ERMENİ KİMLİĞİ ÜZERİNDEKİ KAVGA - TAL BUENOS
Daily Sabah gazetesinde 21 Aralık 2015 tarihinde yayınlanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğunun değişik kültürlerin biraraya gelmesinden oluşan sosyal yapısı,Ermenilerin kimliğini değiştirmek ve imparatorluktaki değişik kültürlerin arasına nifak ve gerginlik sokmak isteyen Protestan Amerikan Misyonerlerinin gayretleri sonucu 19. asırda çökmeye başladı.
Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlık halk gruplarından biri olarak, asırlarca barış içinde yaşadılar. Müslüman olmayan bir azınlık olarak Osmanlı toplumundaki yeri, dinsel yönden düşük görülmüşse de, aslında saygın ve kıymetli bir halk grubu olarak imparatorluktaki yerleri gayet önemli idi. İstanbul’un ileri gelen politik liderleri olarak lokal idarelerde işgal ettikleri mevkilerle oldukça tanınmış ve etkin durumları vardı. Yahudi azınlığın o zamanlar yaşadıkları ve geçirdikleri tecrübelerin de gösterdiği gibi, Avrupa’da Hristiyan azınlık olarak yaşamak, Osmanlı idaresi altında yaşamaktan çok daha zor ve ağırdı. Peki, Osmanlı Ermenilerinin yaşam şartlarındaki o dramatik kötüye dönüşün sebebi ne idi?
Osmanlı Ermenilerinin dinsel bir grup yapısından politik bir grup yapısına dönüşmelerine ne sebep olmuştu? Birinci Dünya Savaşı esnasında görülen o kanlı ayaklanmaları ve katliamları tetikleyen ne idi? Ermenilerin, politik arzu ve emelleri için, Osmanlı hükümranlığı ile olan kavgalarındaki ani patlama ve yükselmeyi izah eden teori ne idi?
AMERİKAN SOYKIRIMI
Soykırım bilim adamları, bu kavganın doğup büyüme sebeplerine kafi derecede bakmadan, sadece feci sonuçlarını anlatan yazılara önem verdiler. Soykırım uzmanları, bugünkü modern çağ Ermeni kimliğinin anahtarı olan hafıza kontrolünü kullanma konusunda kararlı görünüyorlar.
Bu yüzden, şimdiye kadar sorulmamış olan önemli bir sorudan kaçınmaya devam ediyorlar: Osmanlı Ermenilerinin kimlik yapısına ve anlamına ne oldu ? Bunun cevabı, Amerikan misyonerlerinin Osmanlı topraklarındaki faaliyetlerinde yatmaktadır.
Yabancı Misyonlar Derneği (American Board of Commissioners for Foreign Missions) temsilcileri, önceleri, 1820 başlarında, Ermenileri tanımaya ve ardından da zaten Hristiyan olan Ermenileri, Amerikan tipi Protestan olarak değiştirme konusunda, basın yayın ve eğitim kurumlarını da kullanarak, çok büyük gayret ve uğraşı içine girdiler. Ermeni toplumu, bir nevi, kültürel emperyalizmin hedef tahtasına oturtulmuştu. Buna itirazı olanlar, başarılı bir fikir değişikliği ve oluşumu ile, etrafa gönderilebilecek seviyede yetişmiş kıymetli politikacı kimliği haline getirildiler.
Birinci Dünya Savaşı esnasında, American Bible Society (Amerikan İncil Derneği) adlı dinsel bir dernek, Osmanlı İmparatorluğu içinde, bazı yazı ve kitapların tercüme, basma ve dağıtma masrafları olarak, o zamanki değerle, 3 Milyon Dolar civarında para harcadı. Bu miktarın bugünkü ekonomik değeri birkaç yüz milyon doları aşar. Bundan daha da fazla bir para, Osmanlı İmparatorluğu içinde Amerikan okulları inşa edip öğretime açmak için arazi satın alımına harcanmıştı. Bebek, İstanbul’da, Ermeni talebeler için, sonraları Robert Kolej olarak bilinen ilk Amerikan yatılı okulu 1840’da açıldığında, o zamanki Ermeni Patriği, okulun müdürü Cyrus Hamlin için, ‘çok tehlikeli bir adam’ diyerek memnuniyetsizliğini belirtmişti. 19. asrın sonlarına doğru bu okul, önemli yerlere yerleştirilecek ve Ermeni kimliğini politik ortamlarda öne sürecek, Osmanlı Ermenilerini bu yeni kimlikle uyandırmak ve harekete geçirmek üzere mezunlar vermeğe başlamıştı.
Tarihçi Jeromy Salt’ın, “ Imperialism, Evangelism and the Ottoman Armenians, 1878-1896 “ adlı kitabı, o zamanki kamuoyu üzerine Amerikan etkisinin neticelerini ve Misyonerlerin elindeki bilgilerin kamu oyunun Osmanlı Ermenileri’nin kaderi hakkındaki bilgilerinin şekillenmesinde oynadığı rolü derinlemesine izah eder. Yazar Jeromy Salt, Osmanlı Ermenilerinin Birinci Dünya Savaşı ve 19. asrın sonlarına doğru Osmanlı Ermenilerine ait bilgileri anlatan ve şekillendiren misyonerlerin rollerini ve çalışmalarını “ tek taraflı “ olarak nitelendirmiş ise de, misyonerlerin, Ermenilerin politik bağımsızlıklarını elde etmek arzu ve fikirleri kuvvet ve şiddet kazanmadan 20-30 sene önce bile, Osmanlı Ermeni kimliğini Anglo-Amerikan menfaat ve beklentilerine göre nasıl değiştirdikleri konusunda öğrenilecek çok şey var. James Bryce ve benzeri yazarların 1876 ile Birinci Dünya Savaşı arasındaki Ermeni sorununu ortaya çıkarıp tanıtmadan önce ve hattâ Osmanlı idaresinin gittikçe kötüleşmesi, reform yapmamaları ile izah edilmeye başlanmadan önce bile, Ermeni kimliğini değiştirme konusunda yabancıların plan ve programları vardı. Amerikan etkisinde kalmadan önce, Ermeni kültürü, Osmanlı yaşam tarzına tamamen uyum sağlamış durumda idi. Osmanlı Türkçesi konuşuyorlar ve günlük hayatlarındaki temaslarda eski Ermeni diline lüzum bile hissetmiyorlardı. Daha da ilerisi, Anglo-Amerikan etkisinin bir sembolü olan “Ermeni” kelimesini yabancı buluyorlar, kendilerini “Haik” diye tanımlıyorlardı. Osmanlı Ermenilerine kültürel değişim uygulama projelerini mazur ve haklı göstermek için, Ermeni kimliğini değiştirme konusunda Amerikan gayretlerine öncülük etmiş olan H.G.O. Dwight, bu konudaki çalışmalarına başlamadan önce, Ermenilere “cahil ve dar kafalı“ derdi. Ermenileri, Hristiyan geleneklerinde zengin bir toplum olarak Anglo-Amerikan propaganda malzemesi olarak kullanmaya başlamadan önce, Dwight, onları, “geleneksel adetleri ve inançları değiştirilebilir insanlar” olarak tanıtmıştı. Osmanlı Ermenilerinin kendilerine özel adet ve alışkanlıkları, Dwight tarafından, köksüz, soysuz, uydurma ve boş şeylere inanan, ruhsuz ve gereksiz insanlar olarak tanımlanıyor, kilise dinsel liderleri ise zalim, ahlâksız, yalancı ve sadece kendini düşünen iki yüzlüler olarak tanıtılıyordu. Amerikalılara göre, Ermeni dinî inanç ve hisleri “ çok derin hataları olan bir inanç sistemi “, Ermeni Ortodoks Kilisesi ise Şeytan’ın işlerinden biri olarak düşünülüyor, Dwight ise, Amerikaların getirdikleri reform hareketlerini, saf Hristiyanlığın başarı ile yayılmasını temin edecek “temizleme” harekâtı olarak görüyordu. Ermeni kimliği üzerindeki kavga, 1846 yılında en önemli noktasına ulaştı. O zamanki İstanbul Ermeni Patriği Mateos, Osmanlı Ermenileri arasında Amerikan Protestanlığını yayan birisi olarak, Vertanes adlı bir Ermeni papaz hakkında nefret dolu bir mektup yayınladığı zaman ilişkilerdeki bozukluk tamamen gözüktü. Mateos, Vertanes’i, lider olarak “kötülüğü” Judas’a benzeyen, “ nefret edilen bir alçak “ olarak tanıtıyordu. Osmanlı Ermenileri, kendi dinî liderleri tarafından ikaz ediliyor, Vertanes hakkında “ bu adam, sizin yavrularınızı ağzındaki pis dişleri ile yemek üzere evinizi girmeye çalışan kuzu postuna sarılmış kurttur “ şeklinde bilgilendiriliyorlardı.
Osmanlı Ermenileri, kendi geleneksel adetlerinin ve yaşam şekillerinin yabancı millet ve dinler tarafından değiştirilip yıkılmasından korumak için, Protestanların, Ermeni toplumları içinde sosyo-ekonomik olarak kalıp başarı ile yerleşmesine mani olmak için çok çalıştılar. Amerikan misyonerleri, bunun bir nevi baskı olduğundan şikayet ederek, Ermeni Hristiyanlığının kendi Protestan anlayış ve görüşlerine uygun olarak kabulünü sağlamak üzere, İngiliz diplomatik çevrelerinin de yardımı ile, kurumsal hak ve özellikler kazanmayı başardılar. O zamanlar, Osmanlılar, İngiliz dostlarına güveniyorlardı ve Protestan papazların, Ermeni toplumunun dini liderleri olduğu konusundaki talimatlarını yerine getirmekte ve kabul etmekte bir mahzur görmediler.
Eğer Osmanlı idarecilerinin, kendi imparatorluklarında Ermeni mevcudiyetinin zayıflaması konusunda bir rolleri olmuşsa, o da, Ermeni kimliğinin çalınması ve kaybolması konusunda dinî özgürlük fikrine itiraz etmemeleri olmuştur. İmparatorluk, Anglo-Amerikan politik gücünün Osmanlı Ermeni toplumu üzerine baskı yapıp liderlerini bir nevi koloni liderleri gibi görüp o şekilde davranmasına mani olmadılar. Protestanların bu bürokratik başarıları, Ermeni kilisesinin Amerikan gözetimi altında yeniden organize edilmesinin temel taşı oldu. Bu durum, Anglo-Amerikan politik liderlerinin Osmanlı Ermenilerinin politik liderlerini tayin ve kontrol etmeleri demekti. Böylelikle, Anglo-Amerikan menfaatleri ve Osmanlı Ermenilerinin yaşam tarzları, Anglo-Amerikalıların kendileri tarafından belirtilmeye ve seslendirilmeye başlandı.
Osmanlı kapitalizmi, artık Ermenilerin elinde değildi. Osmanlı hükümetleri ile gayet iyi ilişkileri olan ve Ermeni toplumu içerisindeki kendi durumlarını devam ettirmek için kendi patriklerini seçen Ermeni bankerler, artık Amerikalı misyonerlerce düşman olarak görülmeye başlanmışlardı. Anglo-Amerikan propagandasının Ermeni davasında inandırıcı olması için Osmanlı Ermeni ileri gelenleri artık karalanmalı, gözden düşürülmeli ve değiştirilmeli idi.
OSMANLI DÖNEMİNDE MİLLET-İ SADIKA
Amerikalıların etkisi ile, Ermeni bankerlerin nüfuzları ve güçleri azaltılmış, iş hayatlarındaki liderliklerine son verilmişti. Geleneksel Ermeni kilisesinin sağlam bir direği olarak hizmet vermiş olan Mateos, sahtekârlıktan suçlu bulunmuş ve Ermeni kimliğinden Osmanlı etkisinin ve geleneksel iyi ilişkilerin kaldırılmasına ve toplumun Amerikanlaştırılmasına karşı verdiği savaş durdurulmuştu. Mateos’un, Ortodoks Osmanlı Ermenilerinin popülaritesi kaybolmak üzere iken, Ermeni dindar kardeşlerine 1846’da yaptığı konuşma, aslında oldukça acıklı idi. Onlardan, Protestanlarla temas kurmuş olanlara yaklaşarak, onlara “ evlerinde zehirli bir yılanı beslediklerini ve bu yılanın bir gün kendilerini ölümcül zehri ile ısırarak büyük zarar vereceğini ve ruhlarını kaybedeceklerini “ söylemelerini istedi.
Geleneksel Osmanlı Ermenisi kimliğini kaybeden pek çok kişi, takip eden yıllarda, ruhları da dahil, her şeylerini kaybettiler. Amerika destekli soykırım iddialarının, Ermeni hafızasına kendi hikâyelerini anlatma arzusundan ötürü, mesuliyet sahibi Ermenilerin ortadan kaldırılıp yerlerine Osmanlı içindeki Amerikan gizli kurumlarının getirildiğinin kabul etmemektedir.
Bugüne kadar, Ermeni kimliği, büyük ölçüde, Amerikalıların propaganda gücünün Ermenilerin Türklerle olan münasebetleri hakkında söylediklerine inanmaları ile tarif edilegelmiştir.
* Yazar Tal Buenos, Utah Üniversitesinde doktora adayı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
** Yazı Türkçeye Ş. Dinlenç tarafından tercüme edilmiştir.
Monday, December 28, 2015
Friday, December 25, 2015
Tarih Vakfı ve kripto Ermeniler
E. Kurmay Albay Ömer Lutfi Taşçıoğlu'nun 1991'de kurulan "Tarih Vakfı" ve kripto Ermeniler hakkındaki bilgi notunu aktarıyorum.
1991'de kurulan Tarih Vakfı, AB fonlarıyla beslenerek Karen Fog'un hedeflediği "Türk tarihinin hakkından gelmek" görevini yerine getiren bir vakıf. Tarih Vakfı, başkanlığını Orhan Silier 'in yaptığı dönemde AB'den aldığı 10 milyon Avro karşılığında Osmanlı tapu kayıtlarını araştırarak İstanbul başta olmak üzere Türkiye'de azınlıklar adına kayıtlı tapuları bulup tescil ettirmek için hukuk davaları açmasıyla gündeme gelmişti. Osmanlı belgelerini okuyabilmek için o dönemde özel Osmanlıca kursları düzenlemişlerdi. Osmanlı belgelerine bu kadar ilgi duymalarının diğer sebebinin de Ermenilere soykırım yapıldığını ispatlama çabalarından kaynaklandığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Ama çabaları boşuna. Vuku bulmamış bir olayın ispatlanması mümkün değildir. Vakıfta faaliyet gösterenlerin büyük çoğunluğu Kripto Ermeni.
Kripto denilince nedense insanımız konuya aşırı kibar bir yaklaşım gösteriyor ve Ermeni vatandaşlarımızı kırmaktan çekiniyor. Hiç kimsenin anne ve babasını seçme gibi bir hakkı olmadığını elbette biliyoruz ve herkesin kökenine saygı gösteriyoruz. Bizim Türk tarifimiz Atatürk'ün 1930 yılındaki Türk tarifidir; "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir".
Ancak Türk kimliği ile kendini saklayarak ekmeğini yediği bu ülkeye iftiraya yeltenenlerin gerçek kimliklerini açığa vurmanın da bir vatan görevi olduğunu düşünüyorum.
Ermeni yazar Ruben Melkonyan, "The Problem of Islamized Armenians in Turkey(Erivan, 2008, s.97)" adlı eserinde Ermeni yazar Karen Khanlarian'ın çalışmasına atıfta bulunarak Türkiye'deki gizli Ermenilerin sayısının 2 milyon kadar olduğunu, bunlardan 700.000- 750.000'inin kripto Ermenilerinden, 1.300.000'inin ise Müslümanlaşmış Ermenilerden oluştuğunu yazmaktadır.
Türkiye’nin kendi Ermeni vatandaşlarıyla hiçbir sorunu yoktur. Hattâ içlerinde Artin Penik gibi haksız soykırım iddialarını protesto etmek için kendisini yakan vatanseverler de vardır. Ancak zorunlu göçten kurtulmak için din değiştirerek Türk adı ve soyadı alanların bir bölümü köklerini asla unutmamıştır. Devlet güçlüyken sessiz kalan bu grup devletin zayıf düştüğünü hissettikleri dönemlerde yeniden sahneye çıkarak Ermeni iddialarını gündeme taşımaktadır. Son yıllarda Türkiye'yi soykırımla suçlayan makale ve kitaplar yazanlar, konferanslar verenler, "özür kampanyaları" başlatanların büyük bir bölümü bu grup içinde yer alanlardır. Türk milletinin Ermeni iddialarını dillendirenleri değerlendirirken bu gerçeği ve Atatürk'ün aşağıdaki ikazını hatırda tutmalarının içinde bulunduğumuz dönemde daha da önem kazandığını düşünüyorum:
" Baylar, sırası gelmişken, saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerimki: Bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın”...(Nutuk.s.295) MustafaKemal Atatürk
Selamlar ve en iyi dileklerimle.
Dr. E. Kur. Alb. Ömer Lütfi Taşçıoğlu / 24 Aralık 2015
1991'de kurulan Tarih Vakfı, AB fonlarıyla beslenerek Karen Fog'un hedeflediği "Türk tarihinin hakkından gelmek" görevini yerine getiren bir vakıf. Tarih Vakfı, başkanlığını Orhan Silier 'in yaptığı dönemde AB'den aldığı 10 milyon Avro karşılığında Osmanlı tapu kayıtlarını araştırarak İstanbul başta olmak üzere Türkiye'de azınlıklar adına kayıtlı tapuları bulup tescil ettirmek için hukuk davaları açmasıyla gündeme gelmişti. Osmanlı belgelerini okuyabilmek için o dönemde özel Osmanlıca kursları düzenlemişlerdi. Osmanlı belgelerine bu kadar ilgi duymalarının diğer sebebinin de Ermenilere soykırım yapıldığını ispatlama çabalarından kaynaklandığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Ama çabaları boşuna. Vuku bulmamış bir olayın ispatlanması mümkün değildir. Vakıfta faaliyet gösterenlerin büyük çoğunluğu Kripto Ermeni.
Kripto denilince nedense insanımız konuya aşırı kibar bir yaklaşım gösteriyor ve Ermeni vatandaşlarımızı kırmaktan çekiniyor. Hiç kimsenin anne ve babasını seçme gibi bir hakkı olmadığını elbette biliyoruz ve herkesin kökenine saygı gösteriyoruz. Bizim Türk tarifimiz Atatürk'ün 1930 yılındaki Türk tarifidir; "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir".
Ancak Türk kimliği ile kendini saklayarak ekmeğini yediği bu ülkeye iftiraya yeltenenlerin gerçek kimliklerini açığa vurmanın da bir vatan görevi olduğunu düşünüyorum.
Ermeni yazar Ruben Melkonyan, "The Problem of Islamized Armenians in Turkey(Erivan, 2008, s.97)" adlı eserinde Ermeni yazar Karen Khanlarian'ın çalışmasına atıfta bulunarak Türkiye'deki gizli Ermenilerin sayısının 2 milyon kadar olduğunu, bunlardan 700.000- 750.000'inin kripto Ermenilerinden, 1.300.000'inin ise Müslümanlaşmış Ermenilerden oluştuğunu yazmaktadır.
Türkiye’nin kendi Ermeni vatandaşlarıyla hiçbir sorunu yoktur. Hattâ içlerinde Artin Penik gibi haksız soykırım iddialarını protesto etmek için kendisini yakan vatanseverler de vardır. Ancak zorunlu göçten kurtulmak için din değiştirerek Türk adı ve soyadı alanların bir bölümü köklerini asla unutmamıştır. Devlet güçlüyken sessiz kalan bu grup devletin zayıf düştüğünü hissettikleri dönemlerde yeniden sahneye çıkarak Ermeni iddialarını gündeme taşımaktadır. Son yıllarda Türkiye'yi soykırımla suçlayan makale ve kitaplar yazanlar, konferanslar verenler, "özür kampanyaları" başlatanların büyük bir bölümü bu grup içinde yer alanlardır. Türk milletinin Ermeni iddialarını dillendirenleri değerlendirirken bu gerçeği ve Atatürk'ün aşağıdaki ikazını hatırda tutmalarının içinde bulunduğumuz dönemde daha da önem kazandığını düşünüyorum:
" Baylar, sırası gelmişken, saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerimki: Bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın”...(Nutuk.s.295) MustafaKemal Atatürk
Selamlar ve en iyi dileklerimle.
Dr. E. Kur. Alb. Ömer Lütfi Taşçıoğlu / 24 Aralık 2015
Sunday, December 20, 2015
Yaşar Nuri Öztürk - İmamı Azam Ebu Hanife
Pazar günü (20 Aralık 2015) için uygun olduğunu düşündüğüm bir tefekkür yazısı:
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, "Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü
İMAMI AZÂM EBU HANİFE " kitabı ile ilgili takdim yazısında, İslam dünyasının Socrates'i olarak nitelediği Ebu Hanife ile Mustafa Kemal Atatürk'ün misyonları arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor.
İmamı Azâm konusunda dile getirilmesi gereken en önemli gerçek şudur: İslam dünyasının ‘fıkıh yaratan mezheb’inin kurucusu olan, bugünkü Türkiye’de de ‘dokunulmaz, tartışılmaz’ kabul edilen İmamı Âzam (ölm. 150/767), yaşadığı günlerde, ‘dindışılık’, ‘dinî tahrip etmek’, ‘Peygamber’in sözlerine ve sünnetine kafa tutmak’, ‘Mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezheplere mensup olmak’, ‘kafir’ olmakla itham edilmiş hâttâ ‘Yahudilik’, ‘müşriklik’ ve ‘deccallık’la suçlanmıştır.
İmamı Âzam, İslam dünyasının Sokrates’idir. Sokrates, Atina putperestlerinin içirdiği zehirle hayata veda etmişti; İmamı Âzam ise Arap-Abbasi saltanatının başındaki zorbaların içirdiği zehirle öldürüldü. Bu bakımdan iki anıt ismin kaderi aynıdır. Fark şurada: Batı, Sokrates’i yaşatılması gerektiği şekilde yaşatıyor; Müslüman Doğu ise İmamı Âzam’ı yaşatılması gereken şekilde yaşatmıyor, yüceltme adı altında her gün öldürüyor.
İmamı Âzam’ı şehit eden, sonra da onun esas fikirlerinin üstünü örten eski ve yeni saltanat dinciliğinin tasallutlarını, elinizdeki kitabın sayfalarında sanıyorum kahırlanarak okuyacaksınız. Ve şunu idrak ve itiraf noktasına geleceksiniz: İslam, Hz. Peygamber’den hemen sonraki Arap müdahalesiyle yozlaştırıldı. Bu yozlaşmanın hemen ardından ilk arındırma, İmamı Âzam eliyle oldu.
İlk dönemde yâni oluşum ve yerleşme döneminde Hz. Peygamber’e karşı çıkan zihniyetlerle, arındırma dönemi olan ikinci dönemde İmamı Âzam’a karşı çıkan zihniyetler aynıdır. Müslüman dünya, ‘Üçüncü Arındırma Dönemi’ni Mustafa Kemal Atatürk’le yaşadı. Bu dönemin öncüsü olan zat, aynı zamanda bir teşkilatçı deha olduğu için meseleyi teoride bırakmadı, icraatıyla hayata geçirdi. Hiç kimse ona, devrimlerinin faturasını canıyla ödetemedi. Tam aksine o, İmamı Âzam ve benzerlerinin intikamını da alan bir önder oldu.
İşe İslam dünyası açısından baktığımızda şunu söylemek zorundayız: İslam ümmeti bu üç dönemin üç öncüsüne de nankörlük etmiştir: Bu nankörlük, Hz. Peygamber’e, onun ehlibeytini katletme şeklinde; İmamı Âzam’a, din dışı ilan etme, işkence ve öldürme şeklinde; Atatürk’e ise mirasını ve kendini din dışı ilan etme şeklinde uygulandı.
İMAMI ÂZAM’I FARKLI KILAN DEĞERLER
1. Kur’an’ın istediği ‘aklın işletilmesi’ni ve aklın egemenliğini dinin esas amacı olarak öne çıkardı,
2. Zulme karşı isyan ve ihtilalin dinin talebi olduğunu gösteren eylemli bir aydınlığın öncülüğünü yaptı,
3. Arapçı-zorba Emevî ve Abbasi yönetimlerine karşı çıktı ve bu yönetimlere karşı kılıç kullanılması için fetva verdi, kılıç kullananları maddeten de destekledi,
4. İslam’ın Arap ideolojisine dönüştürülmesine karşı çıktı,
5. Her Müslümanın kendi ana diliyle ibadet edebileceğine, bunun için de Kur’an’ın tercümesiyle namaz kılınabileceğine fetva verdi,
6. Uydurma hadisleri reddetti; bunun bir uzantısı olarak, hadis diye nakledilen sözlerin Kur’an’a ve akla aykırı olanlarının Peygamberimize isnat edilmesine karşı çıktı,
7. Batı’dan bin küsur yıl önce laikliğin temellerini atıp ilk müjde ışıklarını yakan şu iki fikrî öne çıkardı:
a. İbadeti imanın ayrılmaz bir parçası sayarak dindarlığı insanlar arası ilişkilerde bir ölçü haline getiren anlayışa karşı çıktı. Kur’an’a dayandırdığı şu ilkeyi savundu: “İbadetler imanın olmazsa olmaz bir parçası değildir.”
b. Kavga ve savaşların din gerekçesine dayandırılmasına karşı çıktı.
8. Kadının evlenmede kimsenin velayet ve vesayetine muhtaç olmadığını ilan edip kadın özgürlüğünün yolunu açtı; böylece geleneksel fıkhın temel kabullerinden birini yıktı,
9. Riyakarlığı en büyük yıkım olarak gören anlayışının bir gereği olarak, fikir ve mücadele hayatında takıyyeciliğe asla tenezzül etmedi, sözünü hiç esirgemeden tam ve açık söyledi.
Tarih önünde, İmamı Âzam ile Mustafa Kemal Atatürk’ün savundukları ve uğrunda tavizsiz bir mücadele verdikleri değerler sâdece benzer değil, tamamen aynıdır.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü Kitap Özeti:
_İMAMI AZÂM EBU HANİFE-Yaşar Nuri Öztürk 11 12 2009 (1)
- See more at:
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, "Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü
İMAMI AZÂM EBU HANİFE " kitabı ile ilgili takdim yazısında, İslam dünyasının Socrates'i olarak nitelediği Ebu Hanife ile Mustafa Kemal Atatürk'ün misyonları arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor.
İmamı Azâm konusunda dile getirilmesi gereken en önemli gerçek şudur: İslam dünyasının ‘fıkıh yaratan mezheb’inin kurucusu olan, bugünkü Türkiye’de de ‘dokunulmaz, tartışılmaz’ kabul edilen İmamı Âzam (ölm. 150/767), yaşadığı günlerde, ‘dindışılık’, ‘dinî tahrip etmek’, ‘Peygamber’in sözlerine ve sünnetine kafa tutmak’, ‘Mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezheplere mensup olmak’, ‘kafir’ olmakla itham edilmiş hâttâ ‘Yahudilik’, ‘müşriklik’ ve ‘deccallık’la suçlanmıştır.
İmamı Âzam, İslam dünyasının Sokrates’idir. Sokrates, Atina putperestlerinin içirdiği zehirle hayata veda etmişti; İmamı Âzam ise Arap-Abbasi saltanatının başındaki zorbaların içirdiği zehirle öldürüldü. Bu bakımdan iki anıt ismin kaderi aynıdır. Fark şurada: Batı, Sokrates’i yaşatılması gerektiği şekilde yaşatıyor; Müslüman Doğu ise İmamı Âzam’ı yaşatılması gereken şekilde yaşatmıyor, yüceltme adı altında her gün öldürüyor.
İmamı Âzam’ı şehit eden, sonra da onun esas fikirlerinin üstünü örten eski ve yeni saltanat dinciliğinin tasallutlarını, elinizdeki kitabın sayfalarında sanıyorum kahırlanarak okuyacaksınız. Ve şunu idrak ve itiraf noktasına geleceksiniz: İslam, Hz. Peygamber’den hemen sonraki Arap müdahalesiyle yozlaştırıldı. Bu yozlaşmanın hemen ardından ilk arındırma, İmamı Âzam eliyle oldu.
İlk dönemde yâni oluşum ve yerleşme döneminde Hz. Peygamber’e karşı çıkan zihniyetlerle, arındırma dönemi olan ikinci dönemde İmamı Âzam’a karşı çıkan zihniyetler aynıdır. Müslüman dünya, ‘Üçüncü Arındırma Dönemi’ni Mustafa Kemal Atatürk’le yaşadı. Bu dönemin öncüsü olan zat, aynı zamanda bir teşkilatçı deha olduğu için meseleyi teoride bırakmadı, icraatıyla hayata geçirdi. Hiç kimse ona, devrimlerinin faturasını canıyla ödetemedi. Tam aksine o, İmamı Âzam ve benzerlerinin intikamını da alan bir önder oldu.
İşe İslam dünyası açısından baktığımızda şunu söylemek zorundayız: İslam ümmeti bu üç dönemin üç öncüsüne de nankörlük etmiştir: Bu nankörlük, Hz. Peygamber’e, onun ehlibeytini katletme şeklinde; İmamı Âzam’a, din dışı ilan etme, işkence ve öldürme şeklinde; Atatürk’e ise mirasını ve kendini din dışı ilan etme şeklinde uygulandı.
İMAMI ÂZAM’I FARKLI KILAN DEĞERLER
1. Kur’an’ın istediği ‘aklın işletilmesi’ni ve aklın egemenliğini dinin esas amacı olarak öne çıkardı,
2. Zulme karşı isyan ve ihtilalin dinin talebi olduğunu gösteren eylemli bir aydınlığın öncülüğünü yaptı,
3. Arapçı-zorba Emevî ve Abbasi yönetimlerine karşı çıktı ve bu yönetimlere karşı kılıç kullanılması için fetva verdi, kılıç kullananları maddeten de destekledi,
4. İslam’ın Arap ideolojisine dönüştürülmesine karşı çıktı,
5. Her Müslümanın kendi ana diliyle ibadet edebileceğine, bunun için de Kur’an’ın tercümesiyle namaz kılınabileceğine fetva verdi,
6. Uydurma hadisleri reddetti; bunun bir uzantısı olarak, hadis diye nakledilen sözlerin Kur’an’a ve akla aykırı olanlarının Peygamberimize isnat edilmesine karşı çıktı,
7. Batı’dan bin küsur yıl önce laikliğin temellerini atıp ilk müjde ışıklarını yakan şu iki fikrî öne çıkardı:
a. İbadeti imanın ayrılmaz bir parçası sayarak dindarlığı insanlar arası ilişkilerde bir ölçü haline getiren anlayışa karşı çıktı. Kur’an’a dayandırdığı şu ilkeyi savundu: “İbadetler imanın olmazsa olmaz bir parçası değildir.”
b. Kavga ve savaşların din gerekçesine dayandırılmasına karşı çıktı.
8. Kadının evlenmede kimsenin velayet ve vesayetine muhtaç olmadığını ilan edip kadın özgürlüğünün yolunu açtı; böylece geleneksel fıkhın temel kabullerinden birini yıktı,
9. Riyakarlığı en büyük yıkım olarak gören anlayışının bir gereği olarak, fikir ve mücadele hayatında takıyyeciliğe asla tenezzül etmedi, sözünü hiç esirgemeden tam ve açık söyledi.
Tarih önünde, İmamı Âzam ile Mustafa Kemal Atatürk’ün savundukları ve uğrunda tavizsiz bir mücadele verdikleri değerler sâdece benzer değil, tamamen aynıdır.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü Kitap Özeti:
_İMAMI AZÂM EBU HANİFE-Yaşar Nuri Öztürk 11 12 2009 (1)
- See more at:
Thursday, December 10, 2015
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın konferansı
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, bugün ( 10 Aralık 2015) Kadir Has Üniversitesinde “ Kıbrıs müzakereleri ve geleceği” konulu bir sunum yaptı.
Aldığım notları satırbaşı olarak ve kısa bir değerlendirmemi aşağıda sunuyorum.
- 2009’da aktif siyasetten ayrılmayı düşünmüş ve kitap yazmaya başlamıştım. Bir süre sonra, toplumdan gelen istekler üzerine siyasete döndüm ve Mart 2014’de Cumhurbaşkanı seçildim.
- 2004’de Annan Planı’nın kabul edilmesi için çok çalıştım. Ne gariptir ki; Annan Planına yüzde 65 oranında “hayır” diyen Rum tarafı AB’ne kabul edildi.
- Rum tarafı ile müzakerelerde, benim temel yaklaşımım, iki toplumu yakınlaştırabilen ortak noktaları esas almaktır.
- Geçmişle her iki tarafın da yüzleşmesi lazım.
- Ankara ile kardeşlik ilişkisi istiyorum. Amir- memur ilişkisi değil.
- Ankara, KKTC’yi tanıdı ama bunun gereğini tam olarak yerine getirmiyor. GKRY’ni tanımıyor ama bunun da gereğini tam olarak yerine getiremiyor. Size bir örnek vereyim: Futbol’da, bir Türk takımı, KKTC’nde dostluk maçı dahi yapamıyor. Ama, Türk takımları UEFA bağlamında GKRY kesimine geçip, orada maç yapıyorlar. Rövanş maçları için Rum takımları Türkiye’de maç yapıyor. Milli maçlarda, Kıbrıs Rum Bayrağı direğe çekiliyor ve Yunanistan milli marşı çalınıyor.
- 11 Şubat 2014 tarihli yedi maddelik KKTC-GKRY mutabakatını esas aldım. 15 Mayıs 2015’de müzakereler başladı.
- Halen, müzakereler altı başlık altında yürütülüyor. İlk aşamada, yönetim ve temsil ile ilgili üç başlık ele alındı. Bu başlıklarda, Rum tarafıyla yakınlık sağlandığını söyleyebilirim.
- Mülkiyet, toprak, güvenlik – garantörlük konularını kapsayan diğer üç başlık henüz ele alınmadı. Güvenlik-garantörlük konusu en sona bırakıldı.
- Müzakereler “integrated whole” ilkesine göre yürütülüyor. Yani, her şey topluca kabul edilmeden, hiç bir mutabakat geçerli olmayacak.
- Rum tarafının güvenlik endişesi yok. Ama, KKTC’nin böyle bir endişesi var. Bunu Rum tarafına anlatmamız gerekiyor. Rum tarafında, aralarında yeşiller partisinin de bulunduğu fanatikler var. Bunları aşacağımızı ümit ediyorum.
- Müzakerelerden çekilmek doğru değil. 2000 yılında Sayın Denktaş’la bu konuda ayrı düştüm.
- Ankara’da, İsmail Cem döneminde görüştüğüm Dışişleri Müsteşarına, “Azerbaycan’ın KKTC’ni tanıması için neden girişimde bulunmuyorsunuz?” diye sorduğumda, Karabağ sorunu nedeniyle “Azerbaycan KKTC’ni tanıyacak en son devlet olur” yanıtı ile karşılaştım.
- Rum tarafının beklentileri boşa çıktı. Rum tarafında AB’ne girdikten sonra, KKTC’nin bir yıl dahi dayanamıyacağı, çökeceği beklentisi vardı. Bu gerçekleşmediği gibi, Rum kesiminde ekonomik kriz çıktı, finansal çöküntü yaşandı. Dolayısıyla, Rum tarafı, AB’den umduğunu bulamadı.
- Bir yandan da “güven artırıcı önlemler” üzerinde çalışıyoruz. Vaktim sınırlı olduğu için ayrıntılara giremiyorum.
- 1974’den bu yana KKTC’nde üçüncü nesil yetişti. Gençler çözüm istiyor. Yıllar değil, aylar içinde çözüme ulaşılabileceğine inanıyorum.
- Sorun üreten bir adadan çözüm üreten bir yapıya geçebiliriz.
- Bir yandan doğal gaz yataklarının değerlendirilmesi, Türkiye’den su boru hattının ve elektrik çevrim sisteminin devreye girmesinin bölgeye olumlu yansımaları olacaktır.
- Nüfusun ¼ oranına göre dondurulması hususunda mutabakat arandığı haberi doğru değildir.
- Nüfusun gelişmesi doğal akışında olacaktır. Aksi nasıl düşünülebilir?
- Türkiye’den 1974 sonrası adaya gelen yerleşiklerin geri gönderilmesi söz konusu değildir. Rum tarafı bunu kabul etti.
- İki bölgeli, iki toplumlu yapı esastır. Kanton söz konusu değildir.
Özet değerlendirme :
- Sayın Akıncı, kırk dakika içinde derli toplu bir sunum yaptı.
- Müzakere sürecinde, daha yolun başında olunduğu anlaşılıyor. Beş başlıkta anlaşmaya varılması (özellikle mülkiyet ve toprak) çok zor. Bu sağlansa bile, Rum tarafının garantörlük konusunda tutumunu değiştirmesi bugünkü konjonktürde mümkün görülmüyor. Daha bir kaç gün önce, Yunan Dışişleri Bakanı Fotias, Türk askerinin mevcudiyetini adada kabul etmeyeceklerini söyledi.
- Akıncı’nın ABD ve AB’den teşvik gördüğü söylenebilir.
- ABD ve AB’nin bu kez Rum tarafına daha çok baskı yaptığı izlenimi alınıyor.
- Akıncı, aylar içinde sonuca varılacağını söylemekle, çok iyimser bir görüntü verdi.
(Bu bilgi notu Önder Özar tarafından hazırlandı.)
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, bugün ( 10 Aralık 2015) Kadir Has Üniversitesinde “ Kıbrıs müzakereleri ve geleceği” konulu bir sunum yaptı.
Aldığım notları satırbaşı olarak ve kısa bir değerlendirmemi aşağıda sunuyorum.
- 2009’da aktif siyasetten ayrılmayı düşünmüş ve kitap yazmaya başlamıştım. Bir süre sonra, toplumdan gelen istekler üzerine siyasete döndüm ve Mart 2014’de Cumhurbaşkanı seçildim.
- 2004’de Annan Planı’nın kabul edilmesi için çok çalıştım. Ne gariptir ki; Annan Planına yüzde 65 oranında “hayır” diyen Rum tarafı AB’ne kabul edildi.
- Rum tarafı ile müzakerelerde, benim temel yaklaşımım, iki toplumu yakınlaştırabilen ortak noktaları esas almaktır.
- Geçmişle her iki tarafın da yüzleşmesi lazım.
- Ankara ile kardeşlik ilişkisi istiyorum. Amir- memur ilişkisi değil.
- Ankara, KKTC’yi tanıdı ama bunun gereğini tam olarak yerine getirmiyor. GKRY’ni tanımıyor ama bunun da gereğini tam olarak yerine getiremiyor. Size bir örnek vereyim: Futbol’da, bir Türk takımı, KKTC’nde dostluk maçı dahi yapamıyor. Ama, Türk takımları UEFA bağlamında GKRY kesimine geçip, orada maç yapıyorlar. Rövanş maçları için Rum takımları Türkiye’de maç yapıyor. Milli maçlarda, Kıbrıs Rum Bayrağı direğe çekiliyor ve Yunanistan milli marşı çalınıyor.
- 11 Şubat 2014 tarihli yedi maddelik KKTC-GKRY mutabakatını esas aldım. 15 Mayıs 2015’de müzakereler başladı.
- Halen, müzakereler altı başlık altında yürütülüyor. İlk aşamada, yönetim ve temsil ile ilgili üç başlık ele alındı. Bu başlıklarda, Rum tarafıyla yakınlık sağlandığını söyleyebilirim.
- Mülkiyet, toprak, güvenlik – garantörlük konularını kapsayan diğer üç başlık henüz ele alınmadı. Güvenlik-garantörlük konusu en sona bırakıldı.
- Müzakereler “integrated whole” ilkesine göre yürütülüyor. Yani, her şey topluca kabul edilmeden, hiç bir mutabakat geçerli olmayacak.
- Rum tarafının güvenlik endişesi yok. Ama, KKTC’nin böyle bir endişesi var. Bunu Rum tarafına anlatmamız gerekiyor. Rum tarafında, aralarında yeşiller partisinin de bulunduğu fanatikler var. Bunları aşacağımızı ümit ediyorum.
- Müzakerelerden çekilmek doğru değil. 2000 yılında Sayın Denktaş’la bu konuda ayrı düştüm.
- Ankara’da, İsmail Cem döneminde görüştüğüm Dışişleri Müsteşarına, “Azerbaycan’ın KKTC’ni tanıması için neden girişimde bulunmuyorsunuz?” diye sorduğumda, Karabağ sorunu nedeniyle “Azerbaycan KKTC’ni tanıyacak en son devlet olur” yanıtı ile karşılaştım.
- Rum tarafının beklentileri boşa çıktı. Rum tarafında AB’ne girdikten sonra, KKTC’nin bir yıl dahi dayanamıyacağı, çökeceği beklentisi vardı. Bu gerçekleşmediği gibi, Rum kesiminde ekonomik kriz çıktı, finansal çöküntü yaşandı. Dolayısıyla, Rum tarafı, AB’den umduğunu bulamadı.
- Bir yandan da “güven artırıcı önlemler” üzerinde çalışıyoruz. Vaktim sınırlı olduğu için ayrıntılara giremiyorum.
- 1974’den bu yana KKTC’nde üçüncü nesil yetişti. Gençler çözüm istiyor. Yıllar değil, aylar içinde çözüme ulaşılabileceğine inanıyorum.
- Sorun üreten bir adadan çözüm üreten bir yapıya geçebiliriz.
- Bir yandan doğal gaz yataklarının değerlendirilmesi, Türkiye’den su boru hattının ve elektrik çevrim sisteminin devreye girmesinin bölgeye olumlu yansımaları olacaktır.
- Nüfusun ¼ oranına göre dondurulması hususunda mutabakat arandığı haberi doğru değildir.
- Nüfusun gelişmesi doğal akışında olacaktır. Aksi nasıl düşünülebilir?
- Türkiye’den 1974 sonrası adaya gelen yerleşiklerin geri gönderilmesi söz konusu değildir. Rum tarafı bunu kabul etti.
- İki bölgeli, iki toplumlu yapı esastır. Kanton söz konusu değildir.
Özet değerlendirme :
- Sayın Akıncı, kırk dakika içinde derli toplu bir sunum yaptı.
- Müzakere sürecinde, daha yolun başında olunduğu anlaşılıyor. Beş başlıkta anlaşmaya varılması (özellikle mülkiyet ve toprak) çok zor. Bu sağlansa bile, Rum tarafının garantörlük konusunda tutumunu değiştirmesi bugünkü konjonktürde mümkün görülmüyor. Daha bir kaç gün önce, Yunan Dışişleri Bakanı Fotias, Türk askerinin mevcudiyetini adada kabul etmeyeceklerini söyledi.
- Akıncı’nın ABD ve AB’den teşvik gördüğü söylenebilir.
- ABD ve AB’nin bu kez Rum tarafına daha çok baskı yaptığı izlenimi alınıyor.
- Akıncı, aylar içinde sonuca varılacağını söylemekle, çok iyimser bir görüntü verdi.
(Bu bilgi notu Önder Özar tarafından hazırlandı.)
Friday, November 27, 2015
Düşürülen Rus uçağı
E. Büyükelçi Osman Korutürk'ün 24ncü dönem milletvekilliği süresince danışmanlığını yapan Muzaffer Ayhan Kara'nın, "Düşürülen Rus uçağının maliyeti ne olur?" başlıklı 26 Kasım 2015 tarihli yazısını aktarıyorum.
RTE-Davutoğlu ikilisinin dümenine geçtiği Türk dış politikasının Suriye yöneliminin başımıza ne belalar açacağını daha işin başında ortaya koymuştuk. Danışmanlığını yaptığım, zamanın CHP dış politika kurmayı Osman Korutürk, Meclis’te AKP Grubunun gözünün içine bakarak bugün yaşanan vahim olayları birçok kez projekte etmişti. Odatv’nin arşivi o konuşmalara da atıf yapan makalelerimle doludur.
Daha dört buçuk sene önce asitmetrik savaşın olası sonuçlarına da vurgu yaptık, Suriye’nin müttefiki olan Rusya ve İran gibi devletlerin alacağı pozisyona da. Bütün riskleri ortaya koyduk. Tabii, en başta da Türkiye’nin Suriye’nin iç ihtilafında taraf olmasının nereden bakarsanız bakın uygun olmayacağının da altını çizerek.
DÜŞEN UÇAK DA TAVAN YAPAN GERİLİM DE SÜRPRİZ DEĞİL
Dün sabah angajman kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle Rus uçağının düşürülmesinin ardından birdenbire zaten kontrollü gerilimle seyreden Türk-Rus ilişkilerinin gerilimi tavan yaptı.
Ne var ki, sınırdaki elektrikli ortamda bir uçağın düşürülmesi de sürpriz değil, ardından uçağı düşürülen devletle düşüren devletin geriliminin doruğa sıçraması da sürpriz değil. Olmaması gereken, Türkiye’nin de Rusya’nın da Suriye topraklarındaki bir iç savaşta taraf olması. Temelden yanlış olan bu… Suriye’de bir sorun varsa (ki, var) bunu Suriyeliler çözecek. Uluslararası toplum, Suriye’nin müttefikleri veya muarızları ise ancak ve ancak Suriyelilere (gerek rejim yanlılarına gerek meşru muhaliflere) insan hakları ve demokrasiye ilişkin sorunlarını çözmede yardımcı olacak.
Yeniden düşürülen uçağa dönelim… Önce şu soru geliyor insanın aklına: Örneğin Türk –Yunan hava hattında onca ihlal oluyor ama kimse kimsenin uçağını düşürmüyor. Türk hava sahasını başka devletlerinde ihlal ettiği oluyor arada bir ama yine uçak düşürme yoluna gidilmiyor. O halde neden olası riskleri hesaba katılmadan bir Rus uçağı (ihlal etmiş olsa bile) düşürüldü? Oysa daha iki ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan Moskova’da Merkez Camii açılışı yapmamış mıydı? Putin’le bir araya gelmemiş miydi?
İşte düğüm burada… İki ay içinde Rusya Suriye’de rejimi domine eden faaliyetlerini iyice arttırdı. Son günlerde ise Hatay’ın hemen güneyindeki Bayırbucak Türkmenlerinin bombalandığı iddiaları AKP hükümetini bir tepki göstermeye itti.
Peki, iyi de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu (bir savaş çıkmayacağını kestirebilirler ama) düşülecek bir uçağın nelere mal olacağını kestiremezler miydi? Uçak düştükten itibaren Rusya’nın Türkiye karşıtı bir pozisyon alacağını bilemezler miydi?
ARTIK TÜRKİYE KARŞITI BİR RUSYA’DAN SÖZ EDEBİLİRİZ
E. Büyükelçi Uğur Ergun’un şu paylaşımını gördüm bugün sabah sosyal medyada ve çok da gerçekçi buldum. Şöyle demiş E. Büyükelçi Ergun:
“Bugünden itibaren Rusya'nın Türkiye'nin en büyük karşıtı olacağına kendimizi hazırlamalıyız. Türkiye kendisini zorlayan dört önemli konuda Rusya'yı karşısında görecektir:
1. Kıbrıs konusu ve Türk-Yunan ilişkileri,
2. Ermeni konusu,
3. Kürt konusu,
4. Suriye konusu.
Rusya'nın ekonomik yaptırımları daha ilk anda ortaya çıkmıştır. Akdeniz turizminin çökeceği anlaşılmıştır. Doğal gaz konusu ve çeşitli ekonomik projeler de sıkıntılar doğurabilecektir. Bu istikrarsız ortamda Ortadoğu bataklığına batarken Rusya gibi güçlü bir devletle ilişkilerin bozulması Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği üzerinde büyük sorunları beraberinde getirecektir.”
Hakikaten de bugün gün boyu cereyan edilen gelişmelere baktığımızda E. Büyükelçi Ergun’un saptamalarının ne kadar gerçekçi ve yerinde olduğu görülmüştür. Şöyle ki; Rusya’da parlamentoda Ermeni ‘soykırımı’ yasa tasarısı peydah olmuştur hemen… Kürt meselesiyle ilgili demeçler yüksek sesle servise koyulmuştur. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde Rusya’nın ne kadar etkili olduğu ve KKTC ile ilişkilerde yansımalarının görülebileceği açıktır. Rusya, Yunanistan’la stratejik olarak yakın bir devlet. Bunun Rusya-Türkiye gerilimi yüksek dozda sürdüğü sürece Türk-Yunan ilişkileri açısından ne kadar handikap oluşturacağı ortadadır. Buna karşın AKP hükümeti neden Rusya ile açıktan dalaşmayı tercih etmiştir, hakikaten mantıklı bir izah bulamıyorum. Kısa zamanda bir özür, manevra söz konusu olmazsa Türkiye açısından artık müthiş bir karşıtımız var demektir, yalnızlığımız iyice artacak demektir.
DÜŞÜRÜLEN UÇAK VE TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASIYLA KAYIPLARI
Suriye’de artık Türkiye’nin savunduğu geleneksel toprak ve devlet bütünlüğü tezi AKP’nin izlediği politikayla maalesef çökmüştür. ABD, Suriye’nin kuzeyinde PKK ile ittifak halindeki PYD’yi destekleme marifetiyle Kuzey Irak’takine benzer bir yapılanmayı hemen hemen gerçekleştirmiştir. Rusya’nın ise bir zamanlar yüzyılın ilk yarısında Fransa’nın yaptığına benzer bir şekilde bölünmüş bir Suriye’de Nusayri devletini garantileme, giderek olabildiğince genişletme gayretinde olduğu gözlenmektedir. Yani, Fransa yerine bugün Nusayrilerin hamisi Rusya’dır fiilen. Bu tablo, zaten GKRY ile de müttefik olan Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu da iyice güçlendirmektedir.
Özetle, şu aşamada ABD’de de Rusya da Suriye’de asgari olarak istediğini almış görünmektedir. Şimdi geri kalan Sünni bölgesindeki IŞİD etkisini kırmak ve böylelikle aynı zamanda Kürt ve Nusayri devletlerini garantiye almak istemektedirler. ABD bu yüzden Rusya-Türkiye itişmesinde geri planda kalmayı yeğlemektedir. Türkiye’nin ise bu iç ihtilafta kazanmadığı hiçbir şey yok ama kaybettiği çok şey var. En başta Suriye’nin parçalanması ulusal çıkarlarımıza çok aykırıdır. Güney sınırlarımızın riskinin artması söz konusudur. Suriye, İran, Rusya üzerinden ekonomik kayıplar çok ciddidir. Onca mülteci sorunu ortaya çıkmıştır. Tabii Türkiye’nin bir iç ihtilafa taraf olarak bölgede güvenilirliğini yitirmesi de çok büyük bir zaaftır.
Düşürülen Rus uçağı meselesine bakarken büyük fotoğrafı da görmek gerekiyor.
Muzaffer Ayhan Kara
Odatv.com
RTE-Davutoğlu ikilisinin dümenine geçtiği Türk dış politikasının Suriye yöneliminin başımıza ne belalar açacağını daha işin başında ortaya koymuştuk. Danışmanlığını yaptığım, zamanın CHP dış politika kurmayı Osman Korutürk, Meclis’te AKP Grubunun gözünün içine bakarak bugün yaşanan vahim olayları birçok kez projekte etmişti. Odatv’nin arşivi o konuşmalara da atıf yapan makalelerimle doludur.
Daha dört buçuk sene önce asitmetrik savaşın olası sonuçlarına da vurgu yaptık, Suriye’nin müttefiki olan Rusya ve İran gibi devletlerin alacağı pozisyona da. Bütün riskleri ortaya koyduk. Tabii, en başta da Türkiye’nin Suriye’nin iç ihtilafında taraf olmasının nereden bakarsanız bakın uygun olmayacağının da altını çizerek.
DÜŞEN UÇAK DA TAVAN YAPAN GERİLİM DE SÜRPRİZ DEĞİL
Dün sabah angajman kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle Rus uçağının düşürülmesinin ardından birdenbire zaten kontrollü gerilimle seyreden Türk-Rus ilişkilerinin gerilimi tavan yaptı.
Ne var ki, sınırdaki elektrikli ortamda bir uçağın düşürülmesi de sürpriz değil, ardından uçağı düşürülen devletle düşüren devletin geriliminin doruğa sıçraması da sürpriz değil. Olmaması gereken, Türkiye’nin de Rusya’nın da Suriye topraklarındaki bir iç savaşta taraf olması. Temelden yanlış olan bu… Suriye’de bir sorun varsa (ki, var) bunu Suriyeliler çözecek. Uluslararası toplum, Suriye’nin müttefikleri veya muarızları ise ancak ve ancak Suriyelilere (gerek rejim yanlılarına gerek meşru muhaliflere) insan hakları ve demokrasiye ilişkin sorunlarını çözmede yardımcı olacak.
Yeniden düşürülen uçağa dönelim… Önce şu soru geliyor insanın aklına: Örneğin Türk –Yunan hava hattında onca ihlal oluyor ama kimse kimsenin uçağını düşürmüyor. Türk hava sahasını başka devletlerinde ihlal ettiği oluyor arada bir ama yine uçak düşürme yoluna gidilmiyor. O halde neden olası riskleri hesaba katılmadan bir Rus uçağı (ihlal etmiş olsa bile) düşürüldü? Oysa daha iki ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan Moskova’da Merkez Camii açılışı yapmamış mıydı? Putin’le bir araya gelmemiş miydi?
İşte düğüm burada… İki ay içinde Rusya Suriye’de rejimi domine eden faaliyetlerini iyice arttırdı. Son günlerde ise Hatay’ın hemen güneyindeki Bayırbucak Türkmenlerinin bombalandığı iddiaları AKP hükümetini bir tepki göstermeye itti.
Peki, iyi de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu (bir savaş çıkmayacağını kestirebilirler ama) düşülecek bir uçağın nelere mal olacağını kestiremezler miydi? Uçak düştükten itibaren Rusya’nın Türkiye karşıtı bir pozisyon alacağını bilemezler miydi?
ARTIK TÜRKİYE KARŞITI BİR RUSYA’DAN SÖZ EDEBİLİRİZ
E. Büyükelçi Uğur Ergun’un şu paylaşımını gördüm bugün sabah sosyal medyada ve çok da gerçekçi buldum. Şöyle demiş E. Büyükelçi Ergun:
“Bugünden itibaren Rusya'nın Türkiye'nin en büyük karşıtı olacağına kendimizi hazırlamalıyız. Türkiye kendisini zorlayan dört önemli konuda Rusya'yı karşısında görecektir:
1. Kıbrıs konusu ve Türk-Yunan ilişkileri,
2. Ermeni konusu,
3. Kürt konusu,
4. Suriye konusu.
Rusya'nın ekonomik yaptırımları daha ilk anda ortaya çıkmıştır. Akdeniz turizminin çökeceği anlaşılmıştır. Doğal gaz konusu ve çeşitli ekonomik projeler de sıkıntılar doğurabilecektir. Bu istikrarsız ortamda Ortadoğu bataklığına batarken Rusya gibi güçlü bir devletle ilişkilerin bozulması Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği üzerinde büyük sorunları beraberinde getirecektir.”
Hakikaten de bugün gün boyu cereyan edilen gelişmelere baktığımızda E. Büyükelçi Ergun’un saptamalarının ne kadar gerçekçi ve yerinde olduğu görülmüştür. Şöyle ki; Rusya’da parlamentoda Ermeni ‘soykırımı’ yasa tasarısı peydah olmuştur hemen… Kürt meselesiyle ilgili demeçler yüksek sesle servise koyulmuştur. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde Rusya’nın ne kadar etkili olduğu ve KKTC ile ilişkilerde yansımalarının görülebileceği açıktır. Rusya, Yunanistan’la stratejik olarak yakın bir devlet. Bunun Rusya-Türkiye gerilimi yüksek dozda sürdüğü sürece Türk-Yunan ilişkileri açısından ne kadar handikap oluşturacağı ortadadır. Buna karşın AKP hükümeti neden Rusya ile açıktan dalaşmayı tercih etmiştir, hakikaten mantıklı bir izah bulamıyorum. Kısa zamanda bir özür, manevra söz konusu olmazsa Türkiye açısından artık müthiş bir karşıtımız var demektir, yalnızlığımız iyice artacak demektir.
DÜŞÜRÜLEN UÇAK VE TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASIYLA KAYIPLARI
Suriye’de artık Türkiye’nin savunduğu geleneksel toprak ve devlet bütünlüğü tezi AKP’nin izlediği politikayla maalesef çökmüştür. ABD, Suriye’nin kuzeyinde PKK ile ittifak halindeki PYD’yi destekleme marifetiyle Kuzey Irak’takine benzer bir yapılanmayı hemen hemen gerçekleştirmiştir. Rusya’nın ise bir zamanlar yüzyılın ilk yarısında Fransa’nın yaptığına benzer bir şekilde bölünmüş bir Suriye’de Nusayri devletini garantileme, giderek olabildiğince genişletme gayretinde olduğu gözlenmektedir. Yani, Fransa yerine bugün Nusayrilerin hamisi Rusya’dır fiilen. Bu tablo, zaten GKRY ile de müttefik olan Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu da iyice güçlendirmektedir.
Özetle, şu aşamada ABD’de de Rusya da Suriye’de asgari olarak istediğini almış görünmektedir. Şimdi geri kalan Sünni bölgesindeki IŞİD etkisini kırmak ve böylelikle aynı zamanda Kürt ve Nusayri devletlerini garantiye almak istemektedirler. ABD bu yüzden Rusya-Türkiye itişmesinde geri planda kalmayı yeğlemektedir. Türkiye’nin ise bu iç ihtilafta kazanmadığı hiçbir şey yok ama kaybettiği çok şey var. En başta Suriye’nin parçalanması ulusal çıkarlarımıza çok aykırıdır. Güney sınırlarımızın riskinin artması söz konusudur. Suriye, İran, Rusya üzerinden ekonomik kayıplar çok ciddidir. Onca mülteci sorunu ortaya çıkmıştır. Tabii Türkiye’nin bir iç ihtilafa taraf olarak bölgede güvenilirliğini yitirmesi de çok büyük bir zaaftır.
Düşürülen Rus uçağı meselesine bakarken büyük fotoğrafı da görmek gerekiyor.
Muzaffer Ayhan Kara
Odatv.com
Tal Buenos'un "Kukla Papa" başlıklı yazısı (Daily Sabah - 13 Ekim 2015)
ABD’nin son dönemde Papa ile yakınlaşmasının ardında neyin yattığı bilinmemektedir. Ancak, Amerika, dış çıkarlarını meşru kılmak üzere Papa’yı etkisini kullanması için razı etmiş gibi görünüyor.
Geçtiğimiz Nisan ayında Papa Francis’nın Osmanlı tarihini siyasallaştırması, daha sonra Amerikan güdümündeki Associated Press’in dikkatlice ambalajlayarak dünya kamuoyuna sunduğu, tertip edilen bir gösteri niteliğindeydi. Avustralya kanalı ABC, BBC, CNN ve Huffington Post gibi medya kuruluşları tarafından da benzer bir şekilde ele alınmıştı. Haberlerin içeriği, Papa’nın Ermenilerin sevk ve iskanını ve I. Dünya Savaşı’ndaki kayıplarını soykırım olarak nitelendirmesi sebebiyle, Türkiye’yi inkarcılıkla bağdaştırmak ve Türk hükümetini öfkeli olarak tanıtmak üzere hazırlanmıştı.
Tahmin edilebileceği üzere, birçok Türk, Papa’nın bu tartışmalı konuyu daha da alevlendirmesini olumlu karşılamamıştır. Verilen tepkilerden biri, tarihi gerçeklerin dışına çıkarak ve o dönemde yaşanan diğer acıları görmezden gelerek, Müslümanların katliamlar yapması üzerine vaaz veren Papa’nın Müslüman karşıtı duyguları dile getirip getirmediği olmuştur. Tarihte Avrupa’da din adına zulümlerin yapıldığını bilenler Papa’nın dikkatleri, yüzyıllar boyunca Hristiyan olmadıkları için belirli gruplara karşı işlenmiş, hiçbir zaman soykırım olarak nitelendirmediği ve de nitelendirmeyeceği suçlardan başka tarafa çevirirken yüzünün nasıl kızarmadığını muhtemelen merak etmiştir.
Fakat, Papa Francis’in Amerika’ya yakın zamanda gerçekleştirdiği ziyaret incelendiğinde, Papa’nın sadece dini önyargılara dayanarak Türklere karşı duyarsız davranmadığını, daha ziyade Amerikan etkisinin bir aracı olarak hareket ettiği inanmak görülmektedir. Dünya üzerindeki en büyük güç olan Amerika Birleşik Devletleri, Papa aracılığıyla, gündemi istediği gibi şekillendirebilmekte ve kendini ele vermeden etkisini ortaya koyabilmektedir. Peki, Amerika’nın Papa aracılığıyla ulaşabileceği insanlar hangileridir? Papanın dünya kamuoyu üzerindeki etkisi sadece Katoliklerle sınırlı değildir. Hem Katolikler, hem de Katolik olmayanlar Papa’yı genelde bağımsız bir figür olarak görmektedir. 1 milyardan fazla Katolik Papanın sözleriyle, düşüncelerinin Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere şekillendirildiğinin farkında bile olmadan, belirli inanç ve tercihleri benimsemesi sağlanabilir. Ayrıca, Papa, geriye kalan milyarlarca insan tarafından, her ne kadar onlar için ahlaki bir otorite olmasa da, büyük bir dini temsil eden ve Amerikan olmayan bir ses olarak itibar görmektedir.
Papa’nın bağımsız bir figür olduğu yönünde yaygın bir algı olsa d, Vatikan’ın Amerikan etkisi altında olması imkansız değildir. Siyasal realizm, dünyadaki en güçlü devletin daha zayıf devletleri kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye mecbur bırakmayı hedeflediğini söylemektedir. Emperyalist çıkarların kitlelere karşı güç kullanma ve teşvik edici unsurlar sunma yoluyla sağlandığı eski sömürgecilik anlayışından farklı olarak günümüzün yeni sömürgeci uygulamaları, daha çok devlet liderlerinin atanmasına dayanmaktadır. Bu bağlamda, 1929’dan beri bağımsız olan bir şehir devletinin lideri olan Papa, Amerikan çıkarlarına hizmet ettiği düşünülen, Afrika, Asya ve Orta Doğu’daki belirli küçük devletlerin siyasi liderlerinden farklı değildir. Unutulmamalıdır ki, Aziz Petrus Bazilikasında yürüyen en son emperyalist askeri birlik, Haziran 1944’de, II. Dünya Savaşı sırasında Amerika liderliğindeki Müttefik Devletler adına hareket eden İngiliz birlikleridir.
Papa Francis’in en etkili olduğu yer Latin Amerika’dır ve bu coğrafyadaki insanları etkileme becerisi Washington’ın işine gelmektedir. Çin, İran ve Rusya, ABD hegemonyasına meydan okuyan başlıca güçler olarak düşünülmekle birlikte, ABD’nin günümüzdeki hakim devlet olarak ortaya çıkmasının sebebinin öncelikle kendi bölgesinde hakimiyet kurması olduğu yönünde akademisyenler arasında bir görüş birliği vardır. Yani, Amerika’nın Amerika kıtasındaki mevcut hakimiyetinin statükosunun sürdürülmesi ki bu tür bir hakimiyet hiçbir devlet tarafından dünyanın hiçbir bölgesinde kurulamamıştır, 20. yüzyılın başından beri ABD’nin adım adım başardığı olduğu şeyin temelini oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Latin Amerika’daki kamuoyu üzerinde çok büyük etkisi olan Arjantinli Papa’yı kullanabilmenin neden önemli olduğu anlaşılabilir. Belki bu durum, kamuoyunu etkileme görevini etkin bir şekilde gerçekleştirememiş olması muhtemel Alman Papa XVI. Benedikt’in beklenmedik bir şekilde görevinden ayrılmasının ardındaki sırrı da açıklayabilir.
VATİKAN D.C.
Papa Francis’nın ABD’yi ziyaret etmesinin ardın yatan fikir, Papa’nın Amerika’da kamuoyu yaratmasını hedeflediğinden oldukça iddialıdır. Çıktığı Doğu yakası turu boyunca dikkatlerin Papa’nın iplerini tutanlara yönelmesini engellemek için çaba sarf edilmiştir. New Jersey Valisi Chris Christie, Senatör Marco Rubio ve Milletvekili Paul Gosar gibi Katolik Cumhuriyetçiler’in Papa’yla olan siyasi fikir ayrılıklarını, Papa’nın görüşlerinin ille de Amerikan yanlısı olmadığı algısı yaratmak isteniyormuşçasına basın önünde dile getirmeleri sağlanmıştır. Benzer şekilde, sanki Papa ABD’nin başkentine gelerek düşüncelerini açıkça ortaya koymuş gibi, New York Times’da “Papa Francis’in Amerika’ya Meydan Okuması” başlıklı bir başyazı yayımlanmıştır. Bu gibi girişimler, Amerikan halkını Papa’nın Amerika’nın kuklası olduğu fikrinden uzaklaştırmayı amaçlamıştır. İnandırıcı ve etkili olmak için Papa, devlet eliyle desteklendiği şüphelerine yer vermeden, saygın ve değerli bir olarak tanıtılmıştır.
Washington’ın Papa’nın ziyaretini sayesinde elde ettikleri, Amerikan kamuoyunun Papa’nın Kongre’de yaptığı konuşmada üzerinde durduğu konularla aynı fikirde olmasını gerektirmemiştir. Bu bağlamda elde edilenler, Papa’nın dedikleriyle inandırıcı bir söylem yaratma becerisinde saklıdır. Bilgi, halkın benimsediği veya benimsediğini düşündüğü görüşler ne olursa olsun, söylem önceden tasarlanmış bir dizi seçenek içerisinde kalacak ve öngörülen dengeyi yaratacak şekilde kontrol edildiği müddetçe insanlar A veya B görüşünü veya A ve B arasındaki herhangi bir görüşü benimsemekte özgürdür. Papa’nın söylem şekillendirilmesine dair önceden tasarlanmış bir planın parçası olduğu tezi, ABD Başkanı Barack Obama’nın danışmanı Jim Wallis’in de aralarında bulunduğu 36 dini liderin, Papa’nın Kongre’deki konuşmasının iklim değişikliği konusuna ivme kazandıracak bir mesaj vereceğini nereden bildiğinin ve New York Times’ın konuşmanın ertesi günü çıkacak olan sayısında tüm bir sayfayı Papa’nın verdiği mesajı desteklemek için nasıl ayırdığının mantıklı açıklamalarından biridir. Reklamın yapıldığı gazete Papa’nın konuşmasının ertesi günü yayınlanmış olabilir; ancak, reklam yerleştirme çalışmalarının konuşmadan önce başlamış olduğu görülmektedir. Wallis, kamu yararına çevrenin korunması ile ilgili olarak yapılan “küresel tartışmanın” değiştiğini Papa Francis aracılığıyla söylemiş olabilir; ancak Wallis’in konuşmayla ilgili Papa’dan daha fazla bilgiye sahip olması muhtemeldir.
Bağımsız bir Papa Kongre’ye gitmeyebilirdi. Amerika’ya bağlı olmayan X. Pius, I. Dünya Savaşı’ndan önce, 1910 yılında dönemin Başkan Yardımcısı Charles W. Fairbanks ve daha sonra dönemin Başkanı Theodore Roosevelt gibi Amerikalı siyasetçilerle görüşmeyi reddetmiştir. Günümüzde Papaların, büyük siyasi güçlerin emrinde olduklarından, kendilerine verilen siyasi görevler vardır.
Peki Eylül’de gerçekleştirilen bu ziyarete ilişkin hangi ipuçları “Papa gösterisinin” bir Amerikan ürünü olduğunu işaret etmektedir? Bu ipuçları, Papa’nın sözlerindeki belirgin Amerikan deyimlerinde saklıdır. Papa’nın bir topluluk karşısında İngilizce konuşmayı tercih etmesi hafife alınacak bir durum değildir. Papa’nın Amerika ziyaretinde İngilizce konuşmayı tercih etmesi, her ne kadar Amerikan basınında bunun Papa’nın tercihi olduğu vurgulanmaya çalışılsa da, Papa’dan beklenmesi doğal olan manevi rehberlikten ziyade Amerikan kamuoyunu etkileme görevini üstlendiğine işaret etmektedir.
Papa’nın Amerika’ya hizmet ettiğinin en önemli işareti, Amerikan Federal Hükümeti’nin Kızılderililere geçmişte nasıl davranıldığı hakkında yaptığı yorumdadır. Papa’nın rengi, ABD’nin soykırım söylemini nasıl kontrol ettiğinin farkında olanlar için, Kızılderililerin maruz kaldığı zulümler ve soylarının neredeyse tüketilmesi konusunda kullandığı sözlerle ortaya çıkmıştır: “İlk temaslar genelde sert ve şiddetli olsa da, geçmişi bugünün ölçütleriyle yargılamak güçtür.”
Papa’nın Soykırımı
Bu sözler, Papa’nın I. Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni kayıplarıyla ilgili yaptığı açıklamalarla karşılaştırıldığında, Türklere yönelik utanç verici önyargısı ortaya çıkmaktadır. Papa Francis, Ermenilerin mağduriyetinin “20. Yüzyılın ilk soykırımı” olarak nitelendirildiğini ileri sürmeden önce şu sözleri söylemiştir: “Bir kötülüğün üstünü kapatmak ya da kötülüğü inkar etmek, bir yaranın üzerini sarmayarak kanamasına izin veremeye benzer”. Bu benzetme sadece bir çifte standarda değil, aynı zamanda, Papa’nın Amerikan’ın söylemler mühendisliğindeki rolüne işaret etmektedir. Bağımsız bir Papa, 19. yüzyılda Anadolu’daki Amerikalı misyonerlerin gücü nasıl Ermeni Apostolik Kilisesinin geleneksel liderlerinin elinden alıp Ermeni papazları üzerinde Amerikan kontrolünü sağlayan bir eğitim sistemine aktardıklarını, böylece nasıl Ermeni Hristiyanlığını Amerikan Hristiyanlığına dönüştürdüklerini sorgulayabilirdi. Nitekim, Apostolik örgütlenmesi ortadan kaldırılmış ve Ermeni Kilisesinin başına, dış güçlerle işbirliği yapmaya hevesli olan ve kendi halkını Osmanlı İmparatorluğu’nda barış içinde yaşayan bir azınlıktan Osmanlı’ya karşı öfkeli siyasi gruplara dönüştürme amacı güden Amerikan ve İngiliz politikalarını gözü kapalı bir şekilde benimseyen yeni liderler getirilmiştir.
Papa, bağımsız hareket etmemektedir ve bu kadar nüfuz sahibi bir dini kurumun başında olması, Osmanlı’da Ermeni dini liderlerine yapılana benzer, güçlü bir Amerikan manevrasının sonucudur. Kitleleri harekete geçirme gücü olan kurumlar imparatorlukların değer verdiği bir araçtır. Amerika’nın bu tip kurumlara değer vermesinin sebebi, görünürde güvenilir olan, fakat gerçekte dış güçlerin çıkarlarıyla uyumlu hareket eden liderleri kontrol etmek ve görevde tutmak kaydıyla, sadık grupları harekete geçirebilmesidir. Bu bağlamda Papa Francis, Amerikan çıkarlarına hizmet eden göstermelik papalar dizisinin sonuncusudur.
Konuşan Papa, ipleri elinde tutansa Amerika’dır.
*Tal Buenos, Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi doktora adayıdır.
Geçtiğimiz Nisan ayında Papa Francis’nın Osmanlı tarihini siyasallaştırması, daha sonra Amerikan güdümündeki Associated Press’in dikkatlice ambalajlayarak dünya kamuoyuna sunduğu, tertip edilen bir gösteri niteliğindeydi. Avustralya kanalı ABC, BBC, CNN ve Huffington Post gibi medya kuruluşları tarafından da benzer bir şekilde ele alınmıştı. Haberlerin içeriği, Papa’nın Ermenilerin sevk ve iskanını ve I. Dünya Savaşı’ndaki kayıplarını soykırım olarak nitelendirmesi sebebiyle, Türkiye’yi inkarcılıkla bağdaştırmak ve Türk hükümetini öfkeli olarak tanıtmak üzere hazırlanmıştı.
Tahmin edilebileceği üzere, birçok Türk, Papa’nın bu tartışmalı konuyu daha da alevlendirmesini olumlu karşılamamıştır. Verilen tepkilerden biri, tarihi gerçeklerin dışına çıkarak ve o dönemde yaşanan diğer acıları görmezden gelerek, Müslümanların katliamlar yapması üzerine vaaz veren Papa’nın Müslüman karşıtı duyguları dile getirip getirmediği olmuştur. Tarihte Avrupa’da din adına zulümlerin yapıldığını bilenler Papa’nın dikkatleri, yüzyıllar boyunca Hristiyan olmadıkları için belirli gruplara karşı işlenmiş, hiçbir zaman soykırım olarak nitelendirmediği ve de nitelendirmeyeceği suçlardan başka tarafa çevirirken yüzünün nasıl kızarmadığını muhtemelen merak etmiştir.
Fakat, Papa Francis’in Amerika’ya yakın zamanda gerçekleştirdiği ziyaret incelendiğinde, Papa’nın sadece dini önyargılara dayanarak Türklere karşı duyarsız davranmadığını, daha ziyade Amerikan etkisinin bir aracı olarak hareket ettiği inanmak görülmektedir. Dünya üzerindeki en büyük güç olan Amerika Birleşik Devletleri, Papa aracılığıyla, gündemi istediği gibi şekillendirebilmekte ve kendini ele vermeden etkisini ortaya koyabilmektedir. Peki, Amerika’nın Papa aracılığıyla ulaşabileceği insanlar hangileridir? Papanın dünya kamuoyu üzerindeki etkisi sadece Katoliklerle sınırlı değildir. Hem Katolikler, hem de Katolik olmayanlar Papa’yı genelde bağımsız bir figür olarak görmektedir. 1 milyardan fazla Katolik Papanın sözleriyle, düşüncelerinin Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere şekillendirildiğinin farkında bile olmadan, belirli inanç ve tercihleri benimsemesi sağlanabilir. Ayrıca, Papa, geriye kalan milyarlarca insan tarafından, her ne kadar onlar için ahlaki bir otorite olmasa da, büyük bir dini temsil eden ve Amerikan olmayan bir ses olarak itibar görmektedir.
Papa’nın bağımsız bir figür olduğu yönünde yaygın bir algı olsa d, Vatikan’ın Amerikan etkisi altında olması imkansız değildir. Siyasal realizm, dünyadaki en güçlü devletin daha zayıf devletleri kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye mecbur bırakmayı hedeflediğini söylemektedir. Emperyalist çıkarların kitlelere karşı güç kullanma ve teşvik edici unsurlar sunma yoluyla sağlandığı eski sömürgecilik anlayışından farklı olarak günümüzün yeni sömürgeci uygulamaları, daha çok devlet liderlerinin atanmasına dayanmaktadır. Bu bağlamda, 1929’dan beri bağımsız olan bir şehir devletinin lideri olan Papa, Amerikan çıkarlarına hizmet ettiği düşünülen, Afrika, Asya ve Orta Doğu’daki belirli küçük devletlerin siyasi liderlerinden farklı değildir. Unutulmamalıdır ki, Aziz Petrus Bazilikasında yürüyen en son emperyalist askeri birlik, Haziran 1944’de, II. Dünya Savaşı sırasında Amerika liderliğindeki Müttefik Devletler adına hareket eden İngiliz birlikleridir.
Papa Francis’in en etkili olduğu yer Latin Amerika’dır ve bu coğrafyadaki insanları etkileme becerisi Washington’ın işine gelmektedir. Çin, İran ve Rusya, ABD hegemonyasına meydan okuyan başlıca güçler olarak düşünülmekle birlikte, ABD’nin günümüzdeki hakim devlet olarak ortaya çıkmasının sebebinin öncelikle kendi bölgesinde hakimiyet kurması olduğu yönünde akademisyenler arasında bir görüş birliği vardır. Yani, Amerika’nın Amerika kıtasındaki mevcut hakimiyetinin statükosunun sürdürülmesi ki bu tür bir hakimiyet hiçbir devlet tarafından dünyanın hiçbir bölgesinde kurulamamıştır, 20. yüzyılın başından beri ABD’nin adım adım başardığı olduğu şeyin temelini oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Latin Amerika’daki kamuoyu üzerinde çok büyük etkisi olan Arjantinli Papa’yı kullanabilmenin neden önemli olduğu anlaşılabilir. Belki bu durum, kamuoyunu etkileme görevini etkin bir şekilde gerçekleştirememiş olması muhtemel Alman Papa XVI. Benedikt’in beklenmedik bir şekilde görevinden ayrılmasının ardındaki sırrı da açıklayabilir.
VATİKAN D.C.
Papa Francis’nın ABD’yi ziyaret etmesinin ardın yatan fikir, Papa’nın Amerika’da kamuoyu yaratmasını hedeflediğinden oldukça iddialıdır. Çıktığı Doğu yakası turu boyunca dikkatlerin Papa’nın iplerini tutanlara yönelmesini engellemek için çaba sarf edilmiştir. New Jersey Valisi Chris Christie, Senatör Marco Rubio ve Milletvekili Paul Gosar gibi Katolik Cumhuriyetçiler’in Papa’yla olan siyasi fikir ayrılıklarını, Papa’nın görüşlerinin ille de Amerikan yanlısı olmadığı algısı yaratmak isteniyormuşçasına basın önünde dile getirmeleri sağlanmıştır. Benzer şekilde, sanki Papa ABD’nin başkentine gelerek düşüncelerini açıkça ortaya koymuş gibi, New York Times’da “Papa Francis’in Amerika’ya Meydan Okuması” başlıklı bir başyazı yayımlanmıştır. Bu gibi girişimler, Amerikan halkını Papa’nın Amerika’nın kuklası olduğu fikrinden uzaklaştırmayı amaçlamıştır. İnandırıcı ve etkili olmak için Papa, devlet eliyle desteklendiği şüphelerine yer vermeden, saygın ve değerli bir olarak tanıtılmıştır.
Washington’ın Papa’nın ziyaretini sayesinde elde ettikleri, Amerikan kamuoyunun Papa’nın Kongre’de yaptığı konuşmada üzerinde durduğu konularla aynı fikirde olmasını gerektirmemiştir. Bu bağlamda elde edilenler, Papa’nın dedikleriyle inandırıcı bir söylem yaratma becerisinde saklıdır. Bilgi, halkın benimsediği veya benimsediğini düşündüğü görüşler ne olursa olsun, söylem önceden tasarlanmış bir dizi seçenek içerisinde kalacak ve öngörülen dengeyi yaratacak şekilde kontrol edildiği müddetçe insanlar A veya B görüşünü veya A ve B arasındaki herhangi bir görüşü benimsemekte özgürdür. Papa’nın söylem şekillendirilmesine dair önceden tasarlanmış bir planın parçası olduğu tezi, ABD Başkanı Barack Obama’nın danışmanı Jim Wallis’in de aralarında bulunduğu 36 dini liderin, Papa’nın Kongre’deki konuşmasının iklim değişikliği konusuna ivme kazandıracak bir mesaj vereceğini nereden bildiğinin ve New York Times’ın konuşmanın ertesi günü çıkacak olan sayısında tüm bir sayfayı Papa’nın verdiği mesajı desteklemek için nasıl ayırdığının mantıklı açıklamalarından biridir. Reklamın yapıldığı gazete Papa’nın konuşmasının ertesi günü yayınlanmış olabilir; ancak, reklam yerleştirme çalışmalarının konuşmadan önce başlamış olduğu görülmektedir. Wallis, kamu yararına çevrenin korunması ile ilgili olarak yapılan “küresel tartışmanın” değiştiğini Papa Francis aracılığıyla söylemiş olabilir; ancak Wallis’in konuşmayla ilgili Papa’dan daha fazla bilgiye sahip olması muhtemeldir.
Bağımsız bir Papa Kongre’ye gitmeyebilirdi. Amerika’ya bağlı olmayan X. Pius, I. Dünya Savaşı’ndan önce, 1910 yılında dönemin Başkan Yardımcısı Charles W. Fairbanks ve daha sonra dönemin Başkanı Theodore Roosevelt gibi Amerikalı siyasetçilerle görüşmeyi reddetmiştir. Günümüzde Papaların, büyük siyasi güçlerin emrinde olduklarından, kendilerine verilen siyasi görevler vardır.
Peki Eylül’de gerçekleştirilen bu ziyarete ilişkin hangi ipuçları “Papa gösterisinin” bir Amerikan ürünü olduğunu işaret etmektedir? Bu ipuçları, Papa’nın sözlerindeki belirgin Amerikan deyimlerinde saklıdır. Papa’nın bir topluluk karşısında İngilizce konuşmayı tercih etmesi hafife alınacak bir durum değildir. Papa’nın Amerika ziyaretinde İngilizce konuşmayı tercih etmesi, her ne kadar Amerikan basınında bunun Papa’nın tercihi olduğu vurgulanmaya çalışılsa da, Papa’dan beklenmesi doğal olan manevi rehberlikten ziyade Amerikan kamuoyunu etkileme görevini üstlendiğine işaret etmektedir.
Papa’nın Amerika’ya hizmet ettiğinin en önemli işareti, Amerikan Federal Hükümeti’nin Kızılderililere geçmişte nasıl davranıldığı hakkında yaptığı yorumdadır. Papa’nın rengi, ABD’nin soykırım söylemini nasıl kontrol ettiğinin farkında olanlar için, Kızılderililerin maruz kaldığı zulümler ve soylarının neredeyse tüketilmesi konusunda kullandığı sözlerle ortaya çıkmıştır: “İlk temaslar genelde sert ve şiddetli olsa da, geçmişi bugünün ölçütleriyle yargılamak güçtür.”
Papa’nın Soykırımı
Bu sözler, Papa’nın I. Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni kayıplarıyla ilgili yaptığı açıklamalarla karşılaştırıldığında, Türklere yönelik utanç verici önyargısı ortaya çıkmaktadır. Papa Francis, Ermenilerin mağduriyetinin “20. Yüzyılın ilk soykırımı” olarak nitelendirildiğini ileri sürmeden önce şu sözleri söylemiştir: “Bir kötülüğün üstünü kapatmak ya da kötülüğü inkar etmek, bir yaranın üzerini sarmayarak kanamasına izin veremeye benzer”. Bu benzetme sadece bir çifte standarda değil, aynı zamanda, Papa’nın Amerikan’ın söylemler mühendisliğindeki rolüne işaret etmektedir. Bağımsız bir Papa, 19. yüzyılda Anadolu’daki Amerikalı misyonerlerin gücü nasıl Ermeni Apostolik Kilisesinin geleneksel liderlerinin elinden alıp Ermeni papazları üzerinde Amerikan kontrolünü sağlayan bir eğitim sistemine aktardıklarını, böylece nasıl Ermeni Hristiyanlığını Amerikan Hristiyanlığına dönüştürdüklerini sorgulayabilirdi. Nitekim, Apostolik örgütlenmesi ortadan kaldırılmış ve Ermeni Kilisesinin başına, dış güçlerle işbirliği yapmaya hevesli olan ve kendi halkını Osmanlı İmparatorluğu’nda barış içinde yaşayan bir azınlıktan Osmanlı’ya karşı öfkeli siyasi gruplara dönüştürme amacı güden Amerikan ve İngiliz politikalarını gözü kapalı bir şekilde benimseyen yeni liderler getirilmiştir.
Papa, bağımsız hareket etmemektedir ve bu kadar nüfuz sahibi bir dini kurumun başında olması, Osmanlı’da Ermeni dini liderlerine yapılana benzer, güçlü bir Amerikan manevrasının sonucudur. Kitleleri harekete geçirme gücü olan kurumlar imparatorlukların değer verdiği bir araçtır. Amerika’nın bu tip kurumlara değer vermesinin sebebi, görünürde güvenilir olan, fakat gerçekte dış güçlerin çıkarlarıyla uyumlu hareket eden liderleri kontrol etmek ve görevde tutmak kaydıyla, sadık grupları harekete geçirebilmesidir. Bu bağlamda Papa Francis, Amerikan çıkarlarına hizmet eden göstermelik papalar dizisinin sonuncusudur.
Konuşan Papa, ipleri elinde tutansa Amerika’dır.
*Tal Buenos, Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi doktora adayıdır.
Atatürk'ün akıllı projeleri
Bugün ( 21 Kasım 2015) Caddebostan Kültür Merkezi 'nde "Atatürk'ün Akıllı Projeleri" konusunda bir söyleşi yapan araştırmacı yazar Sinan Meydan, Atatürk'ün mücadelesinin öncelikle üç ana eksene dayandığını vurguladı ve bunları şöyle sıraladı:
- bağımsızlık,
- ulusal egemenlik,
- uygarlaşma , çağdaşlaşma.
Atatürk'ün en önemli projesinin "insanlık ve barış" projesi olduğunu belirten konuşmacı, Atatürk'ün tüm mazlum milletlerin bir araya gelerek barış kuşağı oluşturmalarını önerdiğini, bu gerçekleştiğinde dünyada barışın da kurulacağını söylediğini ifadeyle, Atatürk'ün "kalabalığın sesi" olmamayı şiar edindiğini, mücadelesinin "hak" odaklı olduğunu belirtti ve bu konuda aşağıda aktardığım olayı dinleyicilerine anımsattı:
"1920 Nisan ayındayız. Ankara'da TBMM yeni açılmış,
bazı milletvekilleri Ankara'nın yoksulluğunu görünce, memleketlerine dönmeye karar verirler. Mustafa Kemal, kürsüye çıkarak, morali bozulan milletvekillerine şöyle seslenir:
-“İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Milli Meclise davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.”
Sinan Meydan konuşmasını bitirdiğinde, tesadüfen yanımda oturan salondaki başı örtülü tek hanım dinleyici ayağa kalkarak alkışlara katıldı.
- bağımsızlık,
- ulusal egemenlik,
- uygarlaşma , çağdaşlaşma.
Atatürk'ün en önemli projesinin "insanlık ve barış" projesi olduğunu belirten konuşmacı, Atatürk'ün tüm mazlum milletlerin bir araya gelerek barış kuşağı oluşturmalarını önerdiğini, bu gerçekleştiğinde dünyada barışın da kurulacağını söylediğini ifadeyle, Atatürk'ün "kalabalığın sesi" olmamayı şiar edindiğini, mücadelesinin "hak" odaklı olduğunu belirtti ve bu konuda aşağıda aktardığım olayı dinleyicilerine anımsattı:
"1920 Nisan ayındayız. Ankara'da TBMM yeni açılmış,
bazı milletvekilleri Ankara'nın yoksulluğunu görünce, memleketlerine dönmeye karar verirler. Mustafa Kemal, kürsüye çıkarak, morali bozulan milletvekillerine şöyle seslenir:
-“İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Milli Meclise davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.”
Sinan Meydan konuşmasını bitirdiğinde, tesadüfen yanımda oturan salondaki başı örtülü tek hanım dinleyici ayağa kalkarak alkışlara katıldı.
Subscribe to:
Posts (Atom)