Friday, January 23, 2026

Yazar: Murat Yetkin / 23 Ocak 2026, Cuma - Bahçeli, Erdoğan’la Emekli Maaşını Konuşmadıysa Ne Konuştu?

 

Bahçeli, Erdoğan’la Emekli Maaşını Konuşmadıysa Ne Konuştu?

/ / Siyaset

 

CHP’nin Genel Kurul’daki ateşli muhalefeti fayda etmedi ve 20 bin lira en düşük emekli aylığı 22 Ocak gecesi AK Parti ve MHP oylarıyla yasalaştı. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 21 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüşmesinde, en düşük emekli maaşının 20 bin lira olarak belirlenmesini gündeme getireceği yönünde bir beklenti vardı.
Asıl konunun ABD’nin SDG’yle ittifak ilişkisini koparması ve DEM’in tepkisi ardından Terörsüz Türkiye sürecinin seyri olacağı tahmin edilebilirdi.
Öte yandan Bahçeli daha bir kaç gün önce 20 bin lira aylığı “sefalet ücreti” olarak kınamış, düzeltilmesi için elini değil, gerekirse gövdesini taşın altına koyacağını söylemişti.
CHP lideri Özgür Özel zaten günlerdir taktiksel ana muhalefet hattını emekli maaşı üzerine kurmuştu. Mitinglerde emeklinin, emekçinin geçim sıkıntısını öne çıkarıyordu. CHP Grubu TBMM Genel Kurulunda AK Partinin bir gece ansızın yasayı bu haliyle geçirmesine karşı nöbet tutuyordu. Özel, Bahçeli’nin “sefalet ücreti” sözlerini yakaladı ve üstüne gitmeye başladı.

“Yap Bir Büyüklük”

Önce Bahçeli’yi kendi 39 bin lira önerisini desteklemeye çağırdı. Bahçeli buna “AK Partiyle MHP arasına nifak sokamayacağı” yanıtını verdi.
Özel bunun üzerine “Bir büyüklük yap” söylemiyle hiç değilse asgari ücrete denk 28 bin lira için Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerindeki etkisini kullanmasını istedi.
O da olmadı, Bahçeli’nin 20 bin liranın üzerindeki her önerisine destek sözü verdi.
Bahçeli’nin Erdoğan’la görüşmesinden belki emekli maaşına bir düzeltme çıkabileceği beklentisi böyle doğdu.
Özel’in taktiğini tasarlarken güvendiği bir konu da AK Parti ve MHP milletvekillerinin, emekli seçmenlerinden gelen tepkiler nedeniyle Meclis’teki Komisyon ve Genel Kurul çalışmalarına katılmaktaki isteksizliğiydi.
Erdoğan da bunun farkındaydı.
21 Ocak AK Parti Grubuna hitabında Suriye’de Türkiye’nin kazandığı, PKK’nın kaybettiği, CHP’nin yanıldığı dışında yer verdiği tek konu emekli maaşları tartışması oldu.
Kendisi de kiraların, hayat pahalılığının farkındaydı ama işte Türkiye dış politikada ağırlık kazandıkça, enflasyon daha da düşecekti, emekli vatandaş AK Partiye güvenip dişini biraz daha sıkmalıydı.

Emekli Maaşı 20 Bin Lira

Erdoğan, bunları dedikten sonra AK Partili milletvekillerine uyarısını yaptı: komisyon ve Genel Kurul çalışmalarına azami katılım bekliyordu.
Aynı gün ilerleyen saatlerde Bahçeli’yle Beştepe’de görüştü.
Bahçeli’nin emekli maaşı konusunu açıp “20 bin lira sefalet ücretidir” diye Cumhurbaşkanından ek düzeltme isteyip istemediğini bilemiyoruz. Ama istediyse de alamadığı ortada.
O akşam Meclis çalışmaları Erdoğan etkisiyle hızlanıverdi. AK Partili vekiller, ayakları geri gide gide, inanmadıkları emekli aylığının yeterli olduğunu savunmaya başladı.
CHP’nin Genel Kurul’daki ateşli muhalefeti fayda etmedi ve 20 bin lira en düşük emekli aylığı 22 Ocak gecesi AK Parti ve MHP oylarıyla yasalaştı.
CHP yasayı Anayasa Mahkemesine götüreceğini duyurdu ama oradan ne zaman ne çıkacağı, uygulanıp uygulanmayacağı ayrı konu.

Peki, Ne Konuştular?

Peki, Erdoğan ve Bahçeli emekli maaşı konuşmadılarsa, ne konuştular?
PKK’nın SDG üzerinden Suriye hamlesinin ters tepip ABD ile ittifak ilişkisini kopardığı ortada. O defter şimdilik kapanmış görünüyor.
Sırada Terörsüz Türkiye süreci var. Üzerindeki ağır Suriye yükü hafifledikten sonra Meclis çalışmalarının hızlanması, biraz da DEM Parti’nin Rojava travmasını Meclis’e yansıtmamasına bağlı.
SDG travması PKK’nın silah bırakmasını da hızlandıracak mı? Ankara’da güvenlik kaynakları, PKK’dan silah bırakmaya karşı, sertlik yanlısı kopuşlar ihtimaline hazır olduklarını söylüyor.
Öte yandan Suriye ve PKK ile paralel yürüyen Gazze ve HAMAS süreci var.
Bir yandan İsrail, İran, Rusya-Ukrayna…
Bakanlar kurulu ve bürokraside Bahçeli’nin taleplerini de dikkate alacak değişiklikler…
En düşük emekli maaşı bu ortamda 20 bin lirada kalıyor.
AK Partinin hesabıysa, 2027’nin ikinci, ya da 2028’in ilk yarısındaki seçimler öncesinde, Mehmet Şimşek’in enflasyonla mücadele programını beklemeye alıp, kesenin ağzını açarak emekli ve emekçilerin “Allah razı olsun” oylarını hasat etmek.
Herkesin bir hesabı var.
Hesapların en zorunuysa, “sefalet ücretiyle” ayın sonunu getirmeye çalışan emekçi ve emekliler yapıyor.

Yazar: Murat Yetkin / 23 Ocak 2026, Cuma - İki Kukla Değişken Ortadoğu Matrisinden Çıkarılıyor: IŞİD ve SDG

 

İki Kukla Değişken Ortadoğu Matrisinden Çıkarılıyor: IŞİD ve SDG

/ / Siyaset

Suriye’de yönetim ve dengeler değiştikçe, iç savaş ürünü IŞİD ve 

SDG gibi “kukla değişkenler”, Ortadoğu matrisi dışına çıkarılıyor.

(Grafik: kayiprihtim.com)

Matematikte çok bilinmeyenli denklemlerin çözümünde “geçici değişken” ya da istatistik ve ekonomide kullanılan deyimiyle “kukla değişken” kavramı vardır; İngilizcesiyle “dummy variable”. Çözmeniz gereken denklem sayısı değişken sayısından fazlaysa, matristeki boşlukları doldurmak için değişken “uydurursunuz”. Çözüme ulaştıktan sonra artık o sonradan matrise eklediğiniz “kukla” değişkenlerin bir anlamı kalmaz, çıkarıp atabilirsiniz. ABD’nin 20 ve 21 Ocak tarihlerinde hem SDG hem IŞİD’i Ortadoğu matrisinden çıkarma amaçlı iki adımı bu hesap yöntemine benziyor.

Suriye İç Savaşı Ürünleri

Hem IŞİD hem SDG 2011’de başlayan Suriye iç savaşının ürünleridir.

  • Irak’ta El Kaide’den kopan silahlı bir grup Nisan 2013’te kendilerini “Irak ve Şam İslâm Devleti” (IŞİD) olarak ilan etti. Hızla Suriye’ye yayıldı. Ocak 2014’te, o zaman (Türkiye desteğindeki ÖSO ve El Nusra’nın işgal ettiği Rakka’yı onlardan aldı. Haziran 2014’te Türkiye’nin Irak’ta, Musul’daki Başkonsolosluğunu bastı, 49 kişiyi rehin aldı. IŞİD’le mücadelede dönüm noktası Eylül 2014’te Şanıurfa’nın Akçakale ilçesinin karşısında bulunan ve PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG kontrolündeki Ayn El Arab, yaygın ismiyle Kobani’yi kuşatmasıydı.

  • O zamana dek Suriye’de birlikte çalışan ABD ve Türkiye, Kobani’ye müdahale konusunda ayrıştı. Barack Obama yönetimi, NATO üyesi Türkiye yerine, terör örgütü saydığı PKK ile ittifak kurmaya karar verdi. Ancak kâğıt üzerinde PKK uzantısı örgütlerle işbirliği yapamayacağı için, ABD Özel Kuvvetler Komutanın 2017’de ifşa ettiği üzere- yeni bir örgüt kurulmasını istediler. SDG Ekim 2015’te bu amaçla Ekim 2015’te bazı Arap aşiretlerinin de katılımıyla bu amaçla kuruldu.


HTŞ Sahneye Çıkıyor

Türkiye, 15 Temmuz 2016 (ABD kaynaklı saydığı) darbe girişimiyle geçirdiği travmaya rağmen, yalnızca 5 hafta sonra Ağustos 2016’da Suriye’de hem IŞİD hem PKK hedefli askeri harekata başladı. Bu ilk harekatla hem Türkiye’nin Suriye politikası hem Suriye’deki dengeler değişti.

Birkaç ay sonra, Ocak 2017’de Muhammed El Golani kod adını kullanan Ahmed El Şara liderliğindeki silahlı bir grup, El Kaide’den ayrılarak hem Beşar Esad rejimi hem El Kaide hem de IŞİD ile çatışmaya başladı. Aynı yıl Türkiye-Rusya-İran arasında, Suriye odaklı Astana Grubu kuruldu.

Türkiye, ABD’den PKK uzantısı uyarısıyla SDG ile bağlarını kesmesini isteyegeldi. Aslında daha o tarihte CENTCOM’un SDG’ye ihtiyacı kalmamıştı. Ancak ABD Kongresindeki İsrail ve Yunanistan lobilerin desteğindeki Kürt oluşumları, Suriye’de IŞİD militanlarının tutulduğu hapishanelerin SDG tarafından korunduğunu, onlar giderse IŞİD militanlarının serbest kalacağı söylemiyle desteği sürdürdüler.

HTŞ’nin 8 Aralık 2024’te Şam yönetimini alması, Beşar Esad’ın Rusya’ya kaçması dengeleri yine değiştirdi.


Kukla Değişkenler Matris Dışı

Aslında HRŞ ve ÖSO (ve devamcısı SMO) da Suriye iç savaşı ürünü idi. Ama Suriye’deki yönetim değişikliğiyle ikisi de aynı gün 29 Ocak 2025’te kendilerini feshederek Suriye ordusuna katıldı. Suriye matrisinde çözüme yaklaşıldıkça “kukla değişkenlerden” bir kısmı, galip saflarda kendilerini matris dışına çıkarıyordu.

O arada Ankara’da AK Parti-MHP ittifakı Ekim 2024’te Terörsüz Türkiye adı altında, PKK’nın silahları bırakıp kendini feshi koşuluyla, parlamento çatısı altında Kürt sorununa çözüm girişimini başlatmıştı. PKK’nın İmralı Cezaevindeki kurucu lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta projeye destek vermesinden iki hafta geçmeden, Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi kod adlı Ferhat Abdi Şahin arasında 10 Mart Anlaşması imzalandı.

SDG, 10 Mart anlaşmasını uygulasaydı, bugün Suriye yönetimine ortak olabilirdi.

Yanlış hesaplarla PKK güdümlü maksimalist taleplerde ısrarı sonucu, ABD daha fazla beklemeden SDG ile ittifak bağlarını koparttı. Hemen arkasından son gerekçeleri kalan IŞİD hapishanelerini Irak’a taşıyarak artık onlara ihtiyaç kalmadığını gösterdi.

Değişimin Jeopolitik Anlamı

İki kukla değişkene daha yeni Suriye matrisinde yer kalmamıştı; SDG ve onun varlık nedeni IŞİD iki gün arayla etkisiz eleman konumuna düşmüşlerdi.

Zaten Arap aşiretlerinin Suriye ordusunun -bir başka PKK hesap hatası olan- Halep hareketinin başlamasıyla saf değiştirmesi sonucu artık fiilen SDG köklerine, YPG/PKK oluşuma dönüşmüştü. IŞİD ise artık -orada burada intihar eylemlerine kalkışacak olsa da- kontrol edilebilir sınırlara indirgenmişti.

Ana büyük resimde jeopolitik bir gerçek var.

İç savaş öncesi Suriye’de İsrail’e karşı Rusya ve İran’a yaslanan bir Arap milliyetçiliği esaslı bir yönetim vardı.

Bugün, Rusya ve İran’ın etkisinin kalmadığı, İsrail korkusuyla ABD ile Türkiye ve Suudi Arabistan’ın desteğini gözeten, Batıya yaklaşma kaygısındaki İslamcı bir yönetim var.

Türkiye açısından 1980’ler ve 90’lar boyunca PKK lideri Öcalan’a ev sahipliği yapan Suriye de yok artık; belki de PKK’nın sonunu hızlandıracak gelişmelere sahne oluyor.

Suriye’de siyasi matris tamamıyla değişti; ABD’nin de askerlerini çekeceği iddiaları arasında, değişime vesile olan kukla değişkenler de tasfiye oluyor.

The New York Times - How Britain’s Bases in Cyprus Could Be a Blueprint for Trump’s Greenland Deal - By Jonathan Wolfe Jan. 22, 2026

 The New York Times

How Britain’s Bases in Cyprus Could Be a Blueprint for Trump’s Greenland Deal

NATO officials signaled that an agreement with Mr. Trump on Greenland may be modeled on Britain’s Sovereign Base Areas in Cyprus. Here’s what that may mean.


Listen to this article · 7:07 min Learn more

Share full article


Mark Rutte, the NATO secretary general, and President Trump, seated in chairs with NATO and American flags behind them.

President Trump said on Wednesday that he had reached a framework for a deal on the future of Greenland with Mark Rutte, left, the NATO secretary general.Credit...Doug Mills/The New York Times


Jonathan Wolfe

By Jonathan Wolfe

Jan. 22, 2026



Few details have emerged about the framework of a tentative deal that President Trump said he had reached with NATO over Greenland, but one proposal under discussion would allow the United States to own pockets of land in Greenland for military bases.


Western officials who spoke to The New York Times compared the idea to a 60-year-old agreement under which Britain operates sovereign military bases on the Mediterranean island of Cyprus. Those bases, known as Sovereign Base Areas, or S.B.A.s, occupy an unusual position in international law, one that is deeply rooted in Britain’s colonial history.


Experts said that Mr. Trump may be interested in a similar type of arrangement because the bases could give the United States a permanent presence in Greenland while offering greater control over the region and possibly the ability to exploit natural resources in the territory and the Arctic.


Greenland’s prime minister, Jens-Frederik Nielsen, said on Thursday, however, that he was not in favor of giving the United States sovereignty over military bases there.


“We are ready to discuss a lot of things,” Mr. Nielsen said, adding, “Sovereignty is a red line.”


Here’s what to know about the bases in Cyprus and what they might signal for Greenland, a semiautonomous territory of Denmark.


Image


Prime Minister Keir Starmer of Britain speaking at the Akrotiri British Sovereign Base Area in Cyprus, in 2024.Credit...Pool photo by Kirsty Wigglesworth


The bases grant more control than traditional military posts.

The British Sovereign Base Areas in Cyprus consist of two large areas in the southwest and southeast of the island, making up about 100 square miles. They were established in 1960 as part of an agreement that gave Cyprus independence from Britain.


The bases are British overseas territories, like Bermuda and the Falkland Islands, and while the bases resemble U.S. military outposts around the world — like the Guantanamo Bay Naval Base in Cuba or Kadena Air Base in Okinawa, Japan — the territories in Cyprus are very different. They are not merely areas where military powers exercise control, but are subject to British sovereignty.


“It means that officially British law applies, and that the Sovereign Base Areas are actually not in the Republic of Cyprus or the E.U.,” said Prof. Costas M. Constantinou, who teaches International Relations at the University of Cyprus.


The Sovereign Base Areas have separate court systems and police agencies. The borders, however, are largely open and no passport is needed for Cypriots to enter. Over the years, the S.B.A.s have also harmonized their laws on civilian affairs with those of Cyprus, Professor Constantinou said.


He said that the idea of creating American bases in Greenland similar to the ones Britain maintains in Cyprus would likely be much more beneficial to the United States than taking over all of Greenland, which Mr. Trump said was his initial goal.


A similar arrangement, he said, would allow the United States to avoid the expensive and sticky issues that come with governing populations, as the British learned well in Cyprus, while also allowing the bases to “come under full U.S. control.”


Image

The entrance to a British military installation.

A checkpoint outside the Sovereign Base Area of Akrotiri in Cyprus. The base and one in Dhekelia were established in 1960 as part of an agreement that gave Cyprus independence from Britain.Credit...Elias Marcou/Reuters


The bases could be a jumping off point for resource exploitation.

The S.B.A.s in Cyprus do not grant Britain an exclusive economic zone in the country, which would allow Britain to exploit natural resources in the waters near the bases, said Prof. Andreas Stergiou, who teaches about European institutions and international relations at the University of Thessaly in Volos, Greece, and is an expert on security issues in the eastern Mediterranean.


“The United Kingdom never, never attempted to raise a claim in the mineral exploitation of Cyprus,” he said. “Because they don’t have full sovereignty.”


Trump Administration: Live Updates

Updated 

Jan. 23, 2026, 12:04 a.m. ET5 hours ago


Trump rescinds Canada’s invitation to join his ‘Board of Peace.’

D.H.S. cited foreign students’ writings and protests before their arrests.

The National Park Service has taken down a slavery exhibit in Philadelphia.

In Greenland, however, that is something Mr. Trump could negotiate, Professor Stergiou said.


“If the United States intends to exploit the minerals that are to be found in and around Greenland, they have to include a special provision in the treaty,” he said.


“Just by establishing a military facility there, they do not get the right, even if the military facility enjoys the special privileged status of the British sovereign military bases of Cyprus,” he added. “It’s not enough.”


The United States already has one military base in Greenland, in the territory’s north, and it enjoys sweeping military access to the territory. Creating a sovereign base, however, could be a “steppingstone,” Professor Stergiou said. It could allow the United States to raise additional “sovereign claims,” which are generally given more weight in international law, in future disputes over resources in the Arctic.


Image

Protesters carrying signs, including one that says “stop funding genocide.”

Cypriots protested outside the base in Akrotiri in 2024, denouncing Britain’s support of Israel.Credit...Reuters


The bases could lead to tensions at home and abroad.

If Cyprus is any guide, establishing a sovereign base area on Greenland could lead to tensions with locals and other world powers.


Britain initially paid to use the land in Cyprus, giving the local government around 12 million Cyprus pounds (roughly $33 million) from 1960 to 1965, before halting payments. Since then, there have been a number of unsuccessful attempts by Cyprus to force Britain to pay for the use of the land.


Over the years, some Cypriots have been critical of the presence of the bases, which they say were created at independence without the approval of the general population of Cyprus. The bases, which have played roles in conflicts in the Middle East, have also been the sites of demonstrations against military actions in Iraq and the war in Gaza.


Professor Stergiou said it was possible that a sovereign U.S. military presence in Greenland would draw similar attention.


“The bases might enhance the security environment and the security of Greenland,” he said. “However, it entails the risk to embroil Greenland into conflicts Greenland has nothing to do with.”


Greenlanders gathered in several cities and towns last weekend to protest Mr. Trump’s plans to take over the territory.


In Cyprus, protests against the British bases have never snowballed or become overly violent, Professor Constantinou said, because the country has for decades been distracted by its own political and ethnic disputes.


He also noted that there are locals who support the British military presence on the island, especially those who are employed by the S.B.A.s.


While people in Greenland and Denmark await more details about agreement between Mr. Trump and NATO, some argue that any deal establishing a sovereign base area would be a reversal of the international principles of self-determination that have been in place since the end World War II.


“These are new forms of colonialism through which imperial powers manage to retain control without the burden of governance,” Professor Constantinou said.


“They are not as visible as standard colonies, whereby foreign powers ruled over local populations,” he added. “They are more palatable, more acceptable forms of sovereign control.”


Jonathan Wolfe is a Times reporter based in London, covering breakin



Editors’ Picks


How Little Exercise Can You Get Away With?

Forget the Cynics. Here’s Why You Should Get Your Dog a Stroller.

Inside an Exploding Marriage: Belle Burden in Her Own Words





















Thursday, January 22, 2026

Sedat Ergin 23 Ocak 2026 -Cuma - Suriye’de çok sancılı, çok yorucu bir sürecin henüz başındayız

 Sedat Ergin 

23 Ocak 2026 -Cuma

Suriye’de çok sancılı, çok yorucu bir sürecin henüz başındayız

A+ Yazı Boyutunu BüyütA- Yazı Boyutunu Küçült

Son haftalarda tanık olduğumuz büyük güç çekişmesi Suriye devletinin nihai statüsündeki güç paylaşımının bir ön provası gibi de görülebilir. Her halükarda Kürt nüfusun yoğun olduğu iki bölge aksi yönde bir gelişme olmazsa “Kürt bölgesi” kimliklerini belli ölçülerde koruyacaktır. Anlaşma Alevi ve Dürziler için de bir emsal oluşturabilir


Bugünü değerlendirebilmek için önce en başa gidelim. Suriye İç Savaşı’nın 2011 yılı mart ayında patlak vermesinden sonraki süreçte Türkiye’yi en çok rahatsız eden gelişmelerden biri, 2012 yılı temmuz ayı sonunda yaşandı. Dönemin Suriye lideri Beşar Esad, taktik bir hamleyle ülkenin kuzeyindeki askeri gücünün büyük bir bölümünü isyanı bastırmak üzere çatışmaların yaşandığı batı ve güney bölgelerine kaydırdı. 

Ahmed  Şara 16 Ocak’ta imzaladığı başkanlık kararnamesiyle Suriye’deki Kürt kimliğini tanıdı ve bu çerçevede Kürtlerin kültürel haklarını taahhüt etti. (Fotoğraf: Getty Images)

Bu çekilmenin kuzey bölgesinde yarattığı boşluğu dolduran, PKK’nın Suriye’deki uzantıları, yani siyasi kanatta PYD ve askeri kanatta YPG oldu.

Kısa bir zaman içinde PKK/PYD/YPG unsurlarının başını çektiği gruplar Türkiye’nin sınır hattının hemen karşısındaki yerleşimlerde fiilen yönetimi üstlendiler. Hürriyet’te 26 Temmuz 2012 tarihinde yayımlanan ve Suriye’deki yeni realiteyi değerlendirdiğimiz yazımız “Kürtlerin en sessiz iktidar hamlesi” başlığını taşıyordu.

Bu iktidar hamlesi Türkiye cephesinde büyük bir tedirginliğe neden oldu. Suriye’nin kuzeyindeki şehirlerde, kasabalarda kurulan ‘fiili’ yeni yönetimin kullandığı resmi dairelerde ‘önder’ olarak Abdullah Öcalan’ın posterleri asılıydı.

ABD’nin DEAŞ’a karşı Türkiye/PYD/YPG tercihi

Bu yapı kısa zamanda kuzeyde çok geniş bir alanda organize oldu ve zaman içinde özerk bir yönetim olarak kendisini ortaya koydu. Genellikle “özerk devlet”, “yarı devlet”, “devletçik” gibi terimlerle nitelendi. İç savaşın seyrinde Esad rejimi dikkatini kuzeye çeviremediği için PKK/PYD/YPG kadrolarının ipleri elinde tuttuğu bu özerk yapı geniş bir hareket serbestisi kazandı.

Tam bu sırada 2013 yılında DEAŞ’ın (IŞİD) Irak’tan Suriye’ye geçerek bu coğrafyada ciddi bir tehdit haline gelmesi yeni bir durum yarattı. DEAŞ’la nasıl mücadele edilecekti? 2014 yılında DEAŞ’la mücadele için ABD’nin başını çektiği ve Türkiye’nin de katıldığı uluslararası koalisyon kuruldu.  

Dönemin Obama yönetimi, Suriye’de DEAŞ’a karşı  önce Türkiye ve himayesindeki ÖSO ile birlikte hareket etmeyi tasarladıysa da, 2015 yılında bir noktada karar değişikliğine gitti. ABD, Suriye’de Türkiye ile iş birliği yerine kendisine DEAŞ’a karşı müttefik olarak PKK uzantısı YPG’yi seçti.

Böylelikle tuhaf bir ittifak kurulmuş oldu. Çünkü ABD yönetimi, PKK’ya resmen terör örgütleri listesinde yer vermekle birlikte, onun uzantısı olan, açıkça onun sembollerini ve kadrolarını kullanan bir yan örgütüyle Suriye’de iş birliği yapmaktan çekinmiyordu. 

Bu ittifak, geçen on yılı aşkın süre boyunca Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin bütün kimyasını bozan kronik bir rahatsızlığın kaynağıydı. 

PKK/YPG Arap topraklarına  ve petrol kuyularına yerleşince

DEAŞ’tan rahatsız olan Suriye’deki Arap aşiretleri ve aynı zamanda başka gruplar da bu ittifaka dahil edildi. ABD’nin PKK uzantısıyla işbirliğini maskelemek için bulduğu bir formül, oluşturulan yapının adının “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) olarak konmasıydı.

Arap aşiretlerin katılmasıyla SDG’nin gücü kimi tahminlere göre 100 bine kadar yaklaştı. Arap unsurların sayısı azımsanmayacak büyüklükte olsa da, SDG’nin ana omurgasını, karar alma mekanizmalarının başındaki kadroları PKK/PYD/YPG unsurları oluşturuyordu. Örneğin SDG’nin komutanlığına getirilen Mazlum Abdi, Türkiye’de bir dizi terör eylemini organize ettiği için İçişleri Bakanlığı’nın “arananlar” listesinde yer alan bir isimdi.

İlk bakışta DEAŞ’a karşı kurulan bu yapı zaman içinde nitelik değiştirdi. Şöyle ki, YPG/SDG kontrol alanını Fırat Nehri boyunca güneye doğru yaymaya başladı. Örgüt, DEAŞ tehdidinin belli ölçülerde bertaraf edilmesi sonrasında Suriye’nin güneyine doğru Rakka ve Deyrizor’da da tam bir egemenlik alanı kurdu. 

Eskiden beri ağırlıklı olarak Arapların yaşadığı bu topraklarda bir Kürt örgütü olan PKK/YPG’nin SDG üzerinden alan hakimiyeti kazanması, üstelik buradaki verimli tarım topraklarının ve petrol kuyularının hakimiyetini ele geçirmesi, kabul edelim ki, ilelebet sürdürülebilecek bir durum değildi.

Ancak Esad rejimi iş başında kaldığı sürece Suriye’nin bu bölgesindeki statüko bu şekilde oluştu ve PKK/YPG/SDG Fırat’ın doğusundaki coğrafyanın tümüne, Suriye yüzölçümünün neredeyse üçte biri kadar bir bölümünde yerleşmiş oldu. 

Özerk yönetim, 2014’te Afrin, Kobani, Cezire olmak üzere üç ayrı kantonun kuruluşunu ve Abdullah Öcalan’ın fikirlerinden esinlenen “Toplumsal Sözleşme” adlı anayasasını duyurdu. Yönetim, 2016 yılında “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu” adını aldı.

İşte Suriye’nin kuzeyine yerleşerek, güneye doğru yayılan ve idari, siyasi kurumlarıyla vücut bulan bu özerk yapının ne kadar devam edeceği, Suriye’nin geleceğinde nereye evrileceği, nasıl bir nihai statü kazanacağı ucu açık bir soruydu.

Esad’ın iktidarda kalışı özerk yönetimi kalıcı kılıyordu ki… 

Türkiye’nin bu gelişmelere verdiği yanıt, üç ayrı askeri harekat düzenleyerek Suriye’nin içinde sınıra bitişik harekat bölgeleri tesis edip, PKK’nın denetiminde “terör koridoru” olarak adlandırdığı bu yapılanmaya kuvvetli bir darbe vurmak oldu. PKK/YPG unsurları sınır hattının gerisine itildi.       

ÖSO unsurlarıyla birlikte yürütülen bu operasyonlarla önce 2016/17 arasında Fırat Kalkanı Harekat bölgesi, 2018 başında Zeytin Dalı Harekat Bölgesi ve 2019 yılında da Barış Pınarı Harekat Bölgesi tesis edildi. 2020 yılı başında da Esad rejimine karşı İdlib’de girişilen harekatla Bahar Kalkanı Harekat Bölgesi de bu tabloya dahil edildi.

TSK, sonuçta bugün 911 kilometrelik Suriye sınır hattının yaklaşık üçte ikilik bölümünde sınırın karşı tarafında oluşturulan güvenli bölgelerde konuşlanmış bulunuyor.

TSK’nin harekatlarına karşılık, kalan bölgelerde ve Fırat boyunca güneye doğru uzanan alanlarda özerk yönetim sahadaki ABD askeri gücünün himayesi altında fiili iktidarını önemli ölçüde koruyabildi. Buradaki yapı 2019 yılında yeniden adını değiştirerek, “Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi” adını da aldı.

Zaman özerk yönetimin lehine işledi. Esad’ın iktidarda kaldığı her gün bu özerk yapının daha da güçlenmesine, kurumsallaşmasına, kök salmasına alan açtı.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin devrilmesiyle bu denklem altüst oldu. Şam’da kurulan ve ülkenin bütününde egemenliğini tesis etmek, bu çerçevede Fırat’ın doğusuna da geçirmek isteyen Ahmed Şara liderliğindeki yeni iktidarın, yola koyulduğunda eninde sonunda Fırat’ın doğusundaki özerk yönetimle arasındaki meseleye bir çözüm bulması gerekecekti.

Haseke ve Kobani’de Kürtlere tanınacak esnekliğin sınırları…

Geçen bir hafta boyunca önce Halep’te çıkan çatışmalar ardından Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG komutanı Mazlum Abdi arasında varılan mutabakat ve SDG’nin Rakka ve Deyrizor’dan çekilmesiyle ortaya çıkan yeni gerçekliğe bu arka plan içinde bakmalıyız.

Kuşkusuz, bundan sonraki dönemde Şara ile Abdi arasındaki müzakere sürecinin her an kopması ve çatışma ihtimali göz ardı edilemez. Bu yazıyı 21 Ocak Çarşamba günü ana hatlarıyla şekillenmiş görünen mutabakatın  devam edeceği kabulü üzerinden yazdığımı belirtmeliyim.

Suriye’deki yeni tabloya baktığımızda şu gözlemleri yapabiliriz:

Birincisi, 2012 sonrasında ortaya çıkan özerkleşme yönelişinde parantezin önemli ölçüde kapanmış olmasıdır. Rakka ve Deyrizor da dahil çok geniş bir alanı kontrol eden özerk yönetimin yeni Suriye’de bu kimliği ile yer alması arayışının son bulduğunu vurgulamamız gerekiyor.  

2024 sonundaki iktidar değişikliğinin ardından asılı duran soru, Şam’daki yeni merkezi hükümet ile ülkenin neredeyse üçte birini kontrol eden PKK uzantısı Kürt hareketinin nasıl bir güç paylaşımına gidecekleriydi. Bu sorunun yanıtı müzakerelerle değil, YPG kanadının görüşmelerde izlediği maksimalist pozisyonun ters tepmesi sonucu güç kullanımı yoluyla gelmiştir.

İlk bakışta bir özerk yönetim olmasa da varılan 18 Ocak mutabakatına bakılırsa, Kürt nüfusun yoğun olduğu Ayn el Arab/Kobani ve Kamışlı’nın da bulunduğu Haseke bölgelerinde yine de ülkenin diğer bölgelerine kıyasla bazı noktalarda esneklikler gösterileceği söylenebilir. 

Her halükarda Kürt nüfusun yoğun olduğu bu bölgeler aksi yönde bir gelişme olmazsa “Kürt bölgeleri” kimliklerini belli ölçülerde koruyacaktır.

Şara-Abdi mutabakatından siyasi katılım ve yerel temsil açısından Haseke’ye Kürt bir valinin atanacağı anlaşılıyor. Kobani’de güvenlik gücünün şehir sakinlerinden oluşturulacak olması yine dikkat çekicidir. Devlet kurumlarında üst makamlara atama için SDG’ye aday önerme yetkisi bunlar arasında sayılabilir. 

Keza  petrol ve gaz kaynaklarından söz edilirken “Kürt bölgelerinin özel durumuna” atıf yapılması da yine göze çarpan bir husustur.

Genel bir çerçevede ifade edilen bu hususların uygulaması muhtemelen bundan sonraki detaylı müzakerelerin konusudur. Önümüzdeki günlerde bütün bu başlıklarda gösterilecek esnekliğin sınırları üzerinde kıyasıya bir bilek güreşinin yaşanacağını tahmin etmek güç değildir.

Tabii, burada vurgulanması gereken önemli bir nokta, Kürtler için getirilen özel düzenlemelerin emsal oluşturması bakımından ülkedeki Aleviler, Dürziler gibi gruplar tarafından da yakından izlenmekte olduğudur.

Kültürel haklar konusu

Mazlum Abdi’nin kazanımları özerk yönetim hedefinin çok gerisindedir. Ancak tarihsel bir perspektif içinde bakıldığında, 2011 yılında iç savaşın başlamasından önceki dönemle kıyaslandığında Suriye’de yaşayan Kürtlerin kimliklerinin tanınması, bu çerçevede kültürel hakların taahhüt edilmesi kayda değer kazanımlar arasında yer alıyor. 

Ahmed Şara’nın 16 Ocak tarihinde imzaladığı bu konudaki başkanlık kararnamesi Kürt siyasi hareketini tatmin etmese de, bu ülkede geçmişte Kürtlerin varlığının yok hükmünde sayıldığı dikkate alındığında, bu kazanımlar yine de ileriye doğru bir adımı  gösteriyor.

Başkanlık kararnamesinin önemli bir unsuru, 1962 yılında salt Haseke’de yapılan nüfus sayımının sonuçlarının geçersiz ilan edilmesidir. Bu sayımda 120 bin kadar
Kürt’ün vatandaşlıkları iptal edilmiş, bu kişiler temel vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmışlardı. 

Yeni anayasaya kadar her detay krize aday

Varılan son mutabakatların önemi, Suriye’de kurulacak yeni devletin niteliğinin, buna esas olmak üzere hazırlanacak yeni anayasanın yönünün ilk ipuçlarını da taşımasıdır. Suriye şu an geçici bir anayasa ile yönetilen bir geçiş döneminde yol alıyor. Ülkenin normal bir düzene geçmesi ancak yeni bir anayasa hazırlanıp, referanduma sunulup seçimlerin yapılmasından sonra mümkün olacaktır.

Şara, geçen yıl mart ayındaki bir açıklamasında 2026 ile 2030 yılları arasına yayılacak bir geçiş döneminden söz etmişti. Önce yeni anayasayı yazacak bir kurul oluşturulacak, bu kurul da ülkenin yönetim şeklini, devletin niteliğini,  kurumlarını, erklerin ilişkilerini, vatandaşlık tanımı gibi kritik  başlıkları düzenleyecek anayasayı yazacaktır.

Suriye’deki Kürtlerin durumuyla ilgili pek çok sorunun nihai yanıtları da aslında yeni anayasanın hazırlanması sürecinde şekillenecektir. Örneğin, şimdi olağanüstü koşullarda varılan mutabakatlardaki hususlar, anayasada kalıcı, kapsamlı düzenlemeler şeklinde yer alacaktır.

Bu yönüyle bakıldığında daha sürecin başında bulunuyoruz. Ve son haftalarda tanık olduğumuz büyük güç çekişmesi Suriye devletinin nihai statüsündeki güç paylaşımının bir ön provası gibi de görülebilir. 

Ve yeni anayasa referandumdan geçip seçimler yapılana kadar her detay potansiyel bir kriz konusu olarak karşımıza çıkmaya adaydır. 

Özellikle iki “Kürt bölgesi”nin nihai statüsünün önümüzdeki dönemin en çekişmeli konularından biri olması kuvvetle muhtemeldir.

Orduda YPG ile HTŞ unsurları nasıl uyum sağlayacak?       

Her bakımdan son derece hassas, kırılgan bir süreç söz konusudur. Mutabakatlarda düzenlenen pek çok konu uygulamada sancılı bir şekilde geçmeye adaydır. Örneğin YPG güçlerinin Suriye ordusuna bireysel düzeyde katılmaları sürecinin nasıl işleyeceği bu sıkıntılı başlıklardan sadece biridir.

PKK uzantısı YPG kadrolarıyla köktendinci bir çizgiden gelen HTŞ kadroları arasında aynı ordu içinde nasıl bir uyum sağlanacağı en zor sorulardan biridir. Bu arada Suriye Milli Ordusu içinde zaman zaman Ahmed Şara’nın da kontrol etmekte zorlandığı unsurların varlığı, yine potansiyel olarak her zaman sahada sorun yaratabilecek bir faktör şeklinde beliriyor.

Yumuşak bir geçiş hedeflendiği takdirde herkesin azami sağduyuyla hareket etmesi gereken bir dönem olacaktır.

Operasyonel alandaki muhtemel bir güçlük de son müzakerelerin de gösterdiği gibi YPG kadroları içinde farklı eğilimlerin bulunması ve çatışmacı çizgisini koruyan Kandil’deki kadroların da YPG üzerinde azımsanmayacak bir etkiye sahip olmalarıdır.

Ahmed Şara’nın liderliğine destek olan, bir yandan da süreci Şara ile Mazlum Abdi arasında bir uzlaşı zeminini koruyarak götürmek isteyen ABD  yönetimi de bu dönemde Kandil realitesini göğüslemek durumunda kalacaktır.

Tabii Suriye’deki tablonun Kürtler açısından yeni bir aktörü daha olduğunu da hesaba katalım. Son gelişmelerin önemli bir sonucu, Irak’taki Kürtlerin başat lideri Mesud Barzani’nin ağırlığının artık Suriye’de de hissedilmekte oluşudur. Geçmişte YPG’nin acımasız yöntemlerle bastırdığı Suriye’deki farklı Kürt gruplar artık kendilerini daha rahat bir şekilde ifade edebileceklerdir. Barzani’nin Ankara ile yakın diyaloğu da bu noktada not edilmelidir.

Kürtlerin Afrin’e dönüşü

Bir başka muhtemel sorun alanı olarak şu hususu da hesaba katmamız gerekiyor. 18 Ocak mutabakatının kritik bir maddesi Kürtlerin Afrin’e ve Halep’teki El Maksudiye mahallesine dönmelerini öngörüyor. 

Bu maddenin Afrin kısmı Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Çünkü TSK’nın 2018’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Harekatı sırasında PKK/YPG unsurlarıyla burada yaşayan çok sayıda sivil de Afrin’i terk edip başka bölgelere göç etmeyi tercih etmişti.

BM kuruluşları bu şekilde terk edenlerin sayısını 130 bin dolayında verirken, bu sayıyı daha yukarı çeken tahminler de yapılmıştı. Afrin’i terk edenlerin bir kısmı sonradan geri dönmüştü. Göç edenlerin dönmeleri ve yeniden eski evlerine yerleşmeleri her zaman sıkıntılı bir konudur. 

Son bir nokta, yeni dönemde Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki harekat bölgelerinde  askeri varlığını koruyarak Suriye’deki denklemde ağırlığını hissettireceğini yine önemli bir faktör olarak kayda geçmemiz gerekiyor. 

T.C. Dışişleri Bakanlığı: 20 Ocak 2026, Kore Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Cho Hyun’un Ülkemizi Ziyareti Hk.

 

T.C. Dışişleri Bakanlığı:

20 Ocak 2026, Kore Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Cho Hyun’un Ülkemizi Ziyareti Hk.


Kore Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Cho Hyun, 21 Ocak 2026 tarihinde ülkemize bir çalışma ziyareti gerçekleştirecektir.


T.C. Dışişleri Bakanlığı : 21 Ocak 2026, Sayın Bakanımızın Barış Kurulu Şartı'nın İmza Törenine Katılımı Hk.

 

T.C. Dışişleri Bakanlığı :

21 Ocak 2026, Sayın Bakanımızın Barış Kurulu Şartı'nın İmza Törenine Katılımı Hk.


Sayın Bakanımız, Sayın Cumhurbaşkanımızı temsilen Barış Kurulu Şartı’nın imza törenine katılmak üzere, 22 Ocak 2026 tarihinde İsviçre’yi ziyaret edecektir.

T.C. Dışişleri Bakanlığı : 22 Ocak 2026, Balkan Barış Platformu İkinci Dışişleri Bakanları Toplantısı Hk

 

T.C. Dışişleri Bakanlığı :

22 Ocak 2026, Balkan Barış Platformu İkinci Dışişleri Bakanları Toplantısı Hk.

Türkiye’nin öncülüğünde kurulan Balkan Barış Platformu'nun ikinci toplantısı, bölgeden Dışişleri Bakanlarının katılımıyla 23 Ocak 2026 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilecektir.


EURONEWS - Ex-Commission president Juncker says 'the EU is not a slave of the United States -

 

Ex-Commission president Juncker says 'the EU is not a slave of the United States'

Copyright Copyright 2018 The Associated Press. All rights reserved.
By Romane Armangau & Méabh Mc Mahon
Published on  Updated 
ShareComments

Jean-Claude Juncker, who led the European Commission during the first Trump administration, told Euronews that the EU "cannot be submitted to the neo-colonial behaviour" of the United States.

As United States President Donald Trump addressed world 

leaders at the Davos World Economic Forum on Wednesday, 

former Commission President Jean-Claude Juncker chose 

Euronews’ flagship programme Europe Today to comment on 

US threats to take over Greenland.


Juncker called on Europeans to pursue diplomacy in resolving 

tensions with the US, stressing that “the European Union has 

cards in its hands.” “We can use all the instruments we have 

at our disposal that would deeply harm the US economy, and 

we should not refrain from using these tools if necessary," 

Juncker said.


This was a reference to the anti-coercion instrument that 

some EU leaders, particularly French President Emmanuel 

Macron, are pushing to deploy against the US.

Nicknamed the “bazooka”, the anti-coercion instrument is a 

powerful tool adopted in 2023 that allows the EU to punish 

unfriendly countries for “economic blackmail” by limiting trade 

licences and shutting off access to the single market.

"Neo-colonial behaviour"

Juncker has experience dealing with the US president: in 

2018, when a trade war was looming, he managed to de-

escalate the conflict. But this week, he said that the context 

is now very different.

“I don't think that he is, for the time being, in a very listening 

mode," Juncker said of Trump. "It has become more and more 

difficult to talk to him in a friendly manner.”


He urged the EU to be more assertive towards the US, 

showing that “we are ready to defend European interests”. 

Asked what he would do if he were still president, he said that 

he would face the US president and explain “that the European 

Union cannot be subjected to any kind of neo-colonial 

behaviour.”

“The EU is not a slave of the United States of America. He knows that, but he doesn't take this into account, at least not publicly.”

Juncker said that Trump’s one-hour-long speech was “less aggressive” than he had expected, but still “not reassuring”.

While the US president ruled out the possibility of a military attack on Greenland, he reaffirmed the need to take it over through negotiations. He also called it a “giant piece of ice” and repeatedly referred to it as "Iceland".

Now an adviser to current Commission President Ursula von der Leyen, Juncker told Euronews that Trump's threats could lead to the end of the transatlantic alliance.

“If a NATO ally attacks or threatens another NATO ally, this inaugurates a process at the end of which we could witness a breakdown of NATO,” he said.