Monday, January 27, 2020

Atatürk'ün maliye politikası

Atatürk'ün maliye politikası

27 Ocak 2020 Pazartesi
NE LİBERALİZM, NE SOSYALİZM; ATATÜRK’ÜN EKONOMİ VE MALİYE POLİTİKASI
Osmanlı’nın çöküşü üzerinde yeni tipte “Cumhuriyet Devleti” yaratmanın yüksek dehası, o süreçlerin koşulları, Anadolu’nun karanlık steplerinde çağdaş bir ulus yaratılması, emperyalist kuşatmanın aksine ulusal, ekonomik hamleler yapılması, büyük önderin kendi deyimiyle; “az zamanda çok işler” başarmanın sırrı, muhafazakarlıkta ve liberallikte değil; ulusal egemenlik, tam bağımsızlık, bilim ve devrimciliktedir.
Atatürk dönemi, ekonomi ve maliye politikaları büyük önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından geliştirilen ve izlenen, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yol gösterici nitelikte, öncü ve çağı aşan ekonomi ve maliye politikalarıdır. Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, hiç kuşkusuz sadece Türk ulusunun değil; bütün insanlık tarihinin karşılaştığı en büyük siyasi, askeri ve ekonomik dehalardan birisidir, fakat; Atatürk’ün siyasi ve askeri dehasını açıklayan çalışmalar çoksa da, iktisadi yanını ortaya koyan, kendisi tarafından izlenen ekonomi politikalarını anlatan çalışmalar çok sınırlıdır.


ÖZGÜN BİR MODEL
Atatürk’ün ekonominin önemini açıkça görebilecek bir fikir olgunluğuna sahip olduğu sonucuna, gerek kendisinin sözlerinden, gerek tutum ve davranışlarından rahatlıkla ulaşmak mümkündür. Atatürk tarafından izlenen ekonomi politikaları, geçmiş deneyimler, mevcut ekonomik koşullar ve ulaşılmak istenen güçlü ekonomik yapı göz önünde bulundurularak şekillenmiştir. Şu bir gerçektir ki; dönemin ekonomi öğretilerine bağlı kalmayan özgün, çağın ilerisinde bir anlayışa haizdir. Büyük önder, Türk devrimini yalnızca siyasi alanla sınırlı bırakmamış, ekonominin de demokratikleşmesini sağlamıştır ve bu demokratikleşme sürecinde ne sosyalizm ne kapitalizm öğretilerine bağlı kalmış; Atatürkçü ekonomi modelini geliştirmiştir.

Atatürk’ün iktisadi duruşu ne liberalizme ne de sosyalizme dahil edilmeye çalışılmamalıdır. Atatürk’ün izlediği ekonomi politikaları esasında, çağın geçirmekte olduğu gelişim ve oluşumları daima gözetmiş, kişiliğinin temel özelliklerinden sayılan bilimsel gerçekçiliğini ortaya koymuştur. Atatürk, ekonomik bağımsızlık olmaksızın siyasi bağımsızlığın sağlanamayacağına inanmış ve öncelikle, iktisadi yapıya uygun bir mali yapı oluşturmaya çalışmıştır. Atatürk dönemi mali politikalarının temeli, devlet hazinesini yurt içinde ve yurt dışında güçlü kılmak düşüncesine dayanmış ve kuşkusuz, içinde bulunulan mali koşullar ve yerine getirilmesi gerekli olan zorunluluklar tarafından şekillenmiştir.

Atatürk tarafından sosyalizme de kapitalizme de bir alternatif olarak geliştirilmiş olan ekonomi modelinin özellikleri şu şekilde sıralanabilir:

- Demokrasiye içtenlik ve tutarlılıkla bağlı kalıp, özgürlük içinde planlı kalkınma ilkesinin örneğini vermesi; ulusal egemenlik ilkesinin, gerçek anlamda ekonomik kalkınmanın da güvencesi olduğunu göstermiş olması,

- Gelir dağılımında adaleti göz ardı etmeyen bir ekonomi modeli olması,

- Eğitimde fırsat eşitliğini sağlayarak tüm nüfusu ekonomik açıdan üretken, etkin ve verimli kılma düşüncesine dayalı olması,

- Ekonomik ve mali bağımsızlık olmadıkça Türk toplumunun uygar insanlık ailesi içinde onurlu bir toplum olarak yer almayacağını bilip, tam bağımsızlığı ilke edinmesi, yani sömürgeciliği etkisiz kılan bir model olması,

- Gelişmiş ülkeler tarafından gelişmekte olan ülkelerin gelişmesini engellemek için ortaya atılan bir engeli aşarak sanayileşmeyi sağlayan bir model olması,

- Planlı ve düzenli bir kalkınma modeli niteliği taşıması.
"HAKİMİYET-İ İKTİSADİYE"

Cumhuriyetin kurucusu Atatürkçü kadro, mali bağımsızlığı bir haysiyet ve onur meselesi olarak görmüş ve bu uğurda izledikleri kararlı politikalarla, genç cumhuriyete uluslararası arenada itibarlı bir kimlik kazandırmışlardır.
Ulusal egemenliğin yalnızca siyasal demokrasiyi elde etmekle sağlanamayacağının, bunun tam olarak gerçekleştirilmesi için ekonomik büyüme ve kalkınmanın da sağlanmasının gerekli olduğunu bilen, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında da; “Hakimiyet-i İktisadiye” olmadan, “Hakimiyet-i Milliye” nin gerçekleştirilemeyeceğine dair sözleriyle ekonomik ve mali bağımsızlığa verdiği önemi vurgulamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, siyasi açıdan büyük bir devrimi, büyük bir dönüşümü simgelese de, Osmanlı’dan devralınan ekonomik miras dolayısıyla, aynı devrimi mali alanda yapabilmek oldukça güç olmuştur. Atatürk, özgün bir ekonomi yönetimi ile, Atatürkçü ekonomi politikaları doğrultusunda, devletin temel görevlerini adalet, savunma ve diplomasi ile sınırlı tutmamış, bunlarla birlikte devlete, gerekli hallerde eğitim, sağlık, bayındırlık alanlarında da müdahaleci roller yüklemiştir. Atatürk, bireysel girişimi ve özel üretimi esas almış, devlete özel sektörün yetersiz olduğu alanlarda tamamlayıcı ve öncü bir rol biçerek milli burjuvaziyi oluşturmaya çalışmıştır.
Büyük önder M. Kemal Atatürk milli burjuvaziye verdiği önemi şu sözlerle dile getirmiştir;
Halkımızın tüccar sınıfını zengin edebilmek için ticaretin yabancı ellerde olmasını engelleyecek tedbirler alınacaktır. Ticaret ve kaynaklar, bizden olan tüccarların elinde olacaktır.”
Uzun ve yorucu olan Birinci Dünya Savaşı ardından girdiği Kurtuluş Savaşı’ndan galibiyet ile çıkan Türk Ulusu, 23 Ekim 1920’de, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmıştır. Bu yıllarda, ekonomisi çökmüş, askerini kaybetmiş Türkiye, mali bağımsızlığı yeniden sağlamayı amaç edinmiştir. Fakat, Osmanlı’dan alınan ekonomik enkaz, Kurtuluş Savaşı’nın finansmanına aktarılan kaynaklar, şeriat yanlıları ile girişilen mücadeleler ve Lozan’da alınan kararlar, siyasi alanda yapılan devrimin ekonomik alanda da gerçekleştirilebilmesi noktasında Mustafa Kemal Atatürk’ü özgün bir ekonomi politikası geliştirmeye itmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin içinde bulunduğu yetersiz ekonomik imkânlara rağmen, ulusal bağımsızlıktan ödün verilmeksizin, ülkenin imarı ve kalkınması ülkenin sahip olduğu sınırlı kaynaklar ile gerçekleştirilmiştir; sosyalizme de kapitalizme de alternatif olan, az gelişmiş ülkelerin ekonomik koşullarına uygun, toplumsal adaleti gözeten Atatürk’ün ekonomi modeli, sömürgeciliği reddederek planlı ve düzenli bir kalkınmayı sağlamıştır.
PLANLI KALKINAN İLK ÜLKE
Hem iktisadi kalkınma sürecine devletin katılması gerektiğinin, hem de bu sürecin planlı bir şekilde yürütülmesi gerektiğinin farkında olan Atatürk’ün ileri görüşlülüğü, Türkiye’ye, az gelişmiş ülkeler arasında kalkınmayı planlı bir biçimde yürüten ilk ülke olma özelliği kazandırmıştır.
Uygulanan politikaların daha yüksek başarı sağlayamamış olmasının gerekçelerini ise şu şekilde sıralamak mümkündür;
  • Ekonomisi neredeyse sıfır noktasından başlayan yeni cumhuriyet hükümetinde özel tasarruf ve özel teşebbüs çok azdı.
  • Ticaret azınlıkların ve Levantenlerin elindeydi; bunların dahi sanayiye aktaracak yeterli sermayesi yoktu.
  • Türklerin çoğu devlet memurluğu ve askerlik mesleğini seçmişlerdi.
  • Çiftçiler, ulaşımdaki eksiklikler nedeniyle piyasadan kopuktu; kapalı ekonomi içinde bulunuyor, çok düşük teknoloji ve sermaye ile çalışıyorlardı.
  • Devlet yeterli vergi gelirine sahip değildi ve Türkiye özel yabancı sermaye akımına kapalıydı.
  • Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümet, ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanmasından ziyade, şeriat yanlılarında gelen itiraz ve isyanları bastırarak, modern Türkiye için gerekli reformların sağlanmasına ağırlık vermek durumunda kalmış ve bu durum da kaynak yetersizliğine yol açmıştı.
YENİ BİR İKTİSAT OKULU

Dönemin Ekonomi Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un 1923 yılında, İzmir İktisat Kongresinde yaptığı konuşma Atatürkçü ekonomi politikalarının bir bakıma toplu özetini yansıtmaktadır;
Yeni Türkiye ekonomisi, varolan iktisadi sistem ve siyasetlerin hiçbirinin aynısı olamaz. Ülkemizin ekonomik gereksinimlerine, iktisadi tarihimizin ruhuna uygun özgün bir ekonomi politikası izlemek zorunludur.
Biz ekonomi tarihi içindeki ekollerden hiçbirine bağlı değiliz. Ne, “bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler” okulundan, ne de sosyalist, komünist, etatist ve himaye okullarından değiliz.
Bizim de, yeni Türkiye’nin, yeni ekonomi anlayışına göre, yeni bir iktisat okulumuz vardır. Buna ben, ‘Yeni Türkiye İktisat Okulu’ diyorum. Yukarıda belirttiğimiz iktisadi sistemlerden hiçbirine bağlı olmamakla beraber, ülkemizin gereksinimlerine göre bunlardan yararlanmayı da ihmal etmeyeceğiz.”
Prof. Dr. Afet İnan da, “Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Planı 1936” adlı kitabında Atatürkçü ekonomi politikalarına şu sözleriyle açıklık getirmektedir;
Türkiye’nin tatbik ettiği Devletçilik sistemi 19. yüzyıldan beri sosyalizm kuramcılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir.
Bize göre devletçiliğin anlamı şudur: Bireylerin özel teşebbüs ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir ulusun bütün ihtiyaçlarını ve pek çok şeyin yapılmadığını göz önünde tutarak ülke ekonomisini devletin eline almak.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri bireysel ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa zamanda yapmayı başardı.
Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, Liberalizmden başka bir sistemdir.”
Başbakan İsmet İnönü de liberal iktisat öğretisinin söylemlerini sığ bulmakta ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik gerçekliğe uygun olmadığını savunmaktadır. İnönü, Atatürk tarafından izlenen ekonomi politikalarını “ılımlı devletçilik” olarak adlandırmaktadır:
Ilımlı devletçi olarak kalkınma eğilimlerine ve isteklerine yetişemediğimiz için kusurluyuz. Devletçilikten vazgeçip her nimeti sermayedarların faaliyetinden beklemeye terk etmek, bu ülkenin anlayacağı bir şey midir?”
ILIMLI(MUTEDİL) DEVLETÇİLİK
İsmet İnönü bir başka konuşmasında da liberalizme yönelik eleştirilerini şu sözlerle dile getirmektedir:
Liberalizm kuramı, bu ülkenin zor anlayabileceği bir öğretidir. Biz, ekonomide gerçekten ılımlı devletçiyiz. Bizi ılımlı devletçiliğe iten, bu ülkenin gereksinimleri ve bu ulusun doğuştan eğilimidir.”
Mahmut Esat Bozkurt, Afet İnan ve İsmet İnönü’nün açıklamalarından da anlaşıldığı üzere, Atatürkçü ekonomi politikaları, Türk ulusunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması hedefine yöneliktir. Bu uygarlık düzeyi, zamanın batı toplumlarında örnekleri görülen bir ekonomik refah düzeyidir. Üstelik Atatürk tarafından benimsenen bu ekonomik kalkınma modeli, dünyanın ezilen uluslarına örnek teşkil edecek özellikler taşımaktadır. Çağdaş bir ekonomi modelinin bütün unsurlarını taşıyan Atatürkçü ekonomi politikalarının, belirli ve ölçülebilir amaçları, bu amaçlara uygun araçları, araçların topluca amaçlara yönelmesini sağlayan bir sistem yaklaşımı, ekonomik sistemin bütün alt sistemlerle belirlenebilen ve ölçülebilen sonuçları ve bu sonuçların amaçlarla karşılaştırılmasından sonra ulaşılacak yargılara göre düzeltilmesini sağlayacak bir geri besleme düzeni vardır. Bu özellikleri olan Atatürkçü ekonomi politikası ile Atatürk, askeri stratejide uyguladığı o eksiksiz sistem yaklaşımını, amaçladığı toplumsal kalkınma sisteminin bir alt sistemi olan ekonomiye de uygulamıştır. Atatürk tarafından uygulanan devletçilik anlayışı, sosyalizm tarafından öngörülen fikirlerden beslenen bir sistem de olmamış; bu devletçilik anlayışı Türkiye’nin kendi ihtiyaçlarından doğmuş, kendine özgü bir sistem olmuştur.
Yetersiz sermaye birikimine ve devralınan kötü ekonomik enkaza rağmen, Atatürk tarafından kararlılıkla izlenen, bir devrim niteliğindeki bu ekonomik politikalar, liberalizmin tek düze ve standart önerilerinin çok ötesinde, çığır açan politikalar olmuştur. Açıkça görülmektedir ki, Atatürk tarafından, Türkiye’de, bütün az gelişmiş ülkelere örnek teşkil edecek özgün ve öncü bir ekonomi politikası izlenmiştir.
Atatürkçü ve devrimci ekonomi politikaları ile yürütülen kalkınma sürecinde benimsenen ilkeler şu şekilde sıralanabilecektir:
  • Ülkenin kalkınma sürecinde devlet müdahalesi bir tercih değil, zorunluluk olarak görülmüştür.
  • Devlet müdahalesi planlı bir biçimde yapılmış, izlenen bütün politikalar etkin biçimde koordine edilmiş; kıt kaynaklar en iyi biçimde değerlendirilmiştir.
  • İçinde bulunulan ekonomik gerçekliğin farkında olunmuş, hayaller peşinde koşulmamış, enflasyonun kişiyi ve toplumu yanıltan ve aldatan ikliminden uzak durulmuştur.
  • Kamu kesimi ve özel kesim ekonomik kalkınma hareketinde birlikte yer almış; herhangi birisi ekonominin tümüne egemen olmamıştır.
  • Bireysel çıkarların da aynı derecede ve aynı eşitlik duyguları ile oluşturulmasına çalışılmış; ulusal servetin dağılımında mükemmeliyetçi bir adalet anlayışı ile, emek harcayanların daha yüksek refahı, ulusal birliğin korunmasında şart görülmüştür.
  • Ulusal bağımsızlığın sağlanması hem temel amaç olarak görülmüş, hem de bağımsızlığın korunması için ulusal bilinç duyarlı ve uyanık tutulmuştur.
  • Özgürlükçü ve demokratik ilkelerin yer aldığı siyasal içerik, açık rejimin en önemli unsuru olarak görülmüştür.
  • Bütün bu kalkınma sürecinde insan sevgisi temel alınmıştır; hümanist ve barışçıl davranılmıştır.
  • Net bir biçimde, gerek sınıf emperyalizmine, gerek ulus emperyalizmine karşı çıkılmış; her iki alanda da emeğin üstünlüğü benimsenmiştir.
  • Başarılı bir kalkınma atılımının uluslararası işbirliğinden bağımsız olamayacağının farkında olunmuştur.
ÜÇÜNCÜ BİR YOL

Atatürk, ekonomik kalkınmayı sağlayabilmek için, o güne kadar uygulamaya konulmuş modeller olan liberalizmin de, sosyalizmin de yetersizliklerini fark ederek, yeni ve özgün bir ekonomi yönetimi geliştirmiştir. Atatürk tarafından kaleme alınan ve 1929 yılında yayınlanan “Yurttaş İçin Medeni Bilgiler” adlı kitapta, liberalizme de, sosyalizme de köklü eleştiriler getirilmiştir. Sosyalizmin, yakın tarihte başarısızlığı açıkça görülen bir ekonomi yönetimi olduğunu belirten Mustafa Kemal Atatürk, “Yalnız başına yaşayan birey düş kurgusuna dayalı olmakla eleştirilir; yalnız serbest rekabetle de bir ekonomik düzen kurulamaz; kurulabileceğini sananlar, kendilerini bir serap karşısında aldatılmaya koyuverenlerdir.” sözleriyle de kapitalizmi eleştirmiştir. Atatürk, kapitalist düzenin “yalnız başına yaşayan birey”, sosyalist düzenin ise “bireylerden soyutlanmış devlet” gibi gerçek dışı düşüncelere dayalı olduğunu görmüş ve her iki düzenin de insanın doğasına aykırı olduğunu öne sürmüştür.
Atatürk’ün ekonomi politikaları, Atatürkçü düşüncenin pragmatik-demokratik idealinden ayrı düşünülemeyecektir. Türk ulusunun sosyal adalet içerisinde sınıflar arası dayanışma anlayışı ile kalkınmasını sağlayacak bu politikalar, yalnızca bir ekonomik model ile sınırlı kalmayıp, aynı zamanda sosyal bir politikayı da içermektedir. Bu bakımdan Atatürkçü ekonomi politikaları, yaşanan ekonomik sorunlara konjonktürel çözümler arayan geçici politikalar değildir, aksine; Türkiye’yi geri kalmış yarı sömürge ekonomisinden kurtarmak, siyasi ve kültürel bağımsızlığını, ekonomik bağımsızlığına dayandırmak için ortaya konan akılcı, pragmatik, özgün, ulusalcı ve bilimsel bir düşünce sistemidir.

BİR İNANÇ İŞİ 
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, ekonomi politikalarının başarıya ulaşabilmesi ve hedeflenen ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için, halkın bu sürece katılımının ve inancının sağlanması gerektiğinin farkında olmuş, iktisadi kalkınmanın her şeyden önce bir inanç işi olduğunu bilerek, halkın inançla bu sürece katılımını sağlamak için çalışmıştır.
Ekonomik büyümenin ötesinde kalkınma yapısal bir değişimdir; ekonomik yapıların değişimlerinin yanı sıra zihniyet değişikliğini, halk katılımını da zorunlu kılar ve bu süreçte asıl zor olan zihniyet değişikliğini sağlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk bu gerçeği 1924 yılında görmüştür;
Uzun yıllardan bu yana yapılan çalışmaların verimini harcamak zorunda kalmış olan ülkemiz, ekonomik olarak geleceğe yönelik işlere güçlü bir halde başlamış bulunuyor. İktisadi işlerde çalışmak hevesi, topraklarımızın verimlilik ve bolluğuna duyulan haklı ve derin güven duygusu, ülkenin fakir veya zengin bütün evlatları tarafından hissedilmektedir. İktisadi ilerleme yönünden çok önemli olan bu uyanış, Yüce Meclis ve hükümet tarafından çıkarılacak cesaret verici yasalar ve işleyici önlemlerle korunmalıdır.”
Başbakan İsmet İnönü de Atatürk ile aynı kanaati paylaşmaktadır:
Aklı eren bütün vatandaşlarımın bilincini uyandırmak ve bu uğurda devletin bütün güçlerini atılıma getirmek kesin kararımızdır.”
Atatürk dönemi ekonomi ve maliye politikası incelendiğinde, 1923- 1929 yılları ekonomik koşullarında devletin yeniden inşa edildiği; 1930- 1938 yılları arasında ise kapalı ekonomi koşullarında; etkin ve öncü devlet anlayışına uygun sanayileşme politikalarının benimsendiği görülmektedir. Her iki dönemde izlenen ekonomi politikaları farklılık gösterse de, izlenen maliye politikası değişmemiş; her iki dönemde de mali disiplini sağlama amacından ve bütçe hakkından vazgeçilmemiştir.
1923-1929 yılları arasında ekonomi koşulları yeniden inşa edilirken, devlet, hem altyapı hizmetlerini gerçekleştirmiş, hem de eğitim ve sağlık alanındaki eksiklikleri gidermiş, yani milli burjuvaziyi oluştururken, toplumsal adaleti de göz ardı etmemiştir. Bu süreçte izlenen politikalar analiz edildiğinde, Türkiye’nin o günkü koşullarla sınırlı olmanın çok ötesine geçtiği görülmektedir.

KEMALİST MODEL
Atatürk döneminde, bütün dünyada hakim olan liberal ekonomi anlayışı içinde tasvir edilen “Jandarma Devlet” anlayışının dışına çıkan ve Atatürk tarafından benimsenen devletçilik rejimi şu ilkelere dayanmaktadır:
  • Özel teşebbüs esastır, ancak; özel sektörün üretim yapamadığı veya yetersiz kaldığı alanlarda devlet müdahale etmeli, yapacağı yatırımlar ile kalkınma ve sanayileşmeyi sağlamalıdır.
  • Devlet teşebbüsleri, temel olarak sanayi sektörü için, yani; enerji, maden, imalat gibi sektörler için kurulmalıdır.
  • Sulama, köy yolu gibi yatırımlar devlet tarafından gerçekleştirilmeli fakat, araştırma amacıyla kurulacak üretim çiftlikleri istisna tutulmak üzere, tarımda devlet üretimi olmamalıdır.
  • Özel teşebbüs, herhangi bir alt sektörde yeterli üretimi yapabildiği takdirde, o alandaki üretim özel sektöre devredilmelidir.
Batılı devletlere verilen kapitülasyonların 1929 yılında Lozan Anlaşması ile sona ermesi, yine aynı yılda patlak veren ekonomik buhran ile birlikte dünyada Keynesyen anlayışın yükselmesi ile 1930-1938 yılları arasında devletçi politikalar bütün dünyada yükselmeye başlamış, devlet ekonomik ve sosyal hayatta aktif rol oynamıştır.
Kapitalizmin ortaya çıkmasından bu yana ekonomik sistemlerin yaşadığı en büyük kriz olan Ekonomik Buhran ile birlikte, Türkiye Ekonomisi serbest ticaret- açık kapı politikalarını bırakarak, dışa kapalı bir süreçte, devletin çok daha aktif rol alacağı bir sanayileşme hamlesine girmiştir. Bu dönemde, kamu harcamalarını kamu gelirlerine uygun olarak dengelemek ve ithalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini sağlamak amaçlanmıştır.
Atatürk’ün, izlediği ekonomi politikaları ile önemli ölçüde krizin dışında kalmayı başardığını ve sanayileşme adına önemli adımlar attığını söylemek mümkündür. Türkiye, bunu da, mümkün olduğu kadar dışa kapalı bir iktisat politikası ışığında ve kamunun, sanayi teşebbüslerinin yatırımlarını planlama çabaları sayesinde sağlamıştır.
Az gelişmiş ülkelerde “devlet öncülüğünde planlı sanayileşme” uygulaması ilk defa Atatürk Türkiye’sinde gerçekleşmiştir. Bu planlama ile ülkede ihtiyaç duyulan temel sanayi mallarını kamu girişimleri aracılığıyla üretmek hedef alınmış ve plan hazırlandığında dış kaynak öngörülmemiş, planın öz kaynaklarla yürütüleceği görüşü egemen olmuştur.
Çağın ötesinde bir ileri görüşlülükle, vatansever bir yaklaşım ve ulus olma çabaları ile atılan bu sanayi hamlelerinin, başarılı sonuçlar vermiş olmasının bir nedeni de, sermayedarı düşük ücretle cezbetmeye çalışmanın gerçekçi bir politika olmayacağının fark edilmesi ve bir eğitim hamlesi yapılıp, nitelikli işgücü yaratılarak, kalıcı bir büyüme ve kalkınma sağlanmış olmasıdır; öyle ki, Atatürk döneminde ortalama %14’lere kadar çıkan büyüme rakamlarına ulaşılmıştır

Öngörü mü songörü mü?

Öngörü mü, songörü mü?

27 Ocak 2020 Pazartesi
Öngörü, sonradan olacakları kestirmek.
Songörü, olanların neden olduğuna akıl erdirmek.
Her ikisi de bireyler için de, toplumlar için de yaşamsal önem taşıyor.
Uğur Mumcu, öngörüsü güçlü bir araştırmacıydı.
Yazdıkları, söyledikleri sonradan hep doğru çıkmıştır.
Bir anlamda Uğur Mumcu, toplumun sis çanı olmuştur.
1970’lerde, 1980’lerde yaptığı uyarılar sonradan bu toplumun yaşadıklarının özetidir.
O ünlü üçgeni, “inanç sömürüsü-siyaset kandırmacası-ticaret çıkarcılığı” sonraki yıllarda olup bitenleri açıklayan sosyal bir uyarı denklemidir.
RABITA olayına ilişkin araştırması, dinsel sömürü çevrelerinin iktidarı nasıl desteklediğinin belgesidir.
Her şeyi araştırması, belgelerle ortaya koyması, nedenleri ve sonuçlarıyla açıklaması onu “araştırmacı gazetecilik” alanının yıldızı yapmıştır.
Güvenilir kişiliği bütün toplumu öylesine etkilemiştir ki, 1993 yılında o alçakça suikasttan sonra veda töreninde bir milyondan fazla insan, kadınlı erkekli yağmur altında yürüdü.
Ankara’da o kararlı kitleyle birlikte yürürken görmüştüm ki, bu toplum güvendiği insanı yalnız bırakmazdı.
Uğur Mumcu, o şaşmaz öngörüsüyle, o tarihlerde cemaat ve tarikat okullarında beyni yıkanan öğrencilerin ilerde savcı, yargıç, polis, kaymakam, vali olacaklarını ve ülkeyi ele geçirmek isteyeceklerini açıklıyordu.
Bunların hepsi adım adım gerçekleşti.
Dinci siyasetin korumasında, laik kesimin “ama yapamazlar ki” aymazlığında adım adım hepsi gerçekleşti.
Şimdi artık dile getirilmiş ama adı konmamış bir “şeriat düzeni”ne geçmenin alıştırmaları yapılıyor.
AKP ve başkanı bu son aşamanın ön hazırlıklarının gizli planlarını yapıyorlar.
Laik kesim gelecekte toplanacakları gettolardan habersiz gibi davranarak “yapay bir demokrasi oyunu”nu sürdürmeyi durumun güvencesi sayma aymazlığını sürdürüyor.
Haşlanmakta olan kurbağanın “ama su daha kaynamıyor” diye kayıtsız kalmasına benzer bir durumdur bu.
Yargı başkanın emrinde.
Yürütme başkanın emrinde.
Yasama başkanın emrinde.
Daha neyi bekliyorsunuz, daha neyi umuyorsunuz?
Kanal İstanbul bir “cambaza bak” yutturmacasıdır.
Yerli ve milli otomobil” bir illüzyon gösterisidir.
Toplum bunlarla işgal edilirken “İhvancı siyaset” mutlak iktidarın son adımını atmaya hazırlanmaktadır.
Ey CHP, sen bu oyunun top toplayıcısı olma.
Gündelik gündem oyunlarına kapılıp hazırlanan plandan habersizmiş gibi davranma.
Dinci iktidar senin bu oyuna katılmandan güç alıyor.
Senin gücün, bu oyunu bozmaya yetecektir.
Toplumun bütün akılcı gücünü seferber ederek oynanan oyunun karşısına dikilmen gerekir.
Cumhuriyetçi-laik bütün güçler.
Sadece ortak hedefinize odaklanarak hazırlanan karanlık geleceğin karşısına dikilin.
Korkacağınız tek şey, kendi korkunuz olacaktır.
Çünkü, karşınızda “songörüsüz bir iktidar grubu” var.
Songörüsüz iktidar grubu
Bu iktidar grubu, bir dinci koalisyondur. 
AKP, cemaatleri, tarikatları yanına alan bir çıkar topluluğuna dönüşmüştür.
AKP kurucuları bile oradan ayrılmış, ayrı partiler kurma hazırlığına girişmiştir. 
Songörüsüz oldukları için de, yaptıkları işlerin nasıl olup da yüzlerine gözlerine bulaştığını bile anlayamazlar.
Başarısız oldukları yerlerde yaygara, şamata, yetmezse tehdit, şiddet ve saldırı ile suçlarını örtmekteler.
Güç aldıkları şey, aymazlık, duralama, korku ile harekete geçememe olmaktadır.
Siz bunları yeneceksiniz
Siz, bu aymazlığı, bu duralamayı yeneceksiniz.
Korkunuzu haklılığınızla, doğruluğun cesaretiyle yeneceksiniz.
Asla teslim olmayacaksınız.
Uğur Mumcu bugün de yaşıyor, gelecekte de yaşayacak.
Mustafa Kemal Atatürk aramızda yaşıyor, gelecekte de yaşayacak.
Hepimiz faniyiz, bir gün öleceğiz.
Ama bizi biz yapan doğruluğumuzun, haklılığımızın gücü sonsuza kadar yaşayacak...

Thursday, January 23, 2020

Kanal İstanbul Montrö Sözleşmesinin sonu mu? Büyükelçi (E) Faruk Loğoğlu

Faruk Loğoğlu* 
“Çılgın proje” olarak pazarlanan Kanal İstanbul konusunun belki de dikkat çeken ilk yönü adıdır. “Çılgın” olan bir şey bilimsel emek ürünü, planlamaya dayalı olan “proje” kavramıyla nasıl bağdaştırılır, anlamak mümkün değil. Bu yaman çelişki dahi Kanal İstanbul’un bilim ve ulusal önceliklere göre değil, siyasal ve parasal rant hesapları ve kutuplaştırma siyaseti üzerine kurulu bir dayatma olduğunun peşin bir göstergesidir. Ancak bunu bir kenara koyalım.

Zira konumuz Montrö Sözleşmesidir. Fakat önce bilim insanlarımızın Kanal’ın İstanbul’a vereceği zarar ve oluşturacağı tehditler konusunda vardıkları sonuçları -her biri için karşı savlar ileri sürüldüğünü de unutmadan- topluca hatırlayalım. Kanal, İstanbul’un su kaynaklarını yok edecek, İstanbul susuz kalacaktır.

İstanbul’u bekleyen deprem tehlikesi Kanal nedeniyle daha da artabilecek, her hâlükârda olası bir deprem ciddi fiziksel sıkıntılara yol açacak şekilde Kanal’ı da etkileyecektir.
ÇED raporunda iddia edildiğinin aksine, en az 400 bin ağaç kesilerek ormanlık alanlar ve ayrıca meralar talan edilecek ve hava kirliliği artacaktır. Çok sayıda bitki türü/topluluğu ve canlılar yok olma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Kurulacak sekiz köprüyle ulaşım tam bir keşmekeşe dönecektir.

Kanal’ın maliyeti için ÇED raporunda telaffuz edilen 75 rakamı gerçekçi değildir. Maliyet en az 130 milyar TL olacaktır. Nitekim yetkililer bile maliyeti yukarı doğru revize etmektedirler. Zaten yapısal sorun ve kırılganlıklar yaşamakta olan Türk ekonomisinin böyle sakıncalı, verimsiz devasa bir yük altına sokulması ve öncelikli diğer alanlardan kaynak kaydırılması da kabul edilemez bir hatadır, israftır ve adil değildir.

Deniz bilimcilere göre, su sıcaklığı ve tuz oranı değişeceği için Marmara Denizi’nin eko-sistemi dönüşecek, Orta Avrupa’nın sanayi atıklarını zaten kirli olan Karadeniz’den Marmara Denizi’ne taşıyarak hayat mücadelesi veren Marmara’nın ölümünü kaçınılmaz kılacaktır.

Ayrıca, ÇED raporunda ileri sürülen görüşlerin aksine, Kanal bölgesindeki tarihi mekanların da zarar görmesi ciddi bir olasılıktır.
Dolayısıyla, yol açacağı kapsamlı, geri dönüşü olmayan bu zarar ve olumsuzluklar bile projeden derhal vazgeçilmesi için fazlasıyla yeterli bir nedendir. Bilim bunu emretmektedir.

O halde iktidar projeyi gerçekleştirme noktasında neden bu kadar ısrarlıdır? Kanal’ın yapımı için ileri sürülen ana gerekçe İstanbul Boğazı’nda trafiği ve kazaları azaltmak. Ve gelir sağlamak. Fakat sonradan sonraya konuya ilişkin tartışmalar neticesinde yeni bir gerekçe daha oluştu: Siyasal restleşme! Muhalifler “yapamazsın” dedikçe iktidar bunu da kullanarak “yaparım, kimse engelleyemez, kimse karışamaz” atağına geçmiş bulunuyor. Kamuoyu da bu süreci bir “maç” gibi seyrediyor.

Şimdi bu gerekçelere bir bakalım. İstatistiki veriler Boğaz’da hem trafiğin hem kazaların azaldığını gösteriyor. Öte yandan, bilimsel ve tecrübeli denizcilerin değerlendirmeleri, derinlik, genişlik gibi nedenlerle mutasavver Kanal’da kaza ihtimalinin Boğazlara göre daha yüksek olacağı ve büyük tankerlerin Kanal’dan geçemeyeceği yönündedir.
Öte yandan, Boğazlardan geçiş güvenliğini sağlamak için Türkiye yıllar boyu çok yönlü önlemler almayı sürdürmektedir.
Boğazlarda can, mal, seyir ve çevre güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulan Boğazlar Tüzüğü, 1994’de yürürlüğe girmiş ve edinilen deneyimler ışığında en son 2006’da güncellenmiş olup uygulanmaktadır.

Aynı amaçla yürürlüğe koyulan bir diğer önlem, Denizde Çatışmayı Önleme Uluslararası Sözleşmesi (COLREG) uyarınca, gemilerin geçişlerinde uymakla yükümlü olacakları trafik ayırım şemalarıdır. Ülkemiz tarafından 1994 yılında ihdas edilen Trafik Ayrım Düzeni ve Rapor Sistemi, 1995 yılında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) tarafından onaylanmış ve uygulanmaktadır.

Üçüncü bir önlem ise Boğazlarda yine güvenliği azami düzeye yükseltmek amacıyla bazı fiziki tedbirler almaya yönelik çalışmalar kapsamında, Boğazlarda radar ve yüksek teknoloji destekli Türk Boğazları Gemi Trafik Hizmetleri Sistemi (VTS), 30 Aralık 2003 tarihinde devreye girmiştir. Sistemin devreye girmesiyle birlikte Boğazlarda deniz trafiği daha etkin bir biçimde kontrol altına alınmıştır.
Nihayet, aşağıda hukuki durumun göstereceği gibi, ticari gemiler Kanal’dan geçmeye zorlanamayacağı için, Kanal’ın yapılması Boğaz trafiğini ya hiç etkilemeyecektir ya çok az etkileyecektir.

İkinci ana gerekçe olan Kanal’dan milyarlarca gelir sağlanacağı beklentisi de bir hayal ürünüdür. Üstelik Kanal İstanbul’un sağlayacağı ileri sürülen gelirler konusunda iktidar yetkilileri arasında bile söz birliği yoktur. Sürekli farklı miktarlar telaffuz edilmektedir. Oysa Boğazlardan geçiş hem daha uygun hem daha güvenli olacaktır. Bu yanlış hesapları yapanlar hatalarından bir türlü ders almamakta, halkımızı köprülerle, tünellerle, şimdi de kanallarla ömür boyu borç ve külfet altına sokmaktadırlar.

Diğer bir deyişle, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun dediği gibi Kanal’a muhalefet İstanbul için “siyasi değil, hayatidir”.
Öte yandan, İstanbul için hayati olan Kanal İstanbul sorunu, Cumhuriyetin diplomatik zaferlerinden biri olan Montrö Sözleşmesi’nin sorgulanmasına, hatta sona erdirilmesi taleplerine yol açabileceğinden Türkiye’miz için gerçek anlamda bir beka sorunudur.

Neden Montrö yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır ve bu neden beka sorunudur?
Önce Montrö nedir ve Türkiye’ye ne sağlıyor, buna bir bakalım.
Montrö, Lozan Antlaşması’yla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin taşıyıcı sütunlarından biridir. Lozan Cumhuriyetimizin tapusu, Montrö, güvenliğimizin sigortasıdır. Kolonlarla oynarsanız, tüm yapıyı tehlikeye sokarsınız.

Atatürk, yaklaşan yeni bir dünya savaşı tehlikesi karşısında 1935-1936 döneminde yoğun diplomatik girişimlerde bulunarak Türkiye’ye yönelik tehditlerin önlenmesi için Boğazlar rejiminin değiştirilmesi ve Boğazların Türkiye’nin egemenliğine bırakılmasını istemiştir. Bu diplomasi atağı başarıyla sonuçlanmış ve yeni Boğazlar Sözleşmesi 1936 Temmuz ayında İsviçre’nin Montrö kentinde İngiltere, Fransa, Japonya, Romanya, Yugoslavya, Yunanistan, Bulgaristan, Sovyetler Birliği ve Türkiye tarafından imzalanmış, İtalya da sonradan katılmıştır.

Kıyıdaş ülkeler ile üçüncü ülkelerin ticari ve savaş gemilerine getirdiği geçiş ve kalış düzenlemeleriyle, İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Marmara üzerinde tam, Karadeniz ve Ege denizleri üzerinde de dolaylı olarak kısmi egemenliğimiz tanınmaktadır. Sözleşmenin uygulama ve denetleme sorumluluk ve yetkisi tamamen Türkiye’nindir.

İmzalandığı tarih 1936 yılından bugüne, değişen uluslararası koşullar ve gelişen deniz hukukuna karşın varlığını sürdürmüş ve Karadeniz’de barış ve istikrarı koruyarak ulusal güvenliğimize hizmet etmiş ve etmeye devam etmektedir.

Unutmayalım ki İsmet İnönü’nün Türkiye’yi 2. Dünya Savaşı dışında tutma politikasının önemli araçlarından biri de Montrö olmuştur.

Sözleşmede, savaş gemilerinin barışta geçişlerine ilişkin sınırlamalar ulusal güvenliğimiz bakımından hayati değerdedir. Savaş halinde ise karar zaten Türkiye’nin takdirine bırakılmıştır.
ABD’nin Karadeniz’e, Rusya’nın da Akdeniz’e askeri planda erişimine getirdiği sınırlamalarla bu iki güç arasında Balkanlar, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Ortadoğu gibi tüm bölgesel ihtilafların merkezinde olan ülkemiz için Montrö bölge istikrarı konusunda hassas bir denge oluşturmaktadır.

ABD ve Rusya’nın ülkemizi hem Karadeniz hem Akdeniz’de bizi kuşatmasının ve bu iki emperyal gücün hem kuzeyimizde hem güneyimizde denizlerde karşı karşıya gelmelerinin ulusal güvenliğimize olası olumsuz yansımalarını önleyen yine Montrö Sözleşmesi’dir. Sözleşmenin sorgulanması dahi ABD ile Rusya’nın ulusal güvenliğimizi olumsuz etkileyecek bir karşı karşıya gelmeleri sürecini tetikleyecektir.

Bu bağlamda öteden beri Karadeniz’e girmek isteyen Amerika’nın perde arkasındaki baskıları Ankara tarafından nasıl karşılanmakta, incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Washington’da görev yaptığım yıllarda da (2001-2005) ABD Karadeniz hevesini hep gündemde tutmuştur. Ancak “Karadeniz’i bize açın” talepleri karşısında da Amerika hep Montrö’yü bulmuştur.

Öte yandan, Rusların Boğazlara ilişkin geleneksel tutumunu da unutmayalım. Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun 1939 yılı sonlarında Moskova’ya yaptığı ziyaret sırasında Josef Stalin kendisini sıcak bir şekilde karşıladıktan sonra “Umarım Boğazların anahtarlarını da getirmişsinizdir!” deyince Saraçoğlu “Maalesef ekselansları, Boğazların anahtarlarını Mustafa Kemal beraberinde götürdü!” yanıtını vermiştir.

Dolayısıyla gerek ABD gerek Rusya Montrö’yle birlikte Boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenliğinin kalkmasından sadece memnuniyet duyacaklardır.
Devreye girdiğinde kanaldan ticari ve askeri geçişler 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümlerine tabi olacak, Boğazlardan geçişler ise Montrö Sözleşmesi hükümlerine tabi olacaktır. Diğer bir deyişle, ikili bir hukuk sistemi yaratarak, Montrö’nün sorgulanmasının yolunu kendi elimizle açmış olacağız.

Bu noktada, Montrö’nün getirdiği üçüncü ülke savaş gemilerinin Karadeniz’de kalış sürelerini ve tonaj kısıtlamalarını Kanal’ın etkilemeyeceği görüşünün de hatalı olduğuna kaydedelim. Bu hata Montrö’nün Kanal’la birlikte ve Kanal’a rağmen yaşamını sürdüreceği varsayımından kaynaklanmaktadır. Mesele Kanal hayata geçtikten sonra Montrö’nün hangi hükümlerinin baki kalacağı meselesi değildir. Temel sıkıntı şudur: İnsan yapımı kanallar hukuku ile istisnai bir düzenleme olan Montrö hukuku çatışacağı için ya biri ya diğeri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Kanal olursa Montrö’yü hayatta tutmak mümkün olamayabilecektir.

Örneğin, Kanal için pazarlanan gerekçelerden biri tehlikeli madde taşıyan gemilerin Boğaz’ı değil, Kanal’ı kullanmalarının sağlanacak olmasıdır. Oysa hem Montrö hem uluslararası hukuka göre Türkiye böyle bir zorlamada bulunamaz, şirketler, kaptanlar isterlerse Boğaz’dan geçmeye devam ederler. Sözleşmenin ikinci maddesi bunu emreder.
Dolayısıyla, Türkiye’nin ücreti çok daha yüksek olacak Kanal’dan geçişi zorlaması halinde ucu açık tartışmalar başlayacaktır.

Neticede, Montrö’nün yerine yeni bir sözleşme yapılması, bunun taraf olmadığımız Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne uygun olarak düzenlenmesi talep ve eğiliminin tarafımızdan önlenmesi, Kanal’ın yaratacağı çift başlı hukuk nedeniyle, pek mümkün olmayacaktır. “Hem kanallar hukuku hem Montrö hukuku aynı anda geçerli olamaz” denecektir. Zira bu iki alanla ilgili uluslararası hukuk düzenlemeler birbirinden farklıdır.

Bilindiği üzere, Montrö gibi geçiş rejimleri uluslararası anlaşmalarla düzenlenen Boğazların statüsünün saklı tutulacağı, ilgili hükümlerinin uygulanmayacağı yolunda zamanındaki diplomatlarımızın başarılı çalışmaları neticesinde Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne bir madde eklenmiştir.

Dolayısıyla, Montrö’nün delinmesiyle Boğazlar, taraf olmadığımız 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin hükümlerine tabi olacağından, Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarımız sona erecektir. Bu suretle ülkemiz, Karadeniz’de kıyısı olanlar ile olmayan ülkelerin çıkarları arasında Montrö’nun kurduğu hassas dengeler bozulunca ulusal güvenliğimiz olumsuz etkilenecektir.

Burada kritik öneme sahip bir noktayı vurgulamak isterim: Kanallar ile boğazlar arasındaki fark. Savaş gemilerinin kanallardan geçişleri bir iç su olmasına karşın aynı zamanda uluslararası bir su yolu niteliği taşıdığı için deniz hukukuna göre, ilke olarak, serbesttir. Büyükelçi Rıza Türmen’e göre ilgili mahkeme kararları da bu yöndedir. Diğer bir deyişle, Türkiye “kanaldan ancak ticari gemiler geçer, savaş gemileri geçemez” derse uluslararası hukuk bakımından dikiş tutturamaz. İtirazlar, davalar gelebilir.

Diğer bir deyişle, Kanal’ın savaş gemilerine açık olması gerçeği tek başına bile Montrö’ye veda etmek demektir .

Önemli başka bir husus da Montrö tartışmalarının Lozan Antlaşması’na olası yansımalarıdır. Montrö sütunun sarsılmasının etkilerinin Lozan’a sirayet etmesi hesaplamamız gereken bir olasılıktır.
Sonuç olarak, Türkiye’nin bekası için sigorta vazifesi gören Montrö Sözleşmesi’ni tartışmaya açtırmayalım. Boğazların anahtarları emin ellerdedir, Mustafa Kemal’in elindedir. Dokunmayalım!


*Emekli diplomat, eski CHP milletvekili

Monday, January 20, 2020

The conclusions of the Berlin Conference on Libya and the full text

The Conclusions of the Berlin Conference on Libya that have just been released provide such a wide remit to please all participating parties allowing for broad and different interpretations and providing no real new solutions or mechanisms to break the impasse that has dogged the Libyan crisis since the 2015 Skhirat Libyan Political Agreement.
The conclusions create a new 5+5 Committee shared equally by the internationally recognized government in Tripoli and the pro Khalifa Hafter side. The conclusions say that Berlin is a ”process” and that UNSMIL is to follow up and implement its conclusions through an International Follow-up Committee (IFC) made up of representatives of all those that participated in the conference.
The conclusions will be referred to the UN Security Council to adopt and support.
The conclusions build upon the Paris, Palermo and Abu Dhabi processes and conclusions as well as the 2015 Skhirat Libyan Political Agreement and all relevant UN and UN Security Council resolutions. This includes UNSMIL’s Gassan Salame current ”Three-Point-Plan” for Libya.
The conclusions say that Berlin was aimed at unifying international support for a political solution for Libya and reiterated that there can be no military solution in Libya.
The document called for the fight against terrorism and illegal migration and the enforcement of the arms embargo – as well as sanctions against those that break the embargo. It called for a permanent ceasefire and a mechanism to monitor it.
It also called for the equal distribution of wealth to remove grievances , the monopoly of the state on the legitimate use of force and the Disarmament, Demobilisation and Reintegration of the Militias.
It also called for the respect of Libya’s sovereign institutions such as the Central Bank of Libya, the Libyan Investment Authority and the National Oil Corporation and for violators of international human rights laws to be held accountable.
Here is the full text:
  1. Today’s Berlin Conference on Libya, at the invitation of German Chancellor Merkel, has gathered the Governments of Algeria, China, Egypt, France, Germany, Italy, Russia, Turkey, the Republic of the Congo, United Arab Emirates, the United Kingdom and the United States of America and High Representatives of the United Nations, the African Union, the European Union, and the League of Arab States.
  2. We, the participants, note the Co-Chair’s statement on the political, security and humanitarian situation in Libya of the meeting at Foreign Ministers’ level convened by France and Italy on the margins of the 74th General Assembly of the UN in New York on 26 September 2019.
  3. We reaffirm our strong commitment to the sovereignty, independence, territorial integrity and national unity of Libya. Only a Libyan-led and Libyan owned political process can end the conflict and bring lasting peace.
  4. The conflict in Libya, the instability in the country, the external interferences, the institutional divisions, the proliferation of a vast amount of unchecked weapons and the economy of predation continue to be a threat to international peace and security by providing fertile grounds for traffickers, armed groups and terrorist organizations. It has allowed Al Qaida and ISIS to flourish on the Libyan territory and to launch operations in Libya and in neighboring countries. It has facilitated a destabilizing wave of illegal migration in the region and an important deterioration of the humanitarian situation. We are committed to support Libyans in addressing those structural governance and security issues.
  5. The “Berlin Process”, in which we engaged to support the three-point-plan presented by Special Representative of the UN Secretary-General (SRSG) Ghassan Salamé to the United Nations Security Council (UNSC), has the sole objective of assisting the United Nations in unifying the International Community in their support for a peaceful solution to the Libyan crisis. There can be no military solution in Libya.
  6. We commit to refraining from interference in the armed conflict or in the internal affairs of Libya and urge all international actors to do the same.
  7. We recognize the central role of the United Nations to facilitate an inclusive intra-Libyan political and reconciliation process, based on the Libyan Political Agreement of 2015 and its institutions, UNSC Resolution 2259 (2015), other relevant UNSC Resolutions and the principles agreed in Paris, Palermo and Abu Dhabi, as well as the important roles of the African Union and its High Level Committee of Heads of State and Government on Libya, the League of Arab States, the European Union and the neighboring countries in Libya’s stabilization with particular regard to intra-Libyan national reconciliation, peace and security and political dialogue. All these International Organisations will closely work together. In this context we welcome the organization by the African Union of the Reconciliation Forum in the spring of 2020.
  8. We fully support the good offices and mediation efforts of the United Nations Support Mission to Libya (UNSMIL) and SRSG Salamé. We stress that a durable solution in Libya requires a comprehensive approach that addresses simultaneously the different aspects.
CEASEFIRE
  1. We welcome the marked reduction in violence since January 12th and the negotiations undertaken in Moscow on January 13th as well as all other international initiatives aimed at paving the way towards a ceasefire agreement. We call on all parties concerned to redouble their efforts for a sustained suspension of hostilities, de-escalation and a permanent ceasefire. We reiterate the vital task of the Special Representative of the Secretary General of the United Nations in this regard. We call for credible, verifiable, sequenced and reciprocal steps, including credible steps towards the dismantling of armed groups and militias by all parties as per art. 34 of the LPA and referred to in UNSC resolutions 2420 and 2486, leading to a comprehensive and lasting cessation of all hostilities including air operations over the territory of Libya. We call for the redeployment of heavy weapons, artillery and aerial vehicles and their cantonment.
  2. We call for the termination of all military movements by, or in direct support of, the conflict parties, in and over the entire territory of Libya, starting from the beginning of the ceasefire process.
  3. We call for the institution of confidence-building measures, such as the exchange of prisoners and mortal remains.
  4. We call for a comprehensive process of demobilization and disarmament of armed groups and militias in Libya and the subsequent integration of suitable personnel into civilian, security and military state institutions, on an individual basis and based on a census of armed groups personnel and professional vetting. We call upon the United Nations to assist this process.
  5. We reaffirm the need to combat terrorism in LBY by all means in accordance with the UN Charter and international law, recognizing that development, security, and human rights are mutually reinforcing and are vital to an effective and comprehensive approach to countering terrorism. We call on all parties to dissociate from UN-listed terrorist groups. In this perspective, and in accordance with Art. 35 of the LPA, we welcome the efforts to combat terrorist individuals and entities designated by the UN Security Council.
  6. We call for the implementation of UNSCR 2368 and other relevant resolutions concerning ISIL (Da’esh), Al-Qaida, and designated individuals, groups, and entities, in particular the provisions related to the travel ban and freezing without delay of the funds and other financial assets or economic resources of designated individuals and entities. We reaffirm enhanced cooperation to counter the foreign terrorist fighter threat in accordance with UNSC Resolution 2322.
  7. We call upon the United Nations to facilitate ceasefire negotiations between the parties, including through the immediate establishment of technical committees to monitor and verify the implementation of the ceasefire.
  8. We call upon the UNSC to impose appropriate sanctions on those who are found to be in violation of the ceasefire arrangements and on Member States to enforce these.
  9. We call upon Member States to commit to supporting the provision of the United Nations Support Mission to Libya (UNSMIL) in line with UNSC Resolution 2486 (2019) with the necessary personnel and equipment to effectively support the ceasefire.
ARMS EMBARGO
  1. We commit to unequivocally and fully respect and implement the arms embargo established by United Nations Security Council Resolution 1970 (2011) and the Council’s subsequent Resolutions, including the proliferation of arms from Libya, and call on all international actors to do the same.
  2. We call on all actors to refrain from any activities exacerbating the conflict or inconsistent with the UNSC arms embargo or the ceasefire, including the financing of military capabilities or the recruitment of mercenaries.
  3. We reiterate our call to stop any support to UN-designated terrorist individuals and groups. All perpetrators of terrorist acts should be held accountable.
  4. We commit to efforts strengthening current monitoring mechanisms by the UN and competent national and international authorities, within our capabilities, including maritime, aerial and terrestrial monitoring, and through the provision of additional resources, in particular satellite imagery.
  5. We commit to informing UNSMIL, the UNSC, its Committee established pursuant to resolution 1970 (2011) and its Panel of Experts established pursuant to resolution 1973 (2011) about potential breaches of the arms embargo, including by sharing intelligence, and call on all international actors to do the same.
  6. We commit to supporting the UN Panel of Experts to effectively document and report such breaches and support them in investigating violations and urge all international actors to do the same. We encourage the Panel to investigate and alert the relevant UNSC Committee on violations of the UNSC arms embargo on a continuous basis. We commit to supporting and fully cooperating with the UN Panel of Experts.
  7. We call on all actors to apply and enforce UNSC sanctions, including through national implementation measures, against those who are found to be in breach of the UNSC arms embargo or the ceasefire, from this day forward.
RETURN TO THE POLITICAL PROCESS
  1. We support the Libyan Political Agreement as a viable framework for the political solution in Libya. We also call for the establishment of a functioning Presidency Council and the formation of a single, unified, inclusive and effective Libyan government approved by the House of Representatives.
  2. We urge all Libyan parties to resume the inclusive Libyan-led and Libyan-owned political process under the auspices of UNSMIL, engaging in it constructively, paving the way to end the transitional period through free, fair, inclusive and credible parliamentary and presidential elections organized by an independent and effective High National Elections Commission.
  3. We encourage the full, effective and meaningful participation of women and youth in all activities relating to Libya’s democratic transition, conflict resolution and peacebuilding, and support the efforts of SRSG Salamé to facilitate wider engagement and participation of women and youth from across the spectrum of Libyan society in the political process and public institutions.
  4. We urge all actors to restore and respect the integrity and unity of Libyan executive, legislative, judiciary and other State institutions.
  5. We call for a transparent, accountable, fair and equitable distribution of public wealth and resources between different Libyan geographical areas, including through decentralization and support for municipalities, thereby removing a central grievance and cause of recriminations.
  6. We call on the UNSC, the African Union, the League of Arab States and the European Union to act against Libyan spoilers of the political process, in line with relevant UNSC decisions.
  7. We urge all Libyan parties to further engage in and support mediation and reconciliation efforts between Fezzan local communities so as to reconstruct the social fabric in an area long neglected.
  8. We underline the important role of neighboring countries in the Libyan stabilization process.
  9. We commit to using all bilateral contacts to urge all Libyan parties to enter into the ceasefire and engage in the intra-Libyan political process under UNSMIL auspices.
  10. We commit to accepting and supporting the outcome of this intra-Libyan political process.
SECURITY SECTOR REFORM
  1. We call for the restoration of the monopoly of the State to the legitimate use of force.
  2. We support the establishment of unified Libyan national security, police and military forces under central, civilian authority, building upon the Cairo talks, and the documents produced therein.
ECONOMIC AND FINANCIAL REFORM
  1. We maintain that it is of utmost importance to restore, respect and safeguard the integrity, unity and lawful governance of all Libyan sovereign institutions, in particular the Central Bank of Libya (CBL), the Libya Investment Authority (LIA), the National Oil Corporation (NOC) and the Audit Bureau (AB). Their boards of directors should be inclusive, representative, and active.
  2. We commit to providing, upon request from these Libyan authorities and in full accordance with the principles of national ownership, technical assistance to improve transparency, accountability and effectiveness, bring those institutions into conformity with international standards, including through audit processes, and allow for an intra-Libyan dialogue attended by representatives of all different constituencies regarding grievances over the distribution of Libya’s revenues. We call for improving the capacity of relevant Libyan oversight institutions, particularly the Audit Bureau, Administrative Oversight Authority, the National Anti-Corruption Authority, the Office of the Prosecutor General, and the relevant parliamentary committees as per the Libyan Political Agreement and pertinent Libyan laws.
  3. We stress that the National Oil Corporation (NOC) is Libya’s sole independent and legitimate oil company, in line with UN Security Council Resolutions 2259 (2015) and 2441 (2018). We urge all parties to continue to guarantee the security of its installations and refrain from any hostilities against all oil facilities and infrastructure. We reject any attempt at damaging Libya’s oil infrastructure, any illicit exploitation of its energy resources, which belong to the Libyan people, through the sale or purchase of Libyan crude oil and derivatives outside the NOC’s control and call for the transparent and equitable distribution of oil revenues. We appreciate the monthly publication by the NOC of oil revenues, as a proof to its commitment to improve transparency.
  4. We support the Economic Dialogue with representatives of Libyan financial and economic institutions, and encourage the implementation of structural economic reforms. To facilitate this dialogue, we support the creation of an inclusive Libyan Expert Economic Commission composed of Libyan officials and experts reflecting the country’s institutional and geographical diversity.
  5. We support the empowerment of Libya’s municipalities and urge central authorities to fully commit to providing the needed financial allocations to sustain local governance, particularly in the south.
  6. We encourage the establishment of a reconstruction mechanism for Libya supporting development and reconstruction in all regions under the auspices of a new, representative and unified government exercising its authority over all Libyan territory, to develop the severely affected areas with priority to be placed on reconstruction projects in the cities of Benghazi, Derna, Murzuq, Sabha, Sirte, and Tripoli.
  7. We recall that the UN Security Council froze LIA assets with the objective of preserving them for the benefit of the Libyan people, stress the need for a financial review of Libyan financial and economic institutions to support efforts of reunifying them, and to helping the relevant Libyan authorities to promote the integrity and unity of the LIA, including through a credible comprehensive audit of the LIA and its subsidiaries.
RESPECT FOR INTERNATIONAL HUMANITARIAN LAW AND HUMAN RIGHTS
  1. We urge all parties in Libya to fully respect international humanitarian law and human rights law, to protect civilians and civilian infrastructure, including airports, to allow access for medical, human rights monitors, humanitarian personnel and assistance and to take action in order to protect the civilian population, including internally displaced people, migrants, refugees, asylum seekers and prisoners, also through engagement with UN entities.
  2. The lack of due process in the functioning of the national judicial system, including in prisons, is one of the contributing factors to the volatile and serious human rights and humanitarian situation. We call for follow-up on the decrees of the Libyan authorities to screen all detainees and prison inmates under the control of the Ministry of Justice/Judicial Police in order to strengthen the functioning of the judicial institutions and to release those illegally or arbitrarily detained.
  3. We urge all parties to end the practice of arbitrary detention and the Libyan authorities to establish alternative procedures to detention, especially for those in high-risk areas of conflict, and gradually close the detention centres for migrants and asylum seekers while simultaneously amending the Libyan legislative frameworks on migration and asylum to align them with international law and internationally recognized standards and principles.
  4. We stress the need to hold accountable all those who have violated provisions of international law, including in the areas of indiscriminate use of force against civilians, attacks on densely populated residential areas, extrajudicial killings, kidnappings, enforced disappearances, sexual and gender-based violence, torture and ill-treatment, human trafficking, and violence against or the abuse of migrants and refugees.
  5. We urge all parties to refrain from any advocacy of national, racial or religious hatred that constitutes incitement to discrimination, hostility or violence, including through the use of social media.
  6. We commit to supporting the work of Libyan institutions to document violations of international humanitarian law and human rights law.
  7. We encourage the Libyan authorities to further proceed with strengthening transitional justice institutions, including prosecution initiatives, reparations, truth-seeking and institutional reform, which should be in line with internationally recognized standards and principles, in order to uphold and defend the rights to know the truth regarding the circumstances of the enforced disappearance, to have access to justice and to have the right to obtain reparations and guarantees of non-recurrence in Libya, particularly in the context of missing persons.
FOLLOW-UP
  1. We call on the Secretary-General of the United Nations, his Special Representative to Libya and the chair of the Berlin process to communicate the outcome of this process and conference to the Libyans. We welcome that Prime Minister Sarraj and Marshal Haftar have nominated their representatives for the military 5+5-Committee proposed by UNSMIL in its support of operationalization attached as an annex to these conclusions. In order to allow for substantial and serious talks in the 5+5-Committee, all participants of the Conference declare that they will refrain from any further military deployments or operations as long as the truce is respected.
  2. We express our full support to the operationalization of these conclusions by the Special Representative of the Secretary-General to Libya attached to these Conclusions as an annex.
  3. We agree that the Berlin Conference on Libya is one important step in a broader Libyan-led and Libyan-owned process designed to bring a decisive end to the Libyan crisis by addressing in a comprehensive manner the underlying drivers of the conflict. The follow-up from the Berlin Conference on Libya plays an important role. Successful translation of the commitments above into actionable activities will be key, as well as identification of precise indicators, roles and responsibilities, not only for the United Nations but also for the participants themselves as well as potentially other Member States and internationalorganizations.
  4. We herewith create an International Follow-Up Committee (IFC) consisting of all countries and International Organisations that participated in today’s Berlin Conference on Libya in order to maintain coordination in the aftermath of the Berlin Conference on Libya, under the aegis of the United Nations. The IFC will meet on two level
  5. a)      One plenary at Senior Official-level, to meet on a monthly basis with an UNSMIL chair and, additionally, a rotating co-chair and locations. The IFC would be responsible for tracking progress against implementation of these Conclusions and exert leverage where necessary. At the end of each session, a conclusion acknowledging specific achievements or compliance would be presented b)          Four technical working groups, with closed 
  6. meetings at expert-level to take place twice a month during the first implementation stages. The working groups will be based on these Conclusions’ baskets. Each group will be led by a UN representative. In closed sessions, participants will (i) address obstacles to implementation, (ii) share relevant information and (iii) coordinate operational requirements and assistance without prejudice to the mandate of the UN Security Council.
  7. We shall bring the Conclusions of this Berlin Conference on Libya to the attention of the UN Security Council for consideration and call on SRSG Salamé and UNSMIL to support the implementation of commitments made in the framework of the Berlin process.
END.