Showing posts with label Ermeni tehciri. Show all posts
Showing posts with label Ermeni tehciri. Show all posts

Tuesday, June 7, 2016

1915 Sadece Erdoğan'ın meselesi midir?

1915 SADECE ERDOĞAN’IN MESELESİ MİDİR?
 

6 Haziran 2016
Yeni Şafak
Merve Şebnem Oruç
 
İlginçtir, 1915 olaylarını tek kelimeye indirgeyenler, konuyu hep tarihsel bağlamından ayırarak değerlendirir. Örneğin Çanakkale hakkında yazılıp çizilenlerde Ermenilerden, Ermeniler hakkında yazılıp çizilenlerde Çanakkale'den nadiren bahsedilir. Oysa Gelibolu Muhaberesi ile tehcir doğrudan ilişkilidir. Düşünün, Balkanlar'dan Kafkasya'ya milyonlar bir daha yurtlarına dönemeyecek şekilde muhacir durumuna düşmüş, yüz binler hayatını kaybetmiş, Sarıkamış faciaya dönmüş, İngilizler ve Fransızlar Gelibolu'ya yaklaşıyor, İstanbul Ruslara söz verilmiş... Sadece devlet olarak Osmanlı değil, millet de uçurumun kenarında. Böyle bir dönemden bahsediyoruz.
Ha keza, dönemin Sykes-Picot gibi gizli anlaşmaları sadece Orta Doğu'yu kapsıyormuş algısı var. Oysa Rusların Nisan 1915'te Paris ve Londra'ya temsilci olarak gönderdiği Dr Hakob Zavriev ve ona eşlik eden Ermeni Delegesi Başkanı Bogos Nubar Paşa'nın, savaş sonrasında, Osmanlı topraklarında Rus himayesinde Adana, Mersin ve Urfa'ya kadar uzanacak otonom bir Ermeni Devleti kurma önerisi unutulur. Rusya'nın bu denli güçlenmesini istemeyen İngiliz ve Fransızlar, bu teklife sıcak bakmaz ama Sykes-Picot Anlaşması için mekik dokuyan Sir Mark Sykes ve Georges Picot'la da görüşen Ermeni delegesi, sonunda Fransızlarla, bu bölgede bir devlet kurma karşılığı, Fransız-Ermeni lejyonu kurmak için anlaşır.
Yakın zamana kadar 1915 olaylarını konuşmayı tabulaştıran tamamıyla inkar üzerine kurulu devlet politikalarının değişmesinden memnun biri olarak, parçalanan Osmanlı Devleti'nin durumunu hariç tutup olanları tek bir kelimeye indirgeme ısrarını şüpheli bulduğumu söylemeliyim. 2. Abdülhamit'e karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti'yle işbirliği yapan, ancak Osmanlı topraklarında bağımsız Ermeni Devleti hayaliyle birkaç yıl sonra kendini Çarlık Rusyası'nın hizmetine adayan Taşnak Komitesi'nin rolü gibi faktörleri değerlendirmeden bir kelimenin peşinde koşmak, en az inkarcı devlet politikası kadar inkarcı bir yaklaşım. Üstelik bugün coğrafyada yaşananlar her gün biraz daha yeni bir 'Sykes-Picot' planının devrede olduğunu açık ederken, devlet arşivlerini açmaya hazır olan Türkiye'yi bir 'oldu-bitti'yle köşeye sıkıştırmaya çalışma hamleleri sizde de şüphe uyandırmıyor mu?
Bu hafta Federal Meclis'te onaylanan tasarıyla Almanya, 1915 olaylarını 'soykırım' olarak niteleyen 29. ülke oldu. Kararın neden şimdi alındığı sorusuna eminim çoğunluk, Suriye'ye bağlı gelişmeler üzerinden cevap verecektir. Ancak bugün 'güncel', 'geçmiş'le hiç olmadığı kadar alakalıyken, geçmişe ilişkin bu karar, güncelle sadece dolaylı olarak değil doğrudan da bağlantılı olabilir. Suriye'nin kuzeyinde IŞİD adlı harici terör oluşumunun kaldıraç olarak kullanılmasıyla meşrulaştırılan PYD'ye yeni bir söz verildiğini artık anlamayan kalmadı. Suriye'de kurulacak bir PKK devletinin, gelecekte Türkiye topraklarında kurulması istenen bir PKK devletinin ateşleyicisi olacağını tahmin etmek güç değil. Açıkçası Kürt halkına karşı takındığı ikiyüzlü tutumu giderek ortaya çıkan PKK'nın hayalindekinin, bir Kürt özerkliği değil de, 100 yıl önce vaat edilen Ermeni devletini kurmak olduğunu, salt son bir yıldaki söylem ve yöntemlerinden dahi fark etmek mümkün. Öte yandan, Türkiye-Rusya ilişkilerinin Suriye nedeniyle bozulması sürecinde Ermenistan'ın işgal ettiği Azerbaycan'ın Dağlık-Karabağ bölgesinde ateşin bir kez daha yükselmesi, bu iki meselenin ayrı değerlendirilemeyeceğini düşündürüyor.
Almanya'nın kararı, 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın müttefiki ve 2. Dünya Savaşı'nda Holocaust'un sorumlusu olması nedeniyle kritik. İsveç, Hollanda, Fransa, İtalya, Rusya, Güney Kıbrıs, Suriye, Lübnan, Venezuela, Uruguay, Brezilya ve Vatikan dahil 29 ülke 1915'i 'soykırım' olarak tanırken, tanımayan ülkeler Azerbaycan, Norveç, Danimarka ve İsrail. İngiltere 'katliamlar' olarak tanımlarken, ABD'de 45 eyalette yine 'soykırım' olarak tanınıyor. Ermenistan'ın ısrarla sürdürdüğü 3T yani 'Tanıma, Tazminat, Toprak' taleplerinin yerine gelmesi vb hukuki açılardan bu tekil kararların bağlayıcılığı yok. Ancak her yıl 1915'i 'büyük felaket' olarak anan ABD'nin ne zaman diğerlerine katılacağı bir soru işareti olarak duruyor. 1915'i tarihi açıdan incelemeye kapıları kapatarak teker teker 'soykırım' kararı alan ülkelerin Ermenistan'ın tek kelimeye indirgemeci tezinde yavaş yavaş bir konsensüse doğru gittiğini görmek mümkün. Haliyle bir gün, bu devletlere ABD de katıldığında, BM'nin de hukuki karar verecek yasal bir mercii işaret etmekten vazgeçerek bu konuyu tartışmaya açma ihtimali güçleniyor.
Türkiye bu yüzden kendini anlatma kaçınılmaz olarak artık vites yükseltmek zorunda, zira Müslüman ülkelerin bile bu konuda kafası karışık. Örneğin Araplar, 1917 Bolşevik İhtilali sonrası Komünistler Sykes-Picot Anlaşması'nı Rus arşivlerinden çıkarıp dünyaya göstermeseydi, yapılan gizli planları bilmeyecekti. Bugün kendi topraklarında olanları bilseler de, hala diğer konulara uzaklar. Farzı misal, yarın bir gün, Filistin'in devlet olarak tanınması karşılığında Arap ülkelerinden 1915'in soykırım olarak tanınmasının istense, acaba ne derler?
İsrail'in 1915'i 'soykırım' olarak tanımama kararı, sadece Holocaust'un biricik tutmak istemelerinden değil, böyle bir ihtimal yüzünden olabilir. Açıkçası İsrail'in Ermenistan-Azerbaycan çatışmasında Azerbaycan'ın yanında durarak askeri anlamda da Azerbaycan'a yoğun destek vermesi de bu tezi destekler nitelikte.
Bu nedenle Türkiye'de her kesimin 'Erdoğan'ın despotluğuna boyun eğmeyeceğiz' tarzı ifadelerle akıl bulandırmaya çalışan Cem Özdemir ve Serj Sarkisyan gibilerin oyununa gelmeden bu konuya yaklaşması gerekiyor. Erdoğan üzerinden üretilen kutuplaştırma, gerçekleri görmemizi engellemek üzere bir kez daha devreye sokuluyor ve hedef şaşırtılıyor. Oysa bu mesele ne sadece Erdoğan'ın ne de Ak Parti'nin meselesidir; bu sağcısından solcusuna, dindarından ulusalcısına hepimizi ilgilendirmektedir.
 

Monday, April 11, 2016

Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey


Milli Şehidimiz Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Beyi ,idamının 97.yıl dönümünde saygıyla ve rahmetle anıyoruz.
Kaymakam Mehmed Kemal Bey, TBMM'nin çıkardığı özel bir kanunla 14 Ekim 1922'de "Milli Şehit" ilan edilmiştir.
Kemal Bey’in, 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanında idam edilmeden önce söylediği sözler tarihe geçmiştir:
”Vatandaşlarım sizlere yemin ederim ki ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar.
Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet. Asil Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Borcum var, servetim yok. Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet…”
1915 yılındaki Ermeni tehcirini uygulamakla görevli mülki amirlerden biri olan Yozgat iline bağlı Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, görevini kötüye kullanarak ölümlere sebep olmakla suçlandı. Kemal Bey, 1915 yılında yapılan yargılamada, beraat etti. Ancak, işgalci İngiliz Yüksek Komiserliğinin ve Ermeni azınlığın baskısıyla, işbirlikçi Damat Ferit Paşa hükümetinin kurduğu hukuksuz mahkeme kaymakam Kemal Beyi yeniden yargıladı ve idama mahkum etti.
Kemal Bey`in tarihe geçen savunmasının bir bölümü şöyle:
“Düne kadar hakimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arkasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. Yozgat Vilayeti dahilinde sevk edilen bazı Ermeni - Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir.
Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”
Mahkeme devam ederken, İngilizler ve Ermeniler Kemal Bey`in asılması için Mahkeme Başkanı Hayret Paşa`ya baskı yaparlar. Bunun üzerine, Hayret Paşa istifa eder ve yerine “Nemrut” lakabıyla anılan Mustafa Paşa getirilir. Mahkeme sonradan bu hakimin adı ile özdeşleşecek ve "Nemrut Mustafa Divanı" veya "Kürt Mustafa Divanı" şeklinde hafızalarda yer edecektir.
.
Kemal Bey cezası infaz edilmek üzere, Bekirağa Bölüğü’nden alınarak Beyazıt Meydanına getirilir. Kemal Bey`in asılacağını duyan İstanbullular Beyazıt Meydanında toplanırlar. Kemal Bey`e idam sehpasının önünde son sözünün ne olduğu sorulduğunda , o halka şöyle der:
“Sevgili vatandaşlarım, Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! “
( Ulusal Kanal ve çeşitli yazılı kaynaktan derlendi.)