Showing posts with label Almanya. Show all posts
Showing posts with label Almanya. Show all posts

Friday, June 10, 2016

Laiklik

Türkiye'de ve Avrupa'da laiklik

Laiklik, Yunanca’da ”Laos” kelimesinden türetilmiş olup ”halka ait olan” ”ruhban sınıfından olmayan” anlamına gelmektedir. Türkçeye ise Fransızca ”laique” kelimesinden geçmiştir ve hepimizin bildiği basit anlamıyla ”din ve devlet işlerinin ayrılması” demektir.
Genel anlamda ”din ve devlet işlerinin ayrılması” olarak tanımlanan laiklik,  yüzyıllarca geçmişi olan bir mücadelenin sonucudur. Avrupa’da orta çağ karanlığının baş aktörü olan kilisenin egemenliğine karşı aklın egemenliğinin savunulması savaşında kilisenin mağlup olmasıyla ortaya çıkmıştır. Laiklik sayesinde Avrupa’yı karanlığa gömen din egemenliği ortadan kalkmış, dogmanın yerini akıl ve pozitif bilim  almıştır. Aydınlanma çağı denilen bu dönemden sonra Avrupa orta çağ karanlığından kurtulmuş ve bugünkü çağdaş, bilimde ve sanatta gelişmişlik düzeyine ulaşmıştır.
Laiklik deyince aklımıza sadece devletin dinden soyutlanması gelse de farklı anlamları olan bir kavramdır. Temel olarak laiklik 4 farklı grupta tanımlanabilir :
Felsefi anlamda laiklik, bilginin temelinin din kurallarına değil akla dayanmasıdır. Bilgiye ancak insan aklıyla ulaşılabileceğini savunan, din kurallarının, dogmaların aklın önüne geçemeyeceğini ifade eden görüştür. Pozitif bilimlerin temelinde aklı rehber alan felsefi laiklik vardır.
Siyasi anlamda laiklik, devletin dinlere karşı hoşgörüyle yaklaşması, herhangi bir dinin yanında yer almamasıdır.  Devlet, dinler arasında hakemlik görevini üstlenir ve vatandaşların inandığı dini özgürce yaşamasını ve ifade etmesini sağlar. Bu yönüyle değerlendirildiğinde siyasi anlamda laiklik toplumda çoğulculuk ilkesinin kabul edilmesidir. Kimsenin inancına karışılmaması, inandığı dinden dolayı kınanmamasıdır. Demokratik bir toplum için çoğulculuk ilkesi şarttır. Çoğulculuk ilkesi de ancak laiklikle mümkündür .
Sosyal anlamda laiklik, kamu alanları ve kuruluşlarında dinin egemen olmamasıdır. Toplumu meydana getiren bireyler arasındaki ilişkilerin din kurallarına göre belirlenmemesidir. Her birey kendi inancını özgürce yaşayabilir fakat kamuda hiç kimsenin inancı diğerine üstün değildir. Devlet, toplumsal ilişkilerde din ve vicdan hürriyetinin güvencesidir.
Hukuki anlamda laiklik ise devletin siyasi ve hukuk sisteminin dine dayanmamasıdır. Devlet, hukuk sisteminde hiçbir dini referans almaz hatta hiçbir dini kanuna en küçük bir atıfta bile bulunmaz. Siyasi ve hukuki sistem tamamen beşeri kanunlardan meydana gelmektedir. Devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes kanunlar karşısında din ve mezhep farkı gözetmeksizin eşittir. Hiçbir birey inancından dolayı başka bir bireyden üstün değildir ve en önemlisi hukuki anlamda laiklik bir devletin tek beşeri hukuki sisteme göre yönetilmesidir.
Çok farklı anlamlara sahip olan laiklik, Avrupa’da milletlerin tarihi geçmişine bağlı olarak uygulamada ve tanımlamada farklılık göstermektedir. Bazı ülkelerin anayasalarında devletin resmi dini açıkça yazılıyken bazı devletlerin anayasalarında devletin resmi dini yoktur. Bu açıdan bakıldığında laiklik, Fransız tarzı jakoben, sert laiklik ve Fransız tarzına göre daha yumuşak olan Anglo – Sakson tarzı laiklik olarak iki gruba ayrılabilir.
Her ne kadar uygulamada ve anayasal tanımda farklılık gösterse de tüm Avrupa ülkelerinde laiklik vardır. Anayasalarında resmi dini olan devletlerde bile devlet yönetiminde din değil akıl egemendir. Örneğin Yunanistan’ın resmi bir dini vardır fakat Yunanistan’da kilise papazlarının değil devlet adamlarının sözü geçer ve en önemlisi tüm Avrupa ülkelerinde devlet kanunlarında, bilimde, sanatta dinin bir egemenliği yoktur. Yani bir Avrupa devletinin anayasasında resmi dinin olması demek, devletin din kurallarına göre yönetilmesi, bilimi sanatı din kurallarının sınırlandırması demek değildir.
Avrupa devletlerinin bazılarındaki laikliğin tanımı ve uygulamasına bakıldığında durum daha net görülecektir. 2003 yılında Fransa’da yazılan Stasi raporuna göre Avrupa ülkeleri resmi dini olan ülkeler, yarı resmi dini olan ülkeler ve resmi dini olmayan ülkeler olarak 3 gruba ayrılmıştır. Şimdi bu 3 gruba giren ülkelerdeki laikliğin tanımına ve nasıl uygulandığına bakalım
ALMANYA
Almanya anayasasında devletin resmi dini ya da milli kilisesi yoktur. 11 Ağustos 1919’da yürürlülüğe giren Weimar anayasasının 136. 137. 139. ve 141. maddelerinde devletle din ilişkilerinin açıkça ayrıldığı ifade edilmiştir.  Anayasanın 136. maddesinin 1. fıkrasında devlet yönetiminde dinin esas kabul edilmediği açıkça şöyle yazmaktadır :
”Medeni ve siyasi hak ve ödevler, ne din özgürlüğünün icrasına bağlıdır ne de bu nedenle kısıtlanabilirler” (Federal Cumhuriyet Anayasası Tercüme: Prof. Dr. Christian Rumpf ve Dr. Gökçe Uzar Schüller s.125)
136. maddenin 2. fıkrasında ise laikliğin niteliklerinden biri olan kanunlar önünde herkesin din ayrımı gözetmeksizin eşit olduğu şu şekilde belirtilmiştir :
Medeni ve siyasi haklardan yararlanma ve kamu görevlerine giriş dini inanca bağlı değildir. (Federal Cumhuriyet Anayasası Tercüme: Prof. Dr. Christian Rumpf ve Dr. Gökçe Uzar Schüller s.125)
Almanya’da mezhepsel olarak protestanlık ve katolik inancı çoğunluktadır. Diğer mezhepler ise toplumun ancak %1, 6 sını oluşturmaktadır fakat hem  devletin temel anayasasında (Bundesverfassung) hem de federal anayasalarda her dini cemaat, kanunlar çerçevesinde örgütlenme, dinini yaşama hakkına sahiptir. Örneğin 137. maddenin 6. fıkrasına göre kiliseler, vergi koyma hakkına sahiptir ve geçimini bu vergilerden sağlar. Eğitimde ise her din, devletin laik okulları dışında din eğitimi verme hakkına sahiptir. Anayasanın 7. maddesinin 3. fıkrasında dini eğitim özgürlüğü şöyle açıklanmıştır :
“Laik okulların dışındaki kamu okullarında din eğitimi normal bir eğitim alanıdır. Devletin gözetim hakkına zarar vermeden din eğitimi farklı dinlerin prensiplerine uygun şekilde verilebilir. Hiçbir öğretmen kişinin arzusu dışında bir dini öğretmeye zorlanamaz”
Kısaca ifade etmek gerekirse Almanya’da din ve devlet ilişkileri karşılıklı anlaşmaya dayalı düzenlenmiştir. Devletin resmi dini yoktur fakat her din ve inanç grubuna inancını yaşaması için geniş haklar tanınmıştır.
YUNANİSTAN
Yunanistan’da halkın % 96 sı Ortodoks mezhebine mensuptur ve Ortodoksluk, Yunanların tarihi geçmişinde ve milli kimliklerini kazanmasında önemli bir yere sahiptir. Bu özelliğinden dolayı Yunanistan, Avrupa’da resmi dini olan ülkelerden biridir. 1975 ve 1977 anayasalarında devletin resmi dininin Ortodoksluk olduğu açıkça belirtilmiştir. 1986 yılında değişiklik yapılan Anayasa’nın 3. maddesi şöyledir :
“Yu­nanistan’da egemen din Hıristiyan Doğu Ortodoks Kilisesi Ortodoksluğu­dur. İsa peygamberi tek önder kabul eden Yunan Ortodoks Kilisesi, Apostolik kutsal hukuku ve aynı şekilde din işleri kurullarının kutsal gele­neklerini sürekli olarak (…) gözetip aynı dogmaları kabul eden kiliselerle ayrılmamak üzere birleşmiştir”  (Vasilios N. Makrides- ”Yunanistan’da Gelenek ile Modernite Arasında Geri­lim”, Avrupa Birliği Ülkelerinde Dinler ve Laiklik, (Çev. Fazıl Arabacı), İstanbul: Ufuk Kitapları 2003 s.115)
Resmi din olarak Ortodoksluğu kabul eden Yunanistan’da en büyük anti demokratik uygulamalardan biri dini propagandanın yasak olmasıdır. İnsanların inançlarını yaymak istemesi kanunlara göre suç kabul edilerek cezalandırılır. Çünkü dini propagandanın Ortodoks kimliğine zarar vereceği düşünülmektedir. Ayrıca kilise, hem 1977 Anayasasına göre yönetilmektedir hem de kendi anayasalarına sahiptir. Mesela kilisenin istediği inancı din dışı, sapıklık ilan etme hakkı vardır. Bir çok sosyal alanda da devlet ve kilise söz sahibidir. Bu nedenle Yunanistan Avrupa’nın dini özgürlükler açısından en sıkıntılı ülkelerinden biridir
HOLLANDA
Hollanda’da 18. yüzyıla kadar Kalvinizm, devletin resmi dinidir. Ancak Fransız ihtilalinden sonra devletin resmi dini kaldırılmış, din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır. 1848 yılında kabul edilen Anayasa’nın 8. bölümünde din ve devlet ilişkileri tanımlanmış, 1983 yılında yapılan değişiklikle bu bölüm tamamen kaldırılmıştır. Anayasa’da sadece devletin din ve vicdan hürriyetine karışmadığı yazmaktadır.  Anayasanın tanıdığı bu özgürlük sayesinde kiliselerin TV kanalları, sendikaları, siyasi partileri bile vardır. Ancak devlet yönetiminde beşeri kanunlar geçerlidir.
BELÇİKA
Belçika bir çok farklı dini inanca mensup insanların yaşadığı bir ülkedir. Katolikler, Protestanlar, Yahudiler, Anglikanlar, Müslümanlar ve Ortodokslar devletin resmen tanıdığı 6 dini gruptur ve devlet her dinin din adamlarının maaşını ödemektedir. 1831 Anayasası’nda din hürriyeti, oldukça geniş düzenlenen ve garanti altına alınan temel haklardandır. Ana­yasanın 14. maddesinde devletin din ve vicdan hürriyetine karışmadığı yazılmaktadır.
Eğitimde de laik eğitim uygulanmaktadır. Her vatandaş, kendi inancına göre eğitim alma hakkına sahiptir. Devlet herhangi bir inancı okullarda dayatmaz ve din eğitimi din adamları tarafından verilmektedir. Çok farklı dini inanca sahip insanın bir arada yaşadığı ülkelerden biri olan Belçika, din ve vicdan hürriyetinin sağlıklı şekilde yaşandığı ülkelerden biridir
İSPANYA
İspanya, Katolik mezhebinin hakim olduğu Avrupa ülkelerinden biridir ve 1978 yılından beri devletin resmi bir dini yoktur. 1980 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle din ve devlet işleri ayrılmış, kişilerin inanç hürriyeti anayasal güvence altına alınmıştır. İspanya anayasasına göre her birey bir dine inanma ya da inanmama, inancının gereğini yerine getirme ya da getirmeme, inancından dönme ve inancını açıklama ya da açıklamama hakkına sahiptir. Devlet, Adalet bakanlığının yetkisi altında din adamlarını yetiştirmekle görevlidir.
İspanya’da devletin resmi bir dini olmamasına karşın Katolik kilisesinin bazı konularda ayrıcalığı vardır. Örneğin kilise papazları konut vergisinden muaftır ve kiliseler devletten her yıl maddi yardım almaktadır. Bunun dışında devlet yönetiminde tamamen beşeri kanunlar geçerlidir. Katolik inancına göre boşanmak ve kürtaj yasak olmasına rağmen Anayasa’da boşanma ve kürtaj hakkı tanınmıştır ve günümüzde İspanya’da insanlar din ve vicdan hürriyetine sahiptir.
İRLANDA 
İrlanda, Katolik inancının çoğunlukta olduğu ülkelerden biridir ve 1937 yılında kabul edilen Anayasasında “bütün otoritelerin kendisinden doğduğu ve insan eylemlerinin olduğu kadar, devlet icraatlarının zamanın sonunda kendisine buyun eğeceği kutsal üçlü teslis”  maddesi vardır. Ayrıca Anayasanın 6. maddesinde “hükümetin bütün güçleri; yasama, yürütme ve yargı, kaynağını Tan­rının önünde halktan aldığı” yazılıdır fakat devletin resmi bir dini yoktur. Devlet tüm dinlere eşit mesafededir ve herhangi, bir dini savunmaz.  Anayasa’da devlet ve din işlerinin açıkça ayrı olduğu ifade edilmiştir. Her kilise kendi gelir kaynağından faydalanmaktadır.
İNGİLTERE
İngiltere’nin yazılı bir anayasası olmamasına rağmen resmi dini olan ülkelerden biridir. Kral’ın taç giyme töreni dini bir törendir ve Kral tacını Canterbury kilisesinin başpiskoposunun elinden giyer. Ayrıca Kral Anglikan kilisesinin başıdır ve hükümetin tavsiyesiyle kilise papazlarını atama yetkisine sahiptir.
Anglikan kilisesinin parlamentoda bir temsilcisi vardır ve parlamenterler görevlerine dua ederek başlar. Canterbury ve York başkiposları başta olmak üzere 24 Anglikan kilisesi psikoposu Lordlar kamarasının üyesidir. Ancak siyasi yönetim devletin elindedir. 15 Avam kamarası, 15 Lordlar kamarasından oluşan 30 kişilik kilise komisyonu kilise görevlilerini tayin etme ve tüzük değişikliği yapma yetkisine sahiptir. Bunun dışında kilise iç işlerinde tamamen özgürdür.  Kilisenin harcamalarının yarısını hükümet, yarısını kilisenin kendisi karşılamaktadır. Okullarda ise din eğitimi, devletin resmi diniyle verilmektedir fakat her aile çocuklarına din eğitimi verilmemesini isteme hakkına sahiptir
FRANSA 
Fransa’da III. Cumhuriyet döneminde 9 Aralık 1905 tarihinde kabul edilen yasayla din ve devlet işlerinde birbirinden ayrılmıştır. Bu kanunla Katoliklik ayrıcalıklı din olmaktan çıkarılmış, tüm dinlere eşit mesafede yaklaşma ilkesi benimsenmiştir.
1905 yılında kabul edilen Laiklik, 1945 ve 1958 Anayasalarında da yer almıştır. Avrupa’da laikliğin en katı şekilde uygulandığı ülke Fransa’dır. 1958 Anayasası’nın 1. maddesinde laiklik ilkesi kalın kırmızı çizgilerle şöyle ifade edilmiştir :
“Cumhuriyet hiçbir dini ne tanır, ne görevlilerinin maaşlarını verir, ne de yardım eder. Şu halde işbu kanunun yayınlanmasını takip edecek, 1 Ocak­tan itibaren dinlerin faaliyetlerine ilişkin tüm harcamalar devlet, il, ilçe büt­çelerinden kaldırılmış olacaktır. Bu madde vicdan hürriyetini sağlar ve din­lerin serbestçe yaşanmasını garanti eder”
Fransa’da devlet yönetimi ile din birbirinden tamamen ayrıdır. Devlet her dini hatta agnostizmi (şüphecilik) bile tanır fakat herhangi bir dini kabul etmez. Tüm dinlere, kiliselere sosyal vakıflarla aynı statüde yaklaşmakta ve inanç hürriyetlerini koruma altına almaktadır. Eğitim tüm kamu okullarında parasız ve devlete aittir. Bu kanuna göre liselerde, kolejlerde, hastanelerde, hapishanelerde ve orduda ruhsal arınma için bir mekan (Aumônerie) ve din adamı (Aumônier) vardır.
1789 Fransız devriminden dolayı laikliğin ana vatanı kabul edilen Fransa Avrupa devletleri arasında laikliği en sert uygulayan ülkelerin başında gelmektedir.
Sonuç olarak değerlendirdiğimizde Avrupa’da ister resmi dini olsun ister olmasın tüm devletlerde laiklik farklı şekillerde uygulanmaktadır. Resmi dini olan ülkelerdeki laiklik uygulamasındaki tek fark devletin bir dine sahip çıkması ve destek olmasından başka bir şey değildir. Bunun dışında siyaset, hukuk, eğitim, bilim, sanat ve hayatın tüm alanlarında aklın egemenliği ve düşünce özgürlüğü vardır.
Ülkemizde de 3 Mart 1924 te hilafetin kaldırılması ve eğitim birliğinin sağlanmasıyla başlayan laik düzene geçişte önce 1928 yılında devletin dini islamdır maddesi anayasadan çıkarılmış, 5 Şubat 1937 tarihinde de Laiklik ilkesi Anayasa’da kabul edilmiştir ve 1982 Anayasası’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti laik, sosyal, Atatürk ilkelerine bağlı bir hukuk devletidir.
Laiklik olmayınca neler olduğunu anlamak için Ortadoğu ülkelerine bakmak yeterlidir. Laiklik, din ve mezhep savaşlarının önündeki en büyük engeldir. Laiklik din ve vicdan hürriyetinin güvencesidir. Laikliğin olmadığı ülkelerde akıl yerine dogmalar hakimdir. Aklın devre dışlı bırakıldığı bir ülkenin gelişmesi mümkün değildir. Bu nedenle 21. yüzyılda laikliğin varlığını tartışmak cehaletten ve yobazlıktan başka bir şey değildir
TIBBIYELİ HİKMET 
[

--
MAIL :
ozel-buro@isnet.net.tr

Wednesday, June 8, 2016

Nuri Killigil Enver Paşa'nın kardeşi

Soner YALÇIN : Bir unutulan isim : Nuri Killigil (No subject)
O
Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)
|
Today 12:24 AM
'MAIL GRUBU - ADD AKDENİZ' (add-akdeniz@googlegroups.com);
Getting too much email from Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)? You can unsubscribe
Kut'ül Amare Zaferi'nin "bayram olarak kutlanıp kutlanmaması" polemiği Halil (Kut) Paşa'yı ve yeğeni Enver Paşa'yı hatırlamamıza sebep oldu. Oysa aynı aileden unutulan bir isim daha vardı: Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri (Killigil) Paşa! Bugün… Ayrıca, MİT TIRlarını vs. konuşurken anımsamamız gereken ilginç isimlerden biri. Sahibi olduğu silah fabrikasında, İsrail ile savaşan Mısır ve Suriye'ye 1949'da silah imal ederken bakın başına neler geldi?
 
Kafkas
            İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa yardımcısıyla Bakü'de.
 
Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa yardımcısıyla Bakü'de.
Tarih: 2 Mart 1949.
Yer: İstanbul.
Nuri Killigil ve eşi Misli Melek Hanım çarşamba sabahı erkenden kalktılar. Üç yıl önce evlenmişlerdi ve Misli Melek Hanım, Kavalalı Ailesi'ne mensup Prenses İffet ile M. Ali Beyin kızıydı.
Melek Hanım saat 11.00 uçağıyla Mısır/Kahire'ye ailesini görmeye gidecekti.
Nuri Killigil eşini havaalanına götürdü. Hava muhalefeti nedeniyle gecikme oldu ve uçak ancak saat 15.00'te kalktı.
Nuri Killigil eşini uğurladıktan sonra Sütlüce'deki silah ve cephane fabrikasına döndü.
Fabrika işine girmesi kolay olmamıştı.
Önce 1933'te Zeytinburnu'nda; soba, döküm, seramik, matara yapmak üzere tesis kurarak iş dünyasına atılmış; ama kısa sürede silah ve mühimmat yapmaya başlamıştı.
İlk büyük işini; Atatürk'ün 1934'te imzaladığı kararnameyle kazanmış; Yavuz Gemisi topları için gerekli olan kanat emniyetli tapalar yapmıştı. 1936'da dağ topları için 24 bin tapa ve 1938'te Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de almıştı.
Sekiz yıl sonra ikinci fabrikayı Sütlüce'ye açmıştı. Bunlar Türkiye'nin ilk özel savunma sanayi şirketleriydi.
Nuri
            Paşa'nın sınırlı sayıda ürettiği 9 mm çapında yarı otomatik
            tabancası.
Nuri Paşa'nın sınırlı sayıda ürettiği 9 mm çapında yarı otomatik tabancası.
Ayrıca… İzmir Karaburun'da cıva madeni çıkarıp ihraç ediyordu.
II. Dünya Savaşı'nda talep patlaması yaşamıştı. Uçak bombasından havana, tabancadan mermiye kadar her şeyi yapmıştı.

SİLAH ÜRETMEK HAYALİYDİ

Silah imal etmek en büyük hayaliydi. Ta gençliğinde ağabeyi Enver Paşa'ya, "Ağabey bırak beni sana silah imal edeyim" demişti.
Teknik bilgisi olmamasına rağmen daima bir şey icat etmek istiyordu!
Şimdi, isteğine kavuşmuştu. Örneğin… Tabancaların normal parça sayısını azaltır veya piyade havan toplarına tetikler eklerdi!
Dedikodular da eksik olmuyordu; İsmail Hüsrev Tökin, Nuri Killigil'in tabanca planlarını İmalat-ı Harbiye zabiti olan babasından çaldığını iddia ediyordu!
Kim ne derse desin umurunda olmuyor; yaptıklarını İzmir Uluslararası Fuarı'nda sergilemekten keyif alıyordu.
İşleri yolundaydı.
Devletten himaye görmesinde, kız kardeşi Mediha ile evli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kazım Orbay'ın etkisi olduğu söyleniyordu. Keza… TSK içinde hala Enver Paşa'ya büyük hayranlık duyan komutanlar vardı.
Nuri Killigil'in fabrika personeli arasında da ilginç kişiler vardı. Örneğin… Zeytinburnu'ndaki fabrikanın soğuk demir ustası; Süleyman Tanyıldız, Selanik'te I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Yunanlılar tarafından yakalanıp casusluk suçundan idama mahkum edilmiş ve idam edileceği gece, nöbetçi askerleri öldürüp Türkiye'ye kaçmıştı!
Nuri Killigil'in yakın çevresi Alman hayranıydı. Örneğin… Savaş döneminde Hitler'le bile görüşen emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, sorumlu müdürüydü…
Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen de yakın dostuydu.

SURİYE'DEN HAVAN SİPARİŞİ

Saat: 16.00…
Şoförü Süleyman, patronu Nuri Killigil'i havaalanından Sütlüce'deki fabrikaya bıraktı.
Nuri Killigil müdüriyet odasına geçti. Muhasebecisi Fungaris Bey ile çalışmaya başladı.
II. Dünya Savaşı bittikten sonra, 1946'da Zeytinburnu'ndaki fabrikayı kapatmıştı; sadece Sütlüce'deki fabrikayla ilgileniyordu. Bu fabrikayı büyütmek istiyordu. Bu nedenle iki gün önce İş Bankası'ndan 60 bin liralık kredi almıştı.
Savaş bitmişti ama işleri yoğundu. Çünkü… Suriye'den iki bin havan topu ve Mısır'dan beş bin tabanca siparişi almıştı. Bu siparişler tesadüf değildi.
Bir yıl önce…
Tarih: 14 Mayıs 1948.
Filistin'de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından, Tel-Aviv'de toplanan Yahudi Milli Konseyi, yayınladığı bildiriyle İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan etti.
24 saat sonra…
Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak, İsrail'e savaş açtı. Ancak yenilip antlaşma yapmak zorunda kaldılar. Fakat. Ortadoğu'da gerginlik sona ermemişti. Ülkeler silahlanıyordu.
Keza…
Hindistan'dan, yaşanan kanlı bir mücadele sonrası 14 Ağustos 1947'de ayrılan Pakistan'dan da siparişler vardı.
İşler yoğundu ama Nuri Killigil'in çalışacak fiziki gücü yoktu. Bir ay önce gittiği Avrupa seyahati sırasında Atina'da zehirlenmişti! Kaldırıldığı hastaneden ölümden dönmüştü.
Yetmezmiş gibi…
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır'a silah ambargosu koymuştu. Nuri Killigil bu karara rağmen silah üretmeye devam ediyordu. Depoda Suriye için yapılmış olan iki bin havan mermisi vardı.
Nuri Killigil, bunları illegal yollardan mı gönderecekti? Bilinmiyor.
Çünkü…

YAHUDİ İŞÇİLER

Saat: 16.50…
Nuri Killigil'in Sütlüce'deki fabrikasında kapsüllerin bulunduğu kapsülhanede yangın çıktı.
Halıcıoğlu İtfaiyesi'ne haber verildi.
Müdüriyet odasında çalışan Nuri Killigil, muhasebecisi Fungaris Bey ile iki bin havanın bulunduğu depolara koştu. İşçilerine bağırdı; "ambarı boşaltın, ambarı boşaltın."
Kimi işçiler ellerinde mermi sandıklarıyla fabrikayı terk ederken, kimileri ambara yöneldi. On dakika sonra itfaiye geldi.
Türk
            Bayrağı'na sarılı “tabutu”: Yeğeni yönetmen Faruk Kenç
            (solda) ve fabrika müdürü emekli General Hüseyin Hüsnü Emir
            Erkilet (ortada).
Türk Bayrağı'na sarılı "tabutu": Yeğeni yönetmen Faruk Kenç (solda) ve fabrika müdürü emekli General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet (ortada).
İtfaiye fabrikaya girip su sıkmaya başladı ki, depoda büyük bir patlama oldu. Ardından iki patlama daha meydana geldi.
Civardaki evlerin sadece camları değil, kiminin duvarları bile yıkıldı.
Fabrikada dokuz memur, yedi usta, altı müstahdem, 105 işçi ve Nuri Killigil vardı.
Facianın boyutu korkunçtu:
Yedi işçi ile altı itfaiyecinin cesedine ulaşılabildi.
İçlerinde Nuri Killigil'in de bulunduğu 15 kişinin akıbeti meçhul idi. Kime ait olduğu belli olmayan kol ve bacaklar, yanarak kömürleşmiş ceset parçaları çevreye saçılmıştı.
Nuri Killigil'in; kolunun yarısı, ayağının bir parçası bulunabildi.
Faciadan beş gün sonra…
Ölen 15 kişinin parçaları, üç ayrı tabuta kondu; Beyazıt Camii'ndeki cenaze namazı ardından, Edirnekapı'da, işçiler tarafından toplanan paralarla yapılan Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği'ne defnedildi.
16 gün sonra…
Enkazdan Nuri Killigil'in gövdesi bulundu. Yakınları, gövdesini Türk Bayrağı'na sararak fabrikada tören düzenledi. İstiklâl Marşı okundu. Saygı duruşunda bulunuldu. Fakat.. İstanbul Müftülüğü cenaze töreni için "tam gövdesi olmadığı için cenaze namazı kılınamayacağını" söylemişti! Oysa önceki cenazede kıldırmışlardı!
İmam olmayınca işçilerinden biri Kuran ve dua okudu. Nuri Killigil imamsız şehitliğe defnedildi.
İddialara göre… Hükümet, İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil'in cenaze törenine tavır almıştı. Dört gün sonra…
Türkiye, İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu!
Peki…
Olay ihmal miydi? Sabotaj mıydı?
TBMM kapalı oturumunda Başbakan Şemsettin Günaltay milletvekillerini bilgilendirdi. Bu tutanaklar üzerindeki gizlilik kararı olduğu için kimse meselenin özünü anlayamadı.
Yıllar içinde "o gün Yahudi işçiler fabrikaya gelmedi" gibi spekülasyonlar yapıldı.
Sonuçta, fabrikanın müdürü emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet ve kapsülhane şefi Seyit Ali Oral "dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet ve tedbirsizlikten" yargılandı. Erkilet Paşa kurtarıldı.
Bunca yıl sonra olayın üzerindeki sisler dağıtılamadı…
Bunda Nuri Killigil'in sıra dışı hayatının da rolü vardı.

SIRADIŞI BiR AiLENiN SIRADIŞI FERDiNiN HAYATI

Enver
            Paşa - Babası Ahmet Bey - Kardeşi Nuri Killigil
Enver Paşa – Babası Ahmet Bey – Kardeşi Nuri Killigil
Killi, Ukrayna'da bir kasabaydı. Soyadları buradan geliyordu.
Hıristiyan Gagavuz Türkü idiler; sonra Müslüman oldular.
Ataları Rus işgali sonucu İstanbul Divanyolu'na yerleşti.
Memur babası Ahmet ile annesi Ayşe'nin ilk çocuğu Enver (1881-1922) idi.
İkinci çocukları Hasene (1887-1963) ve üçüncü çocukları Nuri (1889-1949) doğdu. Ardından üç çocuk daha oldu: Mediha (1894-1983), Kamil (1898-1964) ve Ertuğrul (1907-1931) dünyaya geldi.
Babasının tayini nedeniyle ilk öğrenimini ve askeri okul tahsilini Manastır'da yaptı. Kuleli Askeri Lisesi'nden sonra Harp Okulu'na gitti. 1908'de okul dördüncüsü olarak mezun oldu.
Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesiyle 3. Ordu Karargahı'nda göreve başladı. İki yıl sonra 1910'da padişahın Maiyet Bölüğü'nde görev aldı. İttihatçılar sarayı kontrol altında tutuyordu. Teğmen Nuri, amcası Yarbay Halil Beyin emrinde çalıştı.
Trablusgarp Savaşı çıkınca ağabeyi Enver ile birlikte gizlice bölgeye gitti. Ağabeyi Enver'in emrinde Derne, Bingazi ve Tobruk'ta; ve daha sonra amcası Halil'in emrinde Homs ile Mısrata bölgesinde İtalyanlara karşı savaştı.
Savaş sonrasında Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) rütbesine yükseldi ve İstanbul 1. Ordu'da görev yapmaya başladı. Balkan Savaşı'nda Çatalca'da Bulgarlar ile savaştı.
Bir yıl sonra, Yüzbaşı rütbesine yükseldi. Roma Askeri Ataşe Yardımcılığı'na getirildi. 1914'te aynı görevle Viyana'ya tayin edildi. Kısa bir süre sonra savaş çıkınca yurda döndü; ağabeyi Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yaveri oldu.
Ağabeyi Enver Paşa tarafından, İtalyan ve İngilizlere karşı ayaklanmayı örgütlemek için tekrar Trablusgarp'e gönderildi. Rütbesi yetersiz olduğu ve Arapları etkilemek için kendisine mirlivalık ve fahri ferik rütbeleri verildi.
1918 yılına kadar üç yıl İngiliz ve İtalyanlar ile savaştı.
1916'da Binbaşı ve 1918'de Kaymakam (Yarbay) oldu.
Başarılarından ötürü…
Almanya İmparatoru, Birinci Rütbeden Demir Salip Madalyası verdi.
Osmanlı Altın Liyakat Madalyası; Altın İmtiyaz Madalyası; Üçüncü Rütbeden Kılıçlı Osmani Nişanı ve Kılıçlı Birinci Mecidi Nişanı ile onurlandırıldı.
1917 Bolşevik Devrimi ardından Kafkas İslam Ordusu Komutanlığı'na getirildi. Çünkü…
İngilizler, Rus ordusuna yardımcı olmak maksadıyla savaşın sonlarına doğru Azerbaycan'a birlik göndermiş, onların varlığından destek alan Ermeniler de Azerilere karşı kat-
liama başlamış ve binlerce Azeri'yi katledilmişti. Devrimden sonra bölge çok karışmıştı.
Başkumandan Vekili Enver Paşa, Azerbaycan'daki durumun kontrol altına alınması için kardeşi Nuri Paşa'yı vazifelendirdi.
Nuri Killigil, Musul'da kurduğu ordusuyla Azerbaycan üzerine yürüdü. 13 Eylül 1918'de Bakü'yü kurtardı. Ardından Karadağ ve Dağıstan'ı aldı.
Kafkasya'da ilerleyişi sürerken
Mondros Antlaşması sonrası İstanbul'a çağrıldı. Tutuklandı. Ve İngilizlere teslim edildi. İngilizler kendisini Batum'a götürüp hapsetti. Kaçtı. Azerbaycan'da, Kızıl Ordu'ya karşı savaştı; yenildi. Çünkü, Azerileri bir bölümü devrimi destekliyordu.
Anadolu'ya geldi; Kazım Karabekir Paşa yanında Kars ve Erzurum'da malzemelerin bakım ve tamiri için silah atölyeleri kurdu.
Enver Paşa'ya 1 Nisan 1921'de yazdığı mektupta şöyle diyordu:
"Aziz Ağabeyim, Erzurum'da İş Ocağı namıyla metruk makineleri tamir ettirerek büyük bir imalathane tesis ettirmekteyim."
Trabzon ve Erzincan'da da benzerlerini kuracağını yazdı.
1921'de Ankara'ya geldi. Hakkında, Mustafa Kemal'e karşı darbe yapacağı dedikoduları çıkarıldı.
Bir yıl sonra böbreklerinden tedavi görmek için Berlin'de bulunan kardeşi Kamil ve Enver Paşa'nın eşi/yengesi Naciye Sultan'ın yanına gitti.
Tacikistan'da bulunan ağabeyi Enver Paşa'nın, kendisinin hemen Trablusgarp'a gitmesini istemesini maceracılık bulup kabul etmedi. Ağabeyinin yanına gitmenin yolunu arıyordu.
Bu arada Ermeni teröristlerle köşe kapmaca oynadı; Afganlı tüccar kimliği taşıdı. Hastalığı arttı. Avusturya'da böbrek ameliyatı oldu. O sırada Enver Paşa şehit oldu.
1923 yılında Türkiye'ye döndü.
Bizzat Atatürk'ün imzasıyla 1925'te Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı.
Ve: 29 Şubat 1929'da İstiklal Madalyası verildi.
Ankara'da ticarete atıldı ama çinicilik işinde başarısız olunca İstanbul'a göçtü.
Fabrika kurdu. Bu arada siyasetle ilişkisini kesmedi.
II. Dünya Savaşı döneminde Almanları destekledi. Türkiye'nin Almanlarla birleşip Kızıl Ordu'yla savaşması taraftarıydı. 1941 Eylül başında Almanya'ya gidip görüşmelerde bulundu. Hedefi, Almanlar sayesinde Turan hayalini gerçekleştirmekti! Görüşlerini; Almanya Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye işlerinden sorumlu müsteşarı Ernst Woermann rapor haline getirdi.
Almanya'da "Turancılık Masası"nın kurulmasına ve Nazilerin Kafkasya'da "Türkistan Alayı" kurmasına yardım etti.
Ancak Almanlarla Türklerin bağımsızlığı konusunda anlaşamadı; Almanların Türkleri kullanmak istediğinin farkına vardı.
Türkiye'de de Türkçülük faaliyetleri içinde yer aldı. Irkçılığa karşı olduğu için Nihal Atsız gibi isimlerle pek görüşmedi.
Fabrikadaki işleriyle yoğunlaşmıştı ki, büyük patlamada can verdi.
Bugün… Edirnekapı'daki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü yakınındaki Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği harap ve bakımsız haldedir.
Utanmadan Kut'ül Amare zaferinden bahsederler…
 

Tuesday, May 31, 2016

Cem Özdemir kimdir?



 
CEM ÖZDEMİR Kimdir?
HANS YEŞİLİ TÜRK OBAMASI OLARAK NASIL PAZARLANIR?
 
Av.Hüseyin Özbek
 
 
     Avrupa Parlamentosu ( AP ) üyesi Cem Özdemir, 15 Kasım 2008’ de yapılan kurultayda delegelerin yüzde 79.2’ sinin oyunu alarak Alman Birlik 90 / Yeşiller Partisi’ nin eş başkanlığına seçildi.
    Özdemir’ in seçim zaferi üzerine 25 Haziran 2008’ de Avrupa Futbol şampiyonası yarı finalinde Almanya yenilgisinin karşılığını almış gibi olduk! Medyamızda günler süren haber, yorum ve röportajlar, siyasilerin kutlama mesajları, halkın sevinci, Türkiye’ yi adeta bir bayram yerine çevirdi. Cem Özdemir olmasa Tokat’ ın Pazar ilçesine bağlı 40 haneli, 300 nüfuslu Karadere Köyünü kimsenin hatırına getireceği yoktu.
    Seçim sonrasında köye üşüşen muhabirler, akraba ve hemşerilerinin “Tokatlı Obama” dedikleri Cem’in seçim zaferinden mutluluk duyduklarını yazdılar. Kafkas göçmeni Çerkez bir ailenin çocuğu olan Cem Özdemir’ in babasının 60’ lı yıllarda Almanya’ ya işçi olarak gittiğini söyleyen akrabası Emir Hekim; “ Almanya’ nın işçiye ihtiyacı olduğu dönemde Cem’ in babası Abdül Özdemir işçi olarak Almanya’ ya gitti. Orada İzmir’ li bir ailenin kızı olan Nihal Hanım ile tanışıp evlendi.”  açıklamasında bulunuyor. ( 1)
     Baden-Württenberg eyaletinin Bad Urach kentine yerleşen göçmen ailenin 1965’ te doğan tek çocuğu Cem, eğitimci olmak için sosyal pedagoji okudu.1981’ de üye olduğu Birlik 90/Yeşiller’de basamakları hızla tırmandı. 1994 genel seçimlerinde Yeşiller Partisi’nden seçimi kazanıp Federal Meclis’e giren ilk Türkiye kökenli milletvekili oldu.  Arjantin kökenli Alman gazeteci Pia Castro’ yla evlilikle sonuçlanan tanışmasının ilginç öyküsünü Özdemir’ den dinleyelim: “Bir gün ben röportaj vermek için onun çalıştığı radyoya gittim. Onun şefi durumundaki kişi benimle görüşecekti. Yanımdaki Yunan asıllı asistanım Yorgo’ ya “ Şu şefle konuş da bu röportajı o değil, bu gazeteci kız yapsın’ dedim Pia’ yı göstererek.Böylece gazeteci-siyasetçi röportajıyla Almanya’da başlayan tanışmanın Arjantin’de yapılan evlenme teklifinden ABD’ de nehir kıyısında kıyılan nikaha uzanan kısa öyküsünü iki cümleyle özetliyor Cem Özdemir: “Bu nikah adeta dinlerin buluşması gibi oldu. Çünkü ben Müslüman, Pia Hristiyan, nikahı kıyan memur ise Musevi idi.” ( 2 )
       Bizim medya tarafından Binbir Gece Masalları’ na dönüştürülen eşbaşkanlık öyküsünün ardındaki asıl gerçek, Alman siyasetini belirleyen arka planın kısaca gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor: Cem Özdemir’ in Tokat’ tan Almanya’ ya, Baden-Wuttenberg’ in göçmen mahallesinden Yeşiller eş başkanlığa uzanan etkileyici serüveninin anlaşılması için, Germenik kabilelerden Töton Şövalyelerine, Haçlı Seferlerinden 19. yüzyıl Prusya’sına, Hitler’ den günümüze değişmeyen Alman politik kodlarının bilinmesi zorunludur. Alman Kızılelması’nın ( Lebensraum / Hayat alanı ) değişmez stratejisi; Atlantik’ ten Ural’ lara kadar Alman egemenliği altında Birleşmiş Avrupa’ dır. 19. yüzyılda Almanya’ nın bir güç olarak ortaya çıkmasından bu yana Avrupa’ nın egemeni olmasının yanında ostpolitik adını verdiği doğuya yayılmayı gerçekleştirmektir.
        Hitler’ in silahla gerçekleştiremediği Alman şemsiyesi altında tek Avrupa hedefi, AB projesiyle hayata geçirilmiştir. Almanya, AB’ nin sınai ve tarımsal üretiminden tutun da ABD ve diğer güç merkezleriyle çok yönlü ilişkilerinin düzenlenmesinde son karar verici konumundadır. II. Dünya Savaşı mağlubiyetinden, uluslar arası ekonomik savaşın galibiyetine sıçrayıştaki Alman mucizesinde sıradan Almanlar kadar göçmen işçilerin alın terinin de hesaba katılması gerekmektedir.
         Almanya, göçmen işçilerin Alman mucizesindeki alın terini, emek katkısını yeterli görmemektedir. Almanya’ da yaşamanın, alınan her meteliği hak etmenin başka sorumluluklar ve zorunluluklarının da olduğu inancındadır. Göçmenlerden, üretim sürecinin uyumlu bir parçası olmanın,  Alman kültürünün, üstün Germen uygarlığının da uyumlu bir parçası haline gelerek tamamlanmasını talep etmektedir. Entegrasyon, 80 milyonluk Alman nüfusunun yüzde 18’ ini oluşturan göçmenlerin sorun çıkarmadan Germen uygarlığı içinde erimesiyle Alman kültür saflığının korunması stratejisinin büyülü kelimesidir.
       Entegrasyonun Almancası göçmenlerin geldikleri ülke ile ilgili düşünsel, duyusal, kültürel aidiyetlerini olabildiği kadar unutmaları, ana dillerini konuşmayıp, ana dillerinde eğitim görmeyip, aralarındaki iletişimin Alman dili üzerinden yapılmasıyla, Almanya’ nın ve Almanlığın uyumlu unsurlarına dönüşmeleri anlamına gelmektedir.
     Sözün burasında entegrasyonun en ufak ödün vermeden gerçekleştirilerek, Germen kültür saflığının korunması için gösterilen kararlılığa bir örnek verelim: Eşi Almanya’da çalışanlar, aile birleşimi vizesiyle ülkeye gelip yerleşebilirken, Federal Meclisin 2007 Ağustosunda çıkardığı bir yasayla dil sınavını başarma şartı konulunca, Türkiye’ den gelen gelin ve damat sayısında yüzde 70’ lik bir gerileme oldu. Şanlıurfa’ nın Bozova İlçesinde nişanlıları Almanya’ da yaşayan 60 genç kızın evlenip, Almanya vizesi alabilmek için günde 2 saat Almanca kursuna devam ettiğini öğreniyoruz gazetelerden. Yerel kurstan sonra Ankara’da Alman Büyükelçiliğinde yapılacak zorlu dil sınavını da başarmaları gerekiyor. Almanya düşleriyle yatıp kalkan Bozovalı kursiyerler’ in Tokat’ lı Obama kadar şanslı olmadıkları anlaşılıyor. Bozovalı kızlar aracı koysalar bile Almanya’ nın Ankara Büyükelçisi Herr Eckart’ ın Bavyera aksanlı Türkçesinde torpil diye bir kelimenin bulunmadığına emin olabiliriz. Prusya’ nın kurallara itirazsız uyma anlayışından gelen Alman bürokratik disiplininin etnik Almanları bile kayırmadığı görülüyor:  Afganistan ve Özbekistan’ da görev yapan Alman subayı Ralf Kretzscmarın Özbek asıllı eşi ve çocuğunun annesi Elena dil testini geçemeyince ülkesine yalnız döndüğünü görünce Almanya’nın uyum duyarlılığı ve uyum kararlılığı daha iyi anlaşılıyor. (3)             
        Türk kelimesinin ortama Alman için ifade ettiği kavramın oluşmasında belirleyici etken Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyaya yönelik Alman çıkarlarıdır. Değişik milletlere, ülkelere, halklara ilişkin kavramlar, imgeler, düşüncelere Almanya’ nın emperyal çıkarlarına göre şekillenmektedir. Bu anlamda Türkiye’ nin Atatürk’ ün temelini attığı, tekilliği esas alan ulus devlet yapısı Almanya’ nın bölgeye ilişkin tasarımlarıyla çatışmaktadır. Özdemir kendisini Almanya’ nın Türkiye’ de görmek istediği etnik kompozisyona uygun bir çerçeve içinde tanımlayacak kadar Alman etnopolitik stratejisinin bilincindedir :      “ … Babam zaten Çerkezdir. Almanya Çerkez birliği bana, senin Çerkez olduğun kesin, o halde Çerkez olduğunu neden açıklamıyorsun? diye soruyor. Evet, babam sayesinde Çerkezlerle de bağım var. Fakat hepsi bu değil. Annemin büyükannesi de Rum’dur. Yani annemde dörde bir oranında Yunan kanı var.” (4)
     Böylece kendisini ortalama Türk’ ün Alman algısındaki olumsuz fotoğrafının dışına çıkaran Özdemir; entegre kimliğinin oluşumundaki asıl etkeni, süreç içinde kişiliğini şekillendiren Alman terbiyesi ve uyumun kimyası yoğun Alman kültürünü kanıtlamak zorunluluğunu duymaktadır: “…Annem ve babam bana zaten zaman ayırabilecek durumda değillerdi. İkisi de çalışıyordu. Beni yaşlı bir Alman karı kocaya verdiler. Böylece dünyaya ayak bastığım ilk günden itibaren Alman bir ninem ve dedem oldu.” (5)
      Özdemir’in kaleme aldığı özgeçmişinden alınan yukarıdaki satırları dikkatle okuduktan sonra, ortada Türkiye’de neredeyse havai fişek gösterilerine yol açan bir Türk Obama’ sı zaferinin mi, yoksa Almanya için hayati önem taşıyan entegrasyon başarısının parlak bir modelinin mi olduğu sorusunun cevabına gelebiliriz.
      Sorunun cevabını Almanya’ nın Ankara büyükelçisi Eckart Cuntz kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkla 17 Kasım 2008 tarihli Star Gazetesinde veriyor. Gazete 12. sayfasında büyükelçinin; Özdemir Ülkedeki Bütün Göçmenlere Örnek Olacak sözünü manşete taşımış. Almanya nüfusunun yüzde 18’ inin göçmen kökenli olduğuna dikkat çeken büyükelçi: “Cem Özdemir bir Alman vatandaşı. Onun bu pozisyonu Almanya’ nın entegrasyon politikalarının bir başarısı olarak görülebilir. Özdemir diğer göçmenler için bir başarı örneğidir. Alman vatandaşlığına henüz karar veremeyenler de bu başarının ardından Alman vatandaşlığını almaya karar verebilirler” diyor.  Bild am Sonntag’ a konuşan Özdemir’ in; “ Biz Almanyalı Türkler tahmin edilenden çok daha Alman’ız” sözü Herr Cuntz tarafından entegrasyonun parlak örneği olarak gösterilmesinin boşuna olmadığını gösteriyor. Hele Siz Yeşillerin Obama’ sı mısınız”  sorusuna; “Ben yeşillerin Özdemir’ i olsam bana yeter. Obama’ nın ilginç yanı hem beyaz hem siyahi olması. Bu sıkça unutuluyor. Benim isteğim, artık günün birinde Anadolu’ dan gelindiğinin bir önem taşımaması” cevabını vermesi,  Almanya’nın uykularını kaçıran milli kimliklerini sürdüren, uyumsuz göçmen işçilere karşı, kökeniyle tüm köprülerini atıp üstün Alman kültürü içinde gönüllü eriyişin zirve örneğini oluşturmaktadır.
        Anadolu’ dan geldiğini önemseyen, milli kimliğini unutmayan, Türkçe konuşan, ülkesine para gönderen, entegrasyonda sorun çıkaran, milli maçta Almanya yerine Türkiye’ yi tutan uyumsuz Türklere karşı entegrasyon mucizesine duyulan model ihtiyacı Herr Cem Özdemir’ i yaratmıştır! Özdemir’ in şahsında Alman dişlilerinin uyumlu bir unsuru haline gelmeyi kabul edeceklere politik zirvedeki ödülün somut bir örneği gösterilmektedir!
      Cem Özdemir’ in basamakları baş döndürücü bir hızla tırmanıp zirveye oturmasıyla sonuçlanan politik maç başarısında, Türk Alman milli maçındaki hararetli Alman taraftarlığının epeyce payı olduğu kuşkusuz. Avrupa Futbol Şampiyonası yarı final maçı 25 Haziran 2008’ de Alman-Türk Milli Takımları arasında İsviçre’ nin Basel kentinde yapıldı. Maçı öncesinde Özdemir’ in: “ Bu defa Almanya kazanacak gibi geliyor bana. Alman milletvekilinin başka bir şey demesi de tabii ki biraz ayıp olur. Almanya’ yı destekliyorum. ‘Bana desteklediğin takımı söyle sana entegre olup olmadığını söyleyeyim’ görüşünü savunuyorum. Almanlara, ‘ Türk Milli takımında oynayan Hamit Altıntop’ u ve diğer arkadaşları kaçırdınız’ diyorum. Zamanında bu futbolcuları Alman Milli Takımına dahil etselerdi, iyi bir takım karşımıza çıkardı” ( 6 ) sözleri, Kasım 2008’ de yapılan Yeşiller Kurultayında eş başkanlığa giden yolun açılmasında yari final maçında Alman tribünündeki gönüllü amigoluğunun ve ateşli tezahüratının hayli etkili olduğunu gösteriyor.         
        KKTC’ de Türk Bayrağını çalan Avrupa Parlamentosu Rum Milletvekili Marios Matrakis’ in; ‘ Daha önceki şampiyonayı Yunanistan kazanmıştı.Ama bu şampiyonada Yunanistan çok kötü oynadı., elendi. Bu sefer de Türkiye’ nin kazanmasını istiyorum. Türk takımını sempatik de buldum” (7) sözleri entegre edilmiş Türkiyeli ile entegre edilmemiş komşu arasındaki farkı gösteren çarpıcı bir örnek olarak görülüyor.
 
     Politik yaşamının ilk adımını atıp Birlik 90 / Yeşillerin kapısını çaldığında dil, entegrasyon gibi sorunları çoktan aşmış, doğma büyüme Almanyalı Özdemir’ in sıradan Almanlar tarafından kabulü için başarması gereken başka sınavlar vardır. Tokat Karadere’ nin Özdemir için babasının doğum yeri olmasının dışında bir anlamı olmasa da, Alman algısındaki Karakafalı Türk’ ten ayrılan özelliklerini yine de kanıtlaması gerekmektedir. Özdemir ortalama Alman’ ın kafasındaki entegre olmamış uyumsuz Türk profilinin dışına çıkmak için uyguladığı dahiyane yöntemi kaleme aldığı özgeçmişinde şöyle anlatıyor: “…Aşmam gereken en büyük engel parti arkadaşlarıma bir Kürt Kasabı olmadığımı kanıtlamaktı…Ne yazık ki, Almanlar, her Türk’ ün Kürt kanı dökmek için sabırsızlanan birer cani olduğunu sanıyorlar.”(8)
       Sözün burasında Özdemir’ in Yeşiller partisinin basamaklarını hızla tırmanışında önceki yıllardaki yoğun mesaisinin etkisinin olup olmadığı konusuna ışık tutacağına inandığımız bir makaleden alıntı yapalım: “Alman Yeşillerinin insan hakları uzmanı Amke Dietert-Scheuer başkanlığında hazırlanan, “Türk-Kürt Çatışmasına Çözüm Konsepti” Cem’ in de imzasını taşıyor. Konsept Sevr’ in Kürt sorununu düzenleyen 62, 63, 64. maddelerinin geniş bir özetinden ibaret. Konsept özetle: “ Türkiye, birbirinden etnik, linguistik ve dinsel sınırlarla ayrılmış farklı halk gruplarını içeren ve bu nedenle homojen olmayan bir nüfus barındırmaktadır.”  Yeşillerin önerisi: “Demokratikleşme, merkezi devletin kaldırılması, etnik grupların dil kimliğinin güvenceye alınması, Türk-Kürt toplumlarının barışması”, Bakalım Yeşiller ‘demokratikleşme’ den neyi anlıyorlar: ..Bölücülük propogandası gibi düşünce suçları kaldırılacak,  Etnik partilerin kurulmasına izin verilecek, Partiler yasasının partileri Kemalist ilkelere sadık olmaya mecbur eden hükümleri iptal edilecektir.Merkezi devletin kaldırılması çerçevesinde ise “Kürtlere ve diğer etnik azınlıklara yerel ve kültürel özerklik verilmesi” talebi başta geliyor. ‘Dil kimliğinin güvenceye alınması’ talebinin birinci maddesi, başta Kürtler olmak üzere diğer etnik azınlıkların çocuklarına kendi ana dillerinde eğitim verilmeye başlanması” oluyor” (9)
         Özdemir’ in, Birlik 90 Yeşiller’ in çerçevesini Alman devletinin çizdiği Türkiye’ye karşı etnik ilgisine, Atatürk Türkiye’ sinin etnik çeşitlilik temelinde yeniden biçimlendirilmesine yönelik atölye çalışmalarında, laboratuar araştırmalarında parti disiplini doğrultusunda yoğun mesai harcadığı anlaşılıyor. Büyükelçinin ve Alman yetkililerin Entegrasyonun zirve örneği olarak gösterilmesinin boşuna olmadığı böylece anlaşılmış oluyor.
        Özdemir çocukluktan bu yana etten hoşlanmamasını, plastik çantalara karşı alerjisinin olmasını Yeşilleri tercihinin nedenleri arasında sayıyor. Özdemir’ in çevre temizliği, nükleer enerji karşıtlığı Almanya dışında da politik mesai vermesine yol açıyor. Alman sanayi atıklarının arıtmadan geçmeden Tuna yoluyla Karadeniz’ e boca edilmesini hariç tutarsak Özdemir’ in çevre duyarlılığına denecek bir şey yok! Belki de çevreciliğe ilişkin önceliği Federal sınırların dışına vermesinde bizim anlayamadığımız yeşil duyarlılıkların, Berlin tarafından Alman partilerine görev dağılımında yeşillere düşen sorumlulukların etkisi vardır! 
          Medya illizyonunun, çıkartılan şamatanın, havai fişek patırtılarının dışından bakıldığında, Türk Obaması diye tezgaha sürülen ürünün renksiz, kokusuz, bol hormonlu Hans yeşili olduğu anlamak pek de zor olmuyor vesselam!                                                                                                                         
                                                                                                        28 Mart 2009
                                                                                                     
1)            Milliyet  21 Kasım 2008
2)            Milliyet  30 Kasım 2008
      3)         Hürriyet 23 Kasım 2008
   4-5)         Ich bin Inlander Ein Anatolischer Schwabe im Bundestag  München 1997
   6-7)         Hürriyet 25 Haziran 2008 
     8)          Ich bin Inlander Ein Anatolischer Schwabe im Bundestag  München 1997
     9)          Sevr Planına Alman Yeşillerinin Katkısı ve Cem Özdemir - Ersen Bayhan