Büyük Güçlerin Başarısız Savaşları
Yirmi birinci yüzyılın dörtte birini geride bırakırken uluslararası ilişkiler bakımından dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor: Dünyanın en büyük askerî güçleri, sahip oldukları ezici askerî üstünlüğü siyasi başarıya dönüştürmekte giderek daha fazla zorlanıyorlar.
Bu dönemde ABD Afganistan’da yirmi yıl savaştı ve sonunda geçmişte İngilizlerin ve Sovyetlerin yaşadığına benzer biçimde, istediği siyasi sonucu elde edemeden çekilmek zorunda kaldı. Rusya ise Ukrayna’da beşinci yılına yaklaşan bir savaşa girişti ve başlangıçta öngördüğü sonuçları sağlayamadı. ABD de Başkan Trump’ın seçim kampanyasında verdiği sözlerin aksine altı ay önce İran’a karşı savaşa girdi. Ancak bugün itibarıyla bu savaşta da ufukta belirgin bir başarı veya kesin bir sonuç görünmüyor.
Öte yandan nükleer silaha sahip olduğunu hiçbir zaman resmen kabul etmeyen, ancak böyle bir kapasiteye sahip olduğu yaygın biçimde düşünülen İsrail, Hamas ve Hizbullah’a ağır darbeler vurmasına rağmen bu örgütleri ortadan kaldıramadı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Başkan Trump’ı İran’a karşı askerî harekâta yönlendirmesinin ardından savaşın ağırlık merkezi giderek ABD’ye kaymış durumda. İran ise ayakta ve karşılık vermeye devam ediyor.
Bütün bu örnekler, önemli bir gerçeği düşündürüyor: Askerî üstünlük ile siyasi zafer artık aynı anlama gelmiyor. Büyük güçler karşılarındaki taraflara büyük zarar verebiliyor, altyapılarını tahrip edebiliyor ve askerî kapasitelerini önemli ölçüde zayıflatabiliyorlar. Ancak bütün bunları, hedefledikleri siyasi sonucu elde etmek için yeterli hale getiremiyorlar.
Saldıran taraf ile savunmada kalan taraf arasındaki en önemli farklardan biri de burada ortaya çıkıyor. Saldıran taraf çatışmaya kendi tercihiyle giriyor ve belirli bir hedefe ulaşmak zorunda. Savunmada kalan taraf için ise mücadele çoğu zaman varoluşsal bir nitelik taşıyor. Bu nedenle savunan tarafın dayanma gücü, saldırganın başlangıçta yaptığı hesapları zaman içinde bozabiliyor.
Savaşın kazanılması yetmiyor
İkinci Dünya Savaşı bu açıdan ilginç bir örnektir. Nazi Almanyası savaşın ilk yıllarında komşularına karşı büyük askerî başarılar elde etti. Ancak Sovyetler Birliği’ne ve İngiltere’ye karşı açtığı savaş, sonunda Almanya'nın kendisini savunma durumuna düşürdü. Nazi Almanyası ancak ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere başta olmak üzere büyük güçlerin birleşmesi ve çok ağır kayıpları göze alması sonucunda yenilebildi.
Japonya’ya karşı savaşta ise durum farklıydı. Japon adalarının işgalinin son derece uzun ve kanlı olacağı anlaşıldığında ABD atom bombalarını kullandı. Japonya bundan sonra teslim oldu.
Son elli yıl içerisinde gerçekten başarılı bir savaş örneği arandığında Birinci Körfez Savaşı öne çıkıyor. Bunun önemli bir nedeni, savaşın hedefinin açık ve sınırlı olmasıydı: Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılması. ABD’nin Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında oluşturduğu geniş koalisyon, bu hedefe ulaştı ve ardından Irak’a doğru ilerlemek yerine savaşı sona erdirdi.
İkinci Körfez Savaşı ise tamamen farklı bir hikâyeydi. ABD, sonradan büyük ölçüde dayanaksız olduğu ortaya çıkan kitle imha silahları iddiaları çerçevesinde Irak’ı işgal etti. Irak ordusu kısa sürede yenildi ve Saddam Hüseyin rejimi devrildi. Ancak asıl sorun bundan sonra başladı. Vaşington’un Irak’ta demokrasi kurma ve ülkeyi yeniden şekillendirme hedefi beklenen sonucu vermedi. Askerî zafer elde edilmişti ama siyasi sonuç alınamamıştı.
Bu ayrım bugün yaşanan savaşları anlamak bakımından da önem taşıyor.
Asimetrik savaşların dönemi
Günümüzde büyük güçlerle daha zayıf devletler veya devlet dışı aktörler arasındaki çatışmalar giderek daha fazla asimetrik bir nitelik kazanıyor. Askerî bakımdan zayıf olan taraf, karşısındaki büyük güce aynı yöntemlerle karşılık vermek yerine farklı araçlar kullanıyor.
Afganistan bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Vaşington, desteklediği hükümeti ayakta tutmak için yirmi yıl boyunca milyarlarca dolar harcadı. Ancak Taliban, ABD’nin ülkede sonsuza kadar kalamayacağını biliyordu ve bekledi. ABD çekildikten kısa süre sonra Taliban yeniden iktidara geldi.
Bu savaşın en ağır sonuçlarından birini ise Afganistan’daki kadınlar yaşamaya devam ediyor.
Rusya’nın Ukrayna savaşı da büyük güçlerin hesaplarının ne kadar kolay bozulabileceğini gösterdi. Moskova başlangıçta Ukrayna’daki yönetimi kısa sürede değiştirebileceğini ve Belarus gibi kendisine yakın bir hükümet oluşturabileceğini düşünmüş idi. Savaşın başlangıcındaki gelişmeler bu beklentilerin gerçekleşmediğini gösterdi. Ukrayna beklenenden çok daha güçlü bir direnç ortaya koydu ve savaş uzadıkça Rusya’nın başlangıçtaki hedefleri ile bugün ulaşabileceği sonuçlar arasındaki fark büyüdü.
İran savaşı ise henüz tamamlanmamış bir örnek. ABD ve İsrail başlangıçta İran’daki rejimi değiştirmek ve Tahran’ın nükleer silah edinmesini engellemek gibi hedeflerden söz ettiler. Ancak savaş uzadıkça rejimin daha da sertleşmesi ihtimali ortaya çıkarken İran’ın nükleer çalışmalarının geleceği de belirsizliğini koruyor. Bunun yanında, dünya enerji ticareti bakımından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın güvenliği de savaşın önemli sonuçlarından biri haline geldi. Daha önce gündemde olmayan Hürmüz Boğazının durumu öncelikli hale geliverdi.
Savaşın nasıl sonuçlanacağını bugün kimse kesin olarak bilmiyor. Ancak şu ana kadarki gelişmeler, İran’ın da kolayca teslim olacak bir ülke olmadığını gösteriyor.
Sırada Çin mi var?
Dünyanın diğer büyük nükleer gücü Çin’in önünde ise Tayvan meselesi bulunuyor.
Çin’in Tayvan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak gördüğü ve gerektiğinde güç kullanma seçeneğini masada tuttuğu biliniyor. Uzun süredir Çin’in Tayvan’a karşı bir askerî harekâta girişebileceği tartışılıyor. Özellikle 2027 yılı bu tartışmalarda önemli bir tarih olarak öne çıktı. Bununla birlikte 2027’yi kesin bir saldırı tarihi olarak görmek doğru olmayabilir. Daha önemli olan, Çin’in askerî kapasitesini geliştirmeye devam etmesi ve Tayvan konusunda siyasi hedefinden vazgeçmemesidir.
Burada ABD’nin tutumu belirleyici olacaktır. Başkan Trump’ın seleflerinden farklı olarak ABD’nin Tayvan’ı savunma konusunda kendisini ne ölçüde bağlamak istediği konusunda soru işaretleri bulunmaktadır.
Dahası, ABD’nin İran savaşı nedeniyle askerî kaynaklarının önemli bir bölümünü Orta Doğu’ya yönlendirmesi ve mühimmat stoklarının baskı altına girmesi, Çin açısından dikkatle izlenmesi gereken bir durumdur. Ancak bundan Çin’in mutlaka böyle bir fırsatı değerlendireceği sonucu çıkarılmamalıdır.
Çünkü Tayvan’a saldırmak, Afganistan’a, Irak’a veya Ukrayna’ya saldırmaktan çok farklı olacaktır. Bir ada işgalinin gerektirdiği askerî operasyon son derece karmaşıktır. Çin ordusu da uzun süredir büyük çaplı gerçek bir savaşa girmemiştir. Ayrıca Tayvan açısından savaşın doğrudan bir varoluş mücadelesi olması, savunma iradesini çok yüksek bir seviyeye çıkarabilir.
Çin’in de ABD ve Rusya’nın son yıllardaki savaş deneyimlerini dikkatle izlediğini düşünmek gerekir.
Lider faktörü
ABD, Rusya ve Çin’in günümüzdeki karar alma sistemleri arasında önemli farklılıklar bulunmasına rağmen üç ülkede de liderin kişisel kararlarının dış politika üzerinde çok büyük etkisi olduğu görülüyor.
Bu durum, liderin ruh halini veya kişisel dünya görüşünü önemli hale getirdiği kadar, kendisine sunulan bilgilerin niteliğini de kritik hale getiriyor. Lider ne kadar güçlü olursa olsun, yanlış veya eksik bilgi üzerine kurulan bir kararın sonuçları ağır olabilir.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump’ın çevresindeki karar alma mekanizmalarının niteliği bu açıdan dikkatle incelenmesi gereken bir konudur. Liderlerin etrafında kendilerine itiraz edebilen ve yanlış gördükleri kararları sorgulayabilen insanların bulunması, özellikle savaş gibi geri dönüşü çok zor kararlar bakımından büyük önem taşır.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in çevresindeki karar alma mekanizmasının nasıl işlediğini dışarıdan tam olarak bilmek ise daha zordur. Xi’nin Tayvan meselesini kendi döneminde çözmek istediğine ilişkin değerlendirmeler, önümüzdeki yıllarda bu konuda daha ciddi adımlar atılabileceği ihtimalini gündemde tutuyor.
Ancak Çin böyle bir karar verirse yalnızca askerî sonucu değil, uluslararası sistemde yaratacağı siyasi sonucu da hesaplamak zorunda olacaktır.
Çin bugüne kadar özellikle gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerini güçlendirmeye ve kendisini Batı'nın karşısında alternatif bir güç olarak göstermeye çalıştı. Tayvan’a yönelik bir savaşın nasıl sonuçlanacağı kadar, dünyanın geri kalanının Çin’i nasıl değerlendireceği de Pekin açısından önemli olacaktır. Başarısız veya uzun süren bir savaş Çin’in uluslararası imajına ciddi zarar verebilir.
Sert güç yeniden mi dönüyor?
Bütün bu örneklerden, diplomasinin artık önemini kaybettiği sonucunu çıkarmak yanlış olur. Tam tersine, savaşların giderek daha uzun, daha pahalı ve daha belirsiz hale gelmesi diplomasiyi daha önemli kılıyor.
Ancak son yıllarda uluslararası sistemde sert gücün yeniden öne çıktığı da açık. Büyük güçler askerî kapasitelerine daha fazla güveniyorlar. Buna karşılık son yirmi beş yılın savaşları bize önemli bir ders veriyor:
Bir ülkeyi bombalamak, onun siyasi iradesini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor. Bir rejimi devirmek, yerine istenilen rejimi kurabileceğiniz anlamına gelmiyor. Askerî üstünlük ise siyasi zaferi garanti etmiyor.
Belki de büyük güçlerin son yıllardaki en önemli yanılgısı burada yatıyor.
ABD Afganistan ve Irak deneyimlerinden, Rusya Ukrayna’dan, İsrail Gazze ve Lübnan deneyimlerinden, şimdi de İran savaşıyla birlikte bütün taraflar yeni dersler çıkarıyorlar.
Çin de bunları dikkatle izliyor.
Belki de Pekin’in şimdilik beklemesinin en önemli nedeni budur.
Çünkü savaş başlatmak kolay olabilir; nasıl biteceğini bilmeden savaşa girmek ise çok daha tehlikelidir.
Dileriz Çin de dahil olmak üzere bütün büyük güçler bu dersi öğrenir ve önlerindeki sorunları çözmek için diplomasi yolunu tercih ederler.
No comments:
Post a Comment