Friday, September 4, 2026

Oksijen - 04 Eylul 2026 - Sedat ergin - Avrupa Konseyi'nin Osman Kavala sınavı

 

Sedat Ergin - 04 Eylul 2026

Avrupa Konseyi’nin Osman Kavala sınavı

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

AİHM Büyük Dairesi’nin, Osman Kavala dosyasında AİHS’nin altı maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi ve mahkumiyeti için “hükümsüz” demesi, Türkiye açısından ağır bir sonuç. Gözler şimdi bu kararın nasıl uygulanacağı sorusuna çevrilmiş durumda. Uygulamadan Avrupa Konseyi’nin hükümetler kanadı, yani Bakanlar Komitesi sorumlu. Kritik soru şu: Kavala hakkındaki ilk ihlal kararı uygulanmadığı için “İhlal Prosedürü” başlatan Bakanlar Komitesi, yani Avrupa hükümetleri bugünkü konjonktürde yaptırım uygulayarak Türkiye’yi karşılarına alabilirler mi? İşte Avrupa Konseyi’nin karşısındaki ikilem.



25 Mart’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Strasbourg’daki büyük duruşma salonunda Osman Kavala’nın başvurusunun görüşüleceği oturum açıldığında, yargıçların beyaz fırfırlı aksesuarlıyla süslü cübbeleriyle salona girdikleri anı çok iyi hatırlıyorum.

Yapılan anonsla salondaki herkes ayağa kalkmıştı. İşin seremoni kısmı biraz ağır basan ve ortama biraz heyecan unsuru katan bu giriş sahnesine hep birlikte tanıklık etmiştik.

Aradan tam beş ay sonra geçen hafta salı günü aynı duruşma salonunda karar AİHM’nin Fransız Başkanı Mattias Guyomar tarafından açıklandı. Sonuç beklendiği gibi çıktı. Kavala’nın 18 Ocak 2024 tarihinde yaptığı ikinci başvurusunda AİHM’nin Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) tam altı ayrı maddesini ihlal ettiğine hükmedildi.

Geçen salı günü karar açıklanıp herkes gittikten sonra duruşma salonunda yalnızca Kavala’nın eşi Prof. Ayşe Buğra ve avukatı Oxford Üniversitesi’nden Prof. Başak Çalı kalmıştı. Prof. Çalı, beş ay önce mahkeme heyetine hukuki değerlendirmesini sunduğu masada bu kez avukatların kararla ilgili açıklamasını yazıyordu.

Altı maddeden ihlal

AİHM’nin toplam 105 sayfa tutan bu kararı neresinden bakılırsa bakılsın, yaptığı tespitler ve vardığı hükümler bakımından ağır bir metindir. AİHS’nin ihlal edilen maddelerinin sayıca çokluğu meselenin yalnızca bir yönüdür.

Bir bu kadar düşündürücü olan, ihlallerin AİHS’nin evrensel hukuk açısından düzenlediği hak ve özgürlüklerin en temel alanlarıyla ilgili olmasıdır.

İhlal çıkan AİHS maddeleri şu hak ve özgürlükleri konu alıyor: “İşkence ve insanlık dışı muamele yasağı”na ilişkin 3. madde, tutuklama ölçütlerini düzenleyen “Özgürlük ve güvenlik hakkı”na ilişkin 5’inci madde, “Adil yargılanma hakkı”na ilişkin 6’ncı madde, “İfade özgürlüğü”ne ilişkin 10’uncu madde, “Toplantı ve dernek kurma özgürlüğüne” ilişkin 11’inci madde.

Bunlara bir de AİHS’nin “izin verilen kısıtlamaların öngörüldükleri amaç dışında uygulanamayacaklarına”, yani Sözleşme’nin kötüye kullanılmayacağına ilişkin 18’inci maddesinden çıkan ihlali de ekleyelim. Bu ihlal kararı ilk beş ihlalle bağlantılı olarak verilmiştir.

AİHM Kavala’nın mahkumiyetine ‘hükümsüzdür’ dedi…

Ağır bir karar olmasının başka bir nedeni daha var. Bu da AİHM’nin 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 25 Nisan 2022 tarihinde verdiği ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 28 Eylül 2023 tarihinde onayladığı karar için “Kavala’nın mahkumiyeti, Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz (null and void) kabul edilmelidir” denilmesidir.

Bir başka anlatımla, AİHM’nin Kavala kararının bu boyutunu son günlerin yaygın terminolojisiyle “mutlak butlan” kavramına benzetebiliriz.

AİHM’de 10 yıla yakın bir süre yargıç olarak görev yapan Rıza Türmen, “Ben bundan önceki AİHM kararlarında bir mahkeme kararının bütünü için açıkça ‘hükümsüzdür” şeklinde bir ifade kullanıldığını hatırlamıyorum” diyerek, bunu bir “ilk” olarak gördüğüne dikkat çekiyor.

Kararın göz önünde tutmamız gereken bir başka yönü, doğrudan Büyük Daire kararı olmasıdır.

Bundan önce Kavala hakkında 10 Aralık 2019 tarihinde çıkan ilk karar, İkinci Daire’de toplam 7 yargıcın katılımıyla alınmıştı. Adalet Bakanlığı’nın Büyük Daire’ye götürmek için yaptığı itiraz reddedilince, karar bu haliyle kesinleşmişti.

AİHM’de Kavala ile ilgili ikinci ihlal kararı, ilk karar uygulanmayınca, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye hakkında AİHS 46’ncı madde çerçevesinde ‘İhlal Prosedürü’nü başlatmasının ardından alınmıştı.

Bu kez Büyük Daire, Komite’nin başvurusu üzerine 11 Temmuz 2022 tarihinde Kavala serbest bırakılmadığı için Türkiye’nin Sözleşme’nin “Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin vermiş olduğu kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler” şeklindeki 46’ncı maddesini ihlal ettiğine karar vermişti.

Geçen hafta çıkan üçüncü karar, Kavala’nın 18 Ocak 2024 tarihli sonraki başvurusu üzerine yine Büyük Daire tarafından verilmiştir.

Görüleceği gibi AİHM’de Osman Kavala kararlarından oluşan yüklü bir külliyat oluşmuştur.

Son kararın önemli bir diğer yönü, Büyük Daire tarafından alınmış olması nedeniyle AİHM içtihadı bakımından kazanacağı ağırlıktır.

Türk ve Boşnak hakimlerin karşı oy yazıları

Konunun bir veçhesini daha vurgulamalıyız. Karar Büyük Daire’nin 17 üyesinden 15’inin lehte oyuyla çıkarken iki yargıç karşı oy kullanmıştır. Muhalefet şerhi koyan üyeler AİHM’deki Türk yargıç Dr. Saadet Yüksel ve Boşnak yargıç Faris Vehabovic’tir.

Ancak bu iki muhalefet şerhi incelendiğinde şöyle bir farklılık görülüyor. Birinci karşı oy yazısı Yüksel-Vehabovic tarafından ortaklaşa hazırlanmıştır. Bu ortak şerh, AİHM’nin Kavala’nın Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurusunu beklemeden kararını almasının hatalı olduğu görüşünü esas alıyor. Bu itiraza göre, AİHM kararını almak için önce iç hukuk yolunun tüketilmesini beklemeliydi.

Boşnak hakim Türk hakimle birlikte, Kavala’nın şikayetlerinin esasına girmeden usule ilişkin genel bir ilke üzerinden itirazda bulunmuştur.

İkinci muhalefet şerhi yalnızca Saadet Yüksel’in imzasını taşıyor. Türk yargıç, 11 maddelik bu karşı oy yazısında kararın esasına ilişkin çekincelerini detaylı bir şekilde kayda geçiriyor. Ancak en kuvvetli itirazının özellikle AİHS’nin 18’inci maddesinden verilen ihlale ilişkin olduğu görülüyor.

AİHM, AYM kararını neden beklemedi?

AİHM’nin 2019 sonundaki ilk ihlal kararı Kavala’nın tutukluluğu aşamasında verilmişti. Kavala hakkında 2022 yılında mahkemeden çıkan mahkumiyetin ardından Ankara’nın Strasbourg karşısındaki başlıca itirazlarından biri, tutukluluk için verilen ihlalin mahkumiyet aşamasında geçerli olamayacağı tezine dayanıyordu.

AİHM ise yine 2022 yılındaki “İhlal Prosedürü” kararında, dava dosyasındaki delilleri ayrıntılı bir şekilde inceleyerek, delillerin mahkumiyet kararını da geçersiz kıldığını belirtmişti. Son karar, her halükarda AİHM’ye karşı önemli bir argümanı Ankara’nın elinden almıştır.

Altı çizilmesi gereken bir nokta, AİHM’nin bu kararını verirken Kavala’nın 2022 ve 2023 yılında AYM’ye yaptığı başvuruların sonuçlanmasını beklememiş olmasıdır. Büyük Daire, kararında neden AYM’yi beklemediği sorusunu da ayrıntılı bir şekilde gerekçelendiriyor.

Bunun bir nedeni Büyük Daire’nin AYM’deki gecikmeyi “aşırı” bulmasıdır. Keza AYM’nin kararlarının alt mahkemeler tarafından uygulanmamasını da değerlendirmesine dahil etmiştir. Büyük Daire’ye göre bir diğer gerekçe, AYM’nin “usuli atalet” (procedural inertia) nedeniyle Kavala’nın başvurusunun zamanında inceleneceği hususunda “makul bir beklenti yaratamamış” olmasıdır.

Sonuçta AİHM, AYM’nin Osman Kavala’ya etkili bir hukuki koruma sağlayamadığı kanaatine varmıştır. Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen, geçenlerde kararı ayrıntılı bir şekilde tahlil ettiği T24’teki yazısında “AİHM’nin vardığı sonucun Kavala davasıyla sınırlı olsa da AYM’nin saygınlığına gölge düşüren bir nitelik taşıdığını” belirtiyor.

Can Atalay ile Tayfun Kahraman AİHM kararında

AİHM’nin bu kapsamlı kararında AYM kararlarının uygulanmamasını, hukukun üstünlüğü ilkesinin hayata geçirilmesi anlamında problemli bir alan olarak işlemesi de kayda değerdir. Bu bağlamda haklarındaki AYM kararları uygulanmayan Gezi davası hükümlülerinden TİP Hatay Milletvekili Can Atalay ile şehir plancısı Tayfun Kahraman’ın durumlarına geniş bir şekilde yer veriliyor.

AİHM, Kavala’nın başvurusunda verilen ihlallerin Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı alanında karşılaşılan sisteme ilişkin yapısal sorunları yansıttığı görüşündedir. Aslında bu kararla, Türk yargısının 2026 yılındaki genel görünümünün AİHM’nin merceğinden bir tür MR’ı çekilmiş oluyor.

Bu çerçevede önceki Kavala kararlarında olduğu gibi yargının bağımsızlığı konusundaki eleştirel tespitler bir kez daha karşımıza çıkıyor. Karara göre, bu alandaki temel sorunlardan biri, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) kompozisyonu itibarıyla bağımsız olmamasıdır. AİHM’nin bakışında, yürütmenin bu kurul üzerindeki etkisi yargının bağımsızlığını da tartışmaya açık hale getirmektedir.

Meselenin bu boyutu Kavala olayına bağlandığında, özellikle Kavala hakkında 18 Şubat 2020 tarihinde beraat kararı veren mahkeme heyetindeki yargıçlar hakkında HSK tarafından disiplin soruşturması açılmış olması, kararın önemli dayanaklardan birini oluşturuyor.

Top şimdi Bakanlar Komitesi’nin önünde

Uzun zamandır beklenen kararın çıkmasından sonra “Şimdi ne olacak?” sorusunun yanıtına geçebiliriz.

Türkiye’nin AİHM’nin bundan önceki iki Kavala kararını uygulamamış olması, ayrıca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin çağrılarını karşılıksız bırakması, bundan sonraki muhtemel hareket tarzı bakımından en azından kısa dönem için iyimserliğe kapıyı aralamıyor.

Ancak burada mesele Türkiye’nin yanı sıra, Avrupa Konseyi açısından da kritik bir sınavın ortaya çıkmasıdır. Bilindiği gibi, AİHM kararlarının uygulanmasından sorumlu olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM’nin 2019 yılındaki ilk ihlal kararı uygulanmadığı için 2022 yılından bu yana Türkiye hakkında “İhlal Prosedürü” işletiyor.

Sözleşme’nin 46’ncı maddesinin 5. fıkrası, taraflar, bağlayıcı olan mahkeme kararlarını uygulamadıkları takdirde Bakanlar Komitesi’nin “alınacak önlemleri değerlendireceğini” belirtiyor.

Avrupa hükümetleri 2022 yılında bu mekanizmayı harekete geçirdiklerinde, Türkiye’yi Kavala’nın serbest bırakılması konusunda harekete geçirebileceklerini hesaplıyorlardı. Buna karşılık Kavala serbest bırakılmamıştır.

2021 yılı aralık ayındaki ara karar sonrasında yılda dört kez düzenlenen Bakanlar Komitesi’nin AİHM kararlarının uygulanmasına ilişkin her toplantısında Kavala’nın durumu düzenli bir şekilde gündeme gelmiştir.

Bakanlar Komitesi, her seferinde Kavala’nın durumuyla ilgili “derin kaygı” ifade etmiş, tahliyesini talep etmiş, bu konuda Adalet Bakanlığı ile diyaloga girmiş, Ankara’ya, Silivri’ye heyetler gelip gitmiştir. Komite, geçen yıl bir ara Kavala’nın AİHM’ye son başvurusuyla ilgili “Dostane Çözüm” önerisinde bulunmuş ama yürütülen müzakerelerde o başlıkta da hiçbir yere varılmamıştır.

Sonuçta Bakanlar Komitesi de başlattığı bir ihlal prosedürünün gerisini getiremeyen, yalnızca “kaygı” ifade eden bir organ konumuna geçmiştir.

Aslında AİHM Büyük Daire’nin son ihlal kararı, buradaki kilitlenmeyi daha da belirginleştirmiştir. Çünkü yeni AİHM kararı bundan öncekilere kıyasla daha ağırdır ve Bakanlar Komitesi’ni uygulama sorumluluğu açısından daha büyük bir baskı altına sokmuştur.

Hükümetler kanadı ihlal prosedürü başlattı

Sorunu daha yakından gösterebilmek için ‘Bakanlar Komitesi’ terimini bırakıp meselenin adını koyalım. Bakanlar Komitesi dediğimiz Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin hükümetleridir.

Dolayısıyla burada konu, AİHM kararının uygulama aşamasına geçilmesi nedeniyle artık Avrupa Konseyi hükümetleri ile Türkiye arasında bir meseledir.

Komite, bundan önce Türkiye hakkında ihlal prosedürü işletilmesiyle ilgili iki oylamaya sahne olmuştur.

Bunlardan birincisi Komite’de ön uyarı olarak ‘ara karar’ın alındığı 30 Kasım-2 Aralık 2021 tarihlerindeki toplantısında gerçekleşmiştir. İkinci oylama ise ihlal mekanizmasını resmen başlatmak üzere nihai kararın alındığı 2 Şubat 2022 tarihinde yapılmıştır.

Sözleşme’nin 46’ncı maddesinin Türkiye’ye karşı işletilebilmesi için 47 üyeden üçte ikisinin yani en az 32 ülkenin destek oyu gerekiyordu. Birincisinde karar 47 ülkeden 35’inin çoğunluğuyla çıkmıştır. İkinci oylamada Moldova’nın çekimserden AB grubunun yanında lehte oya geçmesiyle çoğunluk sayısı 36’ya çıkmıştır.

Özetle, Avrupa hükümetlerinin net çoğunluğu Türkiye’yi Kavala dosyasında hukuken kusurlu bulmuş, Türkiye’den Kavala’nın tahliyesini talep etmiştir. Bakanlar Komitesi, geçen beş yıla yakın süre içinde bu tutumunu yılda dört kez yapılan toplantılarında her seferinde tekrarlamıştır. Kavala konusunda sayısız karar çıkmıştır.

Bakanlar Komitesi kararının altında kaldı

Gelgelelim Türkiye cephesinde bu çağrılar karşılıksız kalınca ve iş uygulamayı sağlamak için 46’ncı maddede yazıldığı üzere “önlem almaya” gelince, hükümetler kanadı frene basmış, bir çizginin ötesine geçememiştir.

Bu, adı konmamış olan bir kırmızı çizgidir. Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin günümüzün jeopolitik konjonktüründe Türkiye’ye duydukları ihtiyaç, savunma sanayii alanında Türkiye ile artmakta olan işbirliği, Türkiye’deki ekonomik çıkarları ve aynı zamanda Ankara’nın bölgesel rolünün güçlenmekte oluşu gibi faktörler yer alıyor bu çizginin üzerinde durduğu zeminde.

Aslında Avrupa’da otoriterliğin yükseldiği, aşırı sağ popülist akımların güçlendiği bir dönemde demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerin korunması açısından en köklü müessese olarak yine Avrupa Konseyi ve onun getirdiği insan hakları rejimi beliriyor.

Bu durum, Avrupa Konseyi’ni kendi sisteminin aldığı kararların uygulanması, dolayısıyla kendi varoluş nedenleriyle ilgili çok yaşamsal bir sınavla karşı karşıya getiriyor. Buna Konsey’in önündeki bir tür turnusol testi ya da inandırıcılık sınavı diyebiliriz.

Burada siyasi kanat, bir tarafta AİHM’nin kararlarının uygulanmasını sağlamak sorumluluğu ile diğer tarafta bu görevinde başarısızlığa uğramasının bütün insan hakları sistemine dönük yaratacağı olumsuz sonuçları göze almak seçenekleri karşısındadır.

Bu yönüyle Strasbourg’daki sahneye baktığımızda, AİHM Büyük Dairesi 25 Ağustos’ta Kavala dosyasında kararını vermiş ve kendisi açısından perde kapanmıştır. Kısa bir aradan sonra perde yeniden açılmıştır. Yeni başlayan bölümde sahnede bu kez Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin hükümet temsilcilerini bir masanın etrafında dizilmiş görüyoruz. Sahne ışıkları onların üzerine çevrilmiş durumdadır.

İzleyiciler de sahnedekilerin Kavala ile ilgili kararları hayata geçirip geçiremeyeceklerini merakla beklemektedirler.

Tabii, bu sahnede verecekleri sınav, hükümetlerin Avrupa Konseyi’nin yüksek kuruluş amaçlarına ne ölçüde sahip çıkacakları sorusuyla da ilgilidir.

Boşalan duruşma salonunda kalaniki kişi kimdi?

Strasbourg’a dönünce, yeniden 25 Ağustos 2026 günü Büyük Daire duruşma salonuna bakalım.

Kararın açıklanmasından sonra salonda Kavala’nın eşi Prof. Ayşe Buğra ile avukatı Prof. Başak Çalı tek başlarına kalmışlardır. Bu yazıyı hazırlarken Ayşe Buğra’ya “Salonda yalnız kaldığınızda o an ne hissettiniz?” diye sorduğumda şu yanıtı aldım:

“Bundan sonra ne olacağını bilemiyoruz. Bu yüzden kararı öğrendiğimde büyük bir sevinç duyduğumu söyleyemeyeceğim. Bu neredeyse 9 yıllık süreç o kadar yıpratıcı oldu ki bir noktasında ümitlenmeyi kendime yasakladım.”

Ayşe Buğra ekledi: “Osman’ı evde karşımda otururken görmeden kurtulduğumuza inanamayacağım.”

Gazete Oksijen’in bu nüshasının çıktığı 4 Eylül 2026 tarihinde Osman Kavala Silivri’de demir parmaklıklar arkasında 3230’uncu gününü doldurmaktadır. •

----------------------------------------------

DÜZELTME: Geçen hafta yayımlanan Prof. Emre Gönensay’ın yaşam öyküsüne ilişkin yazımızda, kendisinin anı kitabından yola çıkarak, eski ABD Başkanı George Bush’u CIA direktörü olduğu dönemde, ENKA’nın patronu Şarık Tara ile birlikte bu örgütün merkezinde ziyaret ettiğini aktarmıştık. Gönensay, George Bush’u CIA Direktörü olduğu değil, Başkan Ronald Reagan’ın altında Başkan Yardımcısı görevinde bulunduğu dönemde Beyaz Saray’da ziyaret etmiştir.

No comments:

Post a Comment