Thursday, June 7, 2018

Ermenistan'ın ilk başbakanı Kaçaznuni'nin 1923 yılındaki raporuna ilişkin bilgi notu

ovanes kaçaznuni ile ilgili görsel sonucu
Kaçaznuni Kimdir?
 
Ovanes Kaçaznuni (Hovannez Katchaznouni), 1918 yılı Temmuz ayında kurulan Ermenistan devletinin ilk başbakanıdır. Taşnak Hükümetinin 1919 yılı Ağustos ayına kadar 13 ay yönetmiştir. Taşnaksutyun Partisi’nin kurucularındandır ve önemli lideridir. Ermenistan’ın ve    Taşnak Partisi’nin en yetkilisidir.
 
1867 yılında Gürcistan’a bağlı Ahıska bölgesinde doğdu. Mimarlık eğitimi aldıktan sonar Bakû’de mimar olarak çalıştı. Taşnak örgütüne orada katıldı. 1917’de Ermeni Ulusal Konseyi üyesi oldu. 1918’e kadar Kafkasya parlamentosunda (Seym) Taşnak temsilcisi olarak bulundu. Trabzon ve Batum’da Türklerle yapılan barış görüşmelerinde Ermeni heyeti içinde yer aldı. Kafkasya devleti parçalanınca, 1918 Temmuz’unda bağımsız Ermenistan’ın ilk başbakanı oldu. 1919 Ağustos’una kadar bu görevde kaldı. 1920 yılında Ermenistan’da Bolşevik iktidarının kurulmasının ardından tutuklandı. 1921 yılında Bolşevik yönetimine karşı yapılan karşıdevrime! ayaklanmanın bastırılmasından sonra ülkeyi terk etti. Yıllar sonar Sovyet Ermenistanı’na geri döndü ve 1938 yılında ölene kadar mimar olarak çalıştı.
 
Kaçaznuni’nin raporu
 
Ovanes Kaçaznuni’nin 1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni meselesi ile ilgili Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor gerçekleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Kaçaznuni’nin Osmanlı döneminde yaşananları anlattığı kendi imzasını taşıyan rapor aslında bir itirafnamedir. Kaçaznuni, hemen o yıl raporunu kitap olarak yayımlatır. Koyduğu başlık, yine intihar önerisini vurgulamaktadır: “Taşnaksutyun’un
Artık Yapacağı Bir Şey Yok.”
 
Ermenice basılan kitap, dört yıl sonra, 1927 yılında Rusçaya çevrilerek Tiflis’le “ibreti âlem”olması amacıyla 2 bin adet basıldı. Kitabın İngilizce basımı ise, 1955 yılında, “The Armenian Revolutionary Federation (Dashnaksoution) Has Nothing To Do Any More” başlığıyla “Armenian Information Service” (Ermeni İstihbarat Servisi) tarafından New York’ta yayımlandı. Ancak bu İngilizce yayın, kitabın bütününü içermiyor. İlk Ermeni başbakanının bu tarihî raporu Ermenistan’da yasaklanmıştır. Yayınların Avrupa’daki kütüphanelerden Taşnaklar tarafından toplatıldığı da biliniyor. Kitabın çeşitli dillerden yayımlanan basımları, Avrupa kütüphanelerinden toplatılmıştır. Rapor, sonraları İstanbul Üniversitesi Araştırma Görevlisi Sayın Mehmet PERİNÇEK tarafından Moskova’daki Lenin Kütüphanesi’nde Rusça olarak bulundu ve  Türkolog Arif ACAROĞLU tarafından Türkçe’ye çevrildi.
 
Kaynak Yayınları’ndan, 2006 yılında, “Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok” (1923 Parti Konferansı’na Rapor) başlığıyla yayınlanan kitapta yazılanlar Ermeni kıyımı iddiaları bağlamında bir belge durumunda…
 
Yıllarca sözde soykırıma uğradıklarını iddia eden ve dünya kamuoyunu baskı altına almaya çalışan Ermenilerin bütün tezlerini çürüten ilk başbakanları, 128 sayfalık raporunda şu çarpıcı ifadelere veriyor:
 
Askeri operasyonlara katıldık
 
“1914 Sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı dönemde, Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı… ve sadece birkaç hafta içerisinde Ermeni devrimci Taşnaksutyun Partisi (EDDP) hem bu birliklerin oluşturulmasına hem de bunların Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askeri operasyonlara aktif biçimde katıldı….”
 
Aklımız dumanlanmıştı
 
“Biz, kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi bir gerekçe yokken, zafer havasına kapılmıştık. Sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında, çar hükümetinin Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğinden emindik…
 
Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin boş sözlerine büyük önem vererek ve kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.”
 
Türkler doğru yaptı
 
“1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tabi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır .(…) bu yöntem en kesin ve en uygun yöntemdi. Kızgınlık ve korku içinde bulunan bizler, “suçlu” arıyorduk ve bu suçluyu hemen “Rus” hükümeti ve onun kalleşçe politikaları olarak belirledik.
 
Siyasal açıdan olgunlaşmamış ve dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde, bir uçtan diğerine savrulmaktaydık. Rus hükümetine karşı dünkü inancımızı ne denli körü körüne ve temelsiz idiyse, bugünkü suçlamalarımız da o denli körü körüne ve temelsizdi. Siyasal bir parti (Taşnaksutyun) olarak biz, meselemizin Rusları ilgilendirmediğini ve onların gerektiğinde bizim cesetlerimizi çiğneyerek geçip gidebileceklerini unutmuştuk.”
 
Gerçekleri göremedik
 
“Askerî operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin millî mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vadettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiç bir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan’ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik.”
 
 Olayların sebebi biziz
 
“Kötü kaderden şikayet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun partisi de bundan kaçamamıştır. (…) sanki uzak görüşlü olmamamız bir kahramanlıktı çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı, atlattı ve ihanet etti, oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına
inandırılmıştık. “
 
Barış teklifini reddettik
 
“1914-1918 yılında emperyalistlere karşı savaşlarında bozguna uğrayan Türkler, dinlenerek iki yıl içerisinde yeniden canlandılar. Yeni genç ve yurtsever duygularla hareket eden bir nesil ortaya çıkarak, Anadolu’da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı. Türkiye’de milli bilinç ve kendisini savunma içgüdüsü uyanmıştı.
 
Onlar Küçük Asya’da istikballerini hiç olmazsa bir şekilde temin edebilmek için Sevr Anlaşması’na askeri güçle karşı koymak zorundaydılar. Bizim bu dönemde barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı.
 
Çok geçmeden sınırlarımıza askerî operasyonlar başladığında, Türkler bizimle bir araya gelmeyi ve görüşmelere başlamayı teklif ettiler. Biz ise onların bu teklifini geri çevirdik. Bu büyük bir hataydı. Bu, görüşmelerin kesinlikle başarıyla sonuçlanacağı anlamına gelmezdi ama bu görüşmelerde barışçı bir sonuca ulaşma ihtimâli vardı.”
 
Türkler’e karşı ayaklandık ve savaştık
 
“Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz, Türkler’in düşmanı olan itilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye’den “denizden denize Ermenistan” talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hakimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler’le savaştık, öldük ve öldürdük. Artık, Türkler’e ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?”
 
İsyanımızın temelinde Büyük Ermenistan vardı
 
“Türkiye’nin yedi ili, Kilikya’da dört sancak ve Karadeniz’den Akdeniz’e Karabağ dağlarından Arap çöllerine uzanan “Büyük Ermenistan” tasarlanmakta ve talep edilmekteydi. Bu emperyalist hayal nasıl gerçekleşebilirdi?”
 
Hiçbir zaman devlet olamadık
 
“Adil olursak; yönetmek demek öngörmek demekse, biz kesinlikle öngörü yeteneği olmayan, işe yaramaz Taşnak yöneticileriydik. Başlıca zaafımız bu noktadaydı. Dahası, faaliyetlerimizin amacını belirli ve net biçimde anlamış değildik; rehber bir ilkemiz ve sürekli uygulanabilen tutarlı bir sistemimiz yoktu. Sanki istemeden, tesadüfi koşulların etkisi altında tereddütle hareket ediyor, kafamızı duvara çarpıyor ve ayaklarımızın altındaki zemini körler gibi denemeye kalkıyorduk. İmkanlarımızın sınırlarını bilmiyor ve çoğu zaman bunları abartıyorduk. Engellerin çağını anlamıyor, karşıt güçlerden nefret ediyorduk. Devlet ile partiyi ayıramıyor ve parti ideolojisini devlet işlerine karıştırıyorduk. Bizler devlet adamları değildik”
 
Türkiye Ermenistanı diye bir şey yok
 
“Şimdi neyimiz var? Aras ile Sevan arasında küçücük ve sözde bağımsız, gerçekte ise canlanmakta olan Rusya İmparatorluğu’nun özerk bir kenar bölgesi durumundayız. Türkiye Ermenistanı diye bir şey yok; bu konu Lozan’da defnedilmiştir. Büyük Avrupa devletleri bizi defnettiler.”
 
Teröre yöneldik
 
“Kişilere karşı suikastlar planlayarak ve gerçekleştirerek, bir zamanlar Yıldız köşkünde yaptığımız gibi yapabilir bu kez başkalarını bombalayabiliriz. Ama niçin? Biz Türkiye’de gürültü çıkarttığımızda bu gürültü sayesinde büyük devletlerin dikkatini Ermeni konusuna çekeceğimizi ve onları bizim lehimize aracı olmaya zorlayacağımızı sandık. Şimdi ise böyle bir aracılığın kaç para ettiğini artık biliyoruz.”
 
Geçmişin kalıntısı Taşnak partisi, artık son bulmalıdır: ben intihar öneriyorum
 
Parti artık yenilmiş ve otoritesini kaybetmiştir; ülkeden kovulmuş ve geri dönemez kolonilerin ise yapabileceği bir iş yok. Bir parti, “Madem yaşıyorum öyleyse kendime nasıl olursa olsun bir iş uydurmalıyım” diyemez.“Madem yaşıyorum”,”öyleyse” tarzında bir yaklaşım mantıksal olarak yanlıştır. Cümleyi bunun tersi yönde kurmamız gerekir:Madem ki yapacak bir işim kalmamış, yaşamam gerekmez!” Evet ben intihar öneriyorum! Taşnak Partisi geçmişin bir kalıntısıdır, gereksiz bir organdır ve vücudun bu organa artık ihtiyacı kalmamıştır, şimdilerde bir koloni (diaspora) partisidir.
 
Taşnak partisi, barışa engeldir
 
“Yalnız bir konuda ısrar ediyorum. Bir gün gelir de Türkler’le anlaşmak ihtiyacı doğarsa; sahneye başka bir anlayışa, başka bir psikolojiye sahip, en önemlisi de başka bir mazisi olan ya da olmayan insanların çıkması gerekir. Ve bu noktada Taşnaksutyun, değil yardım etmek, tersine engel olur.”
 

Wednesday, June 6, 2018

Bir Finlandiya öyküsü: Snellman ve Atatürk


Bir Finlandiya öyküsü : Snellman ve Atatürk

(ANA dergisinin Mayıs - Haziran 2018 sayısı için hazırladığım yazı) 

Finlandiya’nın yirminci yüzyılın başlarında Rusya’nın vesayetinden kurtularak ulusal kimliğine ve saygınlığına kavuşmasında başat rol oynayan büyük devlet adamı, bilge insan, eğitimci  Johan Vilhelm Snellman 12 Mayıs 1806’da Stockholm’da dünyaya geldi.

Finlandiya ondokuzuncu yüzyıl başlarına değin İsveç’in kötü yönetimi altında geri kalmış, yoksul ve ihmal edilmiş bir ülkeydi. 18nci yüzyıla girilince o döneme kadar güçlü bir devlet olan İsveç zayıflamaya başlamıştı. Bu durumdan yararlanan Rusya İsveç’le 1808-1809 yıllarında giriştiği savaştan galip çıktı ve Finlandiya’nın yeni patronu oldu.

İsveç yönetimi altında merkezi bir idari örgütlenmesi bulunmayan ve Stockholm’dan yönetilen Finlandiya, Rusya ile birleşince özerk bir yapıya kavuştu. Büyük Dukalık olarak isimlendirilen bu yapının başında Rus Çarı bulunuyor ve Finlandiya, Rus Çarının atadığı bir Genel Vali tarafından yönetiliyordu.

 

1835 yılında Snellman Helsinki Üniversitesinde felsefe öğretmeni idi. Aynı yıl, Fin ulusal destanı “Kalevala” yayınlandı. Bu olay, Fin ulusal edebiyatının canlanması açısından önemli bir adımdı. Zira, o zamana değin Fince avam tabakanın konuştuğu, hor görülen bir dildi. Eğitimli çevrelerde  ve resmi dairelerde İsveç dili egemendi. Snellman, Fince’nin ülkenin ana dili olarak kabul edilmesi ve okullarda ve resmi kurumlarda kullanılması husunda büyük bir mücadele yürüttü.

 

1842’de Hegel’den esinlenerek bir devletin temelinde ulusal benliğin bulunması gereğini savunan bir eser yayınladı. Daha sonra 1844’de  “Çiftçinin Dostu” adlı Fince bir yayın çıkardı ve böylece ulusal edebiyatın hız kazanmasına önemli katkıda bulundu. Daha sonra Ulusal destan “Kalevala”yı derleyerek Fin edebiyatına armağan eden Elias Lönnrot’la birlikte “Litteraturblad för allman medborgerlig bildning” (Genel Toplum Kültürü için Edebi Haberler) yayınladı. 1856- 1863 döneminde Helsinki Üniversitesinde profesör olarak dersler verdi. 1863 – 1868 döneminde senatör olarak görev yaptı. 1863’de Fincenin okullarda ve resmi kurumlarda kullanılmasını genişleten kanunun kabulunde önde gelen bir rol üstlendi. 1865’de Fin para sisteminin Ruble’den Mark’a geçmesini sağladı.

Snelman halkın kültür seviyesini ve becerilerini yükseltmek için büyük bir seferberlik yürüttü. Finlandiya eğitim sistemini ve toplum yapısını çağdaş dünyanın seviyesine çıkarmak ve milletine ulusal kimliğini kazandırmak amacıyla Snelman, Finlandiya milli marşının yazarı Luneberg ve diğer aydın ve vatansever Finliler toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir anlayışla yılmak bilmeden çalıştılar,. Tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan iş adamlarına kadar, her meslekten insan omuz omuza bir dayanışma sergilediler ve, Finlandiya’yı geri kalmışlıktan kurtarmak için tüm insanlığa örnek olacak büyük bir mücadele verdiler. Yirminci yüzyılın başlarında 3,5 milyon nüfusa sahip,  askeri bakımdan güçsüz olsa bile kültürel yapı ve kimlik açısından örnek bir ülke ortaya çıktı. Finlandiya günümüzde  eğitim sistemi ve kişi başına düşen milli gelir açısından en gelişmiş ülkelerden biridir.

1924 yılındaRus yazar Grigory Petrov tarafından kaleme alınmış  Sırpça “ Zidri Jiveta” adıyla yayınlanan ve 1925’de yazarın ölümünden sonra Bulgarcaya çevrilerek“Beyaz Zambaklar  Ülkesinde”  adı verilen kitapta, Finlandiya’nın vesayet rejimi altında bir bataklıklar ülkesi iken özgür ve müreffeh bir beyaz zambaklar ülkesine nasıl dönüştüğü anlatılır..

Türkçeye ilk defa 1928’de Ali Haydar Taner tarafından çevrilmiş olan bu kitapta,  Johan Wilhelm Snelman (2 Mayıs 1806- 4 Temmuz 1881)  adlı Finli bir aydının toplumun bütün katmanlarını (asker, öğretmen, mühendis vb) harekete geçirmesi ve bugünkü Fin ülkesinin, kültürü, sanayisi ve eğitimiyle nasıl kurulduğu anlatılmaktadır. Johan Wilhelm   Snelman döneminin büyük bir bilim adamı, saygın bir düşünürü ve ünlü bir siyasetçisi olarak tarihe geçti. Fin kültürünü yaratan halk öğretmeni olarak bilinir. Üst düzey kültür seviyesi ve bilgisiyle birçok aydının, eğitmenin ilham kaynağı oldu. Snelmann ve arkadaşları, ülkelerini bataklık anlamına gelen Suomi’den  beyaz zambaklar diyarına dönüştürdüler ve bu geçişin altın sayfalarını yazdılar.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu kitabı okuduğunda son derece etkilendi ve kitabın ülkedeki okullara dağıtılmasını, özellikle askeri okulların müfredatına dahil edilmesi talimatını verdi. Ülkemizde Atatürk’ün okullarda okutulmasını istediği nadir eserlerden biridir. Bir dönem öğretmenlere ücretsiz dağıtıldı.

Snelman ile Atatürk’ün Finlandiya ve Türkiye arasında bir köprü oluşturduğunu, Avrupa Birliği genişlemeden sorumlu Komiseri  Finlandiyalı diplomat Olli Rehn 05 Haziran 2007’de İstanbul’da düzenlenen “Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliğinde Finlandiya’nın rolü” konulu toplantıda şöyle ifade etti:  (Mealen çeviri)

“İki ülke arasındaki önemli tarihi köprüyü anımsatmak istiyorum. Bu bağlantı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün Gregory Petrov’un ünlü “ Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabının Türk eğitim kurumlarında temel bir okuma parçası olmasını önermesine uzanıyor. Bu kitapta, Fin ulusal düşünürü J.V. Snellman’ın mücadelesiyle Fin ulusal bilincinin, eğitim ve sivil toplum kavramının yükselişi anlatılmakta. Ayrıca, Atatürk’ün Fin bağımsızlığının ve Batılı demokrasinin savunucusu general Mannerheim’a hayranlık duyduğu bilinmekte. Bu bağlantı siyasi alanda da sürdü. Finlandiya’nın en uzun süreyle Cumhurbaşkanı (1956 -1981) olmuş Urho Kekkonen gençliğinde Atatürk’ün cumhuriyet inkılaplarını inceledi.

Finlandiya’da Snellman’la ulusal bir filozof, Mannerheim’la stratejik bir lider ve Kekkonen’le cumhuriyetçi bir devlet adamı olarak iftihar edebiliriz. Oysa, Türkiye’nin ulusal destanında bu üç meziyet Kemal Atatürk’ün şahsında birleşmiştir. Bütün bu ortak değerler Finlandiya’nın bugün Türkiye’nin tamüyeliğine olumlu bakmasının ana nedenidir. Türk anayasasında ifadesini bulan laik demokrasi temel değerini öncelikle paylaştığımızı söylemeliyim. Gerçekten, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik vaatlerinin temelinde bu güçlü argümanlar bulunmaktadır.

 

Geçen yıl (2017) Kasım ayında eşim ve kızımla birlikte bir hafta süren Baltık gezisi gerçekleştirdik. İlk durağımız Helsinki idi. Rehberimiz  Susanna Ahokas, akıcı ingilizce konuşan deneyimli  ve bilgili bir hanım. Mustafa Kemal Atatürk’ü biliyor, ama Snellman’a olan hayranlığından haberi  yok. Kendisine gereken bilgileri aktardım. İstanbul’a döndükten sonra, Gregory Petkov’un “ Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı hakkında da bilgi vereceğimi vaat ettim. Öyle de yaptım.  Rehberimiz, bana gönderdiği yanıtta, verdiğim bilgiler için teşekkür etti , Gregory Petkov’un kitabını ve Atatürk’ün Snellman’a duyduğu hayranlığı meslektaşlarına aktaracağını bildirdi.

Snelman 4 Temmuz 1881’de öldü. Atatürk ise 1881 yılında dünyaya geldi.

 

Saturday, June 2, 2018

The West’s Role in the Shah’s Overthrow

Ardavan Khoshnood and Arvin Khoshnood
Middle East Quarterly Summer 2018 Volume 25: Number 3
June 01, 2018
There are still many unknowns concerning the role of the West, especially the United States, in the Islamic Revolution.
Khoshnood1.jpg
Deposed shah Mohammed Reza Pahlavi left Iran in the face of a popular revolution and passed away nineteen months later from cancer. Did the shah’s illness and the West’s awareness of it play a role in the success of the Iranian revolution?
On January 16, 1979, Shah Mohammed Reza Pahlavi, who had ruled Iran for nearly thirty-eight years, left the country in the face of a nationwide popular revolution—never to return. Shortly after his departure, it became known that the deposed monarch suffered from advanced cancer, and on July 27, 1980, he passed away in Cairo, at age sixty.
Did the shah’s illness play a role in the advent of the Iranian revolution? A growing body of evidence indicates that it did. For one thing, his frantic drive “to transport a fourteenth century country into the twentieth century in a decade,” widely considered the revolution’s precipitating cause, was likely influenced by his foreboding sense of mortality.[1] For another, the extent of Western governments’ awareness of the shah’s real state of health influenced their attitudes and behavior toward the beleaguered monarch, leading to the West’s effective desertion at the most critical moments in his war for survival.
A Closely Guarded Secret
It is not clear when the shah developed cancer symptoms and when he was first diagnosed. One account traces this diagnosis to 1970 or 1971 when a biopsied gland in the shah’s neck, noted by his eminent Viennese physician Karl Fellinger, revealed lymphoma;[2] another account dates Fellinger’s biopsy to late April 1974.[3] What is clear, however, is that from at least May 1974, he was under regular observation by French and Iranian physicians, and that, in mid-September 1974, his situation was deemed sufficiently serious to justify the initiation of chemotherapy. By the time he left Iran in January 1979, the shah had been seen thirty-nine times by his main French physician, Georges Flandrin, thirty-five of them in Tehran.[4]
The shah’s illness was kept under wraps as Iran’s most-guarded secret, becoming public knowledge only after the deposed monarch was moving from one country to another in search of a safe haven and medical treatment. It was only in the spring of 1977 that Empress Farah was informed of her husband’s true state of health and his years-long battle against chronic lymphatic leukemia.[5] Indeed, even the shah himself seems to have been kept in the dark regarding the true nature of his illness.
Anxious to spare the monarch the stress attending the term cancer, his personal physician convinced the two French doctors after their first examination of the shah in April 1974 to tell him that he had the less aggressive lymphoma known as Waldenstrom’s disease. The shah accepted this diagnosis and only understood the full extent of his illness several years later.[6]
In these circumstances, it was hardly surprising that Tehran’s Western allies were largely unaware of the shah’s cancer. While the French authorities might have been apprised by his French physicians of his cancer (though Flandrin told Farah that only seven persons knew about the illness),[7] the U.S. foreign and intelligence services seemed oblivious to the issue. As late as January 1977, the Department of State informed the newly inaugurated President Jimmy Carter that at “age 57, in fine health, and protected by an absolute security apparatus, the Shah has an excellent chance to rule for a dozen or more years.”[8] This prognosis was echoed several months later by a CIA memorandum:
The Shah seems to have no health or political problems at present that will prevent him from being the dominant figure in Iran into and possibly throughout the 1980s.[9]
Knowing the Secret
Despite these real-time manifestations of ignorance, the writing was clearly on the wall for Western leaders and security services to see. As early as October 1973, the shah delivered his political testament to the prime minister and army commanders, and the next year, as he was placed under regular monitoring by his physicians, he began talking about not being around for long, notably during his spring 1975 meeting with French president Valery Giscard d’Estaing. While the shah might not have been aware of the full extent of his illness, it seems he was sufficiently alarmed as to acknowledge his looming mortality. He accelerated his reforms, and the empress and the crown prince were increasingly involved in state affairs, laying the groundwork for succession.[10]
Khoshnood2.jpg
U.S. president Jimmy Carter (left) and French president Giscard d’Estaing (right) are believed to have considered the shah’s illness an important reason why he should be ousted.
There has also been growing evidence over the past decade that Western leaders, including President Carter, were better informed of the shah’s illness than previously believed, not least since the CIA had reportedly been alerted by Israeli intelligence to the seriousness of the situation well before it spiraled out of control.[11] In a 2009 interview, for example, Henry Precht, head of the Iran desk at the State Department (1978-80) and a political-military officer in the Tehran embassy (1972-76), argued that by the autumn of 1975 Tehran ambassador Richard Helms was already aware to some extent of the shah’s health problems and his treatment by French physicians.[12] The former head of the CIA’s Near East and South Asia Division, Charles Cogan, similarly claimed that both the French and U.S. administrations knew about the shah’s illness, the Americans from at least 1976.[13] According to Iran scholar Marvin Zonis, it was not only the French intelligence services that knew about the shah’s cancer through his physicians but also their British counterparts, which gained this information in the mid-1970s through their own sources.[14]
A recent book by Amir Aslan Afshar, former Iranian foreign minister and the shah’s close confidant, argues that the Western governments knew about the monarch’s illness and that this influenced their policies towards Iran, the shah, and the Islamists who challenged his rule.[15] Afshar narrates discussions with the former director of the French domestic intelligence service, Yves Bonnet, who later served as the region prefect for the French island of Guadeloupe, which provide significant new insights into the shah’s health and the extent to which the Carter administration, CIA, and the French government knew about the monarch’s illness.
According to Afshar, Bonnet was present at the Guadeloupe summit of January 4-7, 1979, in which Carter, Giscard d’Estaing, British prime minister James Callaghan, and West German chancellor Helmut Schmidt discussed world affairs, including the Iranian crisis that was nearing its dramatic climax. In Bonnet’s account, both Carter and d’Estaing considered the shah’s illness an important reason why he could not continue and should be ousted.[16] And while official U.S. documents about the Guadeloupe summit are not yet available, participants’ recollections lend credence to Bonnet’s claim regarding the Western leaders’ decision to betray their long-standing ally and instead establish contacts with his arch enemy, Ayatollah Ruhollah Khomeini, who then lived in exile in a Paris suburb.[17] President Carter, for example, admits in his memoirs that there was “little support for the shah” at the summit and that there was broad consensus among the Western leaders that the monarch “ought to leave [Iran] as soon as possible.”[18] For his part, President d’Estaing recalled that it was Carter who argued that the shah could no longer be in power and must leave the country.[19]
The West and the Islamic Revolution
While Western awareness of his illness seems to have tilted the scales against the shah in his direst moment of need as narrated by Bonnett, Afshar goes further to accuse the West of enabling, if not facilitating, the overthrow of the shah, partly because of its awareness of his real health condition.[20] This charge was echoed by the shah himself in his memoirs,[21] by some former Iranian officials (e.g., Minister of Education Manouchehr Ganji; Parviz Sabeti, head of the Third Bureau of SAVAK, the domestic security and intelligence service),[22] and by a growing number of Western scholars, commentators, and former officials.[23]
Khoshnood3.jpg
Ayatollah Ruhollah Khomeini in exile in Paris. According to a Russian security officer, the KGB believed that the CIA supported Khomeini through Iranians living in the United States. One of these was Ibrahim Yazdi, a U.S. citizen who became the first foreign minister of the Islamic Republic.
Thus, for example, Alexandre de Marenches, former head of the French External Documentation and Counter-Espionage Service, claims to have warned the shah that President Carter was determined to overthrow him. He recalled having “mentioned to the shah the names of those in the United States who had been given responsibility of seeing to his departure and replacement” and having also informed the monarch of his participation “in a meeting where one of the questions for consideration was, ‘How is the shah’s departure to be managed, and by whom shall he be replaced?’”[24]
Gen. Wesley Clark, former NATO supreme allied commander Europe, revealed in an interview that Carter had sent Gen. Robert Huyser to Tehran in early January 1979 to persuade the Iranian military not to intervene in support of the shah. According to Clark:
The [Iranian] generals tried to warn the Americans; they said be careful, you’re playing with fire, and you're going to let Ayatollah Khomeini come back in. We sent in an American general, over to tell the Iranian generals to back off. So, for about 60 days we kept the military from intervening in Iran.[25]
Carter himself supports this, stating: “He [Huyser] had dissuaded some of its [the Iranian military] leaders from attempting a coup.”[26]
Another perspective was offered by Vladimir Kuzichkin, a Russian KGB security officer, stationed in Iran during the reign of the shah and the revolutionary regime’s early years, who defected to Britain in 1982. In his memoirs, he accused the Carter administration of facilitating the Islamic revolution and claimed that KGB analysts believed that the CIA supported Khomeini, including through Iranians living in the United States.[27] One of these was Ibrahim Yazdi, a U.S. citizen with whom the Carter administration had secret contacts at least since earlier in the 1970s. One of Khomeini’s closest aides, Yazdi went on to become the first foreign minister of the Islamic Republic.[28]
Another Khomeini confidant (and would-be foreign minister) who interacted with the Carter administration was Sadegh Ghotbzadeh. During the Guadeloupe summit, Bonnet read a personal fax from Ghotbzadeh to the four participating leaders, in which he thanked them for their support for the anti-shah opposition.[29] In a secret meeting with President Carter’s chief of staff Hamilton Jordan following the shah’s overthrow, Ghotbzadeh inquired whether the CIA could assassinate the monarch in his Panama exile.[30] (Ironically, Ghotbzadeh himself would be executed by Khomeini in September 1982 on charges of espionage for the United States.)
Finally, in a recent interview with the BBC, Ayatollah Hussein-Ali Montazeri, probably Khomeini’s closest associate until their acrimonious falling out in 1989, revealed that he tried to convince the supreme leader to free the U.S. embassy hostages as a “goodwill” gesture to Carter since the Islamic Revolution’s victory had been made possible thanks to the environment created by the U.S. president.[31] This latest claim has been reaffirmed by new declassified U.S. diplomatic cables introduced by the BBC Persian Service that illuminate extensive contacts between Washington and the anti-shah opposition, Khomeini in particular, and how those exchanges paved the road for the ayatollah’s triumphant return by pushing the Iranian military not to support the shah.[32]
Conclusions
While their knowledge about the shah’s cancer apparently drove the Western powers to give up on the beleaguered monarch by reinforcing their belief in his inability to weather the storm, there are still many unknowns concerning the role of the West, especially the United States, in the Islamic Revolution. Why, for example, did the West seek inroads to the Islamists instead of supporting the legal alternative to the shah: the reign of the empress together with the regency council until the U.S.-educated crown prince reached the legal age to become the new shah. This alternative was not only constitutional but also enjoyed the support of the military and the Iranian intelligence community, and offered the West continuity and stability in the region.
Nor is it clear why knowledge of the shah’s illness did not result in close and critical monitoring of his health and, therefore, the events taking place in Iran. It was standard operating procedure for both the U.S. National Security Council and the CIA to initiate studies about how U.S. relations would be affected when foreign leaders became seriously ill, as happened, for example, when French president Georges Pompidou became ill with cancer.[33] Iran was in a far more critical condition and had a greater strategic value for Western security due to its preeminent position in the region and the world oil market, yet this procedure was apparently not followed. And if such a study was conducted, how could the U.S. or French governments claim to have been taken by surprise?
Either way, the abandonment of the shah backfired in grand style. Not only has Tehran become a foremost catalyst of regional instability, but the fawning Western behavior vis-à-vis the shah’s enemies failed to curry the desired favor with the Islamist regime. For if the Western chancelleries so readily betrayed a longstanding friend and ally, why should they treat an antagonist better?
Ardavan Khoshnood is a medical doctor and Ph.D. in emergency medicine at Skåne University Hospital at Lund, Lund University, Sweden. He also lectures in criminology at Malmö University, Sweden, and holds a bachelor of science in intelligence analysis from Lund University. Arvin Khoshnood holds a master of science in political science and human geography and a bachelor of science in intelligence analysis, each from Lund University. He has authored numerous articles on Iranian domestic and foreign policy.
Notes
[1] William J. Daugherty, “Behind the Intelligence Failure in Iran,” International Journal of Intelligence and Counter Intelligence, 2001, no. 4, pp. 477-8.
[2] Savosh Khonsari, “The Shah’s Spleen,” Journal of the American College of Surgeons, Aug. 2011, p. 338.
[3] Ardavan Khoshnood and Arvin Khoshnood, “The death of an emperor: Mohammad Reza Shah Pahlavi and his political cancer,” Alexandria Journal of Medicine, 2016, no. 3, p. 202.
[4] Ibid.; Leon Morgenstern, “The Shah’s Spleen: Its Impact on History,” Journal of the American College of Surgeons, Feb. 2011, p. 260.
[5] Farah Pahlavi, An Enduring Love: My Life with the Shah (New York: Miramax Books, 2004), p. 241.
[6] Abbas Safavian, interview by Bijan Farhoudi (in Persian), Lenziran, July 27, 2015; Morgenstern, “The Shah’s Spleen,” p. 260.
[7] Pahlavi, An Enduring Love, p. 252.
[8] Franklin P. Huddle, “The Future of Iran: Implications for the U.S.,” Department of State, Bureau of Intelligence and Research, Digital National Security Archive (DNSA), George Washington University, Washington, D.C., Jan. 28, 1977
[9] “Iran in the 1980s,” Central Intelligence Agency, DNSA, Aug. 1977, pp. 1-2; see, also, “Iran in the 1980s,” DNSA, Oct. 5, 1977, p. 8.
[10] Khoshnood and Khoshnood, “The death of an emperor,” p. 204.
[11] Milo Jones and Philippe Silberzahn, Constructing Cassandra: Reframing Intelligence Failure at the CIA 1947-2001 (Stanford: Stanford University Press, 2013), pp. 95-6.
[12] Andrew Scott Cooper, The Oil Kings: How the US, Iran, and Saudi Arabia Changed the Balance of Power in the Middle East (New York: Simon and Schuster, 2011), p. 279.
[13] Charles Cogan, interview, DNSA, Aug. 1997; Babak Ganji, Politics of Confrontation: The Foreign Policy of the USA and Revolutionary Iran (London: IB Tauris, 2006), p.1
[14] Marvin Zonis, Majestic Failure: The Fall of the Shah (Chicago: University of Chicago Press, 1999), p. 160.
[15] Amir Aslan Afshar, Mémoires d’Iran: Complots et trahisons (Paris: Mareuil éditions, 2015)
[16] Amir Aslan Afshar, interview, Kayhan London, Dec. 14, 2015; Kristin L. Ahlberg and Adam M. Howard, eds., Foreign Relations of the United States, 1977-1980, vol. 1 (Washington, D.C.: Government Printing Office, 2014), doc. 106, p. 511.
[17] Andrew Scott Cooper, The Fall of Heaven: The Pahlavis and the Final Days of Imperial Iran (New York: Henry Holt and Company, 2016), p. 322; The Guardian (London), June 10, 2016; Ganji, Politics of Confrontation, p. 2.
[18] Jimmy Carter, Keeping Faith: Memoirs of a President (Fayetteville: University of Arkansas Press, 1995), p. 469.
[19] Valery Giscard d’Estaing, Le pouvoir et la vie, vol. 1 (Paris: Le Livre de Poche), p. 111.
[20] Afshar, Mémoires d’Iran, pp. 314-16; Armin Arefi, “Les derniers secrets du shah d’Iran,” Le Point (Paris), Dec. 12, 2015.
[21] Mohammad Reza Pahlavi, Answer to History (New York: Stein and Day Publishers, 1980), p. 14.
[22] Erfan Qaneeei Fard, Dar Damgahe Hadese (Los Angeles: Ketab Corp, 2012), pp. 374-6, 531-2; Manouchehr Ganji, Defying the Iranian Revolution (London: Praeger, 2003), pp. 36-42
[23] Cooper, The Fall of Heaven; Cooper, The Oil Kings; Javier Gil Guerrero, The Carter Administration and the Fall of Iran’s Pahlavi Dynasty: US-Iran Relations on the Brink of the 1979 Revolution (New York: Palgrave Macmillan, 2016); Javier Gil Guerrero, “Human Rights and Tear Gas: The Question of Carter Administration Officials Opposed to the Shah,” British Journal of Middle Eastern Studies, 2015, no. 3, pp. 285-301; Gholam Reza Afkhami, The Life and Times of the Shah (Oakland: University of California Press, 2009); Michael Evans, Jimmy Carter: The Liberal Left and World Chaos (Phoenix: Time Worth Books, 2009); Houchang Nahavandi, The Last Shah of Iran (Berkshire: Aquilion, 2005
[24] Christine Ockrent, The Evil Empire: The Third World War Now (London: Sidgwick and Jackson, 1988), pp. 125-6.
[25] Wesley Clark, interview, Pierce Morgan Live, CNN, Aug. 15, 2013.
[26] Carter, Keeping Faith, p. 472.
[27] Vladimir Kuzichkin, Inside the KGB: My Life in Soviet Espionage (New York: Pantheon, 1991), pp. 233, 239-40
[28] Christian Emery, US Foreign Policy and the Iranian Revolution: The Cold War Dynamics of Engagement and Strategic Alliance (London: Palgrave Macmillan, 2013), p. 216.
[29] Afshar, Mémoires d’Iran, pp. 314-16.
[30] The New York Times, Sept. 20, 1982
[31] Grand-Ayatollah Hossein Ali Montazeri, interview, BBC, Dec. 17, 2014
[32] Kambiz Fattahi, “Two Weeks in January: America’s secret engagement with Khomeini,” BBC, June 3, 2016; The Guardian, June 10, 2016
[33] Jones and Silberzahn, Constructing Cassandra, pp. 95-6; Cooper, The Oil Kings, pp. 165, 280.