İstanbul Fatihi Sultan II. Mehmet'i daha iyi tanımak ve anlamak için Yılmaz Özdil'in bugünkü ( 29 Mayıs 2016) yazısını okumanızı öneriyorum.
1453 Yılmaz ÖZDİL YAZDI.
.
Rönesans insanıydı. Entelektüeldi. Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca, Rumca, Sırpça, henüz 19 yaşındayken altı lisan konuşurdu. Felsefeye meraklıydı. Milattan önceye ait Yunanca elyazmaları okurdu. Filozofları etrafına toplar, Peripatosçuların, Stoacıların ilkelerini, Platon'u Aristoteles'i tartışırdı. Coğrafyaya düşkündü. Batlamyus olarak tanınan Cladios Ptolemaios'un Geographia'sını incelerdi. Matematiksel coğrafya kavramının miladı kabul edilen Geographia'da bölük porçük yeralan haritaları, bütün haline getirtip yayınlattı. Akdeniz, Ege ve Adriyatik'in girintilerini çıkıntılarını, derinliklerini, adalarını avucunun içi gibi bilirdi. Mesela, Limni adasını vergi toplamak için almadı, stratejik önemi olduğu için almadı. Peki neden aldı? Tin-i mahtum, yani “mühürlü toprak” adı verilen kırmızı renkli bir toprak türü var, sadece Limni'de bulunuyor, zehirlenmeye, yılan sokmasına karşı deva olduğuna inanılıyor, bezlere sarılıp yıkanıyor, süzme yoğurt gibi ağaçlara asılıyor, toz halinde kurutuluyor, tekrar çamur haline getirilip, bardak yapılıyor, bu bardağa konulan içecekte zehir varsa, bardak çatlıyor iyi mi… Limni'yi işte bu yüzden aldı. Dünyanın henüz dünyadan haberi yokken, doğal kaynakları kullanırdı. Astronomiyle ilgiliydi. Özellikle, matematiksel sentez anlamına gelen ve 13 kitaptan oluşan Almagest'in Latince çevirisine bayılırdı. Matematiğe trigonometri seviyesinde hakimdi. Çünkü, güneş'in ay'ın hareketlerini, yörüngeleri, yıldızları, ekinoksları izah eden Almagest'i kavrayabilmen için, trigonometri bilmen gerekirdi. Efsane astronom Ali Kuşçu'nun tee 1438'de hazırladığı yıldız kataloglarını, matematik teorilerini tekrar tekrar okur, adeta yutardı. Bizans'a ait kitapların koleksiyonunu yapardı. Ayasofya'ya dair neredeyse yazılmış tüm orijinal eserleri biriktirmişti. Topkapı Sarayı'nda kurduğu kütüphanesinde ilk ciddi araştırma, 1929'da Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle gerçekleştirildi. Latince, Yunanca, İtalyanca, Farsça 587 eser tespit edildi. Bunların dördü elyazması İlyada Destanı'ydı. Bugün tüm dünyadaki kütüphanelerde en iyi korunabilmiş Bizans dönemi İlyada Destanı, onun kütüphanesinden çıkan elyazmalarından biri… İstanbul'un Konstantinopolis dönemine ait en eski şehir haritası, ondaydı. Büyük İskender'in biyografisi olan Anabasis'in kopyası, kütüphanesindeydi. Homeros'un İlyada'sından o kadar etkilendi ki, kalkıp Truva'ya gitti. Yanından ayırmadığı vakanivüs Kritovulos'un notlarından biliyoruz, kalıntıları gezdi. Akhileus'un, Hektor'un mezarları hakkında bilgi aldı, kahramanlıklarını saygıyla andı. Truva'nın konumunu, denizle-karayla ilişkisinin stratejik yararını irdeledi. Papa II. Pius'a yazdığı mektuptan anlıyoruz ki, İstanbul'un fethini Truva'nın rövanşı gibi görürdü. Hobileri vardı. Denizi çok severdi. Oppianos tarafından kaleme alınan ve balıkçılık üzerine yazılmış en eski kitap olan Halieutika'yı okurdu. Balıkçılık gelişsin diye, Pontus'u aldıktan sonra, 60 kadar Rum balıkçıyı aileleriyle birlikte getirdi, Sarıyer'e yerleştirdi. Ezop'un fabllarını okurdu. Merak yelpazesi genişti, Hipokrat'ı, lir sanatını, hayvanların özelliklerini, değerli taşları okurdu. Kültür adamıydı, sanatçılara kol kanat gerer, ödüllendirirdi. Şairdi. “Avni” mahlasıyla şiirler yazardı. Bağda gülden bahseden, yanağını kasdeder / serviden söz açanlar, endamını kasdeder / dilbere vasıl olmak dar-ı dünyadan murad / aşık, aşkın derdi ile dermanını kasdeder… Mimariyi çok önemserdi. Yaşadığı mekanları Alla Turchesca, İran, Karaman, Alla Greca tarzında inşa ettirirdi. Sofu değildi. Hatta dindar olduğu bile pek söylenemez. Galata'daki San Pietro kilisesine gidip, ayin izlerdi. Seremoni sevmezdi, kalabalıklarla dolaşmazdı, inanması güç gelecek ama, seyyahların notlarından okuyoruz, kiliseye giderken yanında sadece iki koruma olurdu. Yahudi, Rum farketmez, ustalarıyla dostluk kurardı. İtalyan ekolünü beğenirdi. Portresini İtalyan ressam Bellini'ye yaptırdı. (Ecdadın torunları olduğunu iddia eden palavracı politikacılarımız sahip çıkmadığı için… En ünlü tablosu, National Gallery koleksiyonuna dahildir, Londra'da Victoria Albert Müzesi'nde sergilenir.) Aslında kendisinde de ressamlık yeteneği vardı. Topkapı Sarayı'nda bulunan ve Ordinaryüs profesör Süheyl Ünver tarafından günışığına çıkarılan defterinden biliyoruz. Roma büstlerini andıran insan figürleri, at, leylek, kartal gibi hayvan figürleri, çiçek motifleri çizmişti. İlk altın sikke onun için bastırıldı. Üzerinde “darib'ün nadri sabih-ül-izzi vennasri, filberri velbahri” unvanı bulunuyordu. Yani “izzet sahibi, karaların ve denizlerin hakimi”ydi. Aslına bakarsanız, bu sikkenin öyküsü de, sanat merakından kaynaklanıyordu. Bizans ganimetlerini incelerken, İmparator 8. Palaeologos'un portresinin madalyon üzerine işlenmiş olduğunu gördü. Kendisi için bunun bir benzerini yaptırmak istedi, araştırdı, Constanzo di Moysis isimli sanatçıyı Napoli'de buldurdu, İstanbul'a getirtti. Böylece, madalyona işlenen ilk Müslüman hükümdar oldu. Eğitimine beş yaşında başlandı, çocukluğundan itibaren harp tarihiyle, harp sanatıyla yetiştirildi. Ateşli silahları tasarım yapabilecek seviyede tanırdı. Tarihte ilk havan topunun çizimlerini, bizzat o yaptı, tarihte ilk havan topu İstanbul'un fethinde kullanıldı. Gerçek manada dünya lideriydi.
*
E bugün bakıyoruz… Fetih yapıyorum filan diye, İstanbul caddelerini fotoğraflarınla doldurmuşsun, tahtadan surlar yaptırmışsın, zabıtalara yeniçeri kıyafeti giydirmişsin, sahnede maket kadırga çektirip, kendi figüranlarına kendini alkışlatacaksın.
*
Yani hakikaten gazan mübarek olsun, fetih müsamerene limon sıkmak istemem ama… Fatih kim, sen kim be birader!
http://www.sozcu.com.tr/…/yazarl…/yilmaz-ozdil/1453-1251266
Showing posts with label Fatih. Show all posts
Showing posts with label Fatih. Show all posts
Sunday, May 29, 2016
Sunday, May 22, 2016
I. Balkan Savaşı'nda Bulgar Ordusundaki Ermeni Çeteleri
Date: Sun, 22 May 2016 00:25:21 +0300
Date: Sun, 22 May 2016 00:25:21 +0300
ADNAN PELVANLAR
Tarihimizin son 150 yılı Ermenilerin, Türklere ihanetleri ve düşmanlıkları ile doludur ve hala bu haksız ve nedensiz düşmanlıkları devam etmektedir.
Türkler Anadolu’ya gelene kadar Ermeniler, Bizans’ın askeri, siyasi ve mali baskısı altında yaşamaktaydılar.
İlk Türk, Ermeni ilişkileri Çağrı Bey’in, 1015’lerden itibaren Anadolu seferleri ile başlamıştır. Bizans adına yönetilen Kars, Ermeni Kral Gagik tarafından 1064’te Alparslan’a yapılan davet ve halkın katıldığı tören ile teslim edilmiştir.
Anadolu’nun Türkler tarafından fethi ile birlikte Ermeniler, Bizans’a karşı güvencede kalarak rahat bir nefes almışlardır.
Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra Bursa’daki Ermeni ruhani lideri Hovakim’i, İstanbul’a getirterek patrik ilan etmiş, Samatya’daki Sulu Manastır kilisesini emrine vermişti. Böylece Ermeniler, bugün de olduğu gibi din, eğitim, öğretim ve aile işlerini kendi adetlerine göre düzenlemeye başlamışlardı.
Osmanlı Ermenileri, askerlikten muaf olarak sanat ve ticaretle uğraşıp varlıklı hale gelirken devlet görevlerinde en üst makam olan nazırlığa kadar da yükselmişlerdir. Ticari gayelerle Osmanlı topraklarının, Balkanlar dahil her köşesine gidip, yerleşmişlerdir.
1774 yılındaki Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı için bir kırılma noktası olmuştur. Rus Çarlığı, Küçük Kaynarca Antlaşması’na dayanarak, Osmanlı Hıristiyanlarının koruyucu rolünü üstlenmiş, Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmaya başlamıştır. Bundan sonra Ermeniler kendilerini Rus tebaası gibi görmeye başladılar. Her Osmanlı-Rus savaşında, Rusların beşinci kolu gibi çalıştılar.
Diğer taraftan 1820’den itibaren Amerikalı misyonerler Anadolu’ya gelmeye başladılar. Açtıkları okul, hastane gibi kurumlarla Ortodoks olan Ermenileri, İngiliz misyonerle birlikte Protestan mezhebine soktular. Fransızlar ise, Ermenileri Katolik yapmaya çalışıyordu.
Bu süreçte, yabancı konsolosların Ermenilere telkinleri “Ne duruyorsunuz, Yunanlıların, Bulgarların yaptığını yapsanıza…” şeklindeydi… Rusya, Fransa ve İngiltere, Avrasya’daki çıkarlarına aracı yapmak istedikleri Ermenilere, Anadolu’da bir Ermenistan kurma sözü verdiler. Ermeniler bağımsız bir devlet için silahlı ayaklanmaya hazırlanırken bu devletlere güveniyorlardı.
1860’lardan itibaren Anadolu’da isyanlar çıkarmaya başlayan Ermeniler, Bulgaristan’da Taşnak örgütleriyle üslenmeye başladılar. Taşnak Örgütü, 1901 ile 1909 arasındaki 4 genel kurulunu Filibe, Sofya ve Varna’da yaptı. Filibe’de askeri talim görmeye başladılar.
Sultan Abdülhamit’e 1905’te yaptıkları suikastı Sofya’da planladılar.
1906’da Bulgar Askeri Akademisinden mezun olan Taşnaklı Ermeniler, Boris Sarafov’un yardımlarıyla Rila manastırı’nda kendi askeri eğitim akademisini kurdular. Bu okulun masraflarının büyük bir kısmını ABD üslendi.
1911’de Trablusgarp savaşının başlaması ile Osmanlı’nın zor durumda kalması, Taşnakların bağımsız Ermenistan kurma ümitlerini artırmıştı.
8 Ekim 1912’de 1. Balkan savaşı başladı. Aynı gün, törenle yemin eden 273 kişilik Taşnak Ermeni bölüğü Bulgar ordusuna katıldı. 23 Ekim’de Sofya’dan cepheye hareket ettiler. Gönüllü Ermeni Birliği’nin başında Taşnak Komitecisi Antranik Ozanyan bulunmaktaydı.
Gönüllü Ermeni Birliği’nin, Osmanlı kuvvetleriyle ilk çarpışmaları 4 Kasım 1912’den başlayarak Mestanlı, Uzun Hamitler, Balkan Türesi ve Gümülcine bölgelerinde olmuştur. Daha sonra Malkara, Keşan ve İpsala bölgelerinde bulunup Osmanlı tebaası Ermenilerce törenle karşılandıkları Tekirdağ’a geçmişlerdir.
Troçki, Sofya’da Ermeni Gönüllü Birliği’nden 20 kadar yaralıya rastlamış ve onlardan bilgi almıştı. Yaralılar, Troçki’ye sivil Türkleri boğazladıklarını itiraf etmişlerdi.
Osmanlı Devleti kayıtlarında: “Antranik Ozanyan ve çetesi Rumeli’nde, Edirne, Keşan, Malkara, Tekfurdağı (Tekirdağ)’ında biçare, aciz İslam kadın ve çocuklarını boğazlamakta, sıbyan ve aciz ihtiyarları camilere doldurarak diri diri yakmakta ve İslam mabetlerini kiliselere dönüştürmekteydi” yazılıdır.
Savaşta gösterdiği başarılarından dolayı, Antranik’e Bulgaristan Kralı Ferdinand emriyle Bulgar Ordusunda teğmen rütbesiyle 600 frank maaş bağlanmıştır.
Emekli büyükelçimiz, değerli aydınımız Bilal N. Şimşir (Ermeni Meselesi) kitabında şöyle diyor: “…Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne ihaneti var, düşmana hizmeti var; Mehmetçiği arkadan hançerlemesi var; masum Müslüman köylüleri kılıçtan geçirmesi var, alçaklık, kalleşlik var, yalanın, hilenin daniskası var, her türlü adilik, kötülük ve de emperyalizmin bütün çirkin oyunları var.”
Bugün ise Türkiye’de, Ermeni soykırım yalanını insan hakları, barış ve demokrasi adı altında benimsetmeye çalışan; Soros’dan beslenen TESEV gibi vakıf ve dernekleri, “Soykırımdan kurtulan Ermeni aileleri” başlıklı fotoğraf sergisi açan (CHP) belediye, “Ermeni soykırımı ile yüzleşelim” pankartları ile yürüyen (CHP, HDP) siyasileri görüyoruz.
Diplomatlarımızı öldürmüş katilleri “Ermeni Ulusal Kahramanı” ilan etmiş, Azerbaycan topraklarını işgal ederek, Azeri Türklerine soykırım uygulamış, Anadolu’muza göz dikmiş, Türklere karşı olan kin, öfke ve intikam duygularını milli duygu haline getirmiş Ermenistan ile bu koşullarda barış mümkün değildir. Barış olsun diyenler de iyi niyetli değildir. Bunları bilelim, uyanık olalım, oyunlara gelmeyelim.
Kaynaklar:
1-Selçuklu-Ermeni İlişkileri, Prof. Dr. Ali Sevim Türk Tarih Kurumu
2-Bulgaristan’daki Ermeni Komitelerinin Osmanlı Devleti Aleyhine Faaliyetleri- 1890-1918, Yrd. Doçent Bülent Yıldırım, Türk Tarih Kurumu
3-Ermeni Meselesi,1774-2005, Bilal N. Şimşir, Bilgi Yayınevi
Monday, March 28, 2016
Dünya Tarihinde İstanbul için Çanakkale
Araştırmacı –Yazar Orhan Koloğlu, 26 Mart Cumartesi günü Kadıköy – Moda’daki Tarihçi Kitabevi’nde “Dünya Tarihinde İstanbul için Çanakkale” konulu bir söyleşi sundu.
Söyleşinin giriş bölümünde, Çanakkale’nin ve Çanakkale Boğazı’nın tarihin hemen her döneminde Avrupa ile Asya arasında kilit bir geçiş yolu olduğunu işaret eden Orhan Koloğlu, bu bağlamda, Pers İmparatorluğu’nun en görkemli döneminde ( Ahamenişler) M.Ö. 5nci yüzyılda Pers hükümdarlarının (Büyük Kiros –Cyrus, I. Darius ve Kserkses) Anadolu’da hakimiyet kurduktan sonra, Yunanistan’a geçmek için Çanakkale Boğazını kullandıklarını, daha sonra Makedonya Kralı Büyük İskender’in Perslere karşı büyük bir harekat başlatmış ve bu kez ters yönde (Avrupa’dan Asya’ya) Çanakkale boğazını geçerek Pers ordusunu bozguna uğratmış olduğunu anımsatmıştır.
M.Ö. 3ncü yüzyıl başlarında Balkanlarda ekonomik sorunlarla karşılaşan Galatlar, M.Ö. 280 yılında Çanakkale Boğazını geçerek, bölgeye egemen olmuşlar, aynı dönemde Bergama Krallığı kurulmuştur.Çanakkale bölgesi Bergama Krallığı’nın Roma İmparatorluğuna bağlanmasından sonra, İmparator Justinyen döneminde Boğazdan geçişi denetlemek üzere Sestos’da bir kale yapılmıştır.
Türklerin bölgede görülmesi M.S.1095 yılında Çaka Bey’in Nara burnu önlerine kadar ilerlemesiyle başladı. Anadolu Selçuklu Devletinin dağılmasından sonra Karesi Beyliği sınırlarını Çanakkale’ye kadar genişletti. Çanakkale Boğazında Türk hakimiyeti Osmanlılar zamanında oluştu. 1354 yılında Süleyman Paşa, Gelibolu Kalesini fethetti. Ancak, Çanakkale Boğazının tamamen Osmanlı denetimine geçmesi Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra, 1462 yılında Boğaz’ın en dar yerinde kaleler inşa ettirmesiyle gerçekleşti.
Rusların 18nci yüzyıldan sonra deniz gücüne önem vermesi ve Karadeniz’de hakimiyet mücadelesine girmesi sonucunda, Çanakkale ve İstanbul Boğazları hem Rusya’nın hem de İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerin sürekli olarak gündeminde kaldı. Osmanlı Devleti bu gelişmenin farkında olarak, Boğazlara diplomasisinde özel bir yer verdi.
Orhan Koloğlu, bundan sonra sözü 1915 Çanakkale savaşına getirdi ve başlıca şu hususları vurguladı:
- Çanakkale savaşları, tarihte eşine pek az rastlanmış bir muharebe sürecidir. Bazı cephelerde iki tarafın arasında yaklaşık yirmi metre mesafe vardı ve bu durumda süngüden başka tür bir silah kullanmak mümkün değildi.
- Osmanlı Ordusunun başında Alman generali Liman Von Sanders bulunuyordu. Ancak, Anafartalar ve Conk Bayırı cephelerindeki savunmayı Yarbay Mustafa Kemal ve arkadaşları kendi inisyatifleri ile yürüttüler.
- Mustafa Kemal, firar eden binlerce askeri tekrar silah altına almayı başardı. Bu pek benzeri olmayan bir durumdu. Yüzbinlerle ifade edilen şehit verildi ama kazanılan zafer, müthiş bir direnme psikolojisi yarattı.
- Bu psikoloji ve direnme gücü Milli Mücadele ruhunu besledi. Çanakkale savaşının muzaffer kumutanları Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın kurmayları ve yakın silah arkadaşlarıydı.
- Çanakkale’de Mustafa Kemal’in askeri sevk ve idare yeteneği en üst düzeyde ortaya çıktı.
- Çanakkale zaferi, Çarlık Rusyası’nın çöküşündeki en önemli faktörlerden biridir.
- Çanakkale zaferi, İngiltere’yi de askeri ve ekonomik açıdan sıkıntıya düşürdü. Üçlü ittifak (İngiltere, Frandsa ve İtalya) içinde çatlaklar belirdi.
- Osmanlı ordusunun Çanakkale zaferinde, Balkan savaşlarındaki ağır yenilgilerden sonra Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yaptığı reform hareketinin de rolü var. Enver Paşa, reform kapsamında 1100 subayı emekliye sevketmişti.
- Mustafa Kemal’in Çanakkale’de her ne pahasına olursa olsun direnmesi ve geri çekilmemesi bilinçli bir plan ve öngörü sonucudur. Çanakkale’nin düşman hakimiyetine geçmesinin İstanbul’un düşmesine ve Çarlık Rusyası’nın ayakta kalmasına katkıda bulunacağını biliyordu.
- Mustafa Kemal, Çanakkale’den ayrıldıktan sonra ( Aralık 1915) Kolordu Komutanı olarak görevlendirildiği Suriye Cephesinde İngilizlerin ilerlemesi karşısında geri çekilmeyi uygun gördü. (Geri çekilen kuvvetler Milli Mücadelede görev alacaktır.) 1917’de İstanbul’a Harbiye Nezaretine Halep’ten gönderdiği raporda, 300 bin askerin firar ettiğini bildirdi. Bu olaylar, Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki direnişindeki sevk ve yönetim dehasını gösterir.
- Çanakkale savaşları yayın yasakları nedeniyle toplumun bilgisi dışında kaldı. Birinci Dünya Savaşın süresinde yayın yasağı uygulaması geçerliydi.
-
- Not: Araştırmacı – yazar Orhan Koloğlu’nun özgeçmişi ve eserleri hakkında kısa bir not ekte sunulmuştur.
Orhan Koloğlu Kimdir?
1928’de Kadınhan’da (Konya) doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Yüksek eğitimini İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Gazetecilik Bölümü’nde yaptı. Strasbourg Üniversitesi’nde mezun olduğu doktora ile gazetecilik alanında eğitici olma hakkını kazandı. Gazeteciliğe 1947’de başladı. Türkspor, Son Saat, Yeni Sabah, Milliyet, Yeni İstanbul, Aydınlık gibi gazetelerde muhabir, yazar ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. 1964’de Basın ve Tanıtma Ataşesi olarak çalışmaya başladı. Roma, Karaçi, Paris, Londra, Beyrut’ta görev yaptı.
1972’de Milliyet’in Almanya baskısını başlattı. 1974’de Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne atandı. 1975-77 döneminde CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı olarak çalıştı. 1978-79 arasında tekrar BYGM’ye geldi. Libya Al Fateh Üniversitesi’nde iki yıl tarih doçenti olarak çalıştı.
Üniversitelerdeki basın ve tarih hocalığı görevlerine ek olarak tarih eserleri üretmeye başladı. Türkçe ve Osmanlıcanın yanı sıra Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Almanca ve Arapçayı bildiği için eserleri 15 ülkenin arşivlerine ait belgelerle zenginleşti. Hepsi de tarih konularını işleyen 60 yayımlanmış kitabı vardır.
Orhan Koloğlu’nun Eserlerinden bazıları;
• Avrupanın Kıskacında Abdülhamit, İletişim Yayıncılık, 1998, İstanbul.
• İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayıncılık, 2005, İstanbul.
• Dünyadan Çizgilerle Atatürk, Erko Yayınları, 2006, İstanbul.
• Sorularla Vahdettin, Pozitif Yayıncılık, 2007, İstanbul.
• Türk Korsanları, Tarihçi Kitabevi, 2012, İstanbul.
• Tamga Pençe Tuğra İmza, Tarihçi Kitabevi, 2013, İstanbul.
• Hain'name ,Tarihçi Kitabevi, 2014, İstanbul.
• Osmanlıcadan Türkçeye Okuryazarlığımız, Tarihçi Kitabevi, 2015, İstanbul.
• 1915 Basınında Çanakkale, Tarihçi Kitabevi, 2015, İstanbul
-
Söyleşinin giriş bölümünde, Çanakkale’nin ve Çanakkale Boğazı’nın tarihin hemen her döneminde Avrupa ile Asya arasında kilit bir geçiş yolu olduğunu işaret eden Orhan Koloğlu, bu bağlamda, Pers İmparatorluğu’nun en görkemli döneminde ( Ahamenişler) M.Ö. 5nci yüzyılda Pers hükümdarlarının (Büyük Kiros –Cyrus, I. Darius ve Kserkses) Anadolu’da hakimiyet kurduktan sonra, Yunanistan’a geçmek için Çanakkale Boğazını kullandıklarını, daha sonra Makedonya Kralı Büyük İskender’in Perslere karşı büyük bir harekat başlatmış ve bu kez ters yönde (Avrupa’dan Asya’ya) Çanakkale boğazını geçerek Pers ordusunu bozguna uğratmış olduğunu anımsatmıştır.
M.Ö. 3ncü yüzyıl başlarında Balkanlarda ekonomik sorunlarla karşılaşan Galatlar, M.Ö. 280 yılında Çanakkale Boğazını geçerek, bölgeye egemen olmuşlar, aynı dönemde Bergama Krallığı kurulmuştur.Çanakkale bölgesi Bergama Krallığı’nın Roma İmparatorluğuna bağlanmasından sonra, İmparator Justinyen döneminde Boğazdan geçişi denetlemek üzere Sestos’da bir kale yapılmıştır.
Türklerin bölgede görülmesi M.S.1095 yılında Çaka Bey’in Nara burnu önlerine kadar ilerlemesiyle başladı. Anadolu Selçuklu Devletinin dağılmasından sonra Karesi Beyliği sınırlarını Çanakkale’ye kadar genişletti. Çanakkale Boğazında Türk hakimiyeti Osmanlılar zamanında oluştu. 1354 yılında Süleyman Paşa, Gelibolu Kalesini fethetti. Ancak, Çanakkale Boğazının tamamen Osmanlı denetimine geçmesi Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra, 1462 yılında Boğaz’ın en dar yerinde kaleler inşa ettirmesiyle gerçekleşti.
Rusların 18nci yüzyıldan sonra deniz gücüne önem vermesi ve Karadeniz’de hakimiyet mücadelesine girmesi sonucunda, Çanakkale ve İstanbul Boğazları hem Rusya’nın hem de İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerin sürekli olarak gündeminde kaldı. Osmanlı Devleti bu gelişmenin farkında olarak, Boğazlara diplomasisinde özel bir yer verdi.
Orhan Koloğlu, bundan sonra sözü 1915 Çanakkale savaşına getirdi ve başlıca şu hususları vurguladı:
- Çanakkale savaşları, tarihte eşine pek az rastlanmış bir muharebe sürecidir. Bazı cephelerde iki tarafın arasında yaklaşık yirmi metre mesafe vardı ve bu durumda süngüden başka tür bir silah kullanmak mümkün değildi.
- Osmanlı Ordusunun başında Alman generali Liman Von Sanders bulunuyordu. Ancak, Anafartalar ve Conk Bayırı cephelerindeki savunmayı Yarbay Mustafa Kemal ve arkadaşları kendi inisyatifleri ile yürüttüler.
- Mustafa Kemal, firar eden binlerce askeri tekrar silah altına almayı başardı. Bu pek benzeri olmayan bir durumdu. Yüzbinlerle ifade edilen şehit verildi ama kazanılan zafer, müthiş bir direnme psikolojisi yarattı.
- Bu psikoloji ve direnme gücü Milli Mücadele ruhunu besledi. Çanakkale savaşının muzaffer kumutanları Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın kurmayları ve yakın silah arkadaşlarıydı.
- Çanakkale’de Mustafa Kemal’in askeri sevk ve idare yeteneği en üst düzeyde ortaya çıktı.
- Çanakkale zaferi, Çarlık Rusyası’nın çöküşündeki en önemli faktörlerden biridir.
- Çanakkale zaferi, İngiltere’yi de askeri ve ekonomik açıdan sıkıntıya düşürdü. Üçlü ittifak (İngiltere, Frandsa ve İtalya) içinde çatlaklar belirdi.
- Osmanlı ordusunun Çanakkale zaferinde, Balkan savaşlarındaki ağır yenilgilerden sonra Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yaptığı reform hareketinin de rolü var. Enver Paşa, reform kapsamında 1100 subayı emekliye sevketmişti.
- Mustafa Kemal’in Çanakkale’de her ne pahasına olursa olsun direnmesi ve geri çekilmemesi bilinçli bir plan ve öngörü sonucudur. Çanakkale’nin düşman hakimiyetine geçmesinin İstanbul’un düşmesine ve Çarlık Rusyası’nın ayakta kalmasına katkıda bulunacağını biliyordu.
- Mustafa Kemal, Çanakkale’den ayrıldıktan sonra ( Aralık 1915) Kolordu Komutanı olarak görevlendirildiği Suriye Cephesinde İngilizlerin ilerlemesi karşısında geri çekilmeyi uygun gördü. (Geri çekilen kuvvetler Milli Mücadelede görev alacaktır.) 1917’de İstanbul’a Harbiye Nezaretine Halep’ten gönderdiği raporda, 300 bin askerin firar ettiğini bildirdi. Bu olaylar, Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki direnişindeki sevk ve yönetim dehasını gösterir.
- Çanakkale savaşları yayın yasakları nedeniyle toplumun bilgisi dışında kaldı. Birinci Dünya Savaşın süresinde yayın yasağı uygulaması geçerliydi.
-
- Not: Araştırmacı – yazar Orhan Koloğlu’nun özgeçmişi ve eserleri hakkında kısa bir not ekte sunulmuştur.
Orhan Koloğlu Kimdir?
1928’de Kadınhan’da (Konya) doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Yüksek eğitimini İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Gazetecilik Bölümü’nde yaptı. Strasbourg Üniversitesi’nde mezun olduğu doktora ile gazetecilik alanında eğitici olma hakkını kazandı. Gazeteciliğe 1947’de başladı. Türkspor, Son Saat, Yeni Sabah, Milliyet, Yeni İstanbul, Aydınlık gibi gazetelerde muhabir, yazar ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. 1964’de Basın ve Tanıtma Ataşesi olarak çalışmaya başladı. Roma, Karaçi, Paris, Londra, Beyrut’ta görev yaptı.
1972’de Milliyet’in Almanya baskısını başlattı. 1974’de Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne atandı. 1975-77 döneminde CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı olarak çalıştı. 1978-79 arasında tekrar BYGM’ye geldi. Libya Al Fateh Üniversitesi’nde iki yıl tarih doçenti olarak çalıştı.
Üniversitelerdeki basın ve tarih hocalığı görevlerine ek olarak tarih eserleri üretmeye başladı. Türkçe ve Osmanlıcanın yanı sıra Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Almanca ve Arapçayı bildiği için eserleri 15 ülkenin arşivlerine ait belgelerle zenginleşti. Hepsi de tarih konularını işleyen 60 yayımlanmış kitabı vardır.
Orhan Koloğlu’nun Eserlerinden bazıları;
• Avrupanın Kıskacında Abdülhamit, İletişim Yayıncılık, 1998, İstanbul.
• İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayıncılık, 2005, İstanbul.
• Dünyadan Çizgilerle Atatürk, Erko Yayınları, 2006, İstanbul.
• Sorularla Vahdettin, Pozitif Yayıncılık, 2007, İstanbul.
• Türk Korsanları, Tarihçi Kitabevi, 2012, İstanbul.
• Tamga Pençe Tuğra İmza, Tarihçi Kitabevi, 2013, İstanbul.
• Hain'name ,Tarihçi Kitabevi, 2014, İstanbul.
• Osmanlıcadan Türkçeye Okuryazarlığımız, Tarihçi Kitabevi, 2015, İstanbul.
• 1915 Basınında Çanakkale, Tarihçi Kitabevi, 2015, İstanbul
-
Subscribe to:
Posts (Atom)