İran: İlan Edilmeden Başlatılan Savaş ve Küresel Düzende Derin Kırılma

Trump, 2025’te Nobel Barış Ödülü Venezuela muhalefet lideri
Machado’ya verildiğinde, ödülü kendisinin alması gerektiğini
söylemiş, Machado ise, Beyaz Saray’a giderek ödülünü Trump’a
ithaf ettiğini açıklamıştı. Barış Ödülü verilse Trump, İran’a saldırır
mıydı? (Foto: White House)
Acaba ABD Başkanı Donald Trump’a Nobel Barış Ödülü verilseydi İran’a saldırır mıydı? Bugün bu soru artık anlamını yitirmiş görünüyor. Çünkü mesele ödül ya da uluslararası meşruiyet değil, mesele karar alma tarzı. Trump’ın siyaset anlayışı, ilkesel çerçeveden ziyade anlık güç projeksiyonuna ve kişisel siyasi hesaplara dayanıyor. Böyle bir liderlik tarzında sembolik bir “barış” unvanının caydırıcı olması beklenemez.
Asıl Mesele Nükleer Tehdit Değilmiş
İran’daki mevcut rejim kuşkusuz baskıcı, otoriter ve kendi halkına ağır bedeller ödetmiş bir yapıdır. Değişim ihtiyacı inkâr edilemez. Ancak değişimin yöntemi en az kendisi kadar önemlidir. İran halkı yıllardır sokakta, protestolar bastırılmış, binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Bu tablo dış baskı tartışmalarını beraberinde getirse de, dış müdahalenin ölçüsü ve meşruiyeti ayrı bir konudur. Uluslararası hukuk ile güç siyaseti arasındaki çizgi giderek silikleşmektedir.
Haziran 2025’te İran’ın nükleer tesislerinin hedef alındığı saldırı, en azından “nükleer tehdidin bertaraf edilmesi” gerekçesine dayandırılmıştı. Bu müdahale, stratejik bir çerçeveye oturtulmuş ve belirli askeri hedeflerle sınırlandırılmıştı. Ancak sonraki gelişmeler, meselenin yalnızca nükleer kapasiteyle sınırlı olmadığını, rejim değişikliği perspektifinin daha açık biçimde devreye girdiğini gösterdi. Nitekim Trump’a bir süredir savaş fısıldayan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hedefi, İran’ın İsrail için bir tehlike olmaktan çıkması idi.
İlan Edilmeden Başlatılan Savaş
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bu adımlar gerçekten güvenlik kaygısıyla mı atılıyor, yoksa iç politik hesapların bir uzantısı mı? Hem ABD’de hem de İsrail’de seçim atmosferi varken, dış politikada sert hamlelerin iç siyasete hizmet etmesi yeni bir olgu değildir. Trump’ın geçmişteki siyasi baskılar, soruşturmalar ve kişisel tartışmalar karşısında agresif dış politika hamlelerine yönelmesi, birçok gözlemci tarafından “dikkat dağıtma stratejisi” olarak yorumlanmıştır.
Daha da önemlisi, lider kadroların doğrudan hedef alınması uluslararası sistem açısından yeni ve tehlikeli bir eşiğe işaret eder. Bu tür eylemler yalnızca askeri değil, hukuki ve ahlaki sonuçlar da doğurur. Devletler arası rekabet ile doğrudan siyasi suikast arasındaki sınırın aşınması, küresel düzenin temel normlarını zedeler. Dikkat edilirse savaş ilanı bile yapılmadı. ABD Kongresinden yetki almaya bile gerek görülmemiş.
Bugün geldiğimiz noktada dünya, kuralların giderek etkisizleştiği bir döneme tanıklık ediyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanıp açıklamalar yapabilir, Avrupa başkentlerinden de temkinli mesajlar gelebilir. Ancak fiili durum değişmezse, uluslararası hukuk yalnızca metinlerde kalır. Güç kullananın belirleyici olduğu bir düzene doğru kayış hızlanır.
Hamaney: Açık Bir Cinayet
Trump geçen Ocak ayındaki Venezuela Devlet Başkanını kaçırdıktan sonra, bu sefer de İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’i hedef aldı ve bombalama sonucunda üst düzey yetkililer ile beraber öldürüldü. Bu açıkça bir cinayettir. Dünya son bir yıldır o hale geldi ki artık ne kural ne de sınır tanınıyor. Trump’un politikası “Ben yaptım, ne olmuş yani?” şeklinde özetlenebilir. Artık sadece sert değil kaba gücün hakim olduğu bir dönem içindeyiz.
Trump’ın siyasi söylemi çoğu zaman “barışı güçle sağlama” iddiasına dayanıyor. Ancak bir çatışmadan diğerine geçiş, bu söylemin içindeki çelişkiyi büyütüyor. Bu savaştan da istediğini alması halinde bir sonraki hedefinin Küba olacağını tahmin etmek zor değil. Yedi ya da sekiz savaşı bitirdiğini iddia eden bir liderin aynı anda yeni cepheler açması, tutarlılık sorununu derinleştiriyor. Fakat bugüne kadar görüldüğü üzere, tutarsızlık siyasi maliyet doğurmadığında caydırıcı olmuyor.
Orta Güçler Ortak Tutum Alacak mı?
Emekli Büyükelçi Şafak Göktürk’ün T24’te Barçın Yinanç’a söylediği gibi, İran’daki mevcut rejimin uzun vadede ayakta kalması zor olabilir. Ancak dış müdahaleyle hızlandırılan bir dönüşümün nasıl sonuçlanacağı belirsizdir. İlginç olan nokta daha önce savaş ve Amerrikan askerinin kanının dökülmesinden özellikle kaçındığı iddiasındaki Trump, bunu artık göze almış olduğunu açıkladı. Demek ki artık kendine güveni iyice artmış. Tarih, dışarıdan dayatılan rejim değişikliklerinin çoğu zaman öngörülemeyen istikrarsızlıklar ürettiğini göstermiştir.
Asıl mesele şudur: Küresel sistem artık normlara mı dayanacak, yoksa çıplak güce mi? Eğer ikinci seçenek ağır basarsa, küçük ve orta ölçekli devletler için tek güvence kendi kapasitelerini artırmak ve mümkün olduğunca kendi kendine yeterli olmaktır. Bu nedenle son zamanlarda sık sık tartışılmakta olan orta güçlerin bir araya gelip tutum almalarının zamanı geçiyor bile.
Özetle, Nobel Barış Ödülü gibi semboller artık davranışı şekillendiren unsurlar değil. İçinde bulunduğumuz dönem, güç kullanımının meşruiyet tartışmalarını geride bıraktığı bir dönemdir. Ve bu tablo, yalnızca bölgesel değil, küresel düzen açısından da derin bir kırılmaya işaret etmektedir. Özellikle de diğer büyük güçlere kötü örnek olmaktadır.
No comments:
Post a Comment