Sunday, April 12, 2026

KKTC eski başmüzakerecisi Ergün Olgun'un federal çözüm modeline ilişkin görüşleri ve eleştirileri

KKTC eski başmüzakerecisi Ergün Olgun, son defa adada yapılan Cumhurbaşkanı  seçimlerini kazanan  Tufan Erhürman'ın GKRY ile müzakerelerde izlediği pozisyonun -elli yılı aşkın denemelerden sonra- sonuç vermeyeceğinin altını çizerek, görüşlerini ve eleştirilerini Kıbrıs televizyonunda kendisiyle yapılan söyleşilerde dile getirmiş bulunmaktadır. Bu söyleşilerin ikisini ( 17 Şubat 2026 ve 15 Aralık 2025) konuyu aydınlatmak düşüncesiyle aşağıda arzediyorum.

------------------------------------


KKTC eski Başmüzakerecisi Ergün Olgun'un Kıbrıs TV'de yaptığı söyleşi - 17 Şubat 2026


 Federal Çözüm Modelini Destekleyenlerin Cevaplaması Gerekli Sorular


Federasyonlar iki kategoriye ayrılır: Ulusal homojenliği ve ademi merkeziyetçiliği hedefleyen ulusal federasyonlar (ABD gibi) ve köken, dil ve kültür bakımından farklı toplumları ortak çıkarlar zemininde birleştirmeyi hedefleyen çok uluslu/çok etnikli federasyonlar (İsviçre gibi). 


Uzmanlar farklı kimlik gruplarıyla ihtiyaçtan doğan siyasi ortaklık (federal ortaklık) arayışı içinde olan tarafların hedefinin ortaklığa vatansever bir bağlılık yanında Kurucu Devletlerine ve varsa anavatanlarına milliyetçi bağlılıklarını/kültürlerini sürdürebilecekleri ortak çıkar zemininde siyasi bir yapının avantajlarından yararlanmak olduğunu belirtir. 


Bu nedenle çok uluslu federasyonlar entegrasyonist ve asimilasyonist eğilimleri şiddetle reddeder. Bu tür federasyonlar eşitlik ve güç dengesini gözetecek düzenlemeler üzerine kurulur ve taraflar arasında eşitlik temelinde iş birliği için teşvikler yaratacak mekanizmalar içerir. 


Federalizm hocaları Felix Mathieu ve Dave Guénette çok uluslu federasyonların başarısı için belirli koşullar gerektiğini vurgular. Bunlar arasında eşit hak ve statünün tanınması, güçlü ortak çıkarlar, içte kendi geleceğini/çıkarlarını gözetme/belirleme hakkı (federal ortaklık organlarında konsensüsle karar alma/veto hakkı gibi), dışa karşı kendi geleceğini tayin hakkı (gerektiğinde federal ortaklıktan ayrılma hakkı gibi) ve mali özerklik gereğini vurgular. 


Diğer yandan tanınmış federalizm Profesörü John McGarry, Prof. O'Leary ile yaptıkları araştırmalara dayanarak çok uluslu federasyonların çöküşünün temel nedenleri arasında zorlama, küçük ortaklara kötü muamele, çıkar çatışmaları ve federasyonu merkezileştirme girişimleri olduğunun altını çizer. 


Çok uluslu federasyonlar, ademi merkeziyetçilik, yetki devri (devolution) veya taraflardan birinin meşruiyetine dayalı olarak değil, bir Kuruluş Antlaşması yoluyla tarafların eşit hak, meşruiyet ve statüleri zemininde yeni bir siyasi ortaklık olarak ortaya çıkar. 


Klasik “tek egemenlik” anlayışı ulus devletlerin bir özelliğidir. Çok uluslu federal devletlerde görev ve yetkiler genellikle bir Kuruluş Antlaşması çerçevesinde Federal ve Kurucu Devletler arasında paylaştırılır ve ne Federal ne de Kurucu Devletler ülke üzerinde tek egemenliğe sahip değildir. Bu nedenle, çok uluslu/çok etnikli federasyonlarda egemenlik bölünmüştür ve katmanlıdır. 


Yukarıdaki gereklilikler gevşek (Kurucu Devletlerin daha fazla yetki sahibi olduğu) veya merkez ağırlıklı bütün federal ortaklıklar için geçerlidir. 


Yakın tarihimize baktığımızda adayı bir Helen adası olarak gören Rum tarafı ve Yunanistan ada üzerinde hakimiyet kurabilme arayışlarında Kıbrıslı Türkleri engel olarak görmüş, hedeflerine ulaşabilmek için Kıbrıslı Türklere şiddet uygulamış, bağımsızlıkla gelen 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklığını şiddet yoluyla işgal etmiş, 1977’den başlayarak 2020 yılına kadar yapılan siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federal ortaklık müzakerelerinde uzmanların çok toplumlu/uluslu federal ortaklıklar için ortaya koyduğu hiçbir ilke veya gerekliliğe uymamış, Kıbrıslı Türklerin eşit hak ve statülerini reddetmiş, eşitlik zemininde iş birliği ve güven yaratıcı önlem (GYÖ) tekliflerine Kıbrıs Türk tarafının statüsünü yükselteceği gerekçesiyle karşı çıkmış, 1960 Anayasasına aykırı bir şekilde işgal ettikleri ve Yunanistan milli marşını benimseyerek bir Helen Cumhuriyetine dönüştürdükleri Kıbrıs Cumhuriyetini Kıbrıslı Türklere empoze etmeye çalışmış ve bugüne kadar bu maksatla insanlık dışı baskı ve ambargolar uygulamaya devam etmiştir. 


Nitekim Rum lider Nicos Anastasiades 19 Mayıs 2022 tarihinde Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a hiç çekinmeden gönderdiği ve Rum tarafının kalıplaşmış pozisyonunu aktardığı mektubunda Kıbrıs’ta çözümün işgalleri altında bulunan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Federal Devlete dönüşümü ile mümkün olabileceğini ifade ve teklif etmiştir.  


Kabul edilmesi halinde bu teklif esasında 1960 Kıbrıs Anayasasına aykırı bir şekilde işgal edilen ve meşruiyetini kaybeden ortaklık Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 62 yıl sonra meşruiyetinin Türk tarafınca kabulü yanında eşitliğe dayalı federal bir çözümü değil Rum tarafının gayrı meşru uluslararası statüsü ve sözde meşruiyeti zemininde azınlık anlamına gelecek bazı hakların bir anlaşma çerçevesinde Kıbrıs Türk halkına verilmesini (devolution) kabul etmesi anlamına gelmektedir.


Rum ve Yunanlıların bu irredentist Helenizm tutkusu ve bu nedenle gerçek federal ortaklıkla hiçbir alakası olmayan zihniyet ve davranışları sonuçta Kıbrıslı Türklerin çoğunluğunu siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federal çözüm modelinden uzaklaştırmış ve mevcut iki Devlet arasında egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iş birliğine dayalı bir çözüm arayışına yöneltmiştir. Bu politika Anavatan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından da güçlü bir şekilde benimsenerek desteklenmiştir.


Kıbrıs sorunu müzakere süreçlerinde 2004 Annan planı dahil 20 yıla yakın bir süre aktif rol almış birisi olarak Rum tarafının eşitliğe dayalı yetki paylaşımına zıt değişmeyen bu irredentist zihniyetine rağmen hala Kıbrıs için federasyon çözüm modelini savunup bu vizyonla göreve talip olanların cevaplamaları gereken birçok soru olduğunu düşünüyorum.   


1.    Federal çözüm modelini savunanlar Rum tarafının olmazsa olmaz olarak nitelendirdiği sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sözde federal bir devlete dönüşümünü öngören ahlaksız teklif ve pozisyonunu kabul edecek mi? Çok uluslu federasyonlar kurucularının eşit meşruiyeti ve statüleri zemininde yeni bir ortaklık devleti olarak kurulur ve sadece kurucularından birinin meşruiyetini ve devamlılığını öne çıkaracak şekilde kurulmaz.  


2.    Rum tarafı hegemonik hedeflerine ulaşmada kendilerine imkanlar sağlayacağına inandıkları ve ulus devletlerin özelliği olan tek egemenlik ilke ve düzenlemesini olmazsa olmaz olarak görmektedir. Çok toplumlu/uluslu demokratik federal devletlerde egemenliğin katmanlı ve paylaşılır olması gerektiğine göre Rum tarafının tek ve bölünmez egemenlik ısrarı kabul edilecek mi?


3.    2017 yılında Crans-Montana’da bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı gibi Rum tarafı sıfır asker-sıfır garanti üzerinde ısrar etmekte, bunu da olmazsa olmaz olarak dayatmaya çalışmaktadır. Anayasal teminatların hiçbir güvence sağlamadığı Aralık 1963 ve 1974’te görülmüş ve Kıbrıslı Türkleri yok olmaktan 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları kurtarmıştır. Rum tarafında aşırı milliyetçilik ve Helenizm’in tırmanışta olduğu günümüzde federalizmi savunan adaylar 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarını müzakereye açacak mı?


4.    Rum tarafı eşit ortaklıklar için olmazsa olmaz olan ortaklık kurumlarında konsensüsle karar alma ve gerektiğinde veto hakkını reddetmektedir. Federal çözüm modelini savunan adaylar federal organlarda konsensüsle karar alma ilkesini ve gerekli durumlarda veto hakkını olmazsa olmaz olarak ortaya koyacak mı?


5.    Federasyon uzmanlarının belirttiği gibi eşit taraflar arasında ihtiyaç ve güven sonucu ortaya çıkan çok toplumlu eşitliğe dayalı federal ortaklıklarda taraflar kendi hür iradeleri ile ortaklık kurabildikleri gibi bu ortaklığın aleyhlerine çalıştığı veya kuruluş amaçlarını yerine getirmediği/getiremediği koşullarda ortaklıktan ayrılma ve kendi yollarına bağımsız bir Devlet olarak devam etme hakkına sahip olmalıdır. Nitekim Çek ve Slovaklar ortaklıklarında böyle bir ihtiyaç duymuş ve kadife bir ayrılıkla bunu gerçekleştirmişlerdir. Diğer yandan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kuruluş amaçlarına aykırı gelişmeler üzerine çözülme sürecine girmiş ve sonuçta federasyonu oluşturan kurucu cumhuriyetler var olan sınırları doğrultusunda bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Federal ortaklığı savunan adaylar olası bir federal ortaklıkta olmazsa olmaz olarak Kıbrıs Türk halkının ayrılma hakkını ortaya koyacak mı?


6.    Federal ortaklıklarda ortaklar için eşit dönüşümlü başkanlık ilkeleri uygulanmaktadır. Federasyonu savunan adaylar böyle bir ortaklık için eşit süreli dönüşümlü başkanlık gereğini savunacak mı?


7.    Federasyonu savunan adaylar olası bir müzakere sürecinde çok toplumlu bir federal ortaklık için uzmanların belirttiği tüm gereklilikleri yok sayan ve Garanti ile İttifak Antlaşmalarını ortadan kaldırma sürecini başlatan geçmiş tavizkar yakınlaşmalar zemininde sürecin 2017’de Crans-Montana’da bırakıldığı yerden devamını kabul edecek mi?


8.    Rum tarafı Kıbrıslı Türkleri ada nüfusunun %20 sınırı içine hapsetmeye çalışmaktadır ve bu doğrultuda bir yakınlaşma da sağlamıştır. Kuzey Kıbrıs’ta ortaya çıkan mukayeseli fırsatları görüp ada ekonomisi ve hayatına entegre olan, gerekli yasal gereklilikleri yerine getirdikten sonra vatandaş olup bugün sosyo-ekonomik hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen KKTC vatandaşlarını olası bir uzlaşıda Rum tarafı vatandaş olarak kabul etmeme eğilimi içindedir. Rum tarafının Kıbrıs Türk halkını ada nüfusunun %20 sınırı içine hapsetme girişimini ve bu konuda varılan yakınlaşmayı federal çözümü destekleyenler kabul edecek mi?


9.    Müzakere süreçlerinde sonucu etkileyen, hatta belirleyen, müzakere şartları ve tarafların adil bir anlaşmaya varmada ihtiyaç/zorunluluk derecesidir. Örneğin müzakere şartlarında lafta değil gerçek anlamda eşitlik gözetilmiyorsa böyle bir süreçten eşitliğe dayalı bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Ayni şekilde, taraflardan biri karşılaştırmalı olarak statükodan daha fazla yaralanıyorsa ve adil bir anlaşmaya varma ihtiyacı karşılaştırmalı olarak daha azsa bu tür ortamlarda da adil bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Bu tür olumsuzlukları münhasıran adalete davet veya idealizme dayalı argümanlarla değiştirmek mümkün değildir.  Toplumsal/tarihsel saplantılar dahil derin psikolojik boyutları bulunan bu gibi olumsuzlukları değiştirmek için koz/manivela (leverage) geliştirerek zorlamalara ihtiyaç vardır. Karşı tarafı etkileyecek/zorlayacak en etkin araçlardan biri de Kıbrıs Türk tarafının müzakere masasına mahkûm olmadığı, müzakere masası dışında da gerçekleştirebileceği bir alternatifinin bulunduğunu (BATNA) Rum tarafının görmesidir.  Kurucu Cumhurbaşkanımız Denktaş ve onu takiben Cumhurbaşkanları Derviş Eroğlu ve Ersin Tatar bunu yapmıştır. Peki, federasyonu savunanların müzakere masasında on yıllardır gerçekleştirilemeyen çözüme alternatifi (BATNA’sı) nedir? Rum tarafını özden gelen eşit haklarımız (egemenlik dahil) ve statümüze dayalı olarak bir anlaşmaya zorlayacak kozları nelerdir?


10.Son olarak sözde federal çözüm şeklini savunanlar Anavatanımız Türkiye’nin gereklilik sonucu kararlı bir şekilde iki egemen Devlete dayalı bir uzlaşıyı savunduğu bu koşullarda Türkiye ile koordinasyonu hangi zemine oturtacaktır?


Korkum, geçmişte de defaten karşılaştığımız ve Rum tarafının hegemonyacı zihniyeti nedeniyle Kıbrıs şartlarına uymadığı kanıtlanan federal çözüm modelini yukarıdaki kemikleşmiş sorun ve soruları gerçek anlamda göz önünde bulundurmadan girilecek yeni bir federasyon macerasının geçmiştekiler gibi bize beş yıl daha kaybettirmesidir. 


Son sözler: 


Bilinmelidir ki taraflardan birinde veya ikisinde irredentist saplantıların hüküm sürdüğü ve asimetrik nüfus/güç ilişkisi bulunan koşullarda ikili federal ortaklıklar ciddi sorunlarla karşılaşmaya mahkumdur. 


İkinci olarak eşitler arası etnik ihtilaflarda egemenlik dahil eşit hak ve statü konuları muğlaklık içinde bırakılamaz.  Bunlar yukarıda uzmanların altını çizdiği doğrultuda açıkça düzenlenmediği takdirde muhakkak ciddi ihtilaf nedenleri olacaktır.


Diğer yandan Kıbrıs ihtilafında uzlaşı çözüm modeli ve terminolojide oynamalarla değil eşitliğin Rum halkının çoğunluğu tarafından bütün gerekleriyle içselleştirilmesini içerecek zihniyet değişikliğiyle mümkün olabilecektir. Bu zihniyet değişikliğinin de zorlama olmadan mümkün olamayacağını artık anlamamız ve Rum tarafını Türkiye ile birlikte zorlayacak etkin politikalar geliştirmemizin elzem olduğunu görmemiz gerekir.  


Bir de bazı çevreler konfederasyonu çözüm şekli olarak öneriyor. Konfederasyon veya ne olduğu tarif edilmesi gereken gevşek konfederasyon için de tarafların egemen Devlet olduğunun ve eşit uluslararası statüye sahip olduklarının teyidi gereklidir. 


Ancak, yukarıda söylediklerimin yanında bir de öz eleştiri yapmam gerekiyor.


Geleceğimiz için yaşamsal önem arz eden iki egemen Devletin kurumsal iş birliğini öngören ve bana göre gerçekçi ve en sürdürülebilir olduğuna inandığım bu vizyonumuzun gerçekleşebilmesi için bugüne kadar kendi ev ödevimizi layıkıyla yapmadığımızı veya yapamadığımızı idrak etmemiz gerekir. Bu vizyonumuzun ileriye götürülebilmesi için ekonomik sürdürülebilirliğin, küresel standartlarda iyi yönetişimin, hukukun üstünlüğünün, ülkemizi gençlerimizle sahiplenmenin, bütün paydaşların yararına olacak bu adil ve yapıcı vizyonumuzun uluslararası etkin tanıtımının ve ortak çıkarlar zemininde güçlü küresel ortaklar bulmamızın gerekli olduğunu unutmamamız gerekir. Bunları layıkıyla yaptığımızı söylemek mümkün değildir. 





KKTC eski baş müzakerecisi Ergün Olgun'un  Kıbrıs TV Söyleşisi – 15 Aralık 2025


“Kıbrıs’ta romantik federalizm hayali ile gerçeklik çelişkisinde yeni bir Don Kişot durumuyla karşı karşıya kalmayalım” 


Uzun süre muhalefette kaldıktan sonra iktidara seçilen liderler bir yandan doğal olarak muhalefette müracaat etmiş olabilecekleri popülizm ve idealizm yaklaşımları ile diğer yandan reel politiğin gerçekleri ve gerekleri ile yüzleşmek zorunda kalırlar. Daha geçen hafta Rum Savunma Bakanı Yunanistan ile birleşme yönündeki ebedi arzudan söz etti.


Bu çelişki içinde müktesep haklar ve çıkarlar zemininde kamu yararına en sağlıklı yolu bulmak sancılı olabilir. Bazı liderler popülizm ve idealizmin etkisi/gerekleri ile reel politiğin gereklerini harmanlamada başarılı olurken bazıları bunu başaramaz.


Yeni Cumhurbaşkanımız Tufan Erhürman’ın da bu çelişki ile yüzleşmekte olduğunu görüyorum. 


Bir yandan seçim sürecinde başkanı olduğu partinin popülizm ve Kıbrıs’a uygunsuzluğu defaten kanıtlanmış romantik federalizm tutkusuna uygun olarak hazırlamış olduğu  dört maddelik metodoloji ve ilkeler manzumesi, diğer yandan Rum tarafının gerçek eşitlik zemininde federasyonu mümkün kılmayan adaya hakim olma tutkusu; Garantör ve Anavatanımız Türkiye ile diğer Garantörler Yunanistan ve İngiltere’nin çelişen çıkarları; ve AB, İsrail, ABD, Fransa başta olmak üzere üçüncü tarafların  kendi çıkarları için adaya dayatmaya çalıştıkları sonuçlar/politikalar.


Bütün bunlar arasında Kıbrıs Türkünün özden gelen eşit haklar ve statüsünü koruma ve ileri götürme gereği. 


Peki, olası bir anlaşmayı sözde kolaylaştırmaya çalışan örgüt hangisi? 4 Mart 1964 tarihinde Güvenlik Konseyinin beş daimî üyesinin, farklı da olsa, kendi ulusal ve küresel çıkarlarını gözetmek maksadıyla almış oldukları 186 sayılı kararla Kıbrıs Türkünün müktesep ve anayasal haklarını hiçe sayıp Kıbrıs sorununu içinde bulunduğumuz çıkmaza mahkûm eden Birleşmiş Milletler örgütü.  


Biz geleceğimizi, haklarımızı görmezden gelen BM örgütü ve onun karalarına bağlarsak sonumuz Kıbrıs’ta azınlık statüsüne düşmek ve sonuçta kendi yurdumuzdan göç etmek olacaktır. 


Kendi geleceğimizi belirleme hakkı ve iradesi bizdedir ve meşru eşitlik haklarımızı ve statümüzü korumak için mücadele etmek zorunluğumuz vardır. Hak verilmez, alınır.


Bu düşüncelerle CB Erhürman’ın seçim öncesi kendini bağladığı ve bana göre gerilerde kalmış dört metodoloji ve ilkeler manzumesi ile sonradan bunlara ilave edilen beşinci unsura dönmek istiyorum.


1.    Tüm yakınlaşmaların kabulü – Bu tek egemenlikli Rum tarafına üstünlükler sağlayan sözde bir federasyon doğurur. Rum tarafı bu sözde federasyonu kendi hakimiyetlerini gerçekleştirmek için bir araç olarak görmektedir. Bu Kıbrıs Türkü ve anavatanımız Türkiye’nin kabul edebileceği bir sonuç değildir.


2.    Siyasi eşitliğin teyidi – Bu Kıbrıs müzakere müktesebatında federal bir çatı altında iki toplumun sözde siyasi eşitliği anlamını taşır. Bu günümüz şartlarında gerilerde kalmış bir çerçevedir ve adada yıllardır Rum tarafının işgal ettiği ortaklık devleti karşısında Kıbrıs Türk halkının kamu düzenini korumak, güvenliğini sağlamak ve medeni ihtiyaçlarını karşılamak için zaruret sonucu oluşturduğu ve on yıllardır faaliyet gösteren KKTC’nin varlığını ve eşitlik gereği Rum tarafının egemenliği ile tanınmış devlet statüsüne denkliğini göz ardı eder. Mevcut yakınlaşmalar ve siyasi eşitlik çerçevesinde yürünmesi ve olası bir anlaşmanın mevcut iki devlet gerçeğine dayanmaması halinde bu kaçınılmaz olarak Kıbrıs Türk halkının AB üyesi Rum devletine yamalanacağı bir sonuç doğuracaktır. 


3.    Rum tarafının masayı terk etmesi halinde Türk tarafının statükoya dönmeyeceğine dair taahhüt – Bu içi boş bir ifadedir. Her şeyden önce Rum tarafı sürekli manevra yapıp masayı terk etmeyecektir. İkinci olarak buna karar verecek olanlar bizim dışımızdakilerdir ve onlar da kendi çıkarlarına göre karar vereceklerdir.  Geçmişte üçüncü tarafların Kıbrıslı Türklere verdikleri sözler bile tutulmamıştır. 


4.     Takvimli süreç – Süreç/metodoloji bakımından geldiğimiz noktada bu olmazsa olmaz bir gerekliliktir ve doğrudur.  


5.    BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlılık – Bu kararların büyük çoğunluğu Kıbrıs Türkünün eşit hak ve statüsünü göz ardı etmektedir ve küresel güçlerin etkisi altında hala tüketilmiş ve uzmanlara göre eşitlik esasına dayalı iki etnik gruplu federal bir ortaklığın gereklerinin gerisinde kalan sözde federal çözüm şartlarını ileri sürmektedir. 


Sonuç itibarıyla bu beş metodoloji şartı ve ilkesinden dördü Kıbrıs Türkünün özden gelen eşit hak ve statüsünü korumaktan uzaktır, Kıbrıs’ın bu günkü gerçekleriyle bağdaşamamaktadır ve Garantörümüz TC’nin izlemekte olduğu Kıbrıs politikasıyla çelişki içindedir.


Umudum, Sayın Cumhurbaşkanımızın, başta Kıbrıs Rum tarafında hâkim Helenizm zihniyeti olmak üzere, karşı karşıya olduğumuz tehditler ve fırsatlar ışığında artık iki toplumun siyasi eşitliği değil bu toplumların yaşananlar sonunda yıllardır kurumsallaş olan devletlerinin egemenlik ve statü eşitliklerini gözetecek, ikisi arasında kurumsal iş birliğini öngören bir politika benimsemesidir. Bunu sağlamak için kamu yönetimimizi, ekonomimizi ve halkımızın moral ve dayanışma gücünü güçlendirmeye ihtiyaç vardır. Güçlü bir KKTC’nin arzulanan hedeflere ulaşması daha olasıdır.


Bunların gözetilmemesi halinde yeni bir hüsran dönemi yaşanabilir. 


M. Ergün Olgun

E. Baş Müzakereci


-----------------------------------------------------








No comments:

Post a Comment