyacak yaklaşık yüz bin yurtseverin isim listesi çalınmış, Devletin nefsi müdafaasına Cumhuriyet tarihinde böyle büyük bir darbe vurulmamış”; 17-25 Aralık’ta savcılıkların yolsuzluk soruşturmalarını manidar zamanlayanların kalkıştıkları yargısal darbe kıl payı ile önlenebilmişti.
Yaklaşık 12 sene sonra, 2025’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının – 19 Mart’ta İmamoğlu’nun yakalanması ile başlayan – örgütlü yolsuzluk soruşturmalarında en başta CHP’nin cumhurbaşkanı adayı İstanbul Büyükşehir Belediyesi (BŞB) Başkanı İmamoğlu ve yönetim kadrosunun çoğu olmak üzere CHP’nin Antalya ve Adana BŞB başkanlarının –tutuklanması ve buna paralel olarak yürüyen CHP’nin 2023 Kasım ayı kongresinin iptali davası etrafında sürdürülen “CHP’ne kayyım atanmalı” çığırtkanlıkları CHP’ye ve demokrasimizde muhalefete büyük bir darbe indirmeye aday.
Acaba 17-25 Aralık’ta meşru hükümeti hedef alan savcılık soruşturmalarının bu kez muhalefeti hedef alan bir versiyonu ile mi karşı karşıyayız? Bunun cevabını düzenlenecek iddianameler, düzenlenecekleri zaman ve içerikleri belki biraz netleştirecek…
Önümüzdeki en acı gerçek o ki; Eski Adalet Bakanı yardımcısı Akın Gürlek’i İstanbul’a Cumhuriyet Başsavcısı olarak atayan da, Gürlek’in şüphelileri tutuklamasını talep ettiği sulh ceza hakimlerini atayan da, sulh ceza hakimlerinin tutuklama kararlarına itirazların yapıldığı asliye ceza mahkemesi hakimlerini atayan da ve hatta CHP’nin kongresinin iptali davasına bakan hâkimi atayan da Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) başkanı Adalet Bakanı! Kurulun doğal başkanı Adalet Bakanını ve 13 üyesinin kahir çoğunluğunu da Cumhurbaşkanı doğrudan ve TBMM vasıtası ile atıyor. Ancak derinlere inip mikroskopla bakılmadıkça görülmeyen ise savcılıkların yargıda, adliyelerde ve adalet komisyonlarındaki konumları, görev ve yetkileri ve yürütme ile ilişkileri ile hakimler üzerinde sahip oldukları fiili nüfuzlarının durumu daha da kötüleştirdiği.
Bağımsızlık ve tarafsızlığın görüntü olarak da hâkim olması gereken adliye binalarını Adalet Bakanlığı adına başsavcılıklar yönetir. Savcılıkların adliye içinde hakimlerden daha etkili ve ayrıcalıklı ayrı bir güç oldukları çok bellidir. Bazı adliyelerde, hakimlerin koridorlarından farklı olarak savcıların koridorlarının kırmızı halı ile kaplanması ve ayrı özel düzenlemesinin olması savcıların ayrı ve üstün bir yere sahip olduğunu gözlere sokar. Öte yandan başsavcılar her adliyedeki adalet komisyonlarının doğal üyesidir. Sahip oldukları yetki ve imkanlar ile –azınlıkta olsalar bile- komisyona hâkim olabilen savcıların hakimler ve tüm adliye personeli üzerindeki nüfuzunu kim inkâr edebilir?
Savcılar da insan değil mi, insanî hatalara savcılar da düşmezler mi? Örneğin bir kişinin suçluluğuna inanan savcı inancını doğrulayan şeyleri daha çok fark edip, şüpheli aleyhine yorumlamaz mı, şüphelinin lehine olan şeyleri daha az göreceği gerçek değil mi? Bir kişi bir şeye hem inanıyor hem de inkâr ediyor olabilir mi? Görevi devlet adına suçlama yapmak olan savcılar, karşılarına çıkarılan şüphelinin aynı anda hem suçlu hem de masum olduğuna inanabilirler mi?
Daha da derinine girelim; gerçeği bulmak için bir tezin karşıtı bir antitez ile sınanması; bir şüphelinin suçlu olduğuna dair savcı iddiasının bunun karşıtını –suçlu olmadığını- savunan karşıt iddia ile sınanması gerekir. Hal böyle iken -bağımsız ve tarafsız bir hâkim ikna edilmeksizin- başsavcının onaylaması ile savcıların şüphelileri tek yönlü olarak suçlayabilir olması açıkça yanlış değil midir?
Aynı yıllarda mesleğe başlayan, aynı akademide eğitim görüp aynı zamanlarda taşrada aynı ve yakın yerlere tayin edilen, meslekleri gereği kendi meslektaşları ile sosyalleşen hakimler ve savcıların aralarında kemikleşmiş tanışıklık ve itimat ilişkisi oluşur. Böyle bir durumda savcılar bir dava açtığında devredaşı ve taşradan arkadaşı olan bir hâkim yıllardan beri tanıdığı savcının görevini tam olarak yapıp yapmadığını nasıl bağımsız ve tarafsız olarak inceleyebilir? Böyle bir durumda hâkim devredaş ve arkadaş bir savcının tutuklama talebini kolayca reddedebilir ya da iddianameyi “iyi hazırlanmamış” diyerek kolayca iade edebilir mi?
Mahkemelerde duruşmalarda hakimle aynı kürsüyü paylaşan, yargılamalarda hâkim değilse bile hâkim gibi bir yerden, hem savunma avukatlarına, müdahil ve sanıklara Kafka’nın davasında anlattığı gibi “adalet biziz, bizden korkmalısınız” gibi bir mesaj verdiğine kim itiraz edebilir? Bu görüntünün avukatından uzağa oturtulan sanığa “hâkim ve savcı aralarında anlaşıp beni mahkûm edebilir, yaşamıma, özgürlüğüme sınır koyabilirler” gibi önyargılar ve adaletsizlik hisleri oluşturacağına kimler itiraz edebilir?
Hukuk davalarında, ilk derece mahkemelerinde o davaya bakmakla yetkili doğal hakimlerin verdiği alelade bir ihtiyati tedbir kararına karşı bile istinaf mahkemelerinde itiraz edilebilir; itirazlar duruşmalı olarak incelenir ve görece az yetkin ilk derece hakimlerinin hatalı kararları düzeltilir. Buna karşın imtiyazları olmayan sıradan vatandaşlar hakkında yapılan ceza soruşturmalarında– henüz iddianame düzenlenmeden bile – şüphelilerin tutuklanmasına ve sair özgürlük kısıtlama kararlarına karşı itirazlar sulh ceza ve asliye ceza hakimlerine itirazlarla sınırlıdır.
Buna karşın cezasızlık derecesinde imtiyazlar edinerek anayasaya aykırı imtiyazlı bir zümre haline gelmiş olan kamu görevlileri -istisnalar hariç-suç işlediklerinde haklarında hem dava açılması süreç olarak karmaşık hem de idari amirlerinin izin vermesine bağlıdır. Hal böyle iken sıradan vatandaş hakkındaki savcıların tutuklama ve benzer talepleri hakkında niçin atılan suça bakmaya yetkili (doğal) hakimler değil de sulh ceza hakimleri karar vermektedir? Ceza davalarına göre sonuçları maddi ve daha hafif olan hukuk yargılamalarındaki imkân, ceza davalarında neden tanınmamaktadır?
Daha da önemlisi, anayasal düzeni temelinden ihlal eden, nitelikleri gereği iktidarlar ya da marjinaller tarafından işlenebilen suçların soruşturmasında ciddi boşluklar ve yetersizlikler vardır. Zaman içinde cezasızlık ve hukuka hesap vermekten bağışıklık gibi hukuk devleti ile bağdaşmayan ciddi, hukuki ve fiili ayrıcalıklar edinmiş olan üst düzey yönetici kesimin suçlarını soruşturmak imkânsız denecek kadar zordur. Yargıtay ve Danıştay gibi temyiz mahkemelerinin üyelerinin suçlarını soruşturmak mesai arkadaşlarının izin vermesine tabi olup, BDDK ve TCMB gibi kilit kurumların üst düzey yöneticilerini soruşturabilmek için aranan ön şartlar mahkûm etmek için gereken şartlara eşit veya daha ağırdır. Bu kurumlardaki görevlilerin suçlarını soruşturmak siyasi müdahale olmadan fiilen imkânsızdır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının görev ve yetkileri bu boşlukları doldurmaya yeterli değildir. Sonuçta üst düzey kamu görevlilerin suçlarının soruşturmasında adeta devasa bir karadelik oluşmuş, bu kesime fiilen cezasızlık hâkim olmuştur. İşte bu durumun sonucunda, karşılaştırılabilir büyüklükteki OECD ülkeleri arasında yolsuzluk algı endeksi seviyesi Türkiye’de en yüksek, hukukun üstünlüğü ise en düşük seviyelerdedir.
Cumhuriyet savcılarının tek tek veya toplu olarak çoğunluğu seçilerek gelmiş siyasilerden oluşan belediye ve benzeri kamu görevlilerine yönelen, siyasi hayatımızı derinden etkileyen soruşturmalarının büyük çoğunluğu yolsuzluğa ilişkindir. Esasen, rüşvet, kayırma, ihaleye fesat karıştırma, zimmet gibi suçlar kamu görevi ve kamu görevlileri dahil olurlarsa işlenebilen suçlardır.
Bu suçların işlenmesinin önlenmesi kolluğun, suç işlemiş olanların takip edilerek yaptırıma uğratılması ise savcılıkların görevidir. Bu suçlara karşı getirilen yaptırımların caydırıcı olması için ise, kim işlerse işlesin ister memur, ister sıradan vatandaş, ister iktidar, isterse muhalefet olsun kimseden izin almaya gerek olmaksızın istisnasız suç işleyen herkesin yargı önüne çıkarılması gerekir. Herhangi bir suç işlendiği takdirde cumhuriyet savcılıklarının hiçbir engele ve kısıta tabi olmaksızın harekete geçip sorumluları yargı önüne çıkarabilir olması gerekir.
Ancak ne iktidar ne de muhalefet yolsuzluk suçları ile toptan mücadele için talepkâr bile olmamakta; ele gelir hiçbir işe yaramayan arkaik “mal beyanı” sistemi ile vatandaş adeta kandırılmaktadır. Söz konusu mal beyanı sistemini milletvekillerine de uygulamayı teklif etmek bile kahramanlık olarak takdim edilmekte; ancak ülkemizin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ülkeler Grubu’nun (GRECO) on sene önce tavsiye ettiği tedbirler – bunu çoktan gerçekleştirmiş olan komşumuz Yunanistan’dan bile örnek alınmadan – hala gerçekleştirilmemiş bulunmaktadır.
Cumhuriyet savcılıklarına bu imkânın yani doğal olarak görevleri kapsamındaki suçları özgürce ve kimseden izin almadan soruşturabilmeleri için sistemin herkese güven verecek şekilde reform – ıslah edilmesi gerekir.
Bu konuda gerçekleştirilmesi en acil olan temel hususlar; savcılık kurumunun yürütme ve adalet bakanlığı ile ilişkilerinde tam bağımsız olması, adliyeler ve hakimler ile mesafesinin savunma ve avukatlar ile eşit mesafe ve seviyede olması, adliye yönetimleri, adalet komisyonu gibi kurumlar vasıtası ile hakimler üzerinde zerre dahi olsa nüfuz kuramıyor olmasının sağlanmasıdır.
İşte bütün bu ve ilintili diğer sorunların kökten çözümü için tüm yargı sisteminin kapsamlı bir reformdan geçmesi gereği ortadadır. Ancak bundan bağımsız ve ayrı olarak cumhuriyet savcılığı kurumunun da, en az aşağıdaki hedefleri gerçekleştiren kapsamlı bir reforma (ıslahata) tabi tutulması gerekir:
1- Hâkimler ve savcılar birbirinden ayrılmalı, savcılar ve hakimler avukatlar gibi kendi bağımsız meslek kuruluşlarına sahip olmalı, aralarındaki sosyal mesafe artırılmalıdır.
2- Savcılıklar adliye dışında konumlanmalı, başsavcılar adalet komisyonlarından çıkarılmalı, adliyelerin yönetimi başsavcılıklardan alınıp tarafsız direktörlüklere verilmeli ve savcıların adliyelere ve yargıya fiilen nüfuz etmeleri önlenmelidir.
3- Savunmanın savcılarla eşit haklara sahip olması sağlanmalı, soruşturmalarda çifte savcı görevlendirilmeli; biri suçlamaya diğeri ise şüpheliyi temize çıkarmaya yönelmeli, şüphelinin külfete katlanmadan savunulması sağlanmalıdır. İddia ve savunma tam eşit ve denk olmalı, mahkemelerde savcılar hâkimin kürsüsünden indirilmeli, avukatlarla aynı seviyede hâkime eşit mesafede durmaları sağlanmalıdır. Terör gibi istisnai haller dışında gizlilik kararı verilememeli, şüpheli ve savunma hiçbir kısıta tabi olmadan soruşturma dosyasına erişebilmelidir.
4- İstisna birkaç mevki dışında her türlü alt ve üst düzey kamu görevlilerinin suçlarını soruşturmada 4483 sayılı ve diğer kanunlarla getirilen soruşturma ön izni ve şartları kaldırılmalıdır. İdari makamlar işlendiğinden şüphe ettikleri suçları ihbar etmeli, sadece kendi iç disiplin soruşturmalarını yapmalıdır. Kamu görevlilerinin suçlarında soruşturmayı mutlaka savcılıklar yapmalıdır.
5- Tutuklamalar istisna olmalı, savcıların tutuklama ve özgürlükleri kısıtlama taleplerine şüphelinin suçlandığı suça bakmaya yetkili mahkeme hâkimi (doğal hâkim) karar vermelidir. İlk derece mahkemelerinin kararlarına ağır ceza mahkemelerinde ve (hukuk davalarında olduğu gibi) en nihayet istinaf mahkemelerinde itiraz imkânı getirilmelidir.
6- Yargılamada hâkimin yapması zorunlu olmayan %90 tutarındaki işler avukatlara aktarılmalı, dava hazırlıklarına yardım etmek ve suistimalleri önlemek, davaların tekemmül etmiş dosyalarla açılmasını sağlamak için adli hazırlık mahkemeleri kurulmalı, yargılamalar tek celsede tamamlanmalı, 5-6 sene süren yargılamalar 3-4 aya indirilmelidir.
7- Anayasal düzeni koruma sistemindeki boşluklar giderilmeli; Türkiye Başsavcılığı kurulmalı; anayasal düzene karşı işlenen suçları, terör ve uyuşturucu gibi ülke genelindeki örgütlü suçları, üst düzey kamu görevlilerinin ve imtiyazlı grupların işlediği suçları soruşturmakta Türkiye genelinde görevli ve yetkili olmalıdır.
8- Adalet Bakanlığı ve Adalet Bakanı yargı sisteminden çıkarılmalı, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), Adalet Yüksek Kurumu’na (AYK) dönüştürülmelidir. Savcılar da dahil bütün hukuk meslekleri kendi bağımsız kuruluşlarına sahip olmalıdır. Yargının idaresine ilişkin her türlü karar yargı denetimine tabi olmalı, bu hususta uzman Adalet Yüksek Mahkemesi (AdYM) kurulmalıdır.
Yeni bir adli yılın 1 Eylül 2025 günü başlaması vesilesiyle kurucu başkanı olduğum Daha İyi Yargı Derneği’nin cumhuriyet savcılığı kurumunun yargıdaki konumu, oluşumu, görev ve yetkileri ile işleyişinin kapsamlı olarak ıslah edilmesi gerektiğine dair, bu bağlantıya tıklayarak okuyabileceğiniz kamu duyurusunun iktidara ve muhalefete erişmesini, cumhuriyet savcılıklarının kapsamlı bir reforma tabi tutulmasına vesile olmasını ve o zamana kadar işinin mahkemeye düşmesinden herkesin esirgenmesini dilerim.

Rsya nükleer cephaneliği, coğrafyası ve dezenformasyon yeteneği ile
özellikle Avrupa kamuoyunda korku yaratıyor. Bu korku ne kadar
gerçek? Rus tören birliği 9 Mayıs Zafer Gününde Kızıl Meydanda
resmi geçitte görülüyor.
Ateşkes için birçok çabaya rağmen Ukrayna’daki savaş hız kesmeden sürüyor. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşı aslında 2014’te Kırım’ın ilhakıyla başladı ve aralıklı çatışmalarla devam etti. Ancak Şubat 2022’de Moskova geniş çaplı bir işgal harekâtı başlatarak savaşı yeni bir boyuta taşıdı. Buna rağmen, kendisini bir süper güç olarak gören Rusya, Ukrayna’yı kısa sürede kontrol altına almayı başaramadı; bu durum uzmanları ve dünya kamuoyunu şaşırttı.
Moskova, özellikle de Başkan Vladimir Putin, birkaç hafta içinde zafer ilan etmeyi bekliyordu. Aradan üç buçuk yıldan fazla süre geçmesine rağmen Rusya hedeflerine ulaşamadı ve Batı’nın desteğiyle güçlenen Ukrayna karşısında önemli kayıplar verdi. Aynı zamanda Avrupa’da endişeler sürüyor. NATO’ya karşı geleneksel olarak temkinli olan Finlandiya ve İsveç, işgalin hemen ardından üye oldular. Bu durum Rusya’ya dair korkunun derinliğini gözler önüne seriyor. Esas soru şu: Bu korku ne kadar haklı ve hangi ölçüde geçerli?
Yirmi yüzyılın başından bugüne Rusya’nın savaşlarına bakıldığında birtakım noktalar ortaya çıkıyor: Moskova genellikle savunma savaşlarında daha başarılı olurken, saldırı amaçlı harekâtlarda çoğunlukla zorlanmış ya da başarısız olmuştur. Sovyet dönemi dâhil olmak üzere Rusya, yedi büyük savaş cephesinde yer aldı ve çoğu durumda ağır kayıplar yaşadı:
• Rus-Japon Savaşı (1905): Asya’daki yayılmacı politikası doğrultusunda Japonya ile karşı karşıya gelen Rusya ağır bir yenilgi aldı.
• I. Dünya Savaşı (1914–1917): Kısmi başarılar elde etse de büyük yenilgiler yaşadı. 1917 Devrimi ve ardından gelen iç savaş sonrası savaştan çekildi.
• II. Dünya Savaşı (1939–1945): Başlangıçta Almanya ile Polonya’yı bölüştü, ancak 1941’de büyük bir işgale uğradı. Çok ağır kayıplara rağmen Batı’nın desteğiyle zafer kazandı.
• Kış Savaşı (1939–1940): Finlandiya’ya saldırdı fakat şiddetli direnişle karşılaştı. Sadece sınırlı toprak kazanımları elde edebildi.
• Afganistan (1979–1989): On yıl süren savaş Sovyetler Birliği’ni tüketti; sonunda Moskova yenilgiyle geri çekilmek zorunda kaldı.
• Gürcistan (2008): Putin döneminde kısa süren bir savaşla Rusya Abhazya ve Güney Osetya’yı fiilen Gürcistan’dan kopardı.
• Ukrayna (2014–günümüz): Kırım’ı ilhak etti, Donbas’taki ayrılıkçılara destek verdi ve 2022’de geniş çaplı işgal başlattı. Hızlı zafer yerine savaş uzadı ve Rusya’nın kendi toprakları dahi saldırıya uğradı.
1956’da Macaristan ve 1968’de Çekoslovakya’ya yapılan askeri müdahaleler o zamanki Varşova Paktı üyelerinin çoğu ile birlikte yapılmıştı ve askeri bir karşılık da görmedi. Tarihsel olarak Rusya’nın savaşlarının neredeyse tamamı kendi yakın çevresinde, özellikle de komşu devletlere karşı olmuştur. ABD, Birleşik Krallık veya Fransa gibi diğer büyük güçlerin aksine Rusya küresel ölçekte savaşlar yürütmemiştir. Suriye’ye müdahalesi daha çok bölgesel nüfuz operasyonu niteliğindeydi, tam ölçekli bir savaş değil. Afrika’da ise ağırlıklı olarak paralı askerlerden yararlandı.
Bu arka plan kritik bir soruyu gündeme getiriyor: Rusya korkusu abartılıyor mu? Moskova’dan gerçekten korkmak için neden var mı?
Rusya’nın geniş toprakları ve sert iklimi, işgalcilere karşı direnme avantajı sağlıyor. Napolyon ve Hitler’in saldırıları başta başarılı olsa da iklim sayesinde Rusya bu orduları geri püskürttü. Ancak kendisinin saldırı savaşlarında (Finlandiya, Afganistan, Ukrayna) belirleyici başarılar elde etmekte zorlandığı görülüyor. Bu da Rusya’nın stratejik kapasitesinin “savunma üstünlüğüne” dayandığını, saldırı gücünün beklendiği kadar başarılı olmadığını gösteriyor.
Afganistan ve Ukrayna’da görüldüğü gibi uzun süren savaşlar Rusya’nın ekonomisi ve toplumu üzerinde ağır yükler yaratıyor. Çatışma uzadıkça Moskova içeride meşruiyet sorunlarıyla daha fazla yüzleşiyor; halkı ve ekonomisi ağır bedeller ödüyor. Şimdiye kadar Başkan Putin, tüm imkânları kullanarak iç eleştirilere direnebildi.
Rusya dünyanın sayılı nükleer cephaneliğine sahip olsa da, konvansiyonel güçleri modern Batı ordularına karşı daha zayıf kalıyor. Ukrayna’da Rusya’nın teknolojik yetersizlikleri açığa çıkarken, Batı’nın gelişmiş silahları Ukrayna’nın direncini artırdı.
Askerî eylemlerinin ötesinde Rusya, Batı’daki kamuoyunu manipüle ederek birliğini zayıflatmaya ve kendi konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Devlet kontrolündeki medya organları, dezenformasyon kampanyaları ve aşırıcı ya da popülist gruplara gizli destek aracılığıyla demokrasiler içinde bölünme yaratmayı hedefliyor. Başta komşu ülkelerde olmak üzere sosyal medya platformlarını yanıltıcı anlatıları yaymak, kutuplaşmayı artırmak ve kurumlara güveni zedelemek için kullanıyor.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş sırasında nükleer silah kullanma ihtimali, Başkan Vladimir Putin ve bazı üst düzey Rus yetkililer tarafından birkaç kez gündeme getirilmiştir. Bu açıklamalar genellikle Batı’nın Ukrayna’ya verdiği askeri destek ve NATO’nun doğuya doğru genişleyen angajmanlarına karşı bir uyarı niteliği taşımaktadır. Bu taktikler, Ukrayna’ya verilen desteği aşındırmayı, NATO’nun bütünlüğüne dair şüphe yaratmayı ve Rusya’yı saldırgan değil “yanlış anlaşılan” bir güç olarak sunmayı amaçlıyor. Tanklar ya da füzeler kadar görünür olmasa da bu tür bilgi savaşı, Rusya’nın konvansiyonel askeri eksikliklerini telafi etmek için önemli bir araç.
Avrupa’nın Rusya korkusu derin tarihsel köklere dayanıyor. Gerçekte ise Rusya, küresel düzenden ziyade komşuları için doğrudan bir askerî tehdit oluşturuyor. Belki de Küresel Güney olarak adlandırılan ülkelerin Rusya’ya bakışı bu nedenle daha farklı. Moskova ABD ya da NATO’nun tamamına karşı küresel ölçekte meydan okuyacak kapasiteye sahip değil. Dolayısıyla “Rusya korkusu” kısmen abartılıdır; ancak komşu ülkeler açısından somut ve ciddi bir endişe olmaya devam etmektedir.
Rusya’nın sınırlı kapasitesi ortaya çıkmış olsa da NATO’nun caydırıcılığını güçlendirmiştir. Ukrayna’daki uzun savaş Avrupa’nın güvenlik mimarisini de dönüştürdü: Finlandiya ve İsveç NATO’ya katıldı, Avrupa Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltmaya yöneldi ve savunma harcamaları önemli ölçüde arttı. Başkan Trump’ın NATO’ya savunma harcamalarını artırma yönündeki baskısı da Avrupa’da uzun vadeli sonuçlar doğuracaktır.
Özetle, Rusya tarih boyunca komşularına karşı saldırgan bir tutum sergilemiş olsa da kalıcı zaferler nadiren elde etmiştir. Gücü, savaş alanındaki başarıdan çok korkuyu, istikrarsızlığı ve dezenformasyonu kullanma yeteneğinde yatmaktadır. Bu nedenle Rusya küresel bir süper güçten ziyade, sınırlarının ötesine etki kampanyaları yürüten bölgesel bir risk faktörü olarak görülmelidir.
Bununla birlikte, nükleer cephaneliği, enerji kaynakları ve manipülatif taktikleriyle göz ardı edilemeyecek bir aktördür. Batı için asıl mesele, Rusya’nın sınırlı ama tehlikeli gücünü —askerî, enformasyonel ve siyasî— dengelemek ve Ukrayna çatışmasını Avrupa’da dayanıklı ve uzun vadeli bir güvenlik mimarisinin temel taşı haline getirmektir.
Bir ülke savunmada iken her zaman daha dirençli olur. Rusya hem bu durumu kendisi işgale uğradığında yaşamış, hem de saldırılarında tecrübe etmiştir. ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz Şubat ayında Oval Ofiste Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelensky’e Ukrayna’nın elinde kartları olmadığını ileri sürdü ama Ukrayna’nın en önemli kartı halkının kendisidir. Rusya yaşadığı tecrübelere rağmen bunu anlayamadı.